|
.ÇERÇEVELENİP DUVARA ASILACAK YAZILAR (TEBRİKLER TÜRKSOLU) |
|
Dünya Önderi Atatürk
İskender Özturanlı
Bugün günün ağarığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu uluslarının da uyanışlarını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak olan çok kardeş ulus vardır. Bu uluslar bütün güçlüklen ve bütün engellen karşın muzaffer olacaklardır ve kendilerini bekleyen bağımsızlığa kavuşacaklardır. Sömürgecilik, emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine uluslararasında hiçbir renk, din ve ırk ayrımı gözetmeyen, yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır Bu tümceler büyük devlet adamı Atatürkündür. Atatürk, dünya yüzünde ilk bağımsızlık savaşını başlatan ve başarıya ulaşan bir önder olduğu için, bu yolda savaş vermek isteyen tüm dünya uluslarına öncülük etmiştir. Bu gerçeği bilmeyen yoktur. Bu nedenledir ki Birleşmiş Milletlere bağlı bir bilim ve eğitim kuruluşu olan UNESCO, doğumunun yüzüncü yılı nedeniyle (1981) tüm dünyada Atatürkün anılması için bir karar almıştır. Pariste toplanan XX. Genel Konferansta alınan karar şöyledir: Atatürk, UNESCOnun üzerinde çalıştığı tüm alanlarda olağanüstü bir devrimcidir. Sömürgecilik ve emperyalizme karşı açılan savaşların ilk lideridir. Dünya ulusları arasında hiçbir renk, din ve ırk aynmı gözetmeyen bir uyum ve işbirliği çağının doğacağına İnanmıştır. Eylemini her zaman barış, uluslararası anlayış ve insan haklarına saygı yönünde gerçekleştirmek istemiştir. (27 Kasım 1978) Örnek ve sembol Atatürk Bu nedenledir ki özgürlük ve bağımsızlık savaşı veren tüm ulusların sembolü ve simgesi olmuştur. Cezayirde bağımsızlık savaşı başlatanlar, ceplerinde Atatürkün resmini taşımışlar, Asyada özgürlük için savaş verenler Atatürkün adını dillerinden düşürmemişlerdir. Bu açıdan bakıldığında Atatürk yalnız Türk ulusunun önderi değil, tüm dünyanın önderidir. Sömürgeci güçlere karşı verdiği savaşlar nedeniyle, özellikle Asya ve Afrikadaki ezilmiş uluslar için bir kurtuluş bayrağı olmuştur. Kurtuluş Savaşı ve Atatürk devrimleri bir çok ulusu derinden etkilemiş, Gandi, Nehru, Burgiba, Bumedyen, Nasır, Cinnah gibi devlet adamları Atatürkü örnek almışlar, onu önder olarak benimsemişlerdir. Yalnız kendi ulusu için savaşım vermemiş, yurtta barış, dünyada barış ilkesiyle tüm dünyanın umudu olmuştur. Bu önderlik kolay elde edilmemiştir. 17 Mart 1937 yılında Romanya Dışişleri Bakanı bakınız neler söylemiştir: İnsan bağlı bulunduğu ulusun varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar, tüm dünya uluslarının dirlik ve gönencini de düşünmeli ve kendi ulusunun mutluluğuna ne kadar değer veriyorsa, tüm dünya uluslarının mutluluğuna hizmet etmeye elinden geldiğince çalışmalıdır... Dünyanın filan yerinde bir rahatsızlık varsa bana ne dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla İlgilenmeliyiz. Olay ne kadar uzak olursa olsun, bu ilkeden şaşmamak gerekir. İşte bu düşünüş, insanları, ulusları ve hükümetleri bencillikten kurtarır. Bencillik kişisel olsan, ulusal olsun, her zaman kötü olarak anlaşılmalıdır. Bu sözleri laf olsun diye söylememiş, uygulama alanına getirmeye çalışmış ve uygulamıştır. Türk ulusunun bağımsızlığı için bizi mahvetmek İsteyen emperyalizme ve bizi yutmak İsteyen kapitalizme karşı ulusça savaşımı gerekil gören Atatürk, dünyanın egemen güçleriyle onurlu bir savaş vermiş ve kazanılmayacağı sanılan zorlu bir savaşı kazanmıştır. Bu nedenle devletimizin banisi ve milletimizin fedakar, sadık hadimi, eşsiz kahraman Atatürk ! Vatan sana minnettardır diyen İsmet inönünün bu özdeyişine bir ekleme yıpmık gerektir: Dünya da sana minnettardır. Bir kültür devrimcisi Atatürkçülük, bir kültür topluluğundan başka bir kültür topluluğuna geçmek demektir. Eskimiş, çağını yitirmiş bir uygarlığı bırakıp, yeni bir uygarlığa yönelmek demektir. Türk ulusunun yön değiştirmesi, yeni bir yol ve yöntem araması ve bulmasıdır. Barışçı ve insancı bir yaşam felsefesi, çağdaş uygarlık doğrultusunda bir düşünce dizgesidir. Osmanlıyı Türk yapmak, ümmet kavramından ulus kavramına geçmek demektir. Çağdaşlık demektir, uygarlık demektir, ilericilik ve devrimcilik demektir. Dava arkadaşlarıyla birlikte bir kültür programı uygulayan, insana büyük değer veren bir düşünce adamıdır Atatürk. Tarih, dil ve budunbilime o güne değin görülmeyen bir atılım kazandırmıştır. Amaç, çağdaş uygarlığa erişmektir. Yazı devrimi, okuma yazma seferberliği ve zorunlu ilk öğrenim devrimiyle, bilgisizliği ortadan kaldırmayı ve kültür sorununu çözmeyi amaçlamıştır. Dil devrimi, Halkevleri ve Halkodaları uygulamalarıyla, halk yığınlarıyla sarmaş dolaş olmuş bir kültür kaynaşmasını sağlamak İstemiştir. Batının güzel yüzünü de, çirkin yüzünü de doğru olarak gözlemiş, onun güzel yüzünü uygulamaya çalışmıştır. Bu nedenledir ki Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak istemiştir. Dünya yüzünden zalim ve mazlum sözcüklerinin ortadan kaldırılması için o güne değin hiç kimsenin düşünemediği büyük bir savaşımı bağlatmıştır. Devrim ve demokrasi Atatürke göre devrim, Kurtuluş Savaşının bir uzantısıdır. Onun ilerici özünü korumak, onu yaşatmak için bilim gereklidir, kültür gereklidir, sanat gereklidir. Tüm çabasıyla toplumun törel yapısını devrimci bir atılımla değiştirmeye çalışmıştır. Bilime ve kültüre değer verdiği içindir ki, akılcı düşünceye de değer vermiştir. Akılcı olduğu için de barışçı, sosyal adaletçi ve sosyal devletçldlr. Toplumsal mutluluğu ve sosyal barışı bilimsel bir yöntemle sosyal adalete dayamak istemiştir. Atatürke göre demokrasi, yalnız yasalarla elde edilemezdi. Demokrasinin yaratılması ve korunması için, ulusun demokratik kurum ve kuruluşları yaşatma bilincine de sahip olması gerekliydi. Bu amaçla ülkemizde bir kültür ve eğitim devrimi başlattı. Ulusal kültürle evrensel kültürü bağdaştırmaya çalışıyordu. Çünkü kültürsüz hiçbir şey olmazdı. Kültürsüz insan, kokusuz çiçeğe benzerdi, Bu nedenle Türkiye cumhuriyetinin temeli kültürdür diyor ve şöyle tamamlıyordu sözlerini: Türk devleti bir kültür devleti olacaktır. Kendi deyimiyle söyleyecek olursak. Atatürkün Osmanlıdan aldığı miras, u-çurum kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar, yıllarca süren savaş tır. Bize bıraktığı ise, içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet. Ve bunlan başarmak için arasız devrimler dir. Atatürkün en büyük özelliği devrimci oluşudur. Devrimcilik sayesinde durağan düşünceler aşılacak, çağın gerçeğine uyulacaktır. Çünkü Atatürke göre, durmak, düşmek demektir. Düşmemek İçin yürümek, koşmak ve çağı yakalamak gereklidir. Devrimcilik ilkesiyle Türkiye, yeni atılımlara yönelmiş, öğretim birliği ve hukuk birliği gerçekleştirilmiştir. Atatürkün Türk gençliğine verdiği görev şudur: Türk genci devrimlerin ve demokrasinin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Demokrasi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, mahkemesi vardır, ordusu vardır demeyecektir. Kendi eserini koruyacaktır. Devrimcilik ilkesi, ilericiliğin, çağdaşlığın ve uygarlığın sonuç belgesidir. Devrimcilik ilkesi sayesinde Atatürkçü düşünce hiçbir zaman eskimeyecektir. Çağla birlikte yürüyecek ve Atatürkçü cumhuriyeti sonsuza değin yaşatacaktır. Atatürkçülüğün ana çizgisi bilime saygıdır. Onuncu yıl söylevinde pozitif bilimden söz etmiş, en gerçek yol göstericinin bilim olduğunu söylemiştir. Bilime bağlı olduğu içindir ki, katı düşüncelere, doğmalara inanmamıştır, Türk ulusuna masallara İnanmayınız demiş, yol göstericinin bilim olduğunu vurgulamıştır. Bilindiği gibi bilim görecedir ve salt gerçeği benimsemez. Bilime göre salt gerçek yoktur, bilimsel gerçek vardır. Bilim zamanla değişebilir, işte Atatürkün devrimcilik ilkesi bu düşünceden doğmuş, bu ilerici düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu düşünce sürekli devrimciliği gündeme getirmiştir, Bir gün Yakup Kadri, bir doktrin kurmaz mıyız, Paşam dediği zaman, doktrin istemem demiştir, sonra donar kalım. Biz yürüyüş halindeyiz. Durmayalım, düşeriz özdeyişini gündeme getiren ve her hangi bir hedefe erişmekle yetinmeyeceğiz. Daima daha ileri varmak için çalışacağız diyen de odur. Bu yöntemle yarattığı ve yaşatılmasını istediği cumhuriyeti Türk gençliğine emanet etmiştir. Atatürke göre yaşam nasıl durmaz, durdurulamazsa, devrim de durdurulamazdı. Çünkü devrimcilik, durmak değil, koşmaktı. Devrim yalnız başlar, hiçbir zaman sona ermez di. Küreselleşme ve Atatürk İşte dünya, bu ilerici düşüncelerinden ötürü Atatürkü bağrına basmış, onun yolunu izlemeye çalışmıştır. Ne var ki son zamanlarda bir küreselleşme, bir globalleşme sorunu çıkmıştır ortaya. Bunu yadsımak olanaksızdır. Teknolojinin ilerlemesi, küreselleşmeyi yaratmıştır. Ne var ki küreselleşme törel ve insancıl değerleri yadsımamalıdır. Aksi takdirde insanlığın güzel yüzünü göremeyiz kolay kolay. Hep çirkin yüzü çıkar karşımıza. Dünya değişiyormuş, dünya küçülüyormuş: Küreselleşiyor ve globalleşiyormuş. Bu yargılar doğrudur. XX. yüzyılın başında okyanusu 15-20 günde geçebilen insanoğlu, bugün üç beş saatte aşmaktadır bu uzaklığı. İletişim araçlarının gelişmesi dünyayı küçültmüştür. Küçülen dünya karşısında devlet de küçülmeli, ekonomiden elini çekmeli, girişimcilik yapmamalıymış. Piyasaların gizil gücü, uluslararası topluluğun iradesi olarak nitelenen Yeni Dünya Düzeni, her şeye egemen olmalıymış. Para politikası bir merkezden yönetilmeliymiş. Bu merkez de Dünya Bankası ve (IMF) Uluslararası Para Fonu olmalıymış. Günümüzde ulus devlet bitmiş, tükenmiş, tarihe karışmış. İşte bu yaklaşım yanlıştır. Öncelikle böylesine bir küreselleşmenin hızına erişebilmek için devletin küçülmesi değil, büyümesi gerektir. Aynı zamanda insancıl bir dünya isteniyorsa, devlete sosyal görevler de verilmelidir. Sosyal alanda hizmet verebilmesi, İnsanın tinsel ve özdeksel gereksinimlerini karşılayabilmesi için, devlet güçsüz değil, güçlü olmalıdır. Günümüzün en önemli sorunu, insanı insan yapma sorunudur. Sömürü düzenini ortadan kaldırma, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapmama sorunudur. Asıl küreselleşme budur, bu olmalıdır. Buna Atatürkçü küreselleşme de diyebiliriz, çünkü Atatürk yaşamı boyunca böyle bir dünyayı amaçlamıştır. Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak İstemesi, böylesine insancıl bir dünya özleminden başka bir şey değildir. Bu özlemin dünya çapında gerçekleşmesi, insanın insan olması ve insanlığın kurtuluşu demektir. Sonuç Tüm bu gerçeklere ve dünya uluslarının Atatürke olan büyük sevgi ve saygısına karşın, ne yazık ki içimizde Atatürkü dışlayan kişiler ve partiler vardır. Gericilerle bölücüler Atatürk karşıtlığında birleşmiş gibidirler. Atatürke hakaretler yağdırılmakta, büstleri ve yontuları kırılmakta ve yıkılmaktadır. Tüm bunlar kadirbilmezlikten başka bir şey değildir. Türk ulusuna yakışmayan davranışlardır. Ne var ki Atatürk, parçalanmaz bir dağ, sönmez bir meşale ve yıkılmaz bir devdir. Bir gün gelecek, çağdaş uygarlığı aşan düşünceleri tüm dünyayı ve tüm insanlığı daha çok aydınlatacaktır. Atatürk Türk ulusunun olduğu kadar, dünyanın da göz bebeğidir. Büyük bir asker, büyük bir komutan, büyük devlet adamı ve büyük devrimcidir. Onu ölüm bile öldürememiştir. Geri kafalılar, bağnazlar ve yobazlar bu konuda hiçbir zaman başarılı olamayacaklardır. Çünkü cücelerin devleti yendiği bugüne değin görülmemiştir
http://www.turksolu.net/79/ozturanli79.htm |
|
Mustafa Kemalden masonlara: Defolun Yahudi uşakları
Nur Arslan
Son günlerde iki büyük medya kuruluşu yeni bir kampanya başlattı. Hürriyet Gazetesi 26 Martta Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locasının Üstadı Kaya Paşakay ile bir röportaj dizisi başlattı. Ardından da Sabah Gazetesi 13 Martta Orhan Koloğlunun hazırladığı Türkiye Masonları adlı yazı dizisini yayınlamaya başladı. Bu iki gazeteyi bir anda harekete geçiren sebep bilinmez ama, bu durum Türk kamuoyunun rastladığı ilk olay değil. Türkiyede basın tarafından belli olaylar bir anda birileri düğmeye basmışçasına gündeme getiriliyor ve bu durum birtakım kuruluşları aklama kampanyasına dönüştürülüyor. Bundan bir süre önce de çeşitli gazetelerde Said-i Nursî ve Fethullah Gülen ile ilgili yazı dizileri başlatılmış, bunların Türkiyeye yaptıkları hizmetler uzun uzun anlatılmıştı. Müslümanlık temelinde faaliyet yürüten tarikatların aklanmasından sonra sanırız şimdi sıra diğer dinler temelinde faaliyet yürüten tarikatların propagandasına geldi. Ne de olsa Türkiye şimdilerde her türden tarikatın kendini ifade ettiği, her türden dinin siyasete alet edildiği bir özgürlükler ülkesi. Kendisi Müslüman olan Tayyip Erdoğan iktidarı, Ruhban Okulunun açılması için mücadele ediyor, mason locaları Müslüman ülkesinde salyangoz satıyor. Türkiye, şeyhler, dervişler, tarikatlar ülkesi haline getiriliyor. Amaçları masonluğu kamuoyunda aklamak Orhan Koloğlu, böyle bir yazı dizisini neden hazırladığını 29 Mart tarihli Sabah Gazetesinde şöyle açıklıyor: Biraderlerin kurumsal disiplin çerçevesindeki davranışlarından dolayı, Türkiyede Masonluk en çok merak edilen konulardan biri haline gelmiş. Karşıtları ise, bu davranışlardan doğan esrarengiz havadan yararlanarak her türlü yakıştırmayı araştırmadan gündeme getirmişler. O yüzden Orhan Koloğlu, konuyu toplumsal işlevi üzerinde yoğunlaşarak objektif bir şekilde değerlendirmiş. Yani kendisinin de ifade ettiği gibi amaçları, oluşan yahudi karşıtlığını ortadan kaldırmak. Türkiyede üzerinde en çok durulan masonların kapalılık esası dediği gizlilik meselesiymiş. Orhan Koloğlu bu noktada objektif bir biçimde masonlara hak veriyor. Çünkü her kurumun, örneğin bir ticaret şirketinin, bir spor kulübünün, bir siyasi partinin, bir sosyal derneğin kendine özgü bir gizli kapaklılığı olabilir. Oysa Hürriyet Gazetesindeki yazı dizisinde Büyük Üstad Kaya Paşakay, Dernekler Yasasına tabi olan mason localarının her yıl iki genel kurul yaptıklarını belirtiyor. Birincisi masonik genel kurul, ikincisi dernek genel kurulu. Ancak bunlardan yalnızca dernek genel kuruluna hükümet komiseri katılabiliyor. Yani bu kurumların masonik genel kurulları Türk Devleti tarafından denetlenemiyor. Diğer taraftan masonların neden kimliklerini sakladıkları, mason olup olmadıkları sorulduğunda hayır cevabını vermeleri yazı dizilerinde gizlilik hakkı olarak savunuluyor. Çünkü onların kapalılık esasına göre faaliyet yürütmeleri, devletten gizli toplantılar yapmaları demokrasi ve özgürlükler açısından doğaldır, milletin bu gizliliği sorgulaması yine demokrasi açısından yanlıştır. Milletin bu konuda üstüne düşen görev sardece hoşgörülü olmaktır.
Masonluğun toplumsal işlevine gelince. Her şeyden önce masonluk, Kaya Paşakayın açıklamalarına göre bir tarikat olmayıp, sevgi birliğidir. Amaçları barışın, sevginin, saygının, uzlaşmanın ve huzurun olduğu, kanun önünde insanların eşit hak ve özgürlüklerinin olduğu bir toplum ortamı yaratmaktır. Işık Doğudan yükselmektedir. Doğu nedir? Anadoludur. Anadolumuzdan gelen hümanist fikirler, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli sayesinde olmuş, onlar bu fikirleri sistematize etmişlerdir. Bu fikirlerin yayılması için neden gizlilik esastır bilemiyoruz ancak, kendilerine bu topraklarda bir kök yaratma uğraşlarını anlayabiliyoruz. Bunların hedefi gerçekten de Doğudur, Anadoludur. Amaçları bu topraklarda sevgi ve kardeşliği yeşertmek değil, bağlı bulundukları ülkelerin çıkarlarını Anadolu topraklarında gizlice yürütmektir. Her ne kadar masonluğun gelişimini Anadolu kaynaklı hareketlere bağlamak isteseler de, masonluğun bu topraklarda kökü yoktur. Masonluğun Türkiyeye girişi Batı kaynaklıdır, kökü dışarıdadır. Masonluk Osmanlı Devletine Batıdan ithal malı olarak girmiş, temelleri önce yabancılar sonra da azınlıklar tarafından atılmıştır. Osmanlı Devletinde yabancı ülkelerin vatandaşları olup oralarda masonluğa girmiş ve sonradan görevli olarak Türkiyeye gelmiş kişiler ilk locaları kurmuştur. Türkiyede ilk mason locası İstanbulda Osmanlı Padişahı Üçüncü Ahmet (1703-1730) zamanında kurulmuştur. Bu tarih Dünya Masonları için başlangıç tarihi olarak kabul edilen Londra Büyük Locasının 1717de kuruluşuna tekabül etmektedir. Yani Türkiyede masonluk, tüm ülkelerde masonluğun ortaya çıkışıyla aynı zamanda olmuştur. Türkiyedeki ilk loca, Fransız obediyansına bağlı olup, Galatada kurulmuştur. O dönemde Galatada yaşayan Frenkler ve Levantenler tarafından idare edilmiştir. İlk kurucuları; Yirmisekiz Mehmet Çelebi, oğlu Sait Çelebi ve İbrahim Müteferrikadır. İbrahim Müteferrika Macar asıllıdır. Mehmet Çelebinin babası bir devşirmedir. Mehmet Çelebi ve Sait Çelebi bir yıl Pariste kalmışlar, burada Fransız Locasına bağlanmışlardır. Türkiyeye döndüklerinde İbrahim Müteferrika ile birlikte ilk mason locasını kurmuşlardır. Yine Türkiyedeki ilk masonlardan olan Kumbaracı Ahmet Paşa gerçekte bir Fransız kontudur ve gerçek adı Comt de Bannevaldir. 1729da Osmanlı hizmetine girmiş, ilk askeri ve topçuluk okulunu kurmuştur. Batılılaşmanın Türkiyeye hediyesi: Mason locaları Aslında, Türkiyeye masonluğun girişi ile Türkiyenin batılılaşma çabalarının aynı tarihlere denk düşmesi tesadüf değildir. Türkiye üç yüz yıldır Batıdan kurum ithal etmektedir. Masonluk kurumu bunlardan yalnızca biridir. Osmanlı Devletinde emperyalist emeller taşıyan hemen her ülke, elçilikleri aracılığıyla kendi ülkelerinin obediyarslarına bağlı mason locaları açmışlardır. İngilizler, Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar kendilerine bağlı localar açmışlardır. Bu localar yavaş yavaş Anadolunun tüm illerine yayılmıştır. Türkiyede mason locaları yine 1908 senesinde, Meşrutiyetin ilanından sonra yaygınlaşmıştır. Padişahların karanlık istibdat rejimlerine karşı hürriyet için mücadele edenler maalesef masonluğa ilgi duymuşlardır. Kendisini yabancıların korumasına muhtaç hisseden Tanzimatçı-Meşrutiyetçi anlayış masonluğun örgütlenip gelişmesine en önemli katkıları sunmuştur. Meşrutiyetle birlikte ülkedeki masonlar bağımsız bir obediyans kurmaya teşebbüs etmişlerdir. Bu dönemde Büyük Loca, Yüksek Şura ve Türkiye Büyük Locası kurulmuştur. İttihat ve Terakki liderlerinin bir kısmı; Talat Paşa, Cemal Paşa, Mithat Şükrü Bleda, Kazım Paşa ve bir çok isim Selanikteki Fransız Büyük Maşrıkına bağlı Veritans Locasına bağlıdır. Türkiyede masonluk batılılaşma anlayışının dışına çıkıldığı dönemlerde sekteye uğramış, iki kez mason localarının faaliyetleri kesintiye uğramıştır. Bunlardan ilki 1935 yılında Mustafa Kemalin mason localarını kapatmasıyla gerçekleşmiştir. Masonluk için ikinci geri adım dönemi ise 27 Mayıs Devrimi ile gerçekleşmiştir. 27 Mayıs ile bir çok mason Yüksek Adalet Divanı önüne çıkarılmış, pek çoğu Yassıadada mahkum edilmiş, ardından mason olan Fatin Rüştü Zorlu asılmıştır. Masonlar üniversitelerden tasfiye edilmiştir. Mason Locaları Atatürk tarafından kapatıldıktan 14 yıl sonra Türkiye çok partili hayata geçmiş, ülkenin tekrar Batıya yönelmesiyle masonların bekledikleri günler gelmiştir. Dernekler Yasasında yapılan değişikliklerle 5 Şubat 1958de Türkiye Mason Derneği adıyla masonlar yeniden faaliyete geçmiştir. Atatürkün kurduğu Halkevleri tasfiye edilmiş, 1950 sonrası mason dernekleri açtıkları davalar sonucu Halkevlerine devredilmiş mallarını ve binalarını geri almışlardır. 27 Mayısın masonluğa vurduğu darbe, parlamentolu sisteme hızlı geçiş ile birlikte kısa sürede atlatılmış, masonlar devlet kadrolarına, üniversitelere geri dönmüştür. Mustafa Kemal: Defolun gidin Yahudi uşakları! Hürriyet Gazetesi bu noktada gerçekleri saptırmaktadır. Masonluğu Atatürkle bağdaştırma çabaları son derece iğrençtir. Kaya Paşakay röportajında Atatürkün masonlukla olan ilişkisini yalanlara dayanarak ispat etmeye çalışmakta, Atatürkün arkasına gizlenerek faaliyetlerini meşrulaştırmaya çalışmaktadır: Atatürkün söylev ve demeçlerini düşünecek olursak, tüm bu prensiplerin özünde masonik ilkelerle birebir örtüşen, destekleyen ve tavsiye eden ifadeler görüyoruz. Atatürk zamanında Büyük Locamıza çok yakın davranmış ve faaliyetlerini teşvik etmiştir. Yakın çevresi, doktoru, başbakanı Şükrü Kaya ve vekillerinin çoğu masondur. demektedir. Acaba Atatürkün hangi ilkesiyle masonluk bağdaşmakta, Ben başkalarının yaptığı prensiplere değil, kendi prensiplerime uyarım anlayışıyla masonluk nasıl örtüşmektedir? Sabah Gazetesi daha da ileri giderek, mason localarının her zaman karşısında olan Mahmut Esat Bozkurtu hedef seçmektedir. Mahmut Esat Bozkurtun Karşıyakadaki Zuhal Locasına üyelik için başvurduğu, reddedildiği için masonluğun karşısında yer aldığı iddialarına yer vermektedir. Oysa Atatürk 1908de üyesi bulunduğu İttihat ve Terakkinin birçok üyesi mason olmasına rağmen masonluğu kabul etmemiştir. Meşrutiyet ilericiliğinin aslında Batının ajanlığı olduğunu yaşayarak görmüş, Tanzimatçılığı dışlayarak kendi fikirlerini geliştirmiştir. Atatürk tüm kökü dışarıda olan anlayışları reddetmiş, masonluk kurumundan nefret etmiştir. 1935te zamanı geldiğinde ilk işi tüm mason localarını kapatmak olmuştur. Masonluğun yasaklanması olayı Cumhuriyetin ilk milletvekillerinden olan İbrahim Arvasın Tarihi Hakikatler adlı kitabında şöyle anlatılmaktadır: Mustafa Kemal, Mahmut Esat Bozkurtu yanına çağırır. Kendisine masonların örgütlenme şemalarını ve amaçlarını anlatan bir kitap verir. Bunu gizlice mutalâa et, bir takrir ile Halk Partisi Grup Başkanlığına ver ve grupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve grupça kapanmasına delâlet et. Senin de bu işte büyük şeref payın olacaktır. Mahmut Esat Bozkurt bunun üzerine gereğini yapar ve takriri gurup toplantısında okutur: Bizim eba ancet gelen atalarımızın mensubu bulunduğu tarikatları kapattık. Masonluk da kökü dışarıda bir Yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Memleketimizde bunun ne işi vardır? Bunun üzerine mason olan Şükrü Kaya ve Doktor Mim Kemal önderliğinde bir grup Atatürkün yanına gelerek; - Biz zaten maiyet-i devletindeyiz, fakat siz meşrik-i azamız olursanız pervane gibi etrafınızda dolaşırız. - Peki bir şey soracağım. Bana cevap veriniz. Siz Avrupada hangi locaya bağlısınız ve metbuunuzun ismi nedir? - Biz Cenovaya tabiiyiz ve reisimiz de Borca Mişon Cenaplarıdır. - Haydi defolun buradan, cehennem olun gidin. Yahudi uşakları. Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi çıfıt Yahudiye uşak mı olacağım. Bu gece sabaha kadar Türkiyedeki tüm localarınızı kapatmadığınız taktirde yarın teşkil edeceğim divan-ı harp örfiye hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan. İşte Mustafa Kemalin tavrıyla masonların Uykuya yatma devri dedikleri dönem böyle başlar. Zorunlu olarak tüm mason locaları kendilerini kapattıklarını ilan ederler. Tüm mason localarının mallarına el konulur ve mallar açılacak olan Halkevlerine devredilir. Yahudi uşağı Türk medyası Atatürkün ardından 1948lerde faaliyete geçerek 1950lerde önündeki tüm engelleri aşan mason teşkilatları, Adnan Mendereslerin, Celal Bayarların, Süleyman Demirellerin özel çabalarıyla kurumsallaşmış, Anadoluda mantar gibi çoğalmıştır. Şimdi de Tayyip Erdoğanın iktidarında açık açık propaganda yapabilir duruma gelmiştir. Bugün yeniden Tanzimat Batıcılığının ve gericiliğin kol kola vererek yükselişe geçtiği bir dönemi yaşıyoruz. Nurcular, Nakşibendiler, masonlar ve her türden fitne fesat yuvası özgürlüğün sağladığı bu sarhoşlukla istedikleri gibi faaliyet yürütmekte, işbirlikçi basının sağladığı olanaklarla yalanlarını ortalığa dökebilmekte, milletin değerlerine saldırabilmekteler. Basının tüm çabası bu kurumları millete benimsetmektir. Bu noktada yaptıkları Yahudi uşaklığından başka bir şey değildir. Ancak bu çaba boşunadır, millet kendine yabancı olan hiçbir kurumu hele hele bu kurumlar Yahudiliğe hizmet ediyorsa asla benimsemez, hoş karşılamaz. Çünkü bu millet zamanında Atina Maşrıkına bağlı locaların kardeşlik dostluk adı altında nasıl Selanikte, Makedonyada Yunan çıkarlarına hizmet ettiğini unutmamıştır. Bu ve buna benzer örneklerden dolayı mason localarının Atatürk tarafından kapatılmasını sevinçle karşılamıştır.
http://www.turksolu.net/79/arslan79.htm |
|
Hasan Basri Gürses: İnsanlığın önündeki ayrım: Türk yolu-Yahudi yolu
Gökçe Fırat
http://www.turksolu.net/78/kapak78.htm |
|
Yahudilerin Küresel Çetedeki yeri
Talat Turhan
http://www.turksolu.net/78/turhan78.htm |
|
Kerkükte Kürt istilasına müdahale edin
Kaya Ataberk Tarihi Türk yurdu, Yankinin ve Kürtün elinde
17 Ocak 2007, Kerkük... Şehrin Türklerin en yoğun yaşadığı semti olan Sarıkahya, ABD emperyalizmi ve onun uşakları Kürt çapulcuları tarafından bir kez daha kana bulandı. Sarıkahya Kültür Merkezine atılan bomba sonucunda 10 kişi öldü ve 40 kişi yaralandı. Bu Kürtlerin ve Amerikalıların, Kerkükte Türklere karşı giriştiği ilk katliam değil. Ancak bu katliam zamanlama açısından ayrıca önem taşıyor. Irakta yaşananların acısını en çok çeken Irak Türkleri oldu. Bu nedenle olayı en doğru değrlendrenler de onlar oldu. Irak Türkmen Cephesi (ITC) yaptığı açıklamada, bu saldırının gerçekleştirilme nedeninin; Kerkükü, Kürt devletine bağlamak için son adımın atılacağı referandumdan önce Türklerin iyice sindirilmek istenmesi olduğunu açıklıkla ortaya koydu. 2003 yılında Saddamın devrilmesinden hemen sonra başlayan Kürt istilası artık son aşamasına gelmiş bulunuyor. Kürtler, ABD desteğiyle yapacakları referandumla beraber, Kerküke el koymanın hevesi içinde ellerini ovuşturmaya başladılar. Kürtler daha en başında, Kerkük nüfus dairesini ele geçirip, şehre 600 binin üzerinde peşmergeyi yerleştirmişlerdi. Bugün hayata geçirmeye hazırlandıkları planı daha o zamandan etnik temizlik üzerine kurulmuştu. Yaşanan sürecin Türkiyeye yansıması ise tahminlerimizden bile daha kötü oldu. İlk açıklama Tayyip Erdoğandan geldi. Sanki, tüm bu yaşananların sorumluları kendileri değilmiş gibi Irakta ve Kerkükte yaşananların kanlarına dokunduğunu, bu duruma seyirci kalamayacaklarını açıkladılar. Kimseye karamizah duygusundan başka bir şey vermeyen bu açıklamaların sonucu; ABD ve Kürtlerin AKP ve Erdoğana alışıldığı gibi posta koymaları oldu.
IKDP, Erdoğan seçim yatırımı yapıyor, yakında susar derken, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tom Casey: Referandum, Irak Anayasasında belirtildiği zamanda yapılacak, Kerkükün statüsünün belirlenmesine ilişkin mekanizmalar burada vardır ve biz de elbette Irak hükümetinin bu planlarla hareket etmesini bekliyoruz diyerek Erdoğanı tersledi. Değil Kuzey Iraka, kendi Şii yandaşlarına bile hakim olamayan sözde Başbakan Maliki bile; Türkiye, Kerkükün kendi şehri olmadığını unutmasın, sınır ötesine geçilirse bunu işgal sayarız, Türkiye Kerkükteki Türkmen sayısını abartıyor, PKK önemli bir sorun değil diyerek kendini gösterdi. ABD, Mısır, Kuveyt, Ürdün gibi sekiz Amerikancı Arap ülkesini bir araya getirerek bunlarla ortak bir bildiri yayınladı. Bildiride Türkiye, Irakın içişlerine karışmaması için uyarıldı. Türkiye içindeyse her zamanki Amerikancıların, her zamanki tepkileri daha da utanmazca açığa çıktı. Bugünlerde tüm Amerikancı sağ ve komprador sol birleşerek müdahale ihtimalini ortadan kaldırmanın yollarını arıyor. Sahte milliyetçiler de, sahte solcular da kendi hesaplarını yapadursunlar, Türk vatanı Kerkük, emperyalizmin ve Kürt çapulculuğunun elinde inlemeye devam ediyor Kerkük, Osmanlıdan da, Selçukludan da önce, hatta Anadolunun bir çok bölgesinden de önce Türk akınlarıyla Türk yurdu yapılmış, tarihsel bir vatan toprağıdır. Tarihin eski çağlarından bu yana Kerkük Türk şehridir, Kerkükte Türkçe konuşulur. Misak-ı Milli sınırları belirlenirken, Türklüğün en önemli kalelerinden birisi olarak Musulla beraber içerde bırakılan Kerkük, vatandan ayrı geçen yıllara rağmen bugüne kadar Türk kaldı. Ama bugün DTP Başkanı Ahmet Türk, Kerkük, Kürt kentidir diyebiliyor. Ahmet Türkün açıklamasına daha yakından bakınca, Kerkük Türklerini Türkiyeye karşı kışkırtmaya bile kalkıştığını görüyoruz. Ahmet Türk: Türkiye, Türkmen kartını kullanarak müdahale hakkını elinde tutmaya çalışıyor diyerek Kerkük Türklerine, Türkiyenin kendilerini kullandığı propogandasını yapıyor. Bunların söylenmesinin Türk milletli açısından ne kadar katlanılamaz olduğunu bir kenara bıraksak bile bu PKKlının bu kadar cesareti nereden bulduğuna bakmamız gerekir. Bu cesaret bulunmuştur çünkü bin yıllık Türk yurdu Kerkük, Yankiye ve peşmergeye teslim edilmiştir. Çünkü yaşananlar karşısında susulmuştur. Daha ABD, Iraka saldırmadan önce TÜRKSOLUnun defalarca uyarmasına rağmen müdahale etmeyen güçlerin eseridir bu. Tüm kademelerden Türkiyeyi son yıllarda yönetenlerin ve bu kara günlere getirenlerin eseridir. Bu sorumlular bugün de ABDyle karşı karşıya gelmenin dile getirilmesinden bile korkmaktadırlar ve Türkiyenin olası bir müdahalesine engel olmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Komprador siyaset ve basından müdahale karşıtı kampanya Türkiyenin olası bir müdahalesinin önünde konumlanan iki önemli kesim var. Bunlardan birincisi; sağlı, sollu işbirlikçi siyaset kurumu ve bu kurumun siyasi partileri. Bunların milliyetçilik ve solculuk iddiasında olanlarının nasıl ABD çizgisinde bir araya geldiklerini ayrıca analiz etmek gerekecek. İhanetin sağı da solu da birleşmekte sakınca görmez. Diğer kesim ise başta Aydın Doğan grubu olmak üzere işbirlikçi medyadan oluşuyor. Basın da en az işbirlikçi siyaset kadar üretken davranıyor. Basının birinci tezi, Türkiyenin Kerküke müdahale etmek gibi bir hakkının olmadığıdır. Oysa Türkiye, Lozan Antlaşmasıyla bu hakka sahiptir. Bu hukuksal durumun da dışında, Türkiye uluslararası hukukun kendisini desteklemesini beklemek zorunda da değildir. Bir devlet, devlet gibi davranmayı başarabilirse o hukuku da hakkı da kendisi yaratır ve dosta düşmana kabul ettirir. Bu durumun nasıl olacağı merak edilirse yine Lozana bakılmasını öneririz. Basında müdahale karşıtlığının şampiyonluğunu yapan isimlerin, 1 Mart tezkeresi döneminde de tezkere savunuculuğunun şampiyonluğunu yapanlar olması da Amerikancılığın doğası gereğidir. Erdal Şafak; Barzani ve Talabaniyi Ankaraya davet edip konuşmanın zamanı gelmedi mi? diye sormaktadır. Serdar Turgut da aynı yaklaşımı taşımaktadır. Ertuğrul Özkök ise yine en açık sözlüyü oynuyor: Ben o günlerde şunu açıkça yazdım: Eğer 1 Mart tezkeresini geçirmezseniz ilerde ABD ile savaşmak zorunda kalacaksınız öngörüm doğru çıktı demektedir. Gerçekten de Özkök bir açıdan haklıdır, Türkiye ABD ile savaşmak zorunda kalacaktır ama bu tezkere geçse de geçmese de böyle olacaktı. ABDnin planı Kürt devletidir ve bu da Türkiyede ulus yapısını parçalamanın planıdır. Bugün Iraka girmenin anlamı da PKK, Barzani, Talabani, işbirlikçi Irak hükümeti ve ABDyle savaşmak anlamına gelecektir. Ve en önemlisi Türkiyenin bunu göze alarak Kuzey Iraka müdahale etmek dışında bir seçeneği de yoktur. Tek seçenek müdahale Emekli general, acemi yazar Osman Pamukoğlu, müdahale karşıtlarının askeri dayanağı rolüne soyunmuş durumda: ABD ve İngiltere izin verse bile, oralara kadar indiğinizde vadilerde, şehirlerde neler olacağı belli. İçeri girdiğiniz anda karşınızda sadece PKKyı değil 7 milyon Kürtü bulacaksınız. Anlaşılan Pamukoğlunda daha açık Amerikancılık dışında yeni bir şey yok Bunlar Batıcı basının ağzında sakız oladursun biz gerçeklere dönelim. Türkiye, bugünlere 2003 yılından beri uygulanan sözde aklıselim politikasıyla geldi. Müdahale her geciktiğinde şartlar daha da zorlaştı. Biz TÜRKSOLU olarak o dönem Kerkükte Susan Diyarbakırda Susar diyerek tüm Türk milletini uyarmıştık. Bugün gerçekten de her yerde susulmaktadır ve susturulması gerekenler konuşmaktadır. Ancak artık konuşarak yapılacak hiçbir şey de kalmamıştır. Artık tek seçenekle, en kötü denilerek bugüne kadar kaçılan seçenekle, yani Türk-Amerikan savaşının kaçınılmazlığıyla yüz yüze gelmektir. Yoksa ne Kerkük için ne de Türkiye için bir yarından bahsedilemez. Geçtiğimiz hafta Türkiye trajikomik bir olayı daha yaşamak zorunda kaldı. ABD, PKKnın Mahmur Kampına müdahale (!) etti. ABD askerleri, Irak birlikleriyle beraber kampı ziyaret etti, kamptaki PKKlılarla yemek yedi ve tek bir mermi dahi bulamadan operasyonu bitirdi. Bu, Edip Başer Paşanın iddia ettiği gibi PKKya ABD müdahalesinin bir başlangıcı değildir, bu ABD basının yazdığı gibi Nicholas Burnsün Ankara ziyareti öncesi gösteri de değildir. Bu Türkiyeyle dalga geçilmesinin resmidir sadece. Bu küçük düşmeye bir daha katlanmamak için bile tek seçenek müdahaledir. Amerikancı Solun müdahale düşmanlığı Siyasi partiler arasında doğrudan doğruya Kuzey Iraka müdahale etmeyi savunan bir tek CHP oldu. Diğer taraftan kendisini sol sayan bir kesim, müdahaleyi savunan CHPnin ne ırkçılığını bıraktı, ne de emperyalistliğini Evrensel gazetesi, her zamanki Kürtçü tavrını alarak CHPyi boy hedefi yapmakta PKK kadar hevesli davrandı. Evrensel yazarlarından İhsan Çaralan durumu, Ancak böyle bir kararla Amerikancılar 1 Martın rövanşını almış olacaklar CHP şimdi 1 Martın kefaretini ödeyecektir diyerek ele almaktadır. Bugün Kerküke müdahale etmenin ABD planlarına karşı bir adım olduğunu saklamak istemektedir. SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın, CHPnin operasyon önermesine karşı çıkmaktadır. ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Alper Taş; CHP sağ kesime dönük bir strateji geliştiriyor, Kerkük ve sınır ötesi operasyon konusundaki yönelimleri de sağcılaşmanın tezahürüdür emperyal yaklaşımlardan vazgeçilmeli diyerek CHPye ve tüm müdahale taraftarlarına saldırmaktadır.Böylece Kerkükte ABD destekli Kürt istilasına, aşiret rejimine karşı operasyon istemek emperyallik, ırkçılık ve sağcılık; ABDnin ve Kürtlerin her istediklerini rahatça yapmalarını, savunmak solculuk olmaktadır. Yurtsever Cephe-TKP ise: Anlaşılan o ki, CHP Genel Başkanı ülkemizin bir sıcak savaşa sokulmasını ve Iraktaki işgalden pay alınmasını istemektedir demektedir. El insaf! Tabii ki bu kesimleri milliyetçiliğin ve antiemperyalistliğin, solculuğun ta kendisi olduğuna ikna etme şansımız yok. Bu solun gözleri Amerikan bayrağından yapılmış bezlerle bağlanmıştır. Ama gene de onları bile birazcık da olsa tutarlı olmaya davet etme şansımız olmalı. Şu an açık açık ABD ile aynı noktalardan Türkiyenin Kuzey Iraka müdahalesine karşı çıkan bu güçler, bir taraftan hâlâ kendilerinin ABDye karşı oldukları izlenimini sol kamuoyuna vermeye çalışmaktadırlar. Peki yarın Türk askeri, Kuzey Iraka girse, ABD de Türk askerine saldırsa ve savaş başlasa ne yapacaklar? ABD, bölgenin sahibi Kürtleri savunuyor, biz de ABDnin yanında olalım demeye devam mı edecekler? Bu onların ortaya attıkları politikanın doğal sonucudur. O sonuç da onları açık Amerikancılığa götürecektir. Bunu düşünemediyseniz biz sizi bir kez daha uyaralım ama eğer düşünerek böyle bir noktaya ulaştıysanız kolay gelsin Sahte milliyetçiler de aynı noktada MHP ve DYP gibi Amerikancı milliyetçilerin milliyetçilikleri de gene ABD çıkarlarıyla ve kendi siyasal durumlarıyla sınırlıdır. MHP de DYP de sınırötesi operasyona bu sefer açıktan karşı çıkmış durumdadır. Devlet Bahçeli, diplomasinin sonuna kadar götürülmesini ve eğer operasyon yapmak gerekirse bunun da ABD ile istişare halinde yapılması gerektiğini iddia etmektedir. ABD ile istişare edeceksek kiminle savaşacağız sorusu havada kalmaktadır. Mehmet Ağarsa Diplomasinin bittiği yerde diplomasi başlar diyerek operasyonun tam karşısında yer almaktadır. Burada da bu Amerikancı milliyetçilerle ilgili olarak şu durumu açıklıkla tespit etmek gerekmektedir. Normal koşullar altında, sözgelimi bir sene önce bu partiler sırf Türk milletine iyi görünmek adına operasyon yapılsın diyebilirlerdi ama seçimlere bu kadar az zaman kala bunların asıl korkusu depreşmektedir: ABDnin desteğini alamamak, Yankiyi küstürmek. Bu bir sağcı, Amerikancı için kabustur ve bu sefer de sırf bu nedenle operasyon isteme şansları yoktur. Sözgelimi MHP Genel Başkanı eğer çok milliyetçiyse Biz iktidara geldiğimizde karşımızda ABD de olsa müdahale ederiz demelidir ama diyemez. Bunu ancak solcu, Atatürkçü ve antiemperyalist bir siyasetçi söyleyebilir, bir Amerikancı değil. Peki sınır içindeki Kürt işgali ne olacak? Diğer taraftan bir diğer önemli mesele de Türkiyenin sadece sınır ötesinin değil sınırın bu tarafının da Kürt işgali altında olduğudur. PKKnın yasal partisi DTP Güneydoğuda tüm önemli belediyeleri ele geçirdi, Mersin, Adana, İstanbul Kürt istilası altında, Apo İmralıdan PKKyı rahatlıkla yönetmeye devam ediyor. PKKnın televizyonları, gazetesi yayın yapmaya devam ediyor. Ülke içindeki bu durum ortadayken, sınırötesine geçmek, Kerküke kadar müdahale etmek aslına bakılırsa uzak ihtimallerdir ve AKPnin ne içerde ne de dışarıda böyle bir şeye niyeti yoktur. Eğer biraz olsaydı önce içeride müdahale ederdi. Türkiye içinde güçlü bir durum yaratılamadıktan sonra da Kuzey Iraka müdahale bir hayal olarak kalacaktır. Diğer taraftan Abdullah Gül, hâlâ hem Türkmenlerle hem de Kürtlerle akrabayız demeye devam ediyor. Tarihte Kürtlerin, Ermenilerle vs. akrabalık ilişkileri olmuş olabilir ama bu Türk milletini bağlayacak bir şey değildir. Herkes kendi adına konuşmalıdır. ABDnin Kuzey Iraka yerleşme planı ABD açısından da durum karışık görünüyor ama aslında belirli temel gerçekler ışığında bakıldığında anlaşılmaz bir durum yoktur. Birincisi ABD Ekim ayından beri çok ciddi kayıplar vererek zor duruma düşmüştür. ABDliler hiç hatırlamak istemedikleri Vietnam Savaşının Tet Saldırısı günlerini yeniden yaşadılar. ABD, Baker-Hamilton Raporuyla geri çekilmeyi bile tartıştı. Ancak bugün görüyoruz ki ABDnin şu anda Iraktan çekilme imkanı yoktur, ABD çıktığı anda tüm planlarını riske atmış olarak ayrılacaktır ve pek kazanma şansı olmayacaktır. Kalması da daha çok kayıp vermesi ve tüm Ortadoğunun düşmanlığını daha çok üzerine çekmesi anlamına gelecektir. ABD sıkışmış durumdadır ve Bush son olarak Bağdat ve El Anbara müdahale edebilmek için 20 bin ek asker ve iki peşmerge tugayı getirileceğini açıklayarak çekilme niyetlerinin olmadığını göstermiştir. Ama bu durumun geçici olduğunu unutmamalıyız. ABD esas planını Kuzey Iraka yerleşmek, kukla Kürt devletini dev bir askeri üsse dönüştürerek Ortadoğuya buradan saldırmak istemektedir. Askeri tesis inşaatları Kuzey Irakta başlamış durumdadır. İncirlik Üssünün teknik donanımının önemli bir kısmı da sökülerek buraya taşınmıştır. Bununsa tek bir anlamı vardır. ABD, Türk topraklarından çıkıp, Kuzey Iraka yerleşiyorsa, Türk-ABD savaşı için hazırlık yapıyor demektir. AKPli muhalif milletvekili Turhan Çömez Türkiyenin BM ve NATO konseptine göre müdahale hakkını savundu. Ancak Türkiyenin böyle bir konsepte ihtiyacı yoktur. Türk devletinin, Türk bakış açısıyla, Türk konseptiyle müdahale etmesi gerekmektedir. ABD topyekun bir savaşa hazırlanmaktadır ve tüm planlarını da buna göre düzenlemektedir. Türkiye zaman zaman Suriye ve İsrail gibi ülkelerin uyguladığı tehlikeli odakları ortadan kaldırma, etkisiz hale getirme yöntemlerini de göze alarak PKKya, Barzani ve Talabani güçlerine müdahale etmelidir. Türkiyenin artık daha fazla aklıselime değil aktif ve kendisini savunacak bir taktiğe ve stratejiye ihtiyacı vardır. Dün, Kerkükte ilk katliam yapıldığında, Kerkükte susan Diyarbakırda susar demiştik. Aradan geçen zaman içinde artık Türk devletinin Güneydoğuda konuşacak hali kalmamıştır. Bugün Kerkükte yarın Ankarada ve İstanbulda da susulması istenmiyorsa tek yol vardır: Acil, etkin sınır içi ve sınır ötesi müdahale.
http://www.turksolu.net/124/ataberk124.htm |
|
Hrant'ın katili Kürt-İslam çetesi
Gökçe Fırat Faili meçhullerden faili bellilere Hrant Dink cinayetiyle ilgili geçtiğimiz sayıda yaptığımız tespit hafta boyu yaşanan gelişmelerle doğrulandı. Ancak olayların daha detaylı değil daha geniş çerçevede analizi en önemli ihtiyaç. Medyanın her gün pompaladığı taze haberler ve gelişmeler olaya sadece polisiye bir vaka hali kazandırmakta ve esastan uzaklaşmaya yol açmaktadır. Bu bakımdan Türkiyede neler olduğunu yine uzun bir zaman diliminde ele alalım. 1990lı yıllardan bugüne işlenen bir kısım siyasi cinayetlerle AKP iktidarının son yıllarında işlenen cinayetleri karşılaştırarak ele alalım. Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok gibi aydınlara yönelen suikastler ve buna ek olarak Jandarma eski Genel Komutanlarından Eşref Bitlisin öldürülmesi olaylarının failleri bulunamamıştır. Bulunamaması da son derece doğaldır, çünkü bu cinayetler doğrudan ABDye bağlı kontrgerilla güçleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Cinayetler belki bir taşeron örgüte havale edilmiş olabilir ama sonuç değişmez: Faili meçhul cinayetlerin arkasındaki güç ABDdir. Fakat AKP iktidarı ile birlikte farklı türde bir gelişme yaşanıyor. Olayları tek tek analiz edelim. Şemdinlide bir kitabevi bombalanıyor. Bombalanan kitabevinin sahibi bombayı fark ederek dışarı kaçıyor ve dışarda da bombalayanları fark ederek yakalıyor. Failler bulunuyor. Faillerin arkasındaki güç olarak da dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı şimdiki Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt çıkıyor. Bombalama sonrası medya neyi hedef alıyor: Derin devleti! Danıştay üyelerinden Mustafa Özbilgin silahlı bir saldırgan tarafından Danıştay binası içinde öldürülüyor. Saldırgan silahı ile birlikte yakalanıyor. Saldırganın arkasındaki güç olarak ulusalcı kesimler hedef alınıyor. Hedefteki isim Ordudan emekli bir yüzbaşı: Muzaffer Tekin. Medyanın bombalama sonrası hedefi yine aynı: Derin devlet. Enteresan bir gelişme hemen bir hafta sonra Ankarada Eryaman semtinde bir evde ihbar sonucu halen görevde subaylar yakalanıyor. Subaylar Özel Kuvvetler Komutanlığına bağlı. Evde Başbakan dahil bazı devlet yöneticilerine yönelik suikast plan ve krokileri yakalanıyor. Subayların ardındaki güç olarak yine Özel Kuvvetleriin bağlı olduğu Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt gösteriliyor. Medyanın hedefi değişmiyor: Derin devlet. Son olay ise Hrant Dinke yönelik suikast. Hrant Dink vuruluyor, vuran bir gün sonra yakalanıyor, azmettiren yakalanıyor, herkes her şeyi itiraf ediyor. Ulusalcılarla ya da Orduyla bir bağlantı ilk başta kurulamıyor. Ama medyanın hedefi değişmiyor: Derin devlet. Fakat bu defa medya işi büyütüyor, sadece derin devleti değil, tüm milleti hedef olarak alıyor. Şimdi şu soruyu soralım, on yıllardır faili meçhullerle yaşayan bu ülkede ne oldu da birden failler bulunmaya başlandı? Ne oldu da Türk polisi bu kadar iyi çalışmaya başladı? Soruya cevabı başka bir soruyla verelim: Bu olayları yapan güçle yakalayan güç aynı olmadığı sürece bu başarı mümkün olabilir mi? Ve başka bir soru: Bunca yıldır tüm eylemlerini başarıyla, iz bırakmadan yürüten ve faili meçhul bırakan derin devlet bu kadar tecrübesiz olabilir mi? Hrantın katili arkadaşları olabilir mi? Olayları anlamak için ilk şart kafamızı çalıştırmak; sadece kendi kafamızla düşünmek. Mesela şu son Hrant Dink suikastini hemen ulasal güçlerin üzerine yıkmaya çalışanlara ne demeli... Bu zevatın mantığıyla düşünelim, Danıştayda ne diyorlardı: Ulusalcılar yaptı, hedefleri hükümeti ve Şeriatçıları suçlu düşürmekti. Peki aynı mantıkla soralım: Hrant Dinki de milliyetçileri, Orduyu, ulusal güçleri suçlu göstermek isteyen birileri öldürmüş olamaz mı? Kim olabilir peki bu güçler? Ulusal güçlerin düşmanı kim? ABD ve AB başta var. Onlar işlemiş olabilirler bu cinayeti. Ya da içerdeki yandaşlarına ihale etmişlerdir. Mesela iktidar işlemiş olabilir, böylece kendisine engel gördüğü ulusal güçleri suçlu göstermek istemiş olabilir. Medya da olabilir. Uzun süredir ulusal güçlere karşı büyük bir linç kampanyası yürüten medyamızın mensupları, içlerinden bir arkadaşlarını öldürerek, bunun suçunu da ulusal güçlere yıkarak kazanç sağlamak istemiş olabilirler. Şimdi bakıyoruz Hrantın arkasından ağlayanlara, mesela eski Aydınlıkçı arkadaşlarından Oral Çalışlar bu işleri iyi bilir. Ne de olsa eski örgütlerinde bu tür bir cinayet geçmişleri var. Ya da Cengiz Çandar da olabilir. O da bu konularda tecrübelidir. Bizce medyada eski sol örgüt bağlantısı olan ve bugün çok üzülmüş numarası yapan tüm yazarlar bu cinayetin esas faili olabilir, araştırılmalıdır. Çünkü onlar kendi içlerinden birini öldürüp sonra faşistler vurdu, polis vurdu diye cenaze töreni düzenlemeye ve şehit edebiyatı yapmaya alışkındırlar. Bir soru daha var: Acaba Hrant da bu tertibin içinde miydi? Yani ulusal güçlere yönelik böylesi bir tertip için kendisini feda mı etti? Şemdinlide eski PKKlı Seferi Yılmaz bombayı fark edip dışarı kaçmış kurtulmuştu. Yani çok inandırıcı bir tertip değildi. Çünkü bombalayanlar zaten kendileriydi. Seferi Yılmazı da feda etseler daha inandırıcı olabilirdi ama nedense yapmadılar. Kim bilir belki Seferi Yılmaz son anda vazgeçti şehit olmaktan! Ama Hrant Dinke bakıyoruz. Adeta öldürüleceğini bilerek son iki sayıdır yazı yazmış. Yazılar birer veda yazısı. Sanki adam cenazesinde okunması için yazmış yazıları. Eski TİKKO militanı Hrant acaba Seferi Yılmaz gibi korkmadan şehit olmayı mı seçti? Emniyet İstihbaratı, Fethullahçı medya ve sol örgütlerin ortak operasyonu Hrant Dink suikasti Şemdinli ile başlayan süreç içinde yerli yerine oturuyor. Tüm olayların faillerini bulan isimler aynı! Emniyet İstihbaratı failleri genelde uzun süredir izliyor. Telefon kayıtları mevcut. Geniş bir ilişkiler ağı kurulmuş, şemalar çizilmiş. Yine geniş bir fotoğraf albümü hazırlanmış. Olay oluyor, Emniyet İstihbaratı harekete geçiyor ve faillerin peşine düşüyor. Aynı anda medya failler hakkında bilgi vermeye başlıyor. Yine aynı anda bir takım sol örgütler protesto gösterisi düzenlemeye başlıyor. Yani gayet organize bir hareket. Bir yanda Emniyet İstihbarat dairesi, hemen yanında sol örgütler ve medya, ortak, organize bir eylem yürütüyorlar. Bu örgütsel bir hareket olsaydı, ortak eylem denirdi. Ama doğrudan istihbarat kuvvetinin denetiminde olduğu için buna ortak operasyon denir. Bu bir polis operasyonudur, istihbarat operasyonudur. Kontrgerilla nasıl çalışır Operasyonu anlamak için biraz daha genişletelim çerçeveyi. Kontrgerilla tüm dünyada aynı yöntemleri kullanır. Kontrgerilla doğrudan ABD ordusu tarafından NATO çerçevesi içinde kurulmuş ve örgütlenmiştir. Asker içinde, polis içinde, medya içinde, hükümet içinde, siyasi partiler içinde, sivil toplum kuruluşları içinde kolları, yani hücreleri vardır. Kontrgerillanın temel hedefi sosyalizmdir. Ülkelerin sosyalist olmaması için çalışır kontrgerilla. Ama sosyalizm anlayışları son derece geniştir; herhangi bir milliyetçi hareket, ulusal kurtuluş hareketi, bağımsızlık yanlısı hareket de kontrgerilla öğretisinde sosyalist olarak adlandırılır. İşte kontrgerilla böylesi bir perspektifle çalışır. Düşman güce isyancı adını verir. İsyancı, bir ayaklanma ile iktidarı alacaktır. Kontrgerillanın görevi ise ayaklanmaları bastırmaktır. Bunun için çalışır kontrgerilla. Kendi talimatnamelerinde şunlar yazılıdır. Propaganda şu gayelerle planlanılır ve kullanılır: 1-)İsyancı kuvvet üyelerini bölmek, aralarına nifak sokmak, ayrılmalarına yol açmak. 2-)İsyancının sivil desteğini kısmak veya tamamen ortadan kaldırmak. 3-)Sivilleri isyancı lehinde gizli faaliyetlere katılmamaları yönünde ikna etmek. 4-)Tarafsız sivillerin aktif desteğini kazanmak. 5-)Dost sivillerin desteğini devam ettirmek ve kuvvetlendirmek. 6-)Arzuya göre milli birliği veya ayrılığı başarmak (FM-31-15) İsyancı: Ulusal güçler Şimdi kendinizi ABDnin yerine koyun. Türkiyede ve genel olarak bölgede bir ulusal uyanış var. Özellikle Türk Ordusu içinde ciddi Amerikan karşıtı bir eğilim var ve gittikçe de güçleniyor. Talimnamedeki isyancıya ne ad verirsiniz? Evet medyanın kullandığı terim boşuna değil: Ulusal güçler! Bugün Türkiyede ulusal güçler isyancı kuvvettir. ABD bu kuvvetin gerisinde potansiyel destekçi olarak Türk Ordusunu görmektedir. Bu isyancının bir ayaklanma ile iktidarı alması ihtimali vardır. Sonuçta medyanın milliyetçilik yükseliyor yaygarası boşuna değildir. Eskiden bu Amerikancı medya Bu kış komünizm gelecek haberleri yayınlardı, şimde ise milliyetçilik yükseliyor diyorlar. Boşuna değil, bunlar yukardaki talimnameye uygundur. Ortada bir kontrgerilla operasyonu vardır. Kontrgerilla kimi zaman doğrudan düşman kuvvetlere yönelik suikast, bombalama, pusu gibi eylemler düzenler. Bunlar nokta operasyonlarıdır. Ama çoğu zaman da düşman kuvvetleri zan altında bırakacak provokatif eylemler düzenlerler. Örneğin kendilerine bağlı bir kitabevini bombalamak, kendilerine bağlı bir yazarı öldürmek gibi. Böyle yaparak suçu isyancı kuvvetlere, yani ulusal güçlere atar ve bunun üzerinden yoğun bir propaganda ile isyancıya yani ulusal güçlere destek olacak, katılacak geniş sivil kesimleri vazgeçirmeye çalışırlar. Şemdinliden bu yana düzenlenen tüm operasyonların ortak noktası budur. O nedenle Hrant Dink suikasti bu çerçevede bir suikast değil bir tertiptir. Onu öldürenler kontrgerilla güçleridir. Tetikçi değil üstlenici Tertibin üzerinde önemle durulacak bir yanı daha var. Burada tertip için kullanılan isimlere eğilelim. Şemdinlide PKK üyesi bir terörist: Seferi Yılmaz. Danıştayda Alparslan Aslan. Elazığ doğumlu. Hem müslüman hem milliyetçi duyguları yüksek biri. BBP bağlantılı. Ailesi kendisini destekliyor. Hrant Dink suikastinde tetikçi Ogün Samast, milliyetçi bir genç, azmettirici Yasin hayal, milliyetçi ve dini duyguları yüksek. BBP bağlantılı. Azmettiricinin azmettiricisi Erhan Tuncel. Elazığ doğumlu. BBP bağlantılı. Ailesi destekliyor. Seferi Yılmaz, Alparslan Aslan, Erhan Tuncel... Üç isim. Üç olay. Enteresan olan üç olayın da tüm adımları iz bırakarak yapılmış. Yani her geçiş noktasında ya bir telefon kaydı ya bir fotoğraf var. Bunlar basına hangi yoldan iletiliyor? Cevabı hangi medyanın yayınladığında gizli: Fethullahçı medya. Peki Emniyet İstahbaratında kimler var bu olaylar sırasında: Sabri Uzun, Ramazan Akyürek. Peki bunlar kim? Denildiğine göre Fethullaha yakın isimler. Peki Fethullah nerede? ABDde. Peki Pentagon, CIA hangi ülkeye bağlı!.. Peki üç olayda da önemli bir boşluk anı var. Şemdinlide her şeyin belgesi, kaydı var ama bombalama anına ait görüntü yok! Danıştayda fail yakalanmış ama failin cinayeti işlediğine dair güvenlik kamerası kayıtları yok. Neden? Silinmiş... Hrant Dinkin failinin kamera kayıtları var ama hep kaçış istikametinde. Peki vururken? Yok. Neden? Silinmiş! Bunun anlamı açık. Suikastleri üstlenenlerin gerçek failler olmadığı, sadece üstlenici oldukları! Şimdi susuyor, konuşuyor, vakit geçiriyorlar. Çünkü bu cinayetleri muhtemelen başkaları işledi. Onlarsa Emniyetin istihbaratçısı olarak üstlendiler. Mahkemede şaşacak, tertipçiler iktidara yerleşince de dışarı çıkacaklar. Sıradaki Tayyip Erdoğan mı? Burada bu suikastlerle ilgili bir hatırlatma yapalım. Kontrgerilla, yani ABD kendi adamlarını ortadan kaldırmaktan çekinmez. İki önemli örnek var, biri ABD Başkanı Kennedy diğeri İsrail Başbakanı. İkisi de öldürüldü. Şimdi biraz düşünelim, Türkiyeyi neler bekliyor. 1-)K. Irakta Kürt devleti kurulacak, İrana operasyon düzenlenecek, Türkiye ile ABD muhtemelen karşı karşıya gelecek! 2-)Türkiyede buna uygun bir rejim, yani Kürt-İslamcı bir faşist iktidar kurulacak. 3-)Bunun için Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanı olması gerekiyor. O halde akıl yürütelim. Asıl niyet Tayyipi mi Cumhurbaşkanı yapmak, yoksa Kürt-İslamı mı iktidar? Eğer ikincisiyse kontrgerillanın olası büyük tertibi ne olabilir? 1-)AKP içinde önemli bir isme bir suikast düzenlenir ve bu suikastten faydalanan Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığına sorunsuz çıkar. 2-)Tayyip Erdoğana bir suikast düzenlenir ve Kürt-İslamcı başka biri Cumhurbaşkanı seçilir. Şemdinliden bu yana atılan tüm bombalar, işlenen tüm cinayetler Cumhurbaşkanlığı içindir. Eskiden Cumhurbaşkanlığı için Mecliste kulis yapılırdı, şimdi sokakta cinayet işleniyor. Bu cinayet şebekesi Çankayayı ele geçirirse bu ülkede nasıl bir terör düzeni kurulacak varın siz düşünün. Ama ilk yapacakları işi yazalım: Kürt-İslamcı bir Cumhurbaşkanının ilk onaylayacağı kararname Genelkurmay Başkanı ve diğer Kuvvet Komutanlarının emekliye sevk kararnamesi olacak. Türkler sokağa Peki tüm bu tertiplerle başa çıkmanın yolu ne? Yolu tek. ABD ile mücadelenin tek yöntemi halkla birleşmektir. ABD isyancı ile halkın bağını koparmaya çılışır, isyancı ise bunu kurmaya. İsyancı görülen ulusal güçler ise, bu güçleri korumanın, onu halkla birleştirmenin, tertiplere direnmenin tek yöntemi vardır, saklanmak, gizlenmek, sinmek, pasifize olmak değil; ortaya çıkmak, meydana çıkmak, sokağa çıkmaktır. O nedenle halkın milliyetçi tepkilerini dizginlememek, halkı milli tepkilerini yansıtamama ikilemi ve suçluluk duygusuna sokmamak, halkı halk yapmak gerekir. Bir halk bayrağını sadece maçta açabiliyorsa bitirilmiş demektir. Bu halkın bitmediğini, düşmanın tüm tertiplerinden, suikastlerinden, bombalarından daha büyük gücün meydanlara dökülecek halk olduğunu göstermek gerekir.
http://www.turksolu.net/125/basyazi125.htm |
| .
"Tayyip ananı da al git" Gökçe Fırat
AKP iktidarı Şemdinliden sonra ikinci büyük tertibini de gerçekleştirdi: Danıştaya baskın!.. Ve yine Şemdinlide olduğu gibi suçu Ordunun ve ulusal güçlerin üzerine yıkmaya çalıştı. Şemdinliden sonra Danıştay tertibini anlayabilmek için Türkiyenin siyasal gündemini biraz daha ayrıntılı analiz etmeye çalışalım. Çünkü tertip ancak bu çerçeve içinde tüm çıplaklığıyla görülebilecektir. Önümüzdeki bir yıl Türkiyenin tüm kaderini ve belki de geleceğini belirleyecek bir dönem olacak. Şu üç önemli tarihi alt alta yazalım: 1- 30 Ağustos 2006: 2- Nisan/Mayıs 2007: 3- Kasım 2007: Görüldüğü gibi önümüzdeki bir yıl içinde yeni Ordu Komutanı, yeni Cumhurbaşkanı ve yeni hükümet belirlenecektir. Böylesi bir siyasal tabloya çok önemli bir etkeni daha ilave edelim; ABDnin İrana saldırı hazırlıkları ve bu saldırı hazırlıkları içinde Türkiyeye biçtiği rol. AKP köşeye sıkıştı Sıkışan AKP şu noktaları aşmak zorundadır. 1-) 30 Ağustostan önce Orduyu pasifize etmek zorundadır. Öylesine bir ortam yaratmalıdır ki Yaşar Büyükanıtın Genel Kurmay Başkanlığını engellesin. Çünkü Yaşar Büyükanıtın Genel Kurmay Başkanlığı ile birlikte PKKya karşı inisiyatif Orduya geçecek, PKKya yönelik büyük temizlik harekâtı ile birlikte AKP de zemin kaybedecektir. Özellikle AKPnin ABD desteği bitecektir. Böylesi bir siyasal tabloda Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığını zorlaması düşünülemez. Bu nedenle AKP kurmayları 30 Ağustostan önce böylesi bir girişime engel olmanın yolunu araştırmaktadır. 2-) İkinci önemli tehdit Cumhurbaşkanı Sezerin tavrıdır. Sezerin tavırlarından ürken AKP kurmayları Sezerin çevresini boşaltmak ve onu köşesine çekilmeye zorlamak istemektedirler. Burada özellikle son dönem gelişen İlhan Selçuk-Sezer görüşmesi AKPlileri tedirgin etmektedir. Ancak onları tedirgin eden sadece Sezerin sürece el koyması değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet ekibinin de içinde bulunduğu bir darbe kokusu almıştır AKPliler. Böylesi bir oluşumu da bertaraf etmek istemektedirler. 3-) AKP kurmayları aynı zamanda CHPnin artan ve doğru bir mevziye doğru kayan muhalefetini kesmek istemektedirler. Çünkü böylesi bir muhalefeti sürdüren CHP önemli ölçüde etkin olabilecektir. Kaldı ki CHPnin sine-i milet tartışmalarında önemli bir nokta AKP içindeki muhalefettir. AKP liderleri kendi milletvekillerini toplamış ve onları CHPnin sızdırmaya çalışacağı virüse karşı uyarmıştır. Çünkü CHP sistemi kilitlerse ya da sine-i millete dönerse CHPyi takip edecek 82 AKPli vekil bulunmaktadır. 4-) Demirel siyasete hazırlanmaktadır. Demireli bu girişimden vazgeçirmek gerekmektedir. İlk defa AKP bu kadar köşeye sıkışmıştır. Bu süreçte AKPnin arkasında bir AB ya da ABD motivasyonu da yoktur. Bugüne kadar kendi tabanını ya da geniş kitleleri AB sürecini baltalamayalım ya da ABDyle ortaklığı bozmayalım argümanları ile ikna eden AKP artık bu şansı da bulamamaktadır. AKPnin önündeki üç seçenek İşte bu sıkışma noktalarını alt alta koyan AKP kurmayları bir karar vermek zorundadır. Verilecek karar üç şıklıdır. 1-) AKP, Cumhuriyet rejimi ile zıtlaşmayı bırakacaktır. Özellikle türban konusunda geri adım atacaktır. Ancak bu da yeterli değildir Tayyip Erdoğanın yerine başka birini Cumhurbaşkanlığına göndermeyi de kabullenecektir. AKPliler tarafından bu formül teslimiyet formülü olarak görülmektedir. Fehmi Koru gibi bazı akıl hocaları ve Ahmet Taşgetiren gibi bazı deneyimli isimler AKP liderliğini rejimi daha fazla zorlamaması konusunda uyurmaktadırlar. Ancak hakim olan anlayış AKP merkezindeki küçük bir grubundur. Bu grup teslimiyet seçeneğini düşünmemektedir. 2-) İkinci seçenek AKPnin teslim olmak yerine rest çekmesi ve erken bir seçimle halk desteğinin kendi arkasında olduğunu göstermesidir. AKP açısından bu seçenek oldukça öne çıkmıştır. Ancak olası bir seçimde istenilen oranda oyu alamamak da vardır. Bu nedenle erken seçim resti çekilecek olsa bile seçimdeki olası muhalifleri güçsüz düşürmek, tasfiye etmek gerekmektedir. 3-) Üçüncü seçenek ise AKPnin zorlamasıdır. Rejim karşısında geri adım atmamak ve benim arkamda halk oyu var demek. Ama böylesi bir stratejinin sonunun istikrarsızlık, kriz ve en sonunda darbeye kadar gidebileceği görülmektedir. Tertip ekibi İşte Danıştay tertibi böylesi bir analiz içinde yerine oturabilir. AKP açısından en muhtemel ve en az zararla atlatılacak seçenek ikinci şıktır. Danıştay tertibi de bu ikinci şıktaki muhalefeti engellemek için yapılmıştır. Tertibi düzenleyenler doğrudan Başbakanlıkta üstlenmiş Tayip Erdoğana tesir eden danışman kadrosudur. Bu kadronun başını Cüneyt Zapsu-Ömer Dinçer Kürt-İslamcı grubu çekmektedir. Destekçilerinden öne çıkan bir diğer isim Şeyh Saidin torunu Dengir Mir Fırattır. Tertibe alet olan ve bu şıkkı seçen önemli isimlerin başında İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu gelmektedir. Cemil Çiçek de destekçilerdendir. Danıştay tertibini düzenleyen bu ekibe dikkat çekmek isteriz. Bu ekip AKP içindeki radikal Kürt-İslamcı ekiptir. Normal bir işleyişte tasfiye edileceklerini bilmektedirler. Şemdinli tertibini de aynı ekip gerçekleştirmişti. Şemdinlide planları alt üst olduktan sonra Cumhuriyet rejiminin bu isimleri de görevden alacağını çok iyi bilmektedirler. Bu nedenle AKP açısından bile büyük bir kumar olan tertip stratejisini uygulamaktadırlar. Bu marjinal grup Başbakanı da tümüyle etkisi ve denetimi altına almıştır. Başbakanın Cumhurbaşkanlığı hırsı, kavgacı yapısı ve iktidardan düşme korkusu onu bu ekibin güdümüne iyice sokmaktadır. Tertipçilerin hedefleri Peki bu tertip etibinin Danıştay Saldırısı ile gerçekleştirmek istediği nedir? Saldırının hemen ardından Başbakan Yardımcılarından Mehmet Ali Şahinin sürprizlere hazır olun açıklaması ve Başbakanın Bu komplonun içinde Deniz Baykal da var açıklaması olayın planlı bir tertip olduğunu gözler önüne sermektedir. Burada tertipçiler bir taşla birkaç kuş vurma peşindedirler. Bu hedefleri şöylece sıralayabiliriz: 1-) 30 Ağustos öncesinde Ordunun prestijini sarsmak ve soruşturmayı tıpkı Şemdinlide olduğu gibi komuta kademesi ile ilişkilendirmek. 2-) AKP tertip heyeti Muzaffer Tekin üstünden ordu ve siyaset yapılanmasına şu şekilde uzanmayı hedeflemiştir. Burada sanıldığı gibi asıl hedef ulusalcılar değil, Cumhuriyet, Demirel, Baykal ve Sezerdir. Tertipçiler Muzaffer Tekin üzerinden Doğu Silahçıoğluna ulaşmayı hedeflemişlerdir. Böylelikle Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Cumhuriyetin önemli yönlendiricilerinden olan Doğu Silahçıoğluna saldırarak hem Cumhuriyet gazetesi vurulacak, hem Sezer pasifize edilecek, hem Demirel kenarda tutulacak, hem de Deniz Baykala sessiz dur uyarısı yapılacaktır. Burada kilit isim Muzaffer Tekin değil Doğu Silahçıoğludur. Doğu Silahçıoğlu üzerinden Demirel, CHP ve Cumhurbaşkanına uzanan büyük bir komplo kurulmuştur. 3-) Fakat tertip bununla sınırlı değildir. Emniyet İstihbaratı ve MİT soruşturmanın mevcut ordu komuta kademesine ulaştırılması için de hazırlık yapmıştır. Burada ise muhtemel bağlantılar Aytaç Yalman üzerinden Yaşar Büyükanıt olacaktır. 4-) Muzaffer Tekin ismi hedef alınarak aynı zamanda ulusalcılara bir komplo kurulmuştur. Ordunun doğal destekçisi olarak görülen ve AKPnin yıkılışında etkin rol almak isteyen ulusalcı kesimler hep birlikte tutuklanacak ve seçim sürecinde hapiste tutulacaktı. 5-) Burada TÜRKSOLUnun hedef olarak en baş köşeye oturtulması ise TÜRKSOLUnun artan etkisi nedeniyledir. Son dönem tüm önerileri ses getiren, ses getirmenin ötesinde uygulanmaya başlanan TÜRKSOLU da tecrit edilmek istenmiştir. Ancak tertipçiler bu hedeflerinde başarılı olamamışlardır. Tertipçiler Başbakanı ipe gönderecek! Başarısızlığın en önemli nedeni tertipçilerin çok geniş bir hedef belirlemesidir. Bu kadar çok ve birbirinden bağımsız hareket eden, hatta bir kısmı birbirini suçlayan kesimlerin aynı komploda harcanması tertipçilerin kör derecesinde telaşlı davrandığını göstermektedir. Bunun dışında tertipçiler Türkiyenin siyasal gelişme çizgisini de okuyamamaktadırlar. Nitekim cenazelerden sonra çıkan tablo Türkiyenin gerçek tablosudur. Bir yanda Cumhuriyeti savunan başta Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı kurumları, CHP ve ulusal güçler bulunmakta, diğer yanda ise cenazede yuhalanan bir AKP. Bu tabloyu AKP kendisi yaratmıştır. Bu tabloyu bir komplo kurarak, sorumluluğu ulusal güçlere yıkarak değiştiremezler. Nitekim tüm komplo teorilerine ve basının muazzam desteğine karşın Cumhuriyetçi güçler tereddüde dahi kapılmamıştır. Tertipçiler sormaz ama aklı başında olan AKPliler şu soruyu soracaktır: Bu tertiple AKP; Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı ve muhalefet karşısında daha güç bir duruma düşmüştür. Ve Başbakanın tavrı göstermektedir ki bu yolda devam edecektir. Cumhuriyetle ve kurumlarıyla kavga ederek bir yere varılamayacağını Menderesten öğrenmesi gereken Başbakan kendi idam fermanını yazmaktadır. Bu gidişle sonu ip olacaktır. AKPnin bu gidişi hayra alamet değildir. Uyarması bizden...
http://www.turksolu.net/108/basyazi108.htm |
|
Kürt sorunu yok, Kürt istilası var!
Gökçe Fırat
http://www.turksolu.net/88/basyazi88.htm |
|
.Türk oğlu, Türk kızı Türklüğünü koru!
Türksolu Dergisi
http://www.turksolu.org/89/basyazi89.htm |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
.Türk-İslam Sentezinden Kürt-İslam Sentezine
Türksolu Dergisi
Kürt-İslamcıların amacı Türklüğü ve Cumhuriyeti ortadan kaldırmaktır
Cumhuriyetin ilk yıllarında, Cumhuriyete karşı girişilen isyanların başında kimler vardı ve hangi taleplerle ortaya çıkmışlardı hatırlamakta fayda var. Kurtuluş Savaşı sırasında da, Cumhuriyet ilan edildikten sonra da Kuvayı Milliyecilere karşı isyan eden, devrimcilere başkaldıranlar, hep Şeriatçılar ve Kürtçüler olmuştur. İsyancıların taleplerine bakın, hem ayrı bir Kürt devleti istenmekte, hem de insanlar din elden gidiyor diye, Kemalist hükümete karşı kışkırtılmaktadır. İstisnasız tüm isyanların talepleri aynıdır. Türklüğe karşı, Kürtçülük hakim kılınmaya çalışılmakta, laik Cumhuriyet yıkılarak, yerine Şeriat devleti kurulmak istenmektedir. Kürt-İslam Sentezinin fikir babası, Atatürk ve Cumhuriyetin amansız düşmanlarından Said-i Kürdidir. Said-i Kürdi, arkasına batı emperyalizmini alarak Cumhuriyete karşı ayaklanmış, ancak Cumhuriyetin devrimci iradesi karşısında başarılı olamamıştır. Atatürkün ölümünden sonra batıcı siyaset kurumunun Kürt-İslam çizgisiyle buluşması gecikmemiştir. Bu süreç aynı zamanda, Türkiyenin sağcılaşma sürecinin başladığı dönemdir. 1945te iktidara gelen DPnin, arkasındaki en önemli güç Kürt toprak ağalarıdır. Menderesin başında bulunduğu sağcı iktidarın, Atatürk Cumhuriyetine karşı giriştiği şeriatçı saldırı, devrimci gençliğin tepkisiyle karşılaşmış, devrimci gençlik eylemleri neticesinde Ordu sürece müdahale ederek Menderesi ipe göndermiştir. Sağcıların amacı Cumhuriyete karşı ayaklanan Şeriatçı ve Kürtçülerin amaçlarıyla aynıdır. Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırmak. Hepimiz İslamız, Türklüğün bir önemi yoktur, İslam birleştirici kimliktir denilip Türklüğe saldırılarak, yok edilmek istenen Türklüğün yerine Kürtlük konulmaktadır. AKP iktidarı, Kürt - İslam çizgisinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Hükümette görev alan etkin bakanların hemen hepsi Kürttür ve Şeriatçıların önemli temsilcilerindendir. AKP iktidarı süresince bölücü hareketin güçlenmesi, devletin laikliği savunan kurumlarına açıktan saldırılması boşuna değildir. Çünkü bu hareketlerin arkasında olan güç AKP hükümetidir.
Kürt İslamcılar, etnik kimlikler üzerinden saldırırlar. Arka plana itilmek istenen Türklüktür. Bu hiçbir dönem değişmeyen bir gerçektir. AKPnin de Türklüğü hedef alıp özellikle Kürt kimliğini ön plana çıkarma çabaları boşuna değildir. Onlara göre Türklük, diğer kimlikleri baskı altına almakta, Türk olmayanları devlete düşman yapmaktadır. O zaman çözüm, Türklüğün dışlanarak, etnik unsurların hakları, kimlikleri için mücadele etmektir! Kimlik tartışmaların temelini ümmetçilik oluşturur. Yalnız ülkemizde bir fark vardır. Ümmetçiler, tüm Müslüman âlemini tek bir millet olarak kabul ederken, bizdeki sentezciler sadece Türklüğü dışlayarak, etnik unsurların önünü açmaktadır. Özellikle Kürtlerin önünü açmak için, bu kimlik tartışması yaratılmıştır. Kimlik tartışmasını ortaya atanların başında başında Abdullah Öcalan gelmektedir. Öcalanın, Demokratik Cumhuriyet, Kürtlere kültürel özerklik tanınması yönündeki söylemleri bir süre sonra Tayyip Erdoğan tarafından dillendirilmiştir. Öcalan ve Tayyip Erdoğanın aynı cephede buluşması hiç de tesadüf değildir. Birisi bölücülüğün başı, diğeri ise şeriatçıların başıdır. Hem Türk-İslamcılar, hem de Kürt-İslamcıların dayanak noktası budur. Amaç ikisinde de aynıdır. Kürtlüğü kabul ettirmek. Kendilerini hem milliyetçi hem de Türk İslamcı olarak tanımlayan ülkücüler, kimlik tartışmaları sırasında AKPyle aynı tavrı almışlar, Kürt kimliğinin tanınması için çaba harcamışlardır. Birbirinden ayrı gibi gözüken bu iki sentezin de ortaya atılmasının esas nedeni Türklüğün ortadan kaldırılmasıdır. İkisinde de dışlanan kimlik Türklüktür. Türk-İslamcıların Türklüğü kullanmalarının nedeni Şeriatçılıklarını, Atatürke, Türkiye Cumhuriyetine karşı olan düşmanlıklarını gizlemek içindir. Bunun için Kürt İslamcılarla aynı noktada çok kolay buluşmaktadırlar. Sonuç itibariyle ikisi de Şeriatçıdır. Yeni Osmanlıcılık: Türk coğrafyasını küçültmek,Türklüğü bu coğrafyaya hapsetmek Türk ve Kürt İslam sentezcilerini bir başka ortak noktası Osmanlıcı olmalarıdır. Tüm sentezcilerin ortak düşmanı milliyetçiliktir. Bu tartışmalar sırasında karşı çıkılan her türden milliyetçiliğe karşıyız söylemlerine aldanmamak gerekir. Çünkü Türk ya da Kürt İslam sentezcileri Türklüğü dışlarken Kürtlüğü ön plana çıkarırlar. Karşı oldukları sadece Türk milliyetçiliğidir. Dinci gericilikle, milliyetçileri engelleyemeyen emperyalistlerin yardımına, etnik bölücüler yetişir. Böylece, emperyalistler, Türkiye Cumhuriyetine karşı dinci bölücülerle, etnik bölücüleri birleştirmiş olur. Atatürkün ölümünün hemen ardından hâkim olan ve sağcı siyasettin temelini oluşturan çizgi işte bu çizgidir. Çıkış itibariyle doğrudan emperyalizmin hizmetindedir. Türkiyenin bu noktaya gelmesi, Atatürkçü güçlere, ulus devlete pervasızca saldırılmalarının nedeni, bu çizginin Türk siyasetine hâkim olması ve etnik milliyetçilerin güçlenmiş olmasıdır. Türk siyasi yaşamındaki partilere baktığınızda, en milliyetçisinden, en şeriatçısına hepsi Kürt-İslam çizgisinde birleşmektedirler. Bunun bir diğer adı yeni Osmanlıcılıktır. Yeni Osmanlıcılar için Misak-ı Millinin bir önemi yoktur. Türkiyenin toprak kaybetmesi veya federasyonlara bölünmesinin de bir önemi yoktur. Zaten yapılanların asıl amacı budur. Türkiyenin toprak kaybederek küçülmesi, küçültülen coğrafya içersine Türklerin hapsedilmesi. Emperyalistlerin yıllardır yapmak istedikleri budur. Bunu yapabilmek için ülke içersinde dayandıkları güçlerde sağcı güçlerdir. Sağcıların her dönem, bu çizgide ısrar etmesi emperyalistlerle olan bağlarındandır. Siyaset yapabilmek için, batıya mahkûm oldukların farkındadırlar. Batıyla düşüp kalkanlar vatan satıcılar olmakta, Türk düşmanı olmaktadırlar. Kürt-İslam çizgisi bölücülüğü güçlendirmiştir Batıya karşı olanlar, ulus devleti savunanlar, Türklüğe sahip çıkanlar, sağcıların her zaman hedefi olmuştur. Menderesi ipe gönderen Atatürkçü güçler, arkasına Batının desteğini alan sağcılar tarafından ezilmişlerdir. Sola, Atatürkçü güçlere en büyük darbenin vurulduğu 12 Eylül darbesinden sonra güçlenen iki akım vardır. Şeriatçılık ve Kürtçülük. PKKnın etkin şekilde ortaya çıkışı 12 Eylülün hemen sonrasıdır. Özal iktidarının söylemleriyle, bu günkü iktidarın söylemleri bire biri örtüşmektedir. 12 Eylülden sonra Kürt İslam tezleriyle ortaya çıkan ilk isim Özaldır. Kemalizm içersine biraz Müslümanlık katmak söylemiyle gericiliğin önünü açmıştır. Kürt meselesine, federasyon çözümünü, ilk seslendiren Özal olmuştur. Türkiyenin ABD denetiminin en üst noktaya ulaştığı dönem Özal dönemidir. Yani PKKnın ve bölücülüğün, Özal döneminde hortlaması tesadüf değildir. Benzer şekilde, her türlü sol talebin şiddetle bastırıldığı, Atatürkçülere saldırıların yoğun olarak yaşandığı ve şeriatçıların, Nurcuların en çok güçlendiği dönemin Özal dönemi olması da tesadüf değildir. Dinci bölücülükle, Kürtçü bölücülük eş zamanlı büyümektedir. Özal, Nakşi tarikatına mensuptur ve Nurcu bir kökenden gelmektedir. Onun için Kürtçülükle buluşması hiç de zor olmamıştır. Atatürk karşıtlığının, ulus devlet karşıtlığının temeli budur zaten. ABD ile arasının iyi olması, ABD denetiminin Özal döneminde artmasının en büyük nedenlerinden biri, Özalın gericiliğidir. Gerici Özal, doğal olarak ABDnin kucağına oturmuştur. Aynı çizgi Demirel tarafından devam ettirilmiş, 28 Şubata gelindiğinde, şeriatçılar Cumhuriyeti tehdit edecek güce ulaşmışlardır. 28 Şubat sonrasında hem gericilerin üzerine gidilmiş, hem de PKKya önemli darbeler vurulmuştur. Tarih bize, bölücülükle dinci gericiliğin birlikte güçlendiklerini, Kürtçü taleplerin arttığı dönemler, Şeriatçı taleplerin de arttığını göstermektedir. İşin ilginç tarafı bu dönemlerde, hükümet Kürt İslamcı çizgiyi en uç noktaya götürenlerden oluşmaktadır. Kürt İslamcıların değişmeyen ismi: Abdülkadir Aksu Özellikle 1990lardan sonra, Kürt İslamcıların hükümet olduğu dönemlerin bir önemli özelliği daha vardır:Adülkadir Aksunun İçişleri bakanı olması. Türt-İslamcılığın en yüksek aşamasına geldiği ANAP iktidarının İçişleri Bakanı ile Kürt-İslamcılığının en yüksek aşamasına geldiği ve devleti tehdit ettiği günümüz AKP iktidarının İçişleri bakanı aynıdır. Yine büyük bir tesadüf olacak, emniyette, devletin kritik mevkilerinde, Kürtçü ve Şeriatçı kadrolaşmanın yoğun olduğu, İçişleri Bakanlığına bağlı kurumların, devlete karşı gelme, devlet düşmanlığı yapma cesaretini gösterdiği dönemler yine Aksunun İçişleri Bakanı olduğu dönemlerdir. Polis içersinde Fethullahçı yapılanmanın temellerini Aksu atmıştır. Bir iki ay öncesini hepimiz hatırlıyoruz. DTPli belediye başkanları, Türkiye Cumhuriyetine karşı, devletin aleyhinde ortak bildiri yayınlamışlar ve hiçbir yaptırımla karşılaşmamışlardır. Doğu illerinde devlete karşı ayaklanan insanları yönlendirenler yine bu belediye başkanlarıdır. İnsanlar, devleti değil belediye başkanlarını dinlemektedirler. PKKlıların cenazeleri, DTPli belediyelerin tahsis ettiği ambulanslarla kaldırılmakta, ölen PKKlılar için yine bu belediyeler tarafından anıtlar dikilmektedir. Ancak İçişleri Bakanı tüm bunlar karşısında sessizdir. Tüm bu olup bitenlere göz yummaktadır. Tüm bunlara göz yummak, devlete karşı PKKlıyı desteklemekten başka anlama gelir mi? Aksu Emniyeti öyle bir hale getirmiştir ki, kendi milletine düşman, Türk devletine düşman, Atatürke düşman insanlar Emniyeti doldurmuşlardır. Hemen hatırlatmakta fayda var. Atatürkçü aydınlara karşı en çok kimin döneminde saldırılar olmuştur, en çok kimin döneminde Atatürkçü aydınlar öldürülmüştür? Bu dönemlerde İçişleri bakanı hep Abdülkadir Aksudur. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi Atatürkçü aydınlar Aksunun İçişleri Bakanlığı döneminde öldürülmüş ve hiç birinin faili bulunmamıştır. Kürt-İslamcıların devlete karşı operasyonları Son dönemde, yaşanan olaylara bir anlam veremeyenler veya olayları açıklamakta yetersiz kalanlar, yanlış yönlendirenler, Cumhuriyet tarihine baktıklarında bu olayların arkasında Kürt İslamcıların olduğunu hemen göreceklerdir. Bu sonuca ulaşmak için derin tahlillere girmeye bile gerek yoktur. Yaşanılanları alt alta sıralamak, olayları planlayanların Kürt İslamcılar olduğunu hemen görecektir. En baştan başlayalım. PKKnın siyasal talepleri, hangi iktidar döneminde sesli olarak ifade edilmeye başlamıştır? AKP iktidarı döneminde. PKKya karşı silahlı mücadelenin dibe vurduğu, Ordunun elinin kolunun bağlandığı dönem hangi dönemdir? AKP dönemi. Türklüğe en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir? AKP dönemi. Eğitimde Şeriatçı kadrolaşmanın olduğu, Atatürkçü üniversite rektörlerine karşı en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir? AKP dönemi. Milli Eğitimin içersini gerici kadrolarla doldurarak, Cumhuriyetin temellerini kim dinamitlemektedir? AKP. Tabi en önemlisi, Türk Ordusuna karşı bu kadar açıktan saldırma cesareti gösteren, işi komuta kademesine, geleceğin Genelkurmay başkanına komplo düzenlemeye kadar vardıran başka bir hükümet var mıdır? Türk Ordusuna saldırmanın iki yönlü anlamı vardır. Orduya saldırarak hem Kürt bölücülüğün karşındaki silahlı güç etsizleştirmeye çalışılmaktadır, hem de Şeriatın önündeki en büyük engel kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bu işten kârlı çıkan iki kesim vardır, birisi terör ögütü PKK ikincisi Şeriatçılar. İkisinin de hedefi aynıdır. Bölücülüğün ve Şeriatçılığın karşısında duran en büyük güç Türk Ordusudur. Burada bir parantez açmakta fayda var. Şeriatçıyla, Kürtçüyü birleştiren çizgi ortak düşman değildir. Onları birleştiren emperyalizme olan bağlılığıdır. Bu bağ tarihi temelleri olan bir bağdır. Bu bağ, Atatürk Türkiyesine, Türk devletine duyulan kin temelinde yükselir. Görevi Türk devletini korumak olan Ordu da doğal olarak düşman olmaktadır. Ordu düşmanlığının devamı olarak, Kürt İslamcı saldırının hedefi, Türk milliyetçileri, Atatürkçü ve solcu güçlerdir. Bu güçler emperyalizme karşı direnen, ulus devlete Atatürkçülüğe sahip çıkan güçlerdir. AKP hükümetine karşı yöneltilen İslam faşistleri suçlamaması boşuna değildir. Kendileri, demokrasinin arkasına sığınırlarken, Atatürkçüler, milliyetçiler, solcular, ulusal güçleri baskı altına almaya çalışmaktadırlar. Atatürkçülerin konuşma hakkı dahi ellerinden alınmaya çalışılmaktadır. Başbakan kendisine muhalefet eden, kendisini eleştiren, vatandaşından tutun da, devletin büyük elçisine kadar herkesi fırçalamakta, davalar açarak susturup, yok etmeye çalışmaktadır. Bu hükümetin Danıştay üyelerini hedef göstermesini kimse unutmayacaktır! Bedel ödeyen kim, AKP mi, devlet mi? Şemdinli ile başlayan, Danıştay saldırısıyla devam eden operasyonun arkasında Kürt-İslamcılar vardır. Başta hükümet olmak üzere İçişlerine bağlı tüm kadrolar bu operasyonların içersindedir. Şemdinliden önce, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü, Şeriatçılar tarafından etkisiz hale getirilmeye çalışılmış, Şemdinlide patlatılan PKK bombaları ile Ordu etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Genelkurmay Başkanı olması halinde PKKya karşı operasyonları yoğunlaştıracağı bilinen Yaşar Büyükanıt, tutuklanarak ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu operasyonlarda kimler vardır? Emniyet yetkilileri bu operasyonun içersindedir, devletin savcısı bu operasyonun içersindedir. Ancak plan geri tepmiştir. Savcı ve operasyonun içinde olan emniyet yetkilileri görevden alınmıştır. Ancak operasyon durmamış, bu sefer Danıştay saldırısı gerçekleştirilmiştir. Danıştaya saldıran güçle, Şemdinliyi yapan güçle aynıdır. Saldırıyı gerçekleştiren Alpaslan Arslanın kimliği bile, saldırının arkasında hangi güçlerin olduğunu ortaya koymaktadır. Arslan kendisini Kürt ve İslamcı olarak tanıtmaktadır. Tüm bunları alta alta topladığınızda karşınıza, saldırıya uğrayan bir devlet ve saldıran Kürtçü ve gerici bir yapı çıkar. Bu dönemler herkesin safını belirlediği, gerçek yüzünü gösterdiği kritik dönemledir. Tüm sağ, devlete karşı birleşmiştir. Bir tarafta devlet bir tarafta sağıcı güçler vardır. Sağcı güç dediğimiz, Kürtçü ve gerici güçlerdir. Hükümetin bakanlarına baktığınızda, hükümete bağlı güçlerle devletin diğer kurumları arasında yaşanan savaşın nedeni ortaya çıkacaktır. İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı gibi bakanlıkların başında Kürtçülüğü ve gericiliği ile en çok ön plana çıkan insanlar vardır. Sadece bu bile, hükümetle devlet arasında yaşanan savaşın görülmesi için yeterlidir. İçişleri Bakanı Orduyla kavgalıdır, Milli Eğitim Bakanı eğitim kurumlarının tamamına yakınıyla kavgalıdır, Adalet Bakanı en büyük yargı kurumlarıyla kavgalıdır! Bu zamana kadar devlet, Kürtçü ve gerici saldırılar karşınında güç kaybetmiş, Atatürkçü aydınlarını, devrimci gençlerini, Atatürkçü hâkimlerini, Atatürkçü savcılarını yitirmiştir. Son operasyonlarla devlete daha fazla bedel ödetmek istenmiştir. Ancak bedel ödeme sırası sağcı, Kürt-İslamcı çetededir.
http://www.turksolu.org/109/kfirat109.htm |
|
İçimizdeki PKKlılar
Barış arayan etnik teröristler Ankaranın göbeğinde, en lüks otel salonlarında Sayın Öcalanlı bir Kürt Konferansı daha düzenlendi. Bu sefer konferansın adı Türkiye Barışını Arıyor. Ancak konferansa katılanlar Türk ve Türkiye kelimesiyle uzaktan yakından alakası olmayan kesimler. DTP yöneticileri, Kürtçeyi zorunlu kılan malum belediye başkanları, terör ve bölücülük suçlarından hüküm giymiş bazı aydınlar, Meclisteki tüm partilerden bir kısım Güneydoğu milletvekilleri, PKK taşeronu sivil toplum örgütleri, Doğan, Ciner ve Karamehmetin gazetelerinde yüksek maaşlı kadroları bölücülük konusuna tahsis edilmiş muhalif yazarlar, her fırsatta Apo posterleriyle yürüyen, büyük medyanın ve PKKnın barış anaları ismi taktığı teröristlerin anneleri, Kürtçe konuşmak ve yazmaktan aciz büyük Kürt edebiyatçısı, Nobel fakiri Yaşar Kemal ve daha niceleri Fakat haksızlık yapmayalım. Konferansı esas yıldızı bir eski devlet görevlisi: Emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş. Mitçi Cevat Bey konferansta hiç konuşmadı ama basında günlerce süren kampanyada adeta konferansın resmi sözcüsü gibi sivrildi. Bu eski MİTçiye ve söylediklerine geri döneceğiz. Ancak önce, başkentin göbeğinde, tüm medya ve mülki amirlerin gözü önünde yapılan bu Barış Konferansını irdelemek şart.
PKKnın ateşkes şartları barış bildirgesi oldu Yaz aylarında Türk Ordusunun K. Iraka girme olasılığı kaçınılmaz bir hale gelince ABD ve PKK yeni bir strateji geliştirdi. PKK bir anda ateşkes ilan etti. Teröristler terör eylemlerine devam etmekle beraber karşılıklı silah bırakma çağrısı yaparak Türk Ordusunun K. Iraka girişini engellemeyi hedefledi. Bu çağrı ABDnin PKKya verdiği en son talimatın sonucuydu. Zaten ABD ateşkes fırsatının değerlendirilmesi için resmen Türk devletine çağrıda bulundu. Böylelikle Türkiyenin PKKyla masaya oturtulması için ABD baskısının ilk resmi adımı atılmış oldu. Tayyip Erdoğan da Onlar saldırmazsa biz de sebepsiz yere operasyon düzenlemeyiz diyerek resmen PKKyı ve ateşkesini tanımış oldu. PKK ise İmralıdan verilen karar çerçevesinde alınan ateşkes koşullarını deklare etti. Ayrıca PKK, DTPye ve kendine bağlı yasal kılıflı kurumlara da uyarı gönderdi. Bu sefer iyi kamuoyu çalışması yapılması, sivil toplum örgütleri, aydınlar ve mümkünse hükümet temsilcileriyle ortak görüşmelerin ve barış konferanslarının düzenlenmesi, şehirlerde ise barış serhildanlarının devam ettirilmesi talimatı PKKnın yayın organı Gündem gazetesinde yeni dönemin yönelim talimatları olarak duyuruldu. Açıkça ortadadır ki, Ankarada düzenlenen konferans PKKnın konferansıdır. Hatta PKKnın verdiği Yaşar Kemal, Sezen Aksu gibi ünlü sanatçılar ve aydınlar dolaylı sözcü ve aracılarımız olsun kararı dahi bu konferansta birebir uygulanmıştır. Konferansın açılışı ve kapanışını Yaşar Kemal yaptı. Yaşar Kemal PKKlı teröristleri yücelterek, yıllarca gerillaya terörist dedik dediği açılış konuşmasında kendi halkına savaş açtı suçlamasıyla Türk devletini de açıkça işgalci ilan etti. Konferans bir örgüt disiplin içinde geçti. Konuşma yapan herkes barış anası denilen PKKlı teröristlerin annelerinin elini öptü, bu şahıslar da el öpenlere karanfil ve beyaz tülbent verdi. Konferansın sonucunda kararlar alındı. Sonuç bildirgesi denen kararlar PKKnın ilan ettiği ateşkes şartlarıyla birebir aynıydı. Siyasi, ekonomik, kültürel ve medya alanına yönelik öneriler diye dört kategori altında sıralanan kararlar açıkça PKKnın asgari programını yansıtmaktadır. ABD, TÜSİAD, AKP ve PKK yeni anayasa yazdılar Federatif bir yapı ve yeni bir anayasayı temel alan öneriler Apo konusuna da özel olarak eğiliyor. Büyük medyanın sevinerek Galiba PKKyı Apoya aftan vazgeçirdik diye duyurduğu Toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katılımı sağlayacak, planlanmış ve kamuoyu vicdanını rencide etmeyecek bir siyasi af veya demokratik katılım programı yürürlüğe konmalıdır kararı, aslında PKK jargonunda Aponun serbest bırakılması anlamına geliyor. PKK Apoyu serbest bırakmayan her türlü genel siyasi affa bile karşı çıkıyor. Kendi siyasi müttefiklerinden bile gelse aksi önerileri Kürt halkını rencide edici nitelikte bulduklarını defalarca deklere ettiler. Kararlar Güneydoğu için tam anlamıyla ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri otonomi içeren bir anayasal değişikliği öngörüyor. Atatürkün 1923 yılında Kürtlük kavramını ve Kürt özerkliğini reddetmek için söylediği sözler ise, sansürlenerek ve çarpıtılarak Perinçekin yıllardır öne sürdüğü şekilde federatif yapı için tekrar gerekçe yapılıyor. Bu konferansın bundan öncekilerden farklı olarak önemli bir sonucu oldu. Konferansın bitmesinin hemen ardından TÜSİAD Başkanı Sabancı büyük medyanın son uyarı olarak duyurduğu bir açıklama yaptı. Bu muhtıraya göre Türkiye 12 Eylül Anayasasını hemen kaldırmalı, Anayasadaki vatandaşlık kavramı yeniden tanımlanmalı, Kürtçe eğitim seçmeli olarak başlatılmalıdır. TÜSİADın 12 Eylül Anayasasına karşı olmadığı açık. TÜSİAD 12 Eylül Anayasası hazırlanabilsin diye ABD ile birlikte Türkiyenin en kanlı faşist yönetiminin kurulması için canla başla çalışmıştı. Onların karşı olduğu, Anayasanın değiştirilmesi mümkün olmayan ilk üç maddesi ve Atatürk Cumhuriyetini koruyan ve temsil eden diğer maddeler. Anayasanın değiştirilmesini ve Türklük kavramının yerine Türkiyelilik veya anayasal vatandaşlık kavramlarının getirilmesini isteyen ve bunu defalarca deklere eden bir diğer isim ise Başbakan Tayyip Erdoğan. Böylelikle ABD, TÜSİAD, AKP ve PKK yeni anayasa bayrağı altında Türkiyeyi bölmek ve Cumhuriyeti yıkmak için açık bir siyasi deklarasyonda bulunmuş oldular. Bu ortak deklarasyon artık formal bir metine dönüşmek üzere. Konferansın sözcüsü AKPnin MİTçisi Tam da bu noktada kendini devletin sözcüsü ilan eden isimler ortaya çıkmaktadır. PKKnın örgütlediği konferansa katılan eski MİTçi Öneş tüm konferans boyunca, susarak not aldı. Büyük medya Öneşi toplantıda AKP hükümetinin gayri resmi temsilcisi olarak değerlendirdi ve bunu sevinçle karşıladı. Toplantı boyunca sahneyi Yaşar Kemal ve diğerlerine bırakan MİTçi Öneş konferans biter bitmez kendisine yüklenen misyon çerçevesinde sahneye çıktı. Öneş Devlet olarak özeleştiri yapmalıyız diyerek yaptığı çıkışla günlerce medyayı işgal etti. Öneşe göre Türkiye Cumhuriyeti asimilasyoncu politikalarla tüm sorunları yaratmıştı. Bunun özeleştirisini şimdi kendisi vermekteydi. Öneş adeta konferans tarafından resmi sözcü ve arabulucu olarak atanmış gibi konferansın kararlarını yıllarca terörle mücadele etmiş, devlet adına konuşan ve özeleştiri veren isim olarak savundu. Bu ise toplantının örgüt disiplini içinde yapıldığını çok iyi gösteriyor. Konferansa katılan milletvekili, büyük medya yazarı veya eski MİTçi kim olursa olsun toplantı biter bitmez kendi platformu ve köşelerinde kararları ve konferansı tanıtıp savundular. MİTçi Öneş ise daha ileri gitti. Kendine devlet adına özeleştiri verme yetkisi veren Öneş, yine sanki Meclisin, Anayasa Mahkemesinin ve Cumhurbaşkanı yetkilerini elinde toplamış gibi Cumhuriyeti ve Anayasayı resmen ayaklar altına alan yeni bir idare şekli ve anayasa önerdi. Öneşe göre devlet şeklen PKKyla görüşemez olsa bile, Kürt siyasi hareketinden ortaya çıkan legal alandaki siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, Türkiye Barışını Arıyor konferansının düzenlenmesinde görev olan organizasyonlar gibi kurumları muhatap alınabilir. Böylelikle Öneş resmen PKKyla arabuluculuk görevi üstlendiğini deklere etmiş oldu. Türk devletini temsil ettiğini iddia eden bu şahıs ancak ABD ve AKPyi temsil edebilir. Ancak bu bile Türkiyenin büyük bir dayatmayla karşı karşıya olduğunu göstermeye yeter. MİTçi Öneş PKK, TÜSİAD ve konferans kararlarından adeta kelime kelime aktararak kendi çözüm önerilerini şöyle sıralıyor: Anayasanın değiştirilmesi, Anayasanın 66. maddesindeki Türklük tanımının kaldırılması, Türk kavramı yerine yurtseverlik kavramının getirilmesi ve Atatürkün Ne mutlu Türküm diyene anlayışının terk edilmesi Efsane komutana bak Türkiye yeni bir döneme girdi. Bir takım isimler ortaya çıkıyor. Ben teröre karşı yıllarca devlet adına mücadele ettim ama bu iş olmaz. Gelin beni dinleyin! diye ABD ve PKK taleplerini Türk devletine ve milletine dayatıyor. Hiçbir resmi kurum da ortaya çıkıp Bu şahıs bizi temsil etmez, dediklerini de kınıyoruz diyemiyor. Türk milleti bu tuzağa düşmez. Teröre karşı mücadeleyi de, Kıbrıs Barış Harekatını da, Kurtuluş Savaşını da biz milletçe verdik. Kimse milletin bu uğurda dökülen kanını kendi sermayesine katıp, Türk milletinin iradesi ve egemenliğini yok etmeye kalkamaz. Emniyet eski Genel Müdürü ve İçişleri Bakanı olan, ancak kamuoyunun daha çok Kürt aşiretleri ve Kürt mafyasıyla çevrilen bir kısım karanlık ticari ve siyasi komployla tanıdığı ABDnin dokunulmazı Mehmet Ağar bu yeni kervanın başını çekiyor. Teröristlerle ben savaştım, siyasi riskini ben alırım diyerek PKKlıları düz ovada beraber siyaset yapmaya ve keklik avlamaya çağırıyor. Zaten şimdiden gazeteler teröristbaşı Öcalan ile Mehmet Ağar arasındaki iltifatlardan geçilmiyor. Teröre karşı mücadele edenleri karalamaktan başka hiçbir zaman TSKnın komutanları ve neferleri hakkında haber yapmayan büyük medya ise ne hikmetse son iki yıldır bir efsane komutan keşfetti. Herkesin büyük hayranlığını toplayan Osman Pamukoğlu nedense on binlerce komutan, subay, astsubay ve er arasında seçildi ve Doğan Medya tarafından teröre karşı mücadelenin sembol ismi seçildi. Biz de merakla bakalım bu işin sonu ne olacak diye bekledik. Bu öyle bir efsane komutan ki röportajlarında terör örgütünü Partiya Karkeran Kürdistan ismiyle anıyor. PKKnın artık bir halk hareketi haline geldiğini, teröre karşı mücadelenin çok daha zor olduğunu ve artık yenilgiyle sonuçlanabileceğini savunuyor. Kendisi hariç tüm komutanları neredeyse adeta hainlikle, Türk Ordusunu ise acizlikle suçluyor. İstiklâl Savaşı kahramanlarına höst dürzü, vatan haini gibi hakaretler ediyor. TSKnın pek çok mensubuyla davalık oluyor. Anı kitabında İrana karşı Niçin sınır ötesi operasyon yapmadık diyecek kadar radikal fikirler savunan efsane komutan, Türk Ordusunun bugün K. Iraka girmesini ve Kerküke müdahalesini ise intihar olarak nitelendiriyor. Türk Ordusu batağa saplanır, işgalci konumuna girer, bedelini çok ağır öder sözlerini Apodan, Barzaniden ve Talabaniden defalarca duymuştuk. Eskiden kamuoyunu uyutmak için Bak şu küstaha, nasıl konuşuyor? manşetleri atan gazeteler, aynı cümleler birebir aynı kelimelerle efsane komutan tarafından tekrarlanınca, Helâl komutana! Ordu aptallık yapma, efsane komutanı dinle! yaygaraları koparıyor. 30 yıldır terörü bitirtmeyen içimizdeki PKKlılar Kısacası 30 yıldır terörü bitirmedik, bir de ver kurtul yolunu deneyelim kampanyası büyük bir yüzsüzlükle yürütülüyor. Türk halkı yılgınlık ve teslimiyete sürüklenmek isteniyor. Birileri de sanki teröre karşı mücadele etmek bir kahramanlık ve azizlik payesiymiş gibi ortaya çıkıyor ve teröristlere kan kusturan komutan, emniyetçi etiketiyle bu kampanyanın sözcülüğünü üstleniyor. Bölücülere karşı mücadele dahil her türlü vatan savunması bir meziyet değil, her Türk için bir görev ve zorunluluktur. Binlerce şehit ve gazi en doğal milli duygularla bu görevi yerine getirdi. General veya er fark etmez. Kendini Türk hisseden herkes şartlar ne olursa olsun bu görevi yine yerine getirecektir. Kimse de kendini milletin üstünde görüp, milletin değerlerini pazarlamaya cüret edemez. 30 yıldır terör tabii bitmez. Eğer bir ülkede devletin Cumhurbaşkanlığına kadar yükselen bir Kürt-İslamcı Federasyon kuralım, Başbakanlığa kadar ulaşan bir diğeri Kürtlerin gücü yeterse bağımsız olabilirler diyorsa, eski MİTçileri Türklüğü Anayasadan çıkarmayı, İçişleri eski Bakanı PKKlıları ovaya indirmeyi öneriyorsa, kimse teröre ve bölücülüğe karşı Türk milletinin ve Ordusunun mücadelesini suçlayamaz. Bu koşullarda bile 30 yıldır bu vatanı korumuşuz demek ki 1000lerce yıl koruruz.
http://www.turksolu.net/124/ozsoy124.htm |
|||||||
|
Türkü insan kabul etmeyenlere Türkün kim olduğunu biz öğreteceğiz
Hüseyin Adıgüzel
Boyalı basın, olayı ulusalcı güçlerin üzerine yıkmaya çalıştı Ölüm tüm canlılar içindir. Ölümden kaçış yoktur. Ölümün şöyle ya da böyle gelmesi kişinin alınyazısı ile kaderi ile ilgilidir. Ermeni asıllı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gazeteci Hrant Dink, bir çetenin figüranı olan bir kişi tarafından öldürüldü. Cinayeti işleyenleri nefretle kınıyorum. Olaydan bir insan olarak üzüldüm; fakat olayın üzerinden birkaç saat geçtikten sonra da yapılanlar ve söylenenler karşısında irkildim, şaşırdım ve insan olarak utandım. Neler uydurdular, neler söylediler ve nasıl yargısız infaz yaptılar; herhalde hepiniz bunlara tanık oldunuz. Bu suikast geçen hafta sonunda Türkiyeyi sarstı. Kimdi Hrant Dink? Türkiyenin içinde bulunduğu koşullarda onun ölümünden kim ya da kimler çıkar temin edebilirler ve onun ölümü kimleri memnun edebilirdi? Öncelikle bu konunun iyi aydınlatılması ve üzerinde kafa yorulması gerekmez miydi? Ama ne yaptılar? Boyalı basın ve bilinen televizyon kanalları, olayı anında ulusalcı güçlere ve devletin üzerine yıkmaya çalıştılar. O kadar kendilerinden emindiler ki, sanki katili tanıyorlardı ya da katilin yanında idiler. Yayınların hemen hepsinde Hrant Dinkin Türklüğe hakaret davası baş gündeme oturtuldu. Davayı açan arkadaşlarımız haksız, insafsız bir şekilde yargılanmaya çalışıldı. Adeta yargısız infaz yapıldı. Hele Habertürk televizyonunda ulusalcılara birikmiş kinlerini kusarlarken, davayı açan arkadaşımızı neredeyse katil ilan ettiler. Aynı saatlerde sokaklarda Katil devlet!, Katil 301! diye sloganlar attılar. Aslında bu sloganlar bile, Hrant Dinkin ölümünden kimlerin sorumlu olduğunu gösteriyordu. Esas sorumlu hükümet Kısa bir zaman dilimi içinde katil yakalandı. Olay kısmen de olsa aydınlandı. Şimdi üzerinde daha sağlıklı düşünebilme olanağı var. Görünen o ki, ortada bir örgüt yok. Varsa bile yerel çapta bir örgüt olduğu görülüyor ve bana çok çarpıcı geliyor. Yerel çapta küçük bir çete, kendisine göre, devletin bu tip insanlara gereken tepkiyi göstermediğine inanıyor ve cezayı kendisinin kesmesine karar veriyor. Çete elemanlarının gazetelere akseden sözlerine göre, eğer devlet bu tip kişilere gereken cezaları vermiş olsaydı, bu tip bir olay olmayacaktı. Belki de Hrant Dink hapiste olsa bile yaşayacaktı. Doğal olarak bunları olayın faillerinin basına akseden sözlerine göre yazıyorum. Yani hükümet görevini yapmadığı için Hrant Dink öldürülmüştür sonucuna da doğal olarak ulaşıyorum. Gerçekte olayın esas sorumlusunun hükümet olduğunu da düşünüyorum; çünkü o bilinen sözleri ettiği için devamlı tehditler alan bir insanın korunması gerekirdi. Korunmadığı, öldürüldüğü anda çevrede bir polisin olmamasından belli. İki konumda da hükümetin eleştirilmesi gerekirken, malûm medya olayın yönünü saptırmak ve yükselen milliyetçiliği güya engellemek için sadece ulusalcıları hedef aldı. Meşhur 301. maddeye de Türklüğe daha rahat hakaretler yağdırmak ve Türklüğü yok etmek için saldırdıklarını da herhalde onlar kadar herkes biliyor. Hrant Dinkin kimlerle arası açıktı? Şimdi olayın bir başka cephesine bakalım. Yine başa dönelim ve yukarıda sorduğumuz soruları yanıtlayalım. Hrant Dink Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Ermenidir. Fikir ve düşünce özgürlüğünden yanadır. Ermeni Kilisesi Ermeni devleti ve diaspora Ermenileri ile arası açıktır. Aynı zamanda Türk ulusalcıları ile de arası açıktır. Yani görünürde Hrant Dinkin arasının açık olduğu iki kitle vardır: Birincisi Ermeni Kilisesi, Ermeni devleti ve Ermeni diasporası; ikincisi Türk ulusalcıları. Yani olay doğal olarak ikisinden birinin üzerine yıkılacak! Fakat burada gözden kaçan çok ince bir ayrıntı var. Basına aksedenlere göre Hrant Dink, bugünlerde kendisine biçilen rolün dışına çıkmaya başlamıştır. PKK hakkında bazı hoşa gitmeyen sözler kullanmış, Malatyada verdiği bir konferansta PKKnın bir terör örgütü olduğunu dahi söylemiştir. Halbuki ona verilen rol, Ermeni ve Kürt cemaatinin Türkiyede eza çektiklerini, onlara ayrımcılık yapıldığını söylemesiydi. O son zamanlarda bir şeylerin farkına varmış olmalı ki, bu görevin dışında Kürtleri uyarıcı ve PKKyı eleştiren konuşmalar yapmaya başlamıştı. Yani PKK ve Kürtler ile de arası açıktı. Türkiye tam bugünlerde Kuzey Irak ve Kerkük sorununda bugüne kadar yapmadığı bir çıkış yapmış (bunun samimi olup olmadığını da bilmiyoruz), Büyük Millet Meclisi gizli oturumda Kerkük sorununu tartışmaya başlamıştır. İkincisi, ABD Temsilciler Meclisinde Ermeni soykırım tasarısı görüşülmek üzere. Böyle bir durumda ülkemizin geleceği açısından Hrant Dinkin öldürülmesi kime ya da kimlere yarar sağlar? Ulusalcıların Hrant Dinki öldürmeleri ile ellerine ne geçer? Soruları yanıtlayalım. Bu ölümden kimler yarar sağlıyor? Birincisi, Hrant Dinkin öldürülmesi ile Türkiyenin gündemi değiştirilmiştir. Kerkük sorunu ikinci plana atılmış ve baş köşeye Hrant Dink cinayeti oturmuştur. Zihinler karıştırılmış, kafalar allak bullak edilmiştir. Kuzey Irak ve Kerkük sorununu kim ya da kimler gündemden çıkarmak ister? Elbetteki Kürtler! Öyle ise bu sorundan yarar sağlayacaklardan biri Kürtlerdir. İkincisi, ABD Temsilciler Meclisinin bazı üyeleri olayı duyar duymaz Ermeni tasarısının hemen gündeme alınması için harekete geçmişlerdir. Böyle bir durum kimin işine yarar? Elbette Ermenilerin. Öyle ise Hrant Dinkin öldürülmesinden ikinci olarak yararlanacak olanlar Ermenilerdir. Ama bakın ne oluyor? Olayın bu yönleri hiç araştırılmadan malûm zevat, olayı hemen Türk ulusalcılarının üzerine yıkmak için harekete geçiyor. Akıllarına gelenleri söylüyorlar ve Türk ulusalcılarını karalamak için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. Halbuki Hrant Dinkin öldürülmesi ile Türk ulusalcıları hiçbir şey elde edemeyecekler, aksine yaşamsal bazı konular gündemden kaldırılarak ülkeye zarar vereceklerdir. Bunu yapmak için herhalde Türk ulusalcısı olmak yetmez mutlaka deli olmak gerekir. Hrant Dinkin öldürüldüğü gece Taksim-Şişli güzergâhında toplananların Katil devlet!, Katillere ölüm!, Katil 301! diye bağırmalarını hiç gündeme getirmeyenler, kimlerin neyin peşinde olduklarını vatandaşlarımızdan saklayan tarafsız(!) medya mensuplarıdır. Benim devletime Ölüm! diye bağıranlar kimlerdir? Elbette benim devletimin düşmanı olan PKK, Ermeni Kilisesi, Ermeni devleti ve diasporasıdır. Öyle ise olaydan çıkar sağlamaya çalışanlar mı bu işin sorumlusudur, yoksa Hrant Dinki mahkemeye verenler mi? Bunun üzerinde iyice düşünmek gerekmez mi? Hrant Dinkin Ermeni Kilisesi, Ermeni devleti ve diaspora Ermenileri ile arası açıktır. Her şeyden önce şunu iyi bilmekte yarar vardır. Ermeni Kilisesi, Ermeni devleti ve Ermeni diasporası el ele bir katiller sürüsüdür. Talat Paşayı, Cemal Paşayı, İbrahim Temoyu, elliden fazla Türk diplomatını, yüz binlerce Azerbaycan Türkünü bunlar öldürmüşlerdir. Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan, Hocalı katliamından sorumludur. Robert Koçaryan kendi millet meclisini basarak meclis başkanını ve başbakanı öldürtmekten de sorumludur. Ter Petrosyanı iktidardan düşürmek için kendi millet meclisini silahlı militanları ile basan ve kendi vatandaşlarını gözünü kırpmadan öldürten bir canidir. Hrant Dinki neden öldürtmesin? Ve soykırım karşıtı olduğunu söyleyen bir Türkiye Ermenisinin Koçaryan için sinek kadar değeri yoktur. Hrantın öldürülmesi en çok Koçaryanın işine gelir. Soykırım sözüne bu olayı kanıt olarak gösterir ve Türklerin ne kadar barbar olduğunu, ne kadar tahammülsüz olduğunu her yerde söyler. Türkiyeyi dünya milletlerine katil bir ülke olarak tanıtır, yaptırımlar yapılmasını sağlamaya çalışır. Mesele Türkiyeyi köşeye sıkıştırmak ve 1993 yılından beri kapalı olan Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasını sağlamaktır. Bunun da sinyalini cinayetten iki saat sonra hemen vermişlerdir. Ermenistan Savunma Bakanı, Türkiye, Ermenistan sınırını açmalıdır. Bu iyi komşuluk ve dostluk için gereklidir. demiş, bazı çok bilen köşe yazarları da hemen bu fikre sarılmış, halkların birbirini tanıması için sınırın açılması gerektiğini yazmaya başlamışlardır. Biz, Türk halkı olarak Ermenileri yeteri kadar tanıyoruz. Onlar da bizi iyi tanıyorlar. Halklarımızın birbirini tanıması bugün için gereken nesnel bir olgu değildir. Başka şeyler bulmaları gerekir. Tanımayanlar Ermenistana giderek tanıyabilirler. Yol o kadar uzak da değil! Hrant Dinkin öldürülmesinin Türkiyeye zarar vereceğini Türk ulusalcıları gayet iyi bilirler Hrant Dinkin arası Türk ulusalcıları ile de açıktı. Hrant Dinki bir Türk ulusalcısının öldürdüğünü ya da öldürttüğünü düşünmek, havanda su dövmek değilse, ulusalcılara atılmış bir iftiradan başka bir şey olamaz; çünkü Türk ulusalcıları Hrant Dinki öldürmekle ne kazanacaklar? Türkiye ne kazanacak? Yani Hrant Dinkin öldürülmesi, Türkiyeye Türk milletine hiçbir şey kazandırmaz; aksine büyük zarar verir. Hrant Dinkin dirisinin beş para etmediğini iyi bilen Türk ulusalcıları, ölüsünün Türkiyenin başına ne belalar getireceğini gayet iyi bilirler. Hem Hrant Dink kimdir ki, Türk ulusalcıları onu öldürsünler? O Türkiyeye sığınmış bir zavallıdan başka bir şey değildir. Ona varıncaya kadar yüz binler var. Demek ki Türk ulusalcılarının bu işten herhangi bir çıkarı yoktur; aksine zararı vardır. Böyle bir durumda dahi, olayı Türk ulusalcılarının üzerine yıkmaya çalışanların iyi niyetli ve tarafsız olduklarına inanmak aptallıktan da öte bir şeydir. Elinizden gelse tüm ulusalcıları Hrantın yanına gönderirsiniz Öyle ise bu medyanın yaptığı nedir? Bizde bir deyim vardır, Yavuz hırsız ev sahibini bastırır. diye. Bunlar da onu yaptılar. Ev sahibini bastırmaya çalıştılar. Elbette yine Şemdinli ve Danıştay olaylarında olduğu gibi ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Şimdi bunların, Türk milleti önünde suçlu ilan etmeye çalıştıkları ulusalcılardan özür dilemeleri gerekir; ama bırakın özrü, ertesi akşam O.Ç. denen şahıs, Bunları niye televizyona çıkarıp konuşturuyorsunuz. Bunu asla yapmamalısınız! dedi. Hem suçlayacaksınız, hem kararı kendiniz vereceksiniz, hem de savunma hakkımızı elimizden alacaksınız. Bu nasıl anlayıştır? Hani siz demokrattınız! Hani siz söz ve düşünce özgürlüğünden yanaydınız! Hani siz herkesin fikirlerini açıkça söylemesinden yanaydınız! Birisinin hakkında siz atıp tutacaksınız, iftira atacaksınız, cevap hakkını kullandırtmayacaksınız; nerede kaldı sizin demokratlığınız ve liberalliğiniz? Sizler ne olduğunuzu kendi ifadelerinizle ortaya koyuyorsunuz. Biz sizin için bir şey söylemiyoruz; çünkü sizler kendi ifadenizle söylediğinizsiniz! Gerisi, hepsi yalan; demokratlığınız da, söz ve düşünce özgürlüğünüz de, liberalliğiniz de!.. Siz sadece Türk milletini karalamaya, Türk devletini yıkmaya yönelik söz, düşünce ve eylemlere özgürlük isteyenlersiniz. İnsan haklarıymış, insanca yaşamakmış... Bunların hepsi hikâye! Kendinizden başka kimseyle özgürlük tanımayan sizlersiniz. Elinize bir fırsat geçse, eminim ki karşıtlarınızın tümünü Hrantın yanına gönderirsiniz. Şecaat arz ederken sirkatin söyleyen merd-i kıptiden hiçbir farkınız yok. Kaş yapayım derken göz çıkardığınızın farkında bile değilsiniz. Kendinizi dev aynasında görmeye alışmışsınız. Kimsiniz? Sıradan bir insandan ne farkınız var? Kendinizi zemzemle yıkanmış gibi görüyorsunuz: Tertemiz, pürü pak! Acaba öyle misiniz? Televizyon programında kim olduğunuzu, ne istediğinizi bütün millet gördü. Bundan sonra ne deseniz boş! Beyler! Bu ülke babanızın malı değil, sizin ise hiç değil. Pazarlamaya çalıştığınız görüşleriniz size aittir; onları kimse bizim malımız gibi pazarlayamaz. Ellerinizde tuttuğunuz Hepimiz Ermeniyiz! pankartı sadece size aittir, bize değil. Kim Ermeni ise eline levhasını alır, meydana çıkar, Ben Ermeniyim! diye bağırır. Size Hepimiz Ermeniyiz! deme hakkını kim verdi? Ermeni olan olur; ama meydana çıkar ve bunu hiç kimseye dayanmadan mertçe söyler. Şuşada, Hocalıda katliam yapılırken neredeydiniz? Ben Ermeni değilim! Bunu bilmiyorsanız öğrenin. Beni herkes diyerek o güruhun içine alma hakkını size kim verdi? Siz Türk milletini bu sözlerle aşağıladığınız. Bilerek bunu yapıyorsunuz ve suç işliyorsunuz. Türk diplomatları, devlet adamları öldürülürken; Şuşada Karabağda Hocalıda katliamlar yapılırken Hepimiz Türküz! diyen bir Ermeni gördünüz mü siz? Ama sizler hümanistsiniz, insancılsınız ya! Onlar yapmasalar bile sizler ortaya çıkarak Hepimiz Ermeniyiz! diye bağırabilirsiniz. Doğal olarak, Türkler öldürülürken de Hepimiz Ermeniyiz! diyorsunuzdur; çünkü Türkler insan değildir, birer vahşi canavardır, onlar ölümü hak etmektedirler. Değil mi? İşte bu çifte standartlarınız için karşınızdayız beyler! Türkü insan olarak kabul etmeyen sizlere bir gün Türkün en büyük insan olduğunu da herhalde biz öğreteceğiz; çünkü bunu kendiliğinizden öğrenmeye asla niyetiniz yok! Elinizde tuttuğunuz medyanın gücü tükeniyor Bütün bunları yapmanın tek maksadı var: Türk milliyetçilerini karalamak ve Türk devletini güçsüz kılmak. Hayallerindeki Büyük Kürdistanı, Büyük Ermenistanı kurmak için başka hiçbir yolları yok! Ama ne demiş bir şairimiz: ... Bunlar da bu hayallerle yaşayacaklar! Sizler Türk devletini yıkmaya çalışacaksınız, bizler yaşatmaya çalışacağız. Hodri meydan! Elinizde tuttuğunuz medyanın gücü tükeniyor; millet bir şeylerin kurulduğunu artık anlıyor. Zaman geliyor. Destek aldıklarınızın da zamanı doluyor ve hayallerinizin de sonu geliyor. Bu böyle biline! İşbirlikçi medyanın gazetelerinin birkaç gündür manşeti olan ve işbirlikçi televizyonlara çıkan hemen herkesin kullandığı bir söz kanıma dokuyor: Milletçe utanıyoruz!... Milletçe kimden ve niçin utanıyoruz? Hrant Dinki öldüren bir gencin yüzünden bütün milleti utanılacak bir şey yapmış gibi suçlamaya kalkmak hangi akılla, insafla ve izanla birleşir? Kim utanıyorsa utansın. Ben bir Türk olarak asla utanmıyorum. Ermeniler daha dün, başlarında şimdiki devlet başkanları Robert Koçaryan olduğu halde Hocalıda silahsız kadın ve çocukları katliama tabi tuttukları zaman, ASALA Türk diplomatlarını kahpece arkadan vurarak şehit ettiği zaman acaba bir Ermeni Milletçe utanıyoruz! demiş midir? Beyler siz kim oluyorsunuz da, millet adına konuşuyorsunuz? Sizin ancak kendi adınıza konuşma hakkınız var ve sizin utanmanız da bizleri hiç ama hiç ilgilendirmez. Kendiniz çalar, kendiniz oynarsınız Bakmayın ağlamalara, sızlanmalara! Aslında Hrantın ölümüne en fazla sevinenler onlar. Bizler kadar üzülmediklerine yemin edebilirim. Döktükleri sadece timsah gözyaşları, evet sadece timsah gözyaşları! Bu arada Hrant Dink ile değiştirilen gündeme dair de birkaç söz söylemek istiyorum. Kerkükte yaşayan yüz binlerce Türk, büyük bir ölüm tehdidi altında. Aldığımız bilgiler Kürtlerin Kerkük Türkmenlerine bir katliam hazırladığı yönündedir. TBMM bu yüzden olağanüstü bir toplantı gerçekleştirdi. Gizli yapılan bu toplantının tutanakları on yıl sonra açıklanabilecek. Anlamadığım bir şey var; Barzani Mart Tezkeresi sırasında TBMMde seksen milletvekilim var. demedi mi? ABDnin bu mecliste adamı olmadığını kim iddia edebilir? Yani taraf olanlar orada konuşulanları zaten öğrenecekler. Neden gizli oturuma gerek görüldü? Acaba bazı şeyleri milletten mi saklıyorlar? Çünkü orada konuşulanları görünüşe göre bizden başka herkes biliyor. Sadece millet bilmiyor. Bunu anlamak mümkün değil! Milletten gizlenecek neyimiz var acaba? Bunu merak ediyorum.
http://www.turksolu.net/125/adiguzel125.htm |
| .
|