.ÇERÇEVELENİP DUVARA ASILACAK YAZILAR

(TEBRİKLER TÜRKSOLU)

 

Ne Mutlu Türküm Diyene

 

Haftalık Yayına Merhaba Orta Asya'da Türk Ufku Türk Yahudi Savasi Kürt Sorunu Yok! Kürt Istilasi var!
İsrail Seninle Gurur Duyuyor AKP'nin Siyasal İdeolojisi Kürt-İslam Sentezi Kürtler Vadisi 2006 Yılında Türkler Safları Sıklaştırın Çocuklar

 

Dünya Önderi Atatürk

Türkiye

İskender Özturanlı

 

 

Bugün günün ağarığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu uluslarının da uyanışlarını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak olan çok kardeş ulus vardır. Bu uluslar bütün güçlüklen ve bütün engellen karşın muzaffer olacaklardır ve kendilerini bekleyen bağımsızlığa kavuşacaklardır. Sömürgecilik, emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine uluslararasında hiçbir renk, din ve ırk ayrımı gözetmeyen, yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır”

Bu tümceler büyük devlet adamı Atatürk’ündür. Atatürk, dünya yüzünde ilk bağımsızlık savaşını başlatan ve başarıya ulaşan bir önder olduğu için, bu yolda savaş vermek isteyen tüm dünya uluslarına öncülük etmiştir. Bu gerçeği bilmeyen yoktur. Bu nedenledir ki Birleşmiş Milletlere bağlı bir bilim ve eğitim kuruluşu olan UNESCO, doğumunun yüzüncü yılı nedeniyle (1981) tüm dünyada Atatürk’ün anılması için bir karar almıştır. Paris’te toplanan XX. Genel Konferansta alınan karar şöyledir:

“Atatürk, UNESCO’nun üzerinde çalıştığı tüm alanlarda olağanüstü bir devrimcidir. Sömürgecilik ve emperyalizme karşı açılan savaşların ilk lideridir. Dünya ulusları arasında hiçbir renk, din ve ırk aynmı gözetmeyen bir uyum ve işbirliği çağının doğacağına İnanmıştır. Eylemini her zaman barış, uluslararası anlayış ve insan haklarına saygı yönünde gerçekleştirmek istemiştir.” (27 Kasım 1978)

Örnek ve sembol Atatürk

Bu nedenledir ki özgürlük ve bağımsızlık savaşı veren tüm ulusların sembolü ve simgesi olmuştur. Cezayir’de bağımsızlık savaşı başlatanlar, ceplerinde Atatürk’ün resmini taşımışlar, Asya’da özgürlük için savaş verenler Atatürk’ün adını dillerinden düşürmemişlerdir. Bu açıdan bakıldığında Atatürk yalnız Türk ulusunun önderi değil, tüm dünyanın önderidir. Sömürgeci güçlere karşı verdiği savaşlar nedeniyle, özellikle Asya ve Afrika’daki ezilmiş uluslar için bir kurtuluş bayrağı olmuştur. Kurtuluş Savaşı ve Atatürk devrimleri bir çok ulusu derinden etkilemiş, Gandi, Nehru, Burgiba, Bumedyen, Nasır, Cinnah gibi devlet adamları Atatürk’ü örnek almışlar, onu önder olarak benimsemişlerdir. Yalnız kendi ulusu için savaşım vermemiş, “yurtta barış, dünyada barış” ilkesiyle tüm dünyanın umudu olmuştur.

Bu önderlik kolay elde edilmemiştir. 17 Mart 1937 yılında Romanya Dışişleri Bakanı bakınız neler söylemiştir: “İnsan bağlı bulunduğu ulusun varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar, tüm dünya uluslarının dirlik ve gönencini de düşünmeli ve kendi ulusunun mutluluğuna ne kadar değer veriyorsa, tüm dünya uluslarının mutluluğuna hizmet etmeye elinden geldiğince çalışmalıdır... Dünyanın filan yerinde bir rahatsızlık varsa bana ne dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla İlgilenmeliyiz. Olay ne kadar uzak olursa olsun, bu ilkeden şaşmamak gerekir. İşte bu düşünüş, insanları, ulusları ve hükümetleri bencillikten kurtarır. Bencillik kişisel olsan, ulusal olsun, her zaman kötü olarak anlaşılmalıdır.” Bu sözleri laf olsun diye söylememiş, uygulama alanına getirmeye çalışmış ve uygulamıştır. Türk ulusunun bağımsızlığı için “bizi mahvetmek İsteyen emperyalizme ve bizi yutmak İsteyen kapitalizme karşı ulusça savaşımı gerekil gören” Atatürk, dünyanın egemen güçleriyle onurlu bir savaş vermiş ve kazanılmayacağı sanılan zorlu bir savaşı kazanmıştır. Bu nedenle “devletimizin banisi ve milletimizin fedakar, sadık hadimi, eşsiz kahraman Atatürk ! Vatan sana minnettardır” diyen İsmet inönü’nün bu özdeyişine bir ekleme yıpmık gerektir: “Dünya da sana minnettardır.”

Bir kültür devrimcisi

Atatürkçülük, bir kültür topluluğundan başka bir kültür topluluğuna geçmek demektir. Eskimiş, çağını yitirmiş bir uygarlığı bırakıp, yeni bir uygarlığa yönelmek demektir. Türk ulusunun yön değiştirmesi, yeni bir yol ve yöntem araması ve bulmasıdır. Barışçı ve insancı bir yaşam felsefesi, çağdaş uygarlık doğrultusunda bir düşünce dizgesidir. Osmanlıyı Türk yapmak, ümmet kavramından ulus kavramına geçmek demektir. Çağdaşlık demektir, uygarlık demektir, ilericilik ve devrimcilik demektir. Dava arkadaşlarıyla birlikte bir kültür programı uygulayan, insana büyük değer veren bir düşünce adamıdır Atatürk. Tarih, dil ve budunbilime o güne değin görülmeyen bir atılım kazandırmıştır. Amaç, çağdaş uygarlığa erişmektir. Yazı devrimi, okuma yazma seferberliği ve zorunlu ilk öğrenim devrimiyle, bilgisizliği ortadan kaldırmayı ve kültür sorununu çözmeyi amaçlamıştır. Dil devrimi, Halkevleri ve Halkodaları uygulamalarıyla, halk yığınlarıyla sarmaş dolaş olmuş bir kültür kaynaşmasını sağlamak İstemiştir. Batının güzel yüzünü de, çirkin yüzünü de doğru olarak gözlemiş, onun güzel yüzünü uygulamaya çalışmıştır. Bu nedenledir ki Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak istemiştir. Dünya yüzünden “zalim ve mazlum” sözcüklerinin ortadan kaldırılması için o güne değin hiç kimsenin düşünemediği büyük bir savaşımı bağlatmıştır.

Devrim ve demokrasi

Atatürk’e göre devrim, Kurtuluş Savaşının bir uzantısıdır. Onun ilerici özünü korumak, onu yaşatmak için bilim gereklidir, kültür gereklidir, sanat gereklidir. Tüm çabasıyla toplumun törel yapısını devrimci bir atılımla değiştirmeye çalışmıştır. Bilime ve kültüre değer verdiği içindir ki, akılcı düşünceye de değer vermiştir. Akılcı olduğu için de barışçı, sosyal adaletçi ve sosyal devletçldlr. Toplumsal mutluluğu ve sosyal barışı bilimsel bir yöntemle sosyal adalete dayamak istemiştir.

Atatürk’e göre demokrasi, yalnız yasalarla elde edilemezdi. Demokrasinin yaratılması ve korunması için, ulusun demokratik kurum ve kuruluşları yaşatma bilincine de sahip olması gerekliydi. Bu amaçla ülkemizde bir kültür ve eğitim devrimi başlattı. Ulusal kültürle evrensel kültürü bağdaştırmaya çalışıyordu. Çünkü kültürsüz hiçbir şey olmazdı. Kültürsüz insan, kokusuz çiçeğe benzerdi, Bu nedenle “Türkiye cumhuriyetinin temeli kültürdür” diyor ve şöyle tamamlıyordu sözlerini: “Türk devleti bir kültür devleti olacaktır.”

Kendi deyimiyle söyleyecek olursak. Atatürk’ün Osmanlıdan aldığı miras, “u-çurum kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar, yıllarca süren savaş” tır. Bize bıraktığı ise, “içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet. Ve bunlan başarmak için arasız devrimler” dir. Atatürk’ün en büyük özelliği devrimci oluşudur. Devrimcilik sayesinde durağan düşünceler aşılacak, çağın gerçeğine uyulacaktır. Çünkü Atatürk’e göre, “durmak, düşmek demektir.” Düşmemek İçin yürümek, koşmak ve çağı yakalamak gereklidir. Devrimcilik ilkesiyle Türkiye, yeni atılımlara yönelmiş, öğretim birliği ve hukuk birliği gerçekleştirilmiştir. Atatürk’ün Türk gençliğine verdiği görev şudur: ‘Türk genci devrimlerin ve demokrasinin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Demokrasi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve hareket duydu mu, “bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, mahkemesi vardır, ordusu vardır” demeyecektir. Kendi eserini koruyacaktır.” Devrimcilik ilkesi, ilericiliğin, çağdaşlığın ve uygarlığın sonuç belgesidir. Devrimcilik ilkesi sayesinde Atatürkçü düşünce hiçbir zaman eskimeyecektir. Çağla birlikte yürüyecek ve Atatürkçü cumhuriyeti sonsuza değin yaşatacaktır.

Atatürkçülüğün ana çizgisi bilime saygıdır. Onuncu yıl söylevinde “pozitif bilimden” söz etmiş, en gerçek yol göstericinin bilim olduğunu söylemiştir. Bilime bağlı olduğu içindir ki, katı düşüncelere, doğmalara inanmamıştır, Türk ulusuna “masallara İnanmayınız” demiş, yol göstericinin bilim olduğunu vurgulamıştır. Bilindiği gibi bilim görecedir ve salt gerçeği benimsemez. Bilime göre salt gerçek yoktur, bilimsel gerçek vardır. Bilim zamanla değişebilir, işte Atatürk’ün devrimcilik ilkesi bu düşünceden doğmuş, bu ilerici düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu düşünce sürekli devrimciliği gündeme getirmiştir, Bir gün Yakup Kadri, “bir doktrin kurmaz mıyız, Paşam” dediği zaman, “doktrin istemem” demiştir, “sonra donar kalım. Biz yürüyüş halindeyiz.” “Durmayalım, düşeriz” özdeyişini gündeme getiren ve “her hangi bir hedefe erişmekle yetinmeyeceğiz. Daima daha ileri varmak için çalışacağız” diyen de odur. Bu yöntemle yarattığı ve yaşatılmasını istediği cumhuriyeti Türk gençliğine emanet etmiştir. Atatürk’e göre yaşam nasıl durmaz, durdurulamazsa, devrim de durdurulamazdı. Çünkü devrimcilik, durmak değil, koşmaktı. “Devrim yalnız başlar, hiçbir zaman sona ermez” di.

Küreselleşme ve Atatürk

İşte dünya, bu ilerici düşüncelerinden ötürü Atatürk’ü bağrına basmış, onun yolunu izlemeye çalışmıştır. Ne var ki son zamanlarda bir küreselleşme, bir globalleşme sorunu çıkmıştır ortaya. Bunu yadsımak olanaksızdır. Teknolojinin ilerlemesi, küreselleşmeyi yaratmıştır. Ne var ki küreselleşme törel ve insancıl değerleri yadsımamalıdır. Aksi takdirde insanlığın güzel yüzünü göremeyiz kolay kolay. Hep çirkin yüzü çıkar karşımıza.

Dünya değişiyormuş, dünya küçülüyormuş: Küreselleşiyor ve globalleşiyormuş. Bu yargılar doğrudur. XX. yüzyılın başında okyanusu 15-20 günde geçebilen insanoğlu, bugün üç beş saatte aşmaktadır bu uzaklığı. İletişim araçlarının gelişmesi dünyayı küçültmüştür. Küçülen dünya karşısında devlet de küçülmeli, ekonomiden elini çekmeli, girişimcilik yapmamalıymış. “Piyasaların gizil gücü, uluslararası topluluğun iradesi” olarak nitelenen Yeni Dünya Düzeni, her şeye egemen olmalıymış. Para politikası bir merkezden yönetilmeliymiş. Bu merkez de Dünya Bankası ve (IMF) Uluslararası Para Fonu olmalıymış. Günümüzde ulus devlet bitmiş, tükenmiş, tarihe karışmış. İşte bu yaklaşım yanlıştır. Öncelikle böylesine bir küreselleşmenin hızına erişebilmek için devletin küçülmesi değil, büyümesi gerektir. Aynı zamanda insancıl bir dünya isteniyorsa, devlete sosyal görevler de verilmelidir. Sosyal alanda hizmet verebilmesi, İnsanın tinsel ve özdeksel gereksinimlerini karşılayabilmesi için, devlet güçsüz değil, güçlü olmalıdır.

Günümüzün en önemli sorunu, insanı insan yapma sorunudur. Sömürü düzenini ortadan kaldırma, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapmama sorunudur. Asıl küreselleşme budur, bu olmalıdır. Buna Atatürkçü küreselleşme de diyebiliriz, çünkü Atatürk yaşamı boyunca böyle bir dünyayı amaçlamıştır. Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak İstemesi, böylesine insancıl bir dünya özleminden başka bir şey değildir. Bu özlemin dünya çapında gerçekleşmesi, insanın insan olması ve insanlığın kurtuluşu demektir.

Sonuç

Tüm bu gerçeklere ve dünya uluslarının Atatürk’e olan büyük sevgi ve saygısına karşın, ne yazık ki içimizde Atatürk’ü dışlayan kişiler ve partiler vardır. Gericilerle bölücüler Atatürk karşıtlığında birleşmiş gibidirler. Atatürk’e hakaretler yağdırılmakta, büstleri ve yontuları kırılmakta ve yıkılmaktadır. Tüm bunlar kadirbilmezlikten başka bir şey değildir. Türk ulusuna yakışmayan davranışlardır. Ne var ki Atatürk, parçalanmaz bir dağ, sönmez bir meşale ve yıkılmaz bir devdir. Bir gün gelecek, çağdaş uygarlığı aşan düşünceleri tüm dünyayı ve tüm insanlığı daha çok aydınlatacaktır. Atatürk Türk ulusunun olduğu kadar, dünyanın da göz bebeğidir. Büyük bir asker, büyük bir komutan, büyük devlet adamı ve büyük devrimcidir. Onu “ölüm bile öldürememiştir.” Geri kafalılar, bağnazlar ve yobazlar bu konuda hiçbir zaman başarılı olamayacaklardır. Çünkü cücelerin devleti yendiği bugüne değin görülmemiştir

 

http://www.turksolu.net/79/ozturanli79.htm

 

Mustafa Kemal’den masonlara: Defolun Yahudi uşakları

Türkiye

Nur Arslan

 

 

 

Son günlerde iki büyük medya kuruluşu yeni bir kampanya başlattı. Hürriyet Gazetesi 26 Mart’ta Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın Üstadı Kaya Paşakay ile bir röportaj dizisi başlattı. Ardından da Sabah Gazetesi 13 Mart’ta Orhan Koloğlu’nun hazırladığı “Türkiye Masonları” adlı yazı dizisini yayınlamaya başladı. Bu iki gazeteyi bir anda harekete geçiren sebep bilinmez ama, bu durum Türk kamuoyunun rastladığı ilk olay değil. Türkiye’de basın tarafından belli olaylar bir anda birileri düğmeye basmışçasına gündeme getiriliyor ve bu durum birtakım kuruluşları aklama kampanyasına dönüştürülüyor. Bundan bir süre önce de çeşitli gazetelerde Said-i Nursî ve Fethullah Gülen ile ilgili yazı dizileri başlatılmış, bunların Türkiye’ye yaptıkları “hizmetler” uzun uzun anlatılmıştı. Müslümanlık temelinde faaliyet yürüten tarikatların aklanmasından sonra sanırız şimdi sıra diğer dinler temelinde faaliyet yürüten tarikatların propagandasına geldi. Ne de olsa Türkiye şimdilerde her türden tarikatın kendini ifade ettiği, her türden dinin siyasete alet edildiği bir özgürlükler ülkesi. Kendisi “Müslüman” olan Tayyip Erdoğan iktidarı, Ruhban Okulu’nun açılması için mücadele ediyor, mason locaları Müslüman ülkesinde salyangoz satıyor. Türkiye, şeyhler, dervişler, tarikatlar ülkesi haline getiriliyor.

Amaçları masonluğu kamuoyunda aklamak

Orhan Koloğlu, böyle bir yazı dizisini neden hazırladığını 29 Mart tarihli Sabah Gazetesi’nde şöyle açıklıyor: “Biraderlerin kurumsal disiplin çerçevesindeki davranışlarından dolayı, Türkiye’de Masonluk en çok merak edilen konulardan biri haline gelmiş. Karşıtları ise, bu davranışlardan doğan esrarengiz havadan yararlanarak her türlü yakıştırmayı araştırmadan gündeme getirmişler.” O yüzden Orhan Koloğlu, konuyu toplumsal işlevi üzerinde yoğunlaşarak objektif bir şekilde değerlendirmiş.

Yani kendisinin de ifade ettiği gibi amaçları, oluşan yahudi karşıtlığını ortadan kaldırmak. Türkiye’de üzerinde en çok durulan masonların “kapalılık esası” dediği gizlilik meselesiymiş. Orhan Koloğlu bu noktada objektif bir biçimde masonlara hak veriyor. Çünkü her kurumun, örneğin bir ticaret şirketinin, bir spor kulübünün, bir siyasi partinin, bir sosyal derneğin kendine özgü bir gizli kapaklılığı olabilir. Oysa Hürriyet Gazetesi’ndeki yazı dizisinde Büyük Üstad Kaya Paşakay, Dernekler Yasası’na tabi olan mason localarının her yıl iki genel kurul yaptıklarını belirtiyor. Birincisi masonik genel kurul, ikincisi dernek genel kurulu. Ancak bunlardan yalnızca dernek genel kuruluna hükümet komiseri katılabiliyor. Yani bu kurumların masonik genel kurulları Türk Devleti tarafından denetlenemiyor. Diğer taraftan masonların neden kimliklerini sakladıkları, mason olup olmadıkları sorulduğunda “hayır” cevabını vermeleri yazı dizilerinde gizlilik hakkı olarak savunuluyor. Çünkü onların “kapalılık esasına” göre faaliyet yürütmeleri, devletten gizli toplantılar yapmaları demokrasi ve özgürlükler açısından doğaldır, milletin bu gizliliği sorgulaması yine demokrasi açısından yanlıştır. Milletin bu konuda üstüne düşen görev sardece hoşgörülü olmaktır.

Masonluğun kökü dışarıda

Masonluğun toplumsal işlevine gelince. Her şeyden önce masonluk, Kaya Paşakay’ın açıklamalarına göre bir tarikat olmayıp, sevgi birliğidir. Amaçları barışın, sevginin, saygının, uzlaşmanın ve huzurun olduğu, kanun önünde insanların eşit hak ve özgürlüklerinin olduğu bir toplum ortamı yaratmaktır. Işık Doğudan yükselmektedir. Doğu nedir? Anadolu’dur. Anadolu’muzdan gelen hümanist fikirler, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli sayesinde olmuş, onlar bu fikirleri sistematize etmişlerdir. Bu fikirlerin yayılması için neden gizlilik esastır bilemiyoruz ancak, kendilerine bu topraklarda bir kök yaratma uğraşlarını anlayabiliyoruz. Bunların hedefi gerçekten de Doğudur, Anadolu’dur. Amaçları bu topraklarda sevgi ve kardeşliği yeşertmek değil, bağlı bulundukları ülkelerin çıkarlarını Anadolu topraklarında gizlice yürütmektir. Her ne kadar masonluğun gelişimini Anadolu kaynaklı hareketlere bağlamak isteseler de, masonluğun bu topraklarda kökü yoktur. Masonluğun Türkiye’ye girişi Batı kaynaklıdır, kökü dışarıdadır.

Masonluk Osmanlı Devleti’ne Batıdan ithal malı olarak girmiş, temelleri önce yabancılar sonra da azınlıklar tarafından atılmıştır. Osmanlı Devleti’nde yabancı ülkelerin vatandaşları olup oralarda masonluğa girmiş ve sonradan görevli olarak Türkiye’ye gelmiş kişiler ilk locaları kurmuştur. Türkiye’de ilk mason locası İstanbul’da Osmanlı Padişahı Üçüncü Ahmet (1703-1730) zamanında kurulmuştur. Bu tarih Dünya Masonları için başlangıç tarihi olarak kabul edilen Londra Büyük Locası’nın 1717’de kuruluşuna tekabül etmektedir. Yani Türkiye’de masonluk, tüm ülkelerde masonluğun ortaya çıkışıyla aynı zamanda olmuştur.

Türkiye’deki ilk loca, Fransız obediyansına bağlı olup, Galata’da kurulmuştur. O dönemde Galata’da yaşayan Frenkler ve Levantenler tarafından idare edilmiştir. İlk kurucuları; Yirmisekiz Mehmet Çelebi, oğlu Sait Çelebi ve İbrahim Müteferrika’dır. İbrahim Müteferrika Macar asıllıdır. Mehmet Çelebi’nin babası bir devşirmedir. Mehmet Çelebi ve Sait Çelebi bir yıl Paris’te kalmışlar, burada Fransız Locası’na bağlanmışlardır. Türkiye’ye döndüklerinde İbrahim Müteferrika ile birlikte ilk mason locasını kurmuşlardır. Yine Türkiye’deki ilk masonlardan olan Kumbaracı Ahmet Paşa gerçekte bir Fransız kontudur ve gerçek adı Comt de Banneval’dir. 1729’da Osmanlı hizmetine girmiş, ilk askeri ve topçuluk okulunu kurmuştur.

Batılılaşmanın Türkiye’ye hediyesi: Mason locaları

Aslında, Türkiye’ye masonluğun girişi ile Türkiye’nin batılılaşma çabalarının aynı tarihlere denk düşmesi tesadüf değildir. Türkiye üç yüz yıldır Batıdan kurum ithal etmektedir. Masonluk kurumu bunlardan yalnızca biridir. Osmanlı Devleti’nde emperyalist emeller taşıyan hemen her ülke, elçilikleri aracılığıyla kendi ülkelerinin obediyarslarına bağlı mason locaları açmışlardır. İngilizler, Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar kendilerine bağlı localar açmışlardır. Bu localar yavaş yavaş Anadolu’nun tüm illerine yayılmıştır.

Türkiye’de mason locaları yine 1908 senesinde, Meşrutiyet’in ilanından sonra yaygınlaşmıştır. Padişahların karanlık istibdat rejimlerine karşı hürriyet için mücadele edenler maalesef masonluğa ilgi duymuşlardır. Kendisini yabancıların korumasına muhtaç hisseden Tanzimatçı-Meşrutiyetçi anlayış masonluğun örgütlenip gelişmesine en önemli katkıları sunmuştur. Meşrutiyet’le birlikte ülkedeki masonlar bağımsız bir obediyans kurmaya teşebbüs etmişlerdir. Bu dönemde Büyük Loca, Yüksek Şura ve Türkiye Büyük Locası kurulmuştur. İttihat ve Terakki liderlerinin bir kısmı; Talat Paşa, Cemal Paşa, Mithat Şükrü Bleda, Kazım Paşa ve bir çok isim Selanik’teki Fransız Büyük Maşrık’ına bağlı Veritans Locası’na bağlıdır.

Türkiye’de masonluk batılılaşma anlayışının dışına çıkıldığı dönemlerde sekteye uğramış, iki kez mason localarının faaliyetleri kesintiye uğramıştır. Bunlardan ilki 1935 yılında Mustafa Kemal’in mason localarını kapatmasıyla gerçekleşmiştir. Masonluk için ikinci geri adım dönemi ise 27 Mayıs Devrimi ile gerçekleşmiştir. 27 Mayıs ile bir çok mason Yüksek Adalet Divanı önüne çıkarılmış, pek çoğu Yassıada’da mahkum edilmiş, ardından mason olan Fatin Rüştü Zorlu asılmıştır. Masonlar üniversitelerden tasfiye edilmiştir. Mason Locaları Atatürk tarafından kapatıldıktan 14 yıl sonra Türkiye çok partili hayata geçmiş, ülkenin tekrar Batıya yönelmesiyle masonların bekledikleri günler gelmiştir. Dernekler Yasası’nda yapılan değişikliklerle 5 Şubat 1958’de Türkiye Mason Derneği adıyla masonlar yeniden faaliyete geçmiştir. Atatürk’ün kurduğu Halkevleri tasfiye edilmiş, 1950 sonrası mason dernekleri açtıkları davalar sonucu Halkevlerine devredilmiş mallarını ve binalarını geri almışlardır. 27 Mayıs’ın masonluğa vurduğu darbe, parlamentolu sisteme hızlı geçiş ile birlikte kısa sürede atlatılmış, masonlar devlet kadrolarına, üniversitelere geri dönmüştür.

Mustafa Kemal: Defolun gidin Yahudi uşakları!

Hürriyet Gazetesi bu noktada gerçekleri saptırmaktadır. Masonluğu Atatürk’le bağdaştırma çabaları son derece iğrençtir. Kaya Paşakay röportajında Atatürk’ün masonlukla olan ilişkisini yalanlara dayanarak ispat etmeye çalışmakta, Atatürk’ün arkasına gizlenerek faaliyetlerini meşrulaştırmaya çalışmaktadır: “Atatürk’ün söylev ve demeçlerini düşünecek olursak, tüm bu prensiplerin özünde masonik ilkelerle birebir örtüşen, destekleyen ve tavsiye eden ifadeler görüyoruz. Atatürk zamanında Büyük Loca’mıza çok yakın davranmış ve faaliyetlerini teşvik etmiştir. Yakın çevresi, doktoru, başbakanı Şükrü Kaya ve vekillerinin çoğu masondur.” demektedir. Acaba Atatürk’ün hangi ilkesiyle masonluk bağdaşmakta, “Ben başkalarının yaptığı prensiplere değil, kendi prensiplerime uyarım” anlayışıyla masonluk nasıl örtüşmektedir? Sabah Gazetesi daha da ileri giderek, mason localarının her zaman karşısında olan Mahmut Esat Bozkurt’u hedef seçmektedir. Mahmut Esat Bozkurt’un Karşıyaka’daki Zuhal Locasına üyelik için başvurduğu, reddedildiği için masonluğun karşısında yer aldığı iddialarına yer vermektedir.

Oysa Atatürk 1908’de üyesi bulunduğu İttihat ve Terakki’nin birçok üyesi mason olmasına rağmen masonluğu kabul etmemiştir. Meşrutiyet ilericiliğinin aslında Batının ajanlığı olduğunu yaşayarak görmüş, Tanzimatçılığı dışlayarak kendi fikirlerini geliştirmiştir. Atatürk tüm kökü dışarıda olan anlayışları reddetmiş, masonluk kurumundan nefret etmiştir. 1935’te zamanı geldiğinde ilk işi tüm mason localarını kapatmak olmuştur. Masonluğun yasaklanması olayı Cumhuriyet’in ilk milletvekillerinden olan İbrahim Arvas’ın “Tarihi Hakikatler” adlı kitabında şöyle anlatılmaktadır:

Mustafa Kemal, Mahmut Esat Bozkurt’u yanına çağırır. Kendisine masonların örgütlenme şemalarını ve amaçlarını anlatan bir kitap verir. “Bunu gizlice mutalâa et, bir takrir ile Halk Partisi Grup Başkanlığı’na ver ve grupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve grupça kapanmasına delâlet et. Senin de bu işte büyük şeref payın olacaktır.” Mahmut Esat Bozkurt bunun üzerine gereğini yapar ve takriri gurup toplantısında okutur: Bizim eba ancet gelen atalarımızın mensubu bulunduğu tarikatları kapattık. Masonluk da kökü dışarıda bir Yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Memleketimizde bunun ne işi vardır?” Bunun üzerine mason olan Şükrü Kaya ve Doktor Mim Kemal önderliğinde bir grup Atatürk’ün yanına gelerek;

- Biz zaten maiyet-i devletindeyiz, fakat siz meşrik-i azamız olursanız pervane gibi etrafınızda dolaşırız.

- Peki bir şey soracağım. Bana cevap veriniz. Siz Avrupa’da hangi locaya bağlısınız ve metbuunuzun ismi nedir?

- Biz Cenova’ya tabiiyiz ve reisimiz de Borca Mişon Cenapları’dır.

- Haydi defolun buradan, cehennem olun gidin. Yahudi uşakları. Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi çıfıt Yahudiye uşak mı olacağım. Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki tüm localarınızı kapatmadığınız taktirde yarın teşkil edeceğim divan-ı harp örfiye hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan.

İşte Mustafa Kemal’in tavrıyla masonların “Uykuya yatma devri” dedikleri dönem böyle başlar. Zorunlu olarak tüm mason locaları kendilerini kapattıklarını ilan ederler. Tüm mason localarının mallarına el konulur ve mallar açılacak olan Halkevlerine devredilir.

Yahudi uşağı Türk medyası

Atatürk’ün ardından 1948’lerde faaliyete geçerek 1950’lerde önündeki tüm engelleri aşan mason teşkilatları, Adnan Mendereslerin, Celal Bayarların, Süleyman Demirellerin özel çabalarıyla kurumsallaşmış, Anadolu’da mantar gibi çoğalmıştır. Şimdi de Tayyip Erdoğan’ın iktidarında açık açık propaganda yapabilir duruma gelmiştir.

Bugün yeniden Tanzimat Batıcılığının ve gericiliğin kol kola vererek yükselişe geçtiği bir dönemi yaşıyoruz. Nurcular, Nakşibendiler, masonlar ve her türden fitne fesat yuvası özgürlüğün sağladığı bu sarhoşlukla istedikleri gibi faaliyet yürütmekte, işbirlikçi basının sağladığı olanaklarla yalanlarını ortalığa dökebilmekte, milletin değerlerine saldırabilmekteler. Basının tüm çabası bu kurumları millete benimsetmektir. Bu noktada yaptıkları Yahudi uşaklığından başka bir şey değildir. Ancak bu çaba boşunadır, millet kendine yabancı olan hiçbir kurumu hele hele bu kurumlar Yahudiliğe hizmet ediyorsa asla benimsemez, hoş karşılamaz. Çünkü bu millet zamanında Atina Maşrıkı’na bağlı locaların kardeşlik dostluk adı altında nasıl Selanik’te, Makedonya’da Yunan çıkarlarına hizmet ettiğini unutmamıştır. Bu ve buna benzer örneklerden dolayı mason localarının Atatürk tarafından kapatılmasını sevinçle karşılamıştır.

 

http://www.turksolu.net/79/arslan79.htm

 

Hasan Basri Gürses: İnsanlığın önündeki ayrım: Türk yolu-Yahudi yolu

Basyazi

Gökçe Fırat

 

 

Diasporik Yahudiliğin vatansızlığı

TÜRKSOLU: Yahudi Sorununu nasıl özetleyebiliriz?

HASAN BASRİ GÜRSES: Uluslararası siyaset, ticaret ve diğer uluslarası ilişkilerde hep Yahudi öznesi göze çarpar.

Yahudiliğin diasporik özelliği enternasyonalist ve küresel özelliğini de ortaya çıkarmıştır. Tüm kıtalara yayılmış bir diasporik Yahudi olgusu vardır. İnsanlığın tarihsel sürecinde 2000 yıldır bu çok önemli bir roldür.

Diasporik Yahudi’nin temel özelliği vatanı olmaması, yerleşik olmamasıdır. Yahudilik devletsizlik ve toplumsuzluktur.

Bu durum doğrudan doğruya diasporik Yahudi’nin zihniyetini belirlemektedir. Farklı kültürler içinde, kendisini yabancı hissederek yaşamaya çalışır. Hiçbir zaman ne yaşadığı toplum onu, ne de o yaşadığı toplumu benimser.

Bu tarihi olgunun temelinde şu neden yatar: Yahudilik genetik bir ırkçılık üzerinde yükselir. Bundan dolayı hiçbir zaman bir toplumla bütünleşmezler. Direnirler.

Bundan dolayı her tarihsel dönemde ve her ülkede bulundukları toplumlarda Yahudi karşıtlığı oluşmuştur. Bunun tek bir mantıklı açıklaması vardır. Ya tüm dünyanın halkları ırkçıdır ve hepsi karar vermişcesine Yahudi düşmanıdır. Ya da bu düşmanlığa aslında Yahudilerdeki genetik ırkçılık neden olur.

Bir de meselenin siyasi ve sosyal yönü vardır. Azınlık konumundaki Yahudiler genelde mutlaka merkezi iktidara yanaşırlar. Saraylara yanışıp, ekonomi konusunda danışman olurlar. İspanyol Kralı’nın da, Selçukluların da hazinesi Yahudilerin elindedir. Avrupa’da tüm prensler, kontlar, soylular süreç içerisinde bunlara borçlanır. Halk tabi bu gelişmeleri sezer ve tepki gösterir.

Yahudilerin temel ekonomik misyonu ise, uluslararası ticareti kontrol etmektir. Saraylara ipek, baharat gibi lüks tüketimin teşvik edilmesi ve bu kanalla para kazanmak gibi rolleri var. Kısacası Yahudiler egemen sınıflarla çok özgün bir ilişki içindedir, sorun da buradan kaynaklanır.

Tüm bu ekonomik ve siyasi nedenlerden dolayı Yahudi düşmanlığı her dönem yaşayacak bir zemin bulur. Örneğin Ortaçağ’da antisemitizmi Katolik Kilisesi yürütür. Bu karşıtlık dinsel gibi gözükse de aslında sosyal ve ekonomik temellidir.

Osmanlı’nın çözülmesinde Yahudiliğin rolü

Aslında Yahudilerin devletleri ve toplumları içten bölen gizli rolünü en belirgin Osmanlı’da görebiliriz. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri iyi incelenirse bu görülebilir.

Birincisi klasik Osmanlı toplumunun çözülmesinde başrol Yahudilerindir. 1492 İspanya’dan Yahudiler kovulunca onların bir kolu Amsterdam’a gider, dünya finans kapitalinin ilk borsasını kurarlar ve sömürgecilik mayalanır.

Diğer kolu ise Osmanlı’ya gelir. Saraya sızarlar. Kösem Sultanlar, saray entrikaları falan türemeye başlar. Kısa sürede Osmanlı’nın tımara dayalı toprak düzeni, ahiliğe dayalı esnaf düzeni ve devletin adaletle hükmetmek ideolojisine dayalı yönetim sistemi dağılır. Tam istihdam politikası biter.

Yahudiler Osmanlı’ya kamusal ekonominin çözülmesine yol açacak öneriler getiriyorlar. Bu en son aşamada toprak satışının serbestleştirilmesine yol açar.

Ahilik sistemi ve tımar düzeni bozuluyor. Bu çok önemli; mültezimlik sistemini getirerek, “devlet vergilerini ihale edin biz toplayalım” düşüncesini hakim kılıyorlar. Tüm mültezimler de Galata’daki Yahudi bankerlere bağlanıyor. Böylelikle devletin halk gözünde otoritesi sarsılır ve klasik Osmanlı düzeni çözülür. Derken darphanenin kontrolü Yahudilerin eline geçer. Paranın değeri düşürülür, bildiğimiz yeniçeri isyanları başlar.

Yahudilik 1800’lerle Theodor Herzl’in öncülüğünde siyonizm ile birlikte bir siyasal harekete dönüştü. Siyonizm ilk olarak Yahudi orta sınıfın ideolojisi olarak çıkar. Çünkü Yahudi oligarşisinin neden olduğu antisemitizmin esas baskısını Yahudi orta sınıfı çekiyor. Bizim de devletimiz, vatanımız, toplumumuz olsun düşüncesi ilk bu kesimlerde somutlaşıyor.

Bu sırada Yahudi oligarşisi aristokratlaşır. Avrupa aristokrasisi Yahudilere borçlandıkça ünvanlarını Yahudilere satar. Rothschild, Disrael gibilerin aristokrat ünvanı kazanmaları böyle başlar.

Modern çağa geldiğimizde bütün ulus devletlerin yine Yahudilere borçlu olduğu görülüyor. Hatta birbirine karşı savaşan iki devleti aynı Yahudilerin finanse ettiği ilginç durumlar çoktur.

TÜRKSOLU: Yahudilik ile kozmopolitizm ve küreselleşme doğrudan ilişkilidir denilebilir mi?

Küreselleşme Yahudiliğin en büyük zaferidir

HASAN BASRİ GÜRSES: Yahudilik ile kozmopolitiklik, melezlik doğrudan ilişkilidir. Diasporik Yahudilik, içinde bulunduğu topluma entegre olamadığı ikili bir görev üstlenir. Örneğin Alman isimli Yahudi hem modern Alman kültürüne yön verir hem de örtük olarak diasporik kültürünü yaşatır.

Modern dönemdeki kozmopolitizm ve küreselleşme olgusunun da baş unsuru yine Yahudilik oluyor. Zaten kapitalizmin, sermayenin doğasında da milletsizlik ve sürekli dolaşım vardır. Bunlar hep Yahudilikle örtüşüyor.

1990’lara geldiğimizde karşımıza çok önemli bir gelişme çıkıyor. Bu tarih adeta Dünya Yahudi Partisinin bir zaferi gibidir. Sovyetlerin çöküşü, tek kutuplu dünyanın ve Yeni Dünya Düzeni’nin kurulması kozmopolitizmin ve Yahudiliğin bir nevi zaferidir.

Yahudi düşünürler ve rabbiler önce hıristiyan Avrupa’yı hallettiler. Hıristiyanlık tartışmaya açıldı ve Yahudi karşıtlığının temel temsilcisi Katolikliğin Avrupa’daki bütünlüğü parçalandı.

Engizisyon hikayelerini bilirsiniz. Bir kısmı doğru olmakla beraber, önemli bir abartı da içermektedir. Tıpkı Yahudi soykırımı gibi hep gündemde tutulur. Aslında bu Yahudilerce finanse edilen Protestan ayaklanmasının ideolojik olarak doğrulanması içindir.

Şimdi bu dinsel opersayonun ikinci aşamasına geçilmiştir. “Kitapların kitabı bizimkidir. Diğerleri bizim kitabımızın taklidi ve bozulmuşudur. Dinler diyaloğu adı altında İbrahimli dinler Yahudilik egemenliği altında toplanmalıdır.”

Mesele şudur. 1990’larla birlikte Yahudiler artık “hem geleneğin hem de geleceğin sahibi olan ırk biziz” iddiasını açıkça ifade etmeye başlamıştır.

Aslında Yahudilerin kendi teolojisi bile bu iddiayı sarsmaktadır. Yahudilere yüzlerce peygamber gönderildiği söylenir. Oysa Sami kavimlerin diğer kolu olan Araplara yalnızca bir tane gönderilmiştir. Ama Yahudiler kendilerine gönderilen tüm peygamberleri ya öldürmüş ya da sözünden çıkmışlardır. O zaman şu sonuç çıkmaktadır. Adalet, kardeşlik ve eşitlik getirmekle görevli peygamberler asla Yahudileri adam edememiştir. Yahudi sorunu kendi kaynaklarında bile böyle karşımıza çıkmaktadır. Yahudi kavimlere yüzlerce peygamber geliyor ve Yahudi kavminde toplumsallığı yaratamıyor. İşin püf noktası; toplumsallık ile Yahudiler arasındaki bu çelişkidedir.

TÜRKSOLU: Bugün Yahudiliğin diğer dünya halkları özellikle mazlum milletler karşısındaki somut konumu nedir?

HASAN BASRİ GÜRSES: Yahudi teolojsinde kendileri seçilmiş ırktır. Nitekim diğer kavimler alt sınıf görüldüğü için Yahudilik evrensel bir din değildir ve misyonerlik yapmaz.

Yahudilik bugün diğer halklar üzerinde açık egemenliğini ilan etme noktasına gelmiştir. Örneğin tarih boyu kendini gizli tutmuş olan ve Yahudiliğin modern bir tarikatı olarak adlandırabileceğimiz masonluk ilk defa açıkça kendini ifade etmeye, kendisini legalize etmeye başladı.

Enternasyonal siyonizm ve milli siyonizm birleşti

Bugün enternasyonal siyonizm ile milli siyonizm kader birliği içindedir. Bu çok müthiş bir tehlike yaratmaktadır. Enternasyonal siyonizm, Soros, Albright, Brezezinski ve Kissinger gibi temsilcileriyle global siyasi ve ekonomik gücünü, milli siyonizmin yani İsrail’in açıkça hizmetine sunmuştur.

İsrail kurulmadan önce Hertz, Batı’ya “Biz Batı medeniyetinin en doğudaki savunma kalesi olacağız” demiştir. Gerçekten de İsrail kurulduğundan beri Ortadoğu Batı tarafından bir kan gölüne çevrilmiştir.

Bugün dünya siyaseti Büyük Ortadoğu Projesi üzerine dönüyor. Büyük Ortadoğu Projesi, bizim Türk-İslam coğrafyası diye bildiğimiz eski Osmanlı coğrafyası’nın yeniden sömürgeleştirilmesidir.

Bölgenin gerçek tarihsel halklarından söz hakkı alınmak isteniyor. Tarihte üç büyük kavim bu bölgeye ve dünyaya şekil vermiştir: Türk, Fars ve Arap. Bu üç kavim enternasyonel Yahudi’nin en büyük düşmanıdır.

Bu bölge yeniden yapılandıralacaktır. İsrail ise tek egemen özne olarak bu üç kavme karşı öne sürülüyor. Dünya Yahudi finans merkezleri ve Anglo-Sakson emperyalizmi aynı denklemde buluşuyor. Bu amaçla tüm dünyayı bir Roma arenasına dönüştürdüler. “Sizi caminizde bile öldürürüz” mesajını dünya medyasına geçtikleri filmlerle duyurdular.

1,5 milyar Müslüman’ın arasında 50 senedir Filistin halkını katlederek varolan İsrail’in modeli, şimdi tüm Müslüman coğrafyaya yayılmak isteniyor.

Bundan dolayı Yahudi sorunu günümüzde tarihteki her dönemden daha yakıcı bir şekilde ezilen halkların ve insanlığın gündemine oturmuştur.

Bu gelişmelerle birlikte tüm dünyada üçüncü dalga bir antisemitizim akımı yayılmaktadır. Tüm dünyada durup dururken insanların kafasına birden düşmez ki bu. Dünya Yahudi Partisinin eylemleri antisemitizime neden olmaktadır. Bu çok doğaldır.

TÜRKSOLU: Türkiye’nin bu saflaşmada yeri nedir?

İsrail’in esas hedefi Türkiye

HASAN BASRİ GÜRSES: Devlet özlemi 2000 yıldır Yahudiliğin içindedir. Bu dünyanın doğal siyasal yapısıyla hep çelişir.

Örneğin bundan 100 yıl öncesine gidelim. Yahudi’nin vatan yapmak istediği bölge Osmanlı‘nın yönetimindedir. Osmanlı parçalanmadan burada bir İsrail düşlemek mümkün mü? Zaten İsrail’i kurmanın Osmanlı’dan geçtiğini bizzat gören siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, Osmanlı padişahının huzuruna gelerek tehditte bulunmuştur.

Osmanlı padişahı Filistin topraklarını parayla satmaya yanaşmayınca, bu sefer Anglo-Sakson emperyalizmi ve diğer emperyalistler Osmanlı’ya saldırarak parçalamışlardır. Daha bu saldırı tamamlanamadan 1916’da Balfour Deklarasyonu ile İngliz emperyalizminden İsrail’i kurma izni çıkmıştır.

Osmanlı’daki tüm milliyetçilikleri Yahudiler çıkarmıştır. En son Türk milletidir milliyetçilik davası güden ancak o da imparatorluk dağıldıktan sonradır.

Osmanlı parçalanmadan İsrail’in kurulması hayal bile edilemezdi. Bugün ise Türkiye parçalanmadan Büyük İsrail kurulamaz. Bu denklem bu kadar basittir. Tüm sorun buradan çıkmaktadır.

1990’lardar itibaren Türkiye’nin Türk Dünyası ile ilişkilerini engelleyen kim? Elçibey’i iktidardan düşüren kim? Bugün Türkiye’nin Türk Dünyası ile bağları tamamen kesildi ama İsrail’in Orta Asya’da her yerde kolu var. Orta Asya’daki havaalanlarını kim yapıyor, işletmesini kim sürdürüyor? Bugün Türklere Türk Dünyası yasak, İsrail ve ABD’ye serbettir.

Enternasyonal siyonizm ile milli siyonizmin kader birliği, dediğimiz gibi bir insanlık sorunu haline gelmiştir. Tüm dünyanın merkez bankaları, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF, BM organları Yahudi oligarklarının elindedir. Bu güç İsrail’in hizmetindedir. Türk milleti ve Türk Dünyası’na yansıması da kısaca budur.

Önemli bir örnek daha... Immanuel Wallerstein aslında Batı emperyalizmin en büyük ideoloğudur. Kendisi aslında Dünya Yahudi Partisinin büyük bir düşünürüdür. Tüm dünyada akademisyenler ona bağlıdır, adeta onun için veriler toplamaktadırlar. Dünya Sosyoloji Topluluğunun başkanıdır. Kendisini sınıflar ve ideolojiler üstü ilan etmektedir.

Wallerstein “Amerikan sistemi çökecek” dedi diye kendisi muhalif ilan edilmektedir. Aslında ABD’yi uyarmaktadır. Ve dünya çapında sosyoloji kuramları, dünya sistemi tezleri geliştiren bu insan, bunca süper işinin arasında, gün aşırı PKK’yla ilgili makale yazabilmektedir. Özgür Gündem bunları yayınlıyor. Bu Türkiye ve PKK’ya ne büyük ilgidir? Bunlar gözden kaçmamalıdır.

TÜRKSOLU: Peki dünya küresel kapitalist sistemi ve sizin tanımınızla Dünya Yahudi Partisi’nin dayattığı yeni sömürgecilik düzenini yıkacak dinamikler nelerdir? Türk milletinin burada rolü ne olabilir?

Sömürge halkları hortumları kesmeli

HASAN BASRI GÜRSES: Marks emperyalist dönemi ve siyasi sonuçlarını görmedi. Kendisinin emperyalizm üzerine tahlilleri yok. Lenin daha sonra kendini bu işe adadı.

Marks’a göre kapitalizmi en çok geliştiği yerde, Avrupa’da, işçi sınıfı yıkacak ve özlenen kardeşlik düzenini getirecekti. Ancak Avrupa Marksizmi 2. Enternasyonal ile zirvesine çıktı ve bu zirve tamamen kapitalizm ve emperyalizm yandaşlığıydı. Bunu Engels biraz gördü. Esas Lenin en çok Avrupa Marksizmine saldırdı.

Avrupa’da işçi sınıfı bir tane bile kapitalizm karşıtı devrim yapmamıştır. Örneğin 1955’te Fransa’ya karşı Cezayir Kurtuluş Savaşı başlar. Fransa 60’lara kadar 1,5 milyon insanı öldürür. Ama Fransız Komünist Partisi bu dönem bile “Cezayir Fransız’dır” demektedir bildirilerinde.

O zaman ne ortaya çıkmaktadır? 20. yy’ın da gösterdiği gibi kapitalizmi yıkmanın yolu sömürgelerdeki halkların, Batı’ya akan sömürü hortumlarını kesmeleridir.

Son Irak yağması emperyalizmin doğasını bir kez daha gösterdi. İngiliz emperyalizmi korsanlıkla başlamıştır. Daha sonra korsanlar Doğu Hint Kumpanyasını kurmuştur. Hindistan’da 100 binlerce kişinin kolu İngilizlerce kesilmiştir: dokumacılık yapmasınlar diye. Çin, afyon tüketsin diye Afyon Savaşlarında topa tutulmuştur. Şimdi de Irak’ta aynı hırsızlık ve cinayet açıkça işlenmektedir. Dolayısıyla emperyalizmin karşıtları bu katledilen halklardır. 1492’lerde Batı, Azteklere İnkalara ne yaptıysa, bugün de yaşanan budur.

“Şark Meselesi”nin özü

Batı emperyalizmi Amerika’da ve Afrika’da karşısında direnebilecek, büyük bir güç ile karşılaşmadı. Buralardan alınan güçle Asya’ya, Doğu’ya yöneldiler.

Şark Meselesi ancak böyle gündeme gelmiştir. 1. Dünya Savayı kimle yapılmıştır. Osmanlı’yla Batı arasındadır aslında bu savaş. Batı’nın karşısına ilk defa yenemediği bir rakip çıkmıştır. 1915’te Çanakkale’de ilk defa Anglo-Sakson emperyalizmi yenilgiyi tatmıştır. İngiliz generalleri ve askerleri, işte General Townshed topluca esir alınmıştır.

Gerçek Dünya Savaşı, Doğu ile Batı arasındadır. Osmanlı coğrafyası, Türk Dünyası ve İslam coğrafyasını sömürgeleştirme savaşıdır bu.

Bugün yaşananların özü de bu. Arada 100 yıl yaşanan varyasyonlar geçilmiş, yine aynı bölge, aynı çatışmaya dönülmüştür. Yeniden Doğu’nun sömürgeleştirilmesine başlanmıştır. Bu sefer İsrail en ön planda rol almaktadır. Bunu da diğer kavimler üzerinde dinsel bir egemenlik ve üstünlük hakkı düşüncesini taşıyan Yahudilik davasıyla birleştirmiş durumdadırlar.

Doğu halkları yeniden vahşi bir istilayla karşı karşıyadır. Bu, yüzyıllarca sürecek bir kaos ve toplumsallığı çürütme üzerine kurulacak bir istiladır. Asla bir düzen getirme davası değildir.

Kaldı ki Yahudiler tarihin hangi döneminde bir düzen getirmiş, bir devlet kurabilmiştir. Kurdukları yegane devlet olan İsrail’in 50 yıldır Filistinlilere karşı uyguladığı faşist katliamlar ve rezalet ortadadır. Hayır bu devlet kurmak demek değildir. Devlet kurmak toplumsallık gerektirir.

Türk kavminin tarihi misyonu

Bu ise Türk milletinin tarihi misyonudur. 20.yy’daki gibi, 21.yy’da da bu misyon ve Doğu’yu savunmak görevi omuzlarımızdadır. Zaten dünya tarihinde iki kavmin çok önemli rolü vardır. Biri Yahudiler diğeri Türkler. Bu kesin bir olgudur.

Yahudiler daha önce belirttiğimiz gibi diasporik konuma düşmüş, bu konumda zihniyet dünyaları biçimlenmiş, daha sonra belli arayışlarla dünya tarihsel sürecine etkilerini bırakmış bir kavimdir.

“Tüm dünya global oldu, milli devletlerin zamanları geçti” denirken, 2000 yıl sonra İsrail’in Ortadoğu’nun göbeğinde kurdurulup, halklara kan kusturulduğu görülüyor.

Türk kavminin tarihsel rolü ise Türk etnikliğini aşmış bir roldür. Bugün Batı-Doğu dediğimiz kamplaşma, Osmanlı döneminde Hıristiyan-İslam olarak daha da doğrusu Türk-Batı kamplaşması olarak algılanıyordu. Son 500 yıl Batı tarihinin tek ülküsü zaten budur. Türkleri Avrupa’dan atmak, Anadolu’dan atmak. Burada bir yanlışlık yok. Çünkü Batı Türk’e karşı kendini savunmak tavrıyla modernleşme arayışlarına girmiştir.

500 sene önceki dünyaya bakın. Kuzeyde ne var? Cengiz’den geride kalan Altınordu Türk- İslam İmparatorluğu. İran’da yine bir Türk hanedanı Safeviler ve onlardan sonra 1922’ye kadar yine Türk olan Kaçarlar. Peki Horasan’da ne var? Timur İmparatorluğu. Hindistan’da 1100’lerdeki Gaznelilerin kurulmasından 1857’deki İngilizlere karşı sipahi isyanına kadar Türk egemenliği var. Memlük’te Mısır’da Sultan Bayparslar Türkler var. Ve tabi merkezde Osmanlı. Batı sömürgeciliğinin hemen arifesinde yeryüzünde Türk’ten başka bir güç yoktu. Büyük anlaşmazlık çıktığı zaman bile Türkler arasında çıkıyordu. Örnek Yavuz ile Şah İsmail. Bu egemenliğe saldıran Batı ve esas olarak Anglo-Saksonlar olmuştur. Hem Osmanlı’yı, hem İran’da Kaçarları, hem de Hindistan’daki Türk egemenliğini İngiliz emperyalizmi yıktı.

İki kavim iki yol

Bu kadar geniş bir coğrafyada, farklı kültürler, farklı diller, dinler ve milletler üzerinde egemenlik kurmak, devlet kurmak ve tüm bu coğrafyanın kültürel zenginliğini koruyup, yaşatacak kamusallığı yaratmak ancak Türk kavmine hasdır. İşte medeniyet kurmak asıl budur.

Milletlerin ve dinlerin zenginliğini korumak ve kendinden birşeyler katarak daha üst bir seviyeye çıkarmaktır bu. Bunu ırkçılık anlamında söylemiyorum. Bu tarihi bir realitedir. Batı tarihçileri “Türkleri çıkarın, dünya tarihi kalmaz” demektedir.

Devlet kurmak, toplumsallaşma yaratmak, düzen yaratmak, kanun yaratmak büyük bir iştir. Yahudilerin son 50 yıldır bir tane devleti var, işte ne olduğunu hep birlikte görüyoruz. Yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Devlet kuruculuğu bu değildir.

Temel sorun bu iki kavmin medeniyet anlayışlarının çatışmasıdır. Bugün sözünü ettiğimiz coğrafya sömürgeleştirilmek istenen coğrafyadır. Böl, yönet, çatıştır stratejisi bu bölgede uygulanmaktadır. Türk milleti bölge haklarına tam tersine bir yolu, kendi gücüyle kendilerini yönetme yolunu göstermektedir.

Birinci yol gösterici, Mustafa Kemal’in önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşıdır. Dünyadaki ilk başarılı antiemperyalist Milli Kurtuluş Savaşıdır. Öncüdür. İkincisi Sultan Galiyev’in Sömürgeler Enternasyonali düşüncesidir. Bütün mazlum sömürge uluslarının kurtuluşudur. Bugün de çözüm bu örneklerde yatmaktadır.

Dünyada, ya Yahudi kavminin toplumsallığı dışlayan, bireyci, özel mülkiyetçi, sermayeci, talancı küresel sistemi hakim olacaktır; ya da Türk kavminin tarihsel özelliği olan özel mülkiyeti dışlayan, devlet kuruculuğu, toplumsallık, kamusallık ve eşitlik modeli egemen olacaktır. Tarihte hep öne çıkan bu iki kavmin belirleyiciliği yine ortadadır.

Biz Türkler böylelikle devletçi, kamusal ve eşitlikçi milli karakterimizle insanlığın evrensel kaderinde olumlu bir rol oynayabiliriz.

 

http://www.turksolu.net/78/kapak78.htm

 

Yahudilerin “Küresel Çete”deki yeri

Kapak

Talat Turhan

 

 

Gizli örgütlenmeler, ABD derin devleti yapılanmasının yapıtaşlarıdır. Şöyle söyleyebiliriz ki; bunları parça parça bir araya getirdiğimiz vakit ABD karar mekanizması ortaya çıkmış olur. Bu örgütlerde yer alan seçkin kişiler karar mekanizmasını oluşturur. Kararlar bunlar tarafından alınır. Tüm bu gizli örgütlerden ve istihbarat teşkilatlarından gelen öneriler, çekirdek kadro dediğimiz bir merkeze gelir. Son sözü onlar söyler. Çekirdek kadro 15-20 kişiden fazla değildir.

Bu kadroya dahil olmak için tek koşul şudur: Bilderberg üyesi, Trilateral Komisyonu (TC) üyesi, bir de aynı zamanda CFR üyesi olmaktır. Bu çekirdek kadroya yan örgütler ve istihbarat örgütleri hizmet ediyor. CFR, Bilderberg veya Trilateral Komisyon’un aldığı tüm kararlar genellikle tasarı halindeki kararlardır. O öneriler toplanır karar merkezine gelir. Karar merkezinin aldığı mutlak karar, savaş kararı, işgal kararı, savaşı durdurma kararıdır. Bu karar alındıktan sonra görünürdeki ABD Devleti bunu uygulamakla yükümlüdür.

Özet olarak şunu söyleyebiliriz, eğer çekirdek kadro içinde değilse, ki çekirdek kadro içerisinde olan ABD Başkanı benim bildiğim kadarıyla hemen hemen yoktur, bu kararları uygulamak zorunda olan Başkan kukladan başka birşey değildir.

Buna tek bir istisna verilebilir: Bill Clinton. Hem Bilderberg, hem Trilateral, hem de CFR’ye üye olan tek Başkandır.

Küresel seçkinler arasındaki hiyerarşiyi anlayabilmek için önde gelen üç örgüte üyeliklerine bakmak gerekir. CFR, Bilderberg ve Trilateral’in her üçüne birden üye olanı üç yıldızlı, ikisine üye olanı iki yıldızlı, tekine üye olanı tek yıldızlı şeklinde değerlendirebiliriz. Bir de tabii farklı Mason Locaları, Rotary, Lions vs. gibi kuruluşlara üyelik varsa bunlar ek puan kazandıracaktır. Bunların yanı sıra, Skulls&Bones benzeri tamamen gizli topluluklara üyelikler vardır.

Sonuçta şöyle bir şema çıkıyor karşımıza: Bir uygulayıcı işlevini üstlenen legal kuruluşlar, bir de gizli çalışmakla birlikte legal görünüşte olan kuruluşlar -ki kamuoyu da son dönemde bunları tartışmaya başladı- mevcuttur. Bilderberg, Trilateral Komisyon, CFR örgütleri gibi aslında bilinen, tanınan; ama aslında faaliyetlerini gizli yürüten, etkinlikleri tam olarak bilinemeyen kuruluşlardır. Bunlar hakkındaki iddialar aslında çok da yeni değildir.

Bundan yıllar önce bir CIA ajanı olan David Ross tarafından yazılmış olan kitapta bu mekanizma açık olarak ortaya kondu. ABD’nın bir görünen yüzü vardır, bir de görünmeyen yüzü. Buna aysberg de denilir. Aysberg’in 1/3’ü açıktadır, 2/3’ü gizlidir. Görünen yüz dipteki yapılanmadan emir alır. Yani gizli yapılanma idare eder. İşte en dipte de Skulls&Bones ve Illuminati gibi hem gizli faaliyet yürüten, hem de hiçbir legal kılık giymeyen örgütler vardır.

ABD Başkanlarından Franklin Roosevelt, 1933’teki bir yazışmasında “İşin gerçeği şu ki (bunu sen de ben de biliyoruz), büyük merkezlerdeki bir finans unsuru ta Andrew Jackson’ın günlerinden bu yana yönetime sahip olmuştur.” demektedir. ABD Başkanı, kendisini de yöneten ABD’deki Gizli Hükümeti bizzat itiraf etmektedir.

Aslında dünyadaki bütün faaliyetleri yöneten ekonomidir. Ekonomiyi yöneten güç de paradır. Bundan dolayı bütün dünyayı yöneten güç bankalar ve bankerlerdir.

Olaya bu açıdan baktığımız vakit, ikiyüzyıldır dünyayı yöneten iki büyük bankerlik grubunu tespit ediyoruz. Bu iki grup dünyaya egemen. Diğer gruplar hiyerarşide daha alt sıralarda.

Amerika’daki grup, Rockefeller grubudur. Avrupa’daki ise Rothschild ailesidir. Rakama döküldüğünde, bu iki grubun elde ettiği sermaye birikimi, dünya ekonomisinin çok büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Çokuluslu şirketleri de bu finans tekelleri finanse etmekte ve dolayısıyla yönetmektedir. Çokuluslu şirketlerin perde arkasındaki sahipleri bu finans tekelleridir. Dünya ekonomisinin %50’ye yakını aslında bu iki ismin doğrudan ve dolaylı kontrolü altındadır: Rockefeller ve Rothschild.

Dolayısıyla ilk önce bankerler vardır. Sonra çokuluslu şirketler. Bankerleri de bu iki aile temsil eder. Atlantiğin iki yakasındaki birkaç oligarşik aile, bunların liderliğinde dünyayı yönetmektedir.

Yahudi Rothschild ailesi, aristokrat ve köklü bir hanedandır. Bizzat İsrail devletinin milli kahramanlarından olan Baron M. A. Rotschild’in 19. yy’da söylediği şu sözler, bu hanedanın dünyayı nasıl yönettiğini ortaya koymaktadır: “Bana bir ülkenin parasının kontrolünü verin. Kanunlarını kimin yaptığı umrumda değil.”

(“Küresel Çete” kitabından alınmıştır)

 

http://www.turksolu.net/78/turhan78.htm

 

Kerkük’te Kürt istilasına müdahale edin

Kerkük'te susan Diyarbakir'da susar

Türkiye

Kaya Ataberk

Tarihi Türk yurdu, Yankinin ve Kürt’ün elinde

 

17 Ocak 2007, Kerkük... Şehrin Türklerin en yoğun yaşadığı semti olan Sarıkahya, ABD emperyalizmi ve onun uşakları Kürt çapulcuları tarafından bir kez daha kana bulandı. Sarıkahya Kültür Merkezi’ne atılan bomba sonucunda 10 kişi öldü ve 40 kişi yaralandı. Bu Kürtlerin ve Amerikalıların, Kerkük’te Türklere karşı giriştiği ilk katliam değil. Ancak bu katliam zamanlama açısından ayrıca önem taşıyor. Irak’ta yaşananların acısını en çok çeken Irak Türkleri oldu. Bu nedenle olayı en doğru değrlendrenler de onlar oldu. Irak Türkmen Cephesi (ITC) yaptığı açıklamada, bu saldırının gerçekleştirilme nedeninin; Kerkük’ü, Kürt devletine bağlamak için son adımın atılacağı referandumdan önce Türklerin iyice sindirilmek istenmesi olduğunu açıklıkla ortaya koydu.

2003 yılında Saddam’ın devrilmesinden hemen sonra başlayan Kürt istilası artık son aşamasına gelmiş bulunuyor. Kürtler, ABD desteğiyle yapacakları referandumla beraber, Kerkük’e el koymanın hevesi içinde ellerini ovuşturmaya başladılar. Kürtler daha en başında, Kerkük nüfus dairesini ele geçirip, şehre 600 binin üzerinde peşmergeyi yerleştirmişlerdi. Bugün hayata geçirmeye hazırlandıkları planı daha o zamandan etnik temizlik üzerine kurulmuştu.

Yaşanan sürecin Türkiye’ye yansıması ise tahminlerimizden bile daha kötü oldu. İlk açıklama Tayyip Erdoğan’dan geldi. Sanki, tüm bu yaşananların sorumluları kendileri değilmiş gibi Irak’ta ve Kerkük’te yaşananların kanlarına dokunduğunu, bu duruma seyirci kalamayacaklarını açıkladılar. Kimseye karamizah duygusundan başka bir şey vermeyen bu açıklamaların sonucu; ABD ve Kürtlerin AKP ve Erdoğan’a alışıldığı gibi posta koymaları oldu.

 
Amerikancı İttifak Kuvvetleri

Mehmet Ağar
DYP Genel Başkanı
Mehmet Ağar

Devlet Bahçeli
MHP Genel Başkanı
Devlet Bahçeli

Hayri Kozanoğlu
ÖDP Genel Başkanı
Hayri Kozanoğlu

Levent Tüzel
EMEP Genel Başkanı
Levent Tüzel

Aydemir Güler
TKP Genel Başkanı
Aydemir Güler

IKDP, “Erdoğan seçim yatırımı yapıyor, yakında susar” derken, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tom Casey: “Referandum, Irak Anayasası’nda belirtildiği zamanda yapılacak, Kerkük’ün statüsünün belirlenmesine ilişkin mekanizmalar burada vardır ve biz de elbette Irak hükümetinin bu planlarla hareket etmesini bekliyoruz” diyerek Erdoğan’ı tersledi.

Değil Kuzey Irak’a, kendi Şii yandaşlarına bile hakim olamayan sözde Başbakan Maliki bile; “Türkiye, Kerkük’ün kendi şehri olmadığını unutmasın, sınır ötesine geçilirse bunu işgal sayarız, Türkiye Kerkük’teki Türkmen sayısını abartıyor, PKK önemli bir sorun değil” diyerek kendini gösterdi. ABD, Mısır, Kuveyt, Ürdün gibi sekiz Amerikancı Arap ülkesini bir araya getirerek bunlarla ortak bir bildiri yayınladı. Bildiride Türkiye, Irak’ın içişlerine karışmaması için uyarıldı.

Türkiye içindeyse her zamanki Amerikancıların, her zamanki tepkileri daha da utanmazca açığa çıktı. Bugünlerde tüm Amerikancı sağ ve komprador sol birleşerek müdahale ihtimalini ortadan kaldırmanın yollarını arıyor. Sahte milliyetçiler de, sahte solcular da kendi hesaplarını yapadursunlar, Türk vatanı Kerkük, emperyalizmin ve Kürt çapulculuğunun elinde inlemeye devam ediyor…

Kerkük, Osmanlı’dan da, Selçuklu’dan da önce, hatta Anadolu’nun bir çok bölgesinden de önce Türk akınlarıyla Türk yurdu yapılmış, tarihsel bir vatan toprağıdır. Tarihin eski çağlarından bu yana Kerkük Türk şehridir, Kerkük’te Türkçe konuşulur. Misak-ı Milli sınırları belirlenirken, Türklüğün en önemli kalelerinden birisi olarak Musul’la beraber içerde bırakılan Kerkük, vatandan ayrı geçen yıllara rağmen bugüne kadar Türk kaldı. Ama bugün DTP Başkanı Ahmet Türk, “Kerkük, Kürt kentidir” diyebiliyor. Ahmet Türk’ün açıklamasına daha yakından bakınca, Kerkük Türklerini Türkiye’ye karşı kışkırtmaya bile kalkıştığını görüyoruz. Ahmet Türk: “Türkiye, Türkmen kartını kullanarak müdahale hakkını elinde tutmaya çalışıyor” diyerek Kerkük Türklerine, Türkiye’nin kendilerini kullandığı propogandasını yapıyor. Bunların söylenmesinin Türk milletli açısından ne kadar katlanılamaz olduğunu bir kenara bıraksak bile bu PKK’lının bu kadar cesareti nereden bulduğuna bakmamız gerekir.

Bu cesaret bulunmuştur çünkü bin yıllık Türk yurdu Kerkük, Yankiye ve peşmergeye teslim edilmiştir. Çünkü yaşananlar karşısında susulmuştur. Daha ABD, Irak’a saldırmadan önce TÜRKSOLU’nun defalarca uyarmasına rağmen müdahale etmeyen güçlerin eseridir bu. Tüm kademelerden Türkiye’yi son yıllarda yönetenlerin ve bu kara günlere getirenlerin eseridir.

Bu sorumlular bugün de ABD’yle karşı karşıya gelmenin dile getirilmesinden bile korkmaktadırlar ve Türkiye’nin olası bir müdahalesine engel olmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Komprador siyaset ve basından müdahale karşıtı kampanya

Türkiye’nin olası bir müdahalesinin önünde konumlanan iki önemli kesim var. Bunlardan birincisi; sağlı, “sol”lu işbirlikçi siyaset kurumu ve bu kurumun siyasi partileri. Bunların milliyetçilik ve solculuk iddiasında olanlarının nasıl ABD çizgisinde bir araya geldiklerini ayrıca analiz etmek gerekecek. İhanetin sağı da “sol”u da birleşmekte sakınca görmez.

Diğer kesim ise başta Aydın Doğan grubu olmak üzere işbirlikçi medyadan oluşuyor. Basın da en az işbirlikçi siyaset kadar üretken davranıyor. Basının birinci tezi, Türkiye’nin Kerkük’e müdahale etmek gibi bir hakkının olmadığıdır. Oysa Türkiye, Lozan Antlaşması’yla bu hakka sahiptir. Bu hukuksal durumun da dışında, Türkiye uluslararası hukukun kendisini desteklemesini beklemek zorunda da değildir. Bir devlet, devlet gibi davranmayı başarabilirse o hukuku da hakkı da kendisi yaratır ve dosta düşmana kabul ettirir. Bu durumun nasıl olacağı merak edilirse yine Lozan’a bakılmasını öneririz.

Basında müdahale karşıtlığının şampiyonluğunu yapan isimlerin, 1 Mart tezkeresi döneminde de tezkere savunuculuğunun şampiyonluğunu yapanlar olması da Amerikancılığın doğası gereğidir. Erdal Şafak; “Barzani ve Talabani’yi Ankara’ya davet edip konuşmanın zamanı gelmedi mi?” diye sormaktadır. Serdar Turgut da aynı yaklaşımı taşımaktadır. Ertuğrul Özkök ise yine en açık sözlüyü oynuyor: “Ben o günlerde şunu açıkça yazdım: ‘Eğer 1 Mart tezkeresini geçirmezseniz ilerde ABD ile savaşmak zorunda kalacaksınız’ öngörüm doğru çıktı’” demektedir. Gerçekten de Özkök bir açıdan haklıdır, Türkiye ABD ile savaşmak zorunda kalacaktır ama bu tezkere geçse de geçmese de böyle olacaktı. ABD’nin planı Kürt devletidir ve bu da Türkiye’de ulus yapısını parçalamanın planıdır. Bugün Irak’a girmenin anlamı da PKK, Barzani, Talabani, işbirlikçi Irak hükümeti ve ABD’yle savaşmak anlamına gelecektir. Ve en önemlisi Türkiye’nin bunu göze alarak Kuzey Irak’a müdahale etmek dışında bir seçeneği de yoktur.

Tek seçenek müdahale

Emekli general, acemi yazar Osman Pamukoğlu, müdahale karşıtlarının askeri dayanağı rolüne soyunmuş durumda: “… ABD ve İngiltere izin verse bile, oralara kadar indiğinizde vadilerde, şehirlerde neler olacağı belli. İçeri girdiğiniz anda karşınızda sadece PKK’yı değil 7 milyon Kürt’ü bulacaksınız.” Anlaşılan Pamukoğlu’nda daha açık Amerikancılık dışında yeni bir şey yok…

Bunlar Batıcı basının ağzında sakız oladursun biz gerçeklere dönelim. Türkiye, bugünlere 2003 yılından beri uygulanan sözde aklıselim politikasıyla geldi. Müdahale her geciktiğinde şartlar daha da zorlaştı. Biz TÜRKSOLU olarak o dönem “Kerkük’te Susan Diyarbakır’da Susar” diyerek tüm Türk milletini uyarmıştık. Bugün gerçekten de her yerde susulmaktadır ve susturulması gerekenler konuşmaktadır. Ancak artık konuşarak yapılacak hiçbir şey de kalmamıştır. Artık tek seçenekle, en kötü denilerek bugüne kadar kaçılan seçenekle, yani Türk-Amerikan savaşının kaçınılmazlığıyla yüz yüze gelmektir. Yoksa ne Kerkük için ne de Türkiye için bir yarından bahsedilemez.

Geçtiğimiz hafta Türkiye trajikomik bir olayı daha yaşamak zorunda kaldı. ABD, PKK’nın Mahmur Kampı’na müdahale (!) etti. ABD askerleri, Irak birlikleriyle beraber kampı ziyaret etti, kamptaki PKK’lılarla yemek yedi ve tek bir mermi dahi bulamadan operasyonu bitirdi. Bu, Edip Başer Paşa’nın iddia ettiği gibi “PKK’ya ABD müdahalesinin bir başlangıcı” değildir, bu ABD basının yazdığı gibi “Nicholas Burns’ün Ankara ziyareti öncesi gösteri” de değildir. Bu Türkiye’yle dalga geçilmesinin resmidir sadece. Bu küçük düşmeye bir daha katlanmamak için bile tek seçenek müdahaledir.

Amerikancı “Sol”un müdahale düşmanlığı

Siyasi partiler arasında doğrudan doğruya Kuzey Irak’a müdahale etmeyi savunan bir tek CHP oldu. Diğer taraftan kendisini sol sayan bir kesim, müdahaleyi savunan CHP’nin ne ırkçılığını bıraktı, ne de emperyalistliğini…

Evrensel gazetesi, her zamanki Kürtçü tavrını alarak CHP’yi boy hedefi yapmakta PKK kadar hevesli davrandı. Evrensel yazarlarından İhsan Çaralan durumu, “Ancak böyle bir kararla Amerikancılar 1 Mart’ın rövanşını almış olacaklar… CHP şimdi 1 Mart’ın kefaretini ödeyecektir” diyerek ele almaktadır. Bugün Kerkük’e müdahale etmenin ABD planlarına karşı bir adım olduğunu saklamak istemektedir.

SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın, CHP’nin operasyon önermesine karşı çıkmaktadır.

ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Alper Taş; “CHP sağ kesime dönük bir strateji geliştiriyor, Kerkük ve sınır ötesi operasyon konusundaki yönelimleri de sağcılaşmanın tezahürüdür… emperyal yaklaşımlardan vazgeçilmeli” diyerek CHP’ye ve tüm müdahale taraftarlarına saldırmaktadır.Böylece Kerkük’te ABD destekli Kürt istilasına, aşiret rejimine karşı operasyon istemek emperyallik, ırkçılık ve sağcılık; ABD’nin ve Kürtlerin her istediklerini rahatça yapmalarını, savunmak solculuk olmaktadır.

Yurtsever Cephe-TKP ise: “Anlaşılan o ki, CHP Genel Başkanı ülkemizin bir sıcak savaşa sokulmasını ve Irak’taki işgalden pay alınmasını istemektedir” demektedir.

El insaf! Tabii ki bu kesimleri milliyetçiliğin ve antiemperyalistliğin, solculuğun ta kendisi olduğuna ikna etme şansımız yok. Bu “sol”un gözleri Amerikan bayrağından yapılmış bezlerle bağlanmıştır. Ama gene de onları bile birazcık da olsa tutarlı olmaya davet etme şansımız olmalı. Şu an açık açık ABD ile aynı noktalardan Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahalesine karşı çıkan bu güçler, bir taraftan hâlâ kendilerinin ABD’ye karşı oldukları izlenimini sol kamuoyuna vermeye çalışmaktadırlar.

Peki yarın Türk askeri, Kuzey Irak’a girse, ABD de Türk askerine saldırsa ve savaş başlasa ne yapacaklar? “ABD, bölgenin sahibi Kürtleri savunuyor, biz de ABD’nin yanında olalım” demeye devam mı edecekler? Bu onların ortaya attıkları politikanın doğal sonucudur. O sonuç da onları açık Amerikancılığa götürecektir.

Bunu düşünemediyseniz biz sizi bir kez daha uyaralım ama eğer düşünerek böyle bir noktaya ulaştıysanız kolay gelsin…

Sahte milliyetçiler de aynı noktada

MHP ve DYP gibi Amerikancı milliyetçilerin milliyetçilikleri de gene ABD çıkarlarıyla ve kendi siyasal durumlarıyla sınırlıdır. MHP de DYP de sınırötesi operasyona bu sefer açıktan karşı çıkmış durumdadır. Devlet Bahçeli, diplomasinin sonuna kadar götürülmesini ve eğer operasyon yapmak gerekirse bunun da ABD ile istişare halinde yapılması gerektiğini iddia etmektedir. ABD ile istişare edeceksek kiminle savaşacağız sorusu havada kalmaktadır. Mehmet Ağar’sa “Diplomasinin bittiği yerde diplomasi başlar” diyerek operasyonun tam karşısında yer almaktadır.

Burada da bu Amerikancı milliyetçilerle ilgili olarak şu durumu açıklıkla tespit etmek gerekmektedir. Normal koşullar altında, sözgelimi bir sene önce bu partiler sırf Türk milletine iyi görünmek adına operasyon yapılsın diyebilirlerdi ama seçimlere bu kadar az zaman kala bunların asıl korkusu depreşmektedir: ABD’nin desteğini alamamak, Yankiyi küstürmek. Bu bir sağcı, Amerikancı için kabustur ve bu sefer de sırf bu nedenle operasyon isteme şansları yoktur. Sözgelimi MHP Genel Başkanı eğer çok milliyetçiyse “Biz iktidara geldiğimizde karşımızda ABD de olsa müdahale ederiz” demelidir ama diyemez. Bunu ancak solcu, Atatürkçü ve antiemperyalist bir siyasetçi söyleyebilir, bir Amerikancı değil.

Peki sınır içindeki Kürt işgali ne olacak?

Diğer taraftan bir diğer önemli mesele de Türkiye’nin sadece sınır ötesinin değil sınırın bu tarafının da Kürt işgali altında olduğudur.

PKK’nın yasal partisi DTP Güneydoğu’da tüm önemli belediyeleri ele geçirdi, Mersin, Adana, İstanbul Kürt istilası altında, Apo İmralı’dan PKK’yı rahatlıkla yönetmeye devam ediyor. PKK’nın televizyonları, gazetesi yayın yapmaya devam ediyor.

Ülke içindeki bu durum ortadayken, sınırötesine geçmek, Kerkük’e kadar müdahale etmek aslına bakılırsa uzak ihtimallerdir ve AKP’nin ne içerde ne de dışarıda böyle bir şeye niyeti yoktur. Eğer biraz olsaydı önce içeride müdahale ederdi. Türkiye içinde güçlü bir durum yaratılamadıktan sonra da Kuzey Irak’a müdahale bir hayal olarak kalacaktır.

Diğer taraftan Abdullah Gül, hâlâ hem Türkmenlerle hem de Kürtlerle akrabayız demeye devam ediyor. Tarihte Kürtlerin, Ermenilerle vs. akrabalık ilişkileri olmuş olabilir ama bu Türk milletini bağlayacak bir şey değildir. Herkes kendi adına konuşmalıdır.

ABD’nin Kuzey Irak’a yerleşme planı

ABD açısından da durum karışık görünüyor ama aslında belirli temel gerçekler ışığında bakıldığında anlaşılmaz bir durum yoktur. Birincisi ABD Ekim ayından beri çok ciddi kayıplar vererek zor duruma düşmüştür. ABD’liler hiç hatırlamak istemedikleri Vietnam Savaşı’nın Tet Saldırısı günlerini yeniden yaşadılar. ABD, Baker-Hamilton Raporu’yla geri çekilmeyi bile tartıştı. Ancak bugün görüyoruz ki ABD’nin şu anda Irak’tan çekilme imkanı yoktur, ABD çıktığı anda tüm planlarını riske atmış olarak ayrılacaktır ve pek kazanma şansı olmayacaktır. Kalması da daha çok kayıp vermesi ve tüm Ortadoğu’nun düşmanlığını daha çok üzerine çekmesi anlamına gelecektir. ABD sıkışmış durumdadır ve Bush son olarak Bağdat ve El Anbar’a müdahale edebilmek için 20 bin ek asker ve iki peşmerge tugayı getirileceğini açıklayarak çekilme niyetlerinin olmadığını göstermiştir.

Ama bu durumun geçici olduğunu unutmamalıyız. ABD esas planını Kuzey Irak’a yerleşmek, kukla Kürt devletini dev bir askeri üsse dönüştürerek Ortadoğu’ya buradan saldırmak istemektedir. Askeri tesis inşaatları Kuzey Irak’ta başlamış durumdadır. İncirlik Üssü’nün teknik donanımının önemli bir kısmı da sökülerek buraya taşınmıştır. Bununsa tek bir anlamı vardır. ABD, Türk topraklarından çıkıp, Kuzey Irak’a yerleşiyorsa, Türk-ABD savaşı için hazırlık yapıyor demektir.

AKP’li muhalif milletvekili Turhan Çömez Türkiye’nin BM ve NATO konseptine göre müdahale hakkını savundu. Ancak Türkiye’nin böyle bir konsepte ihtiyacı yoktur. Türk devletinin, Türk bakış açısıyla, Türk konseptiyle müdahale etmesi gerekmektedir. ABD topyekun bir savaşa hazırlanmaktadır ve tüm planlarını da buna göre düzenlemektedir. Türkiye zaman zaman Suriye ve İsrail gibi ülkelerin uyguladığı tehlikeli odakları ortadan kaldırma, etkisiz hale getirme yöntemlerini de göze alarak PKK’ya, Barzani ve Talabani güçlerine müdahale etmelidir. Türkiye’nin artık daha fazla aklıselime değil aktif ve kendisini savunacak bir taktiğe ve stratejiye ihtiyacı vardır.

Dün, Kerkük’te ilk katliam yapıldığında, Kerkük’te susan Diyarbakır’da susar demiştik. Aradan geçen zaman içinde artık Türk devletinin Güneydoğu’da konuşacak hali kalmamıştır. Bugün Kerkük’te yarın Ankara’da ve İstanbul’da da susulması istenmiyorsa tek yol vardır: Acil, etkin sınır içi ve sınır ötesi müdahale.

 

http://www.turksolu.net/124/ataberk124.htm

 

 

Hrant'ın katili Kürt-İslam çetesi

Hrant'ın katili Kürt-İslam çetesi

Basyazi

Gökçe Fırat

 

Faili meçhullerden faili bellilere

Hrant Dink cinayetiyle ilgili geçtiğimiz sayıda yaptığımız tespit hafta boyu yaşanan gelişmelerle doğrulandı. Ancak olayların daha “detaylı” değil daha geniş çerçevede analizi en önemli ihtiyaç. Medyanın her gün pompaladığı “taze” haberler ve gelişmeler olaya sadece “polisiye” bir vaka hali kazandırmakta ve “esas”tan uzaklaşmaya yol açmaktadır.

Bu bakımdan Türkiye’de neler olduğunu yine uzun bir zaman diliminde ele alalım.

1990’lı yıllardan bugüne işlenen bir kısım siyasi cinayetlerle AKP iktidarının son yıllarında işlenen cinayetleri karşılaştırarak ele alalım.

Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok gibi aydınlara yönelen suikastler ve buna ek olarak Jandarma eski Genel Komutanlarından Eşref Bitlis’in öldürülmesi olaylarının failleri bulunamamıştır.

Bulunamaması da son derece doğaldır, çünkü bu cinayetler doğrudan ABD’ye bağlı kontrgerilla güçleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Cinayetler belki bir taşeron örgüte havale edilmiş olabilir ama sonuç değişmez: Faili meçhul cinayetlerin arkasındaki güç ABD’dir.

Fakat AKP iktidarı ile birlikte farklı türde bir gelişme yaşanıyor. Olayları tek tek analiz edelim.

Şemdinli’de bir kitabevi bombalanıyor. Bombalanan kitabevinin sahibi bombayı “fark ederek” dışarı kaçıyor ve dışarda da bombalayanları “fark ederek” yakalıyor. “Failler” bulunuyor. Faillerin arkasındaki güç olarak da dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı şimdiki Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt çıkıyor.

Bombalama sonrası medya neyi hedef alıyor: Derin devleti!

Danıştay üyelerinden Mustafa Özbilgin silahlı bir saldırgan tarafından Danıştay binası içinde öldürülüyor. Saldırgan silahı ile birlikte yakalanıyor. Saldırganın arkasındaki güç olarak ulusalcı kesimler hedef alınıyor. Hedefteki isim Ordu’dan emekli bir yüzbaşı: Muzaffer Tekin.

Medyanın bombalama sonrası hedefi yine aynı: Derin devlet.

Enteresan bir gelişme hemen bir hafta sonra Ankara’da Eryaman semtinde bir evde ihbar sonucu halen görevde subaylar yakalanıyor. Subaylar Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı. Evde Başbakan dahil bazı devlet yöneticilerine yönelik suikast plan ve krokileri yakalanıyor. Subayların ardındaki güç olarak yine Özel Kuvvetleri’in bağlı olduğu Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt gösteriliyor.

Medyanın hedefi değişmiyor: Derin devlet.

Son olay ise Hrant Dink’e yönelik suikast. Hrant Dink vuruluyor, vuran bir gün sonra yakalanıyor, azmettiren yakalanıyor, “herkes” “her şeyi” itiraf ediyor. Ulusalcılarla ya da Ordu’yla bir bağlantı ilk başta kurulamıyor.

Ama medyanın hedefi değişmiyor: Derin devlet. Fakat bu defa medya işi büyütüyor, sadece derin devleti değil, tüm milleti hedef olarak alıyor.

Şimdi şu soruyu soralım, on yıllardır faili meçhullerle yaşayan bu ülkede ne oldu da birden failler bulunmaya başlandı?

Ne oldu da Türk polisi bu kadar iyi çalışmaya başladı?

Soruya cevabı başka bir soruyla verelim: Bu olayları yapan güçle yakalayan güç aynı olmadığı sürece bu başarı mümkün olabilir mi?

Ve başka bir soru: Bunca yıldır tüm eylemlerini başarıyla, iz bırakmadan yürüten ve faili meçhul bırakan “derin devlet” bu kadar tecrübesiz olabilir mi?

Hrant’ın katili arkadaşları olabilir mi?

Olayları anlamak için ilk şart kafamızı çalıştırmak; sadece kendi kafamızla düşünmek.

Mesela şu son Hrant Dink suikastini hemen ulasal güçlerin üzerine yıkmaya çalışanlara ne demeli...

Bu zevatın mantığıyla düşünelim, Danıştay’da ne diyorlardı: Ulusalcılar yaptı, hedefleri hükümeti ve Şeriatçıları suçlu düşürmekti.

Peki aynı mantıkla soralım: Hrant Dink’i de milliyetçileri, Ordu’yu, ulusal güçleri suçlu göstermek isteyen birileri öldürmüş olamaz mı?

Kim olabilir peki bu güçler? Ulusal güçlerin düşmanı kim?

ABD ve AB başta var. Onlar işlemiş olabilirler bu cinayeti. Ya da içerdeki yandaşlarına ihale etmişlerdir.

Mesela iktidar işlemiş olabilir, böylece kendisine engel gördüğü ulusal güçleri suçlu göstermek istemiş olabilir.

Medya da olabilir. Uzun süredir ulusal güçlere karşı büyük bir linç kampanyası yürüten medyamızın mensupları, içlerinden bir arkadaşlarını öldürerek, bunun suçunu da ulusal güçlere yıkarak kazanç sağlamak istemiş olabilirler.

Şimdi bakıyoruz Hrant’ın arkasından ağlayanlara, mesela eski Aydınlıkçı arkadaşlarından Oral Çalışlar bu işleri iyi bilir. Ne de olsa eski örgütlerinde bu tür bir cinayet geçmişleri var. Ya da Cengiz Çandar da olabilir. O da bu konularda tecrübelidir.

Bizce medyada eski sol örgüt bağlantısı olan ve bugün çok üzülmüş numarası yapan tüm yazarlar bu cinayetin esas faili olabilir, araştırılmalıdır. Çünkü onlar kendi içlerinden birini öldürüp sonra faşistler vurdu, polis vurdu diye cenaze töreni düzenlemeye ve şehit edebiyatı yapmaya alışkındırlar.

Bir soru daha var: Acaba Hrant da bu tertibin içinde miydi?

Yani ulusal güçlere yönelik böylesi bir tertip için kendisini feda mı etti?

Şemdinli’de eski PKK’lı Seferi Yılmaz bombayı fark edip dışarı kaçmış kurtulmuştu. Yani çok inandırıcı bir tertip değildi. Çünkü bombalayanlar zaten kendileriydi. Seferi Yılmaz’ı da feda etseler daha inandırıcı olabilirdi ama nedense yapmadılar. Kim bilir belki Seferi Yılmaz son anda vazgeçti “şehit” olmaktan!

Ama Hrant Dink’e bakıyoruz. Adeta öldürüleceğini bilerek son iki sayıdır yazı yazmış. Yazılar birer veda yazısı. Sanki adam cenazesinde okunması için yazmış yazıları. Eski TİKKO militanı Hrant acaba Seferi Yılmaz gibi korkmadan “şehit” olmayı mı seçti?

Emniyet İstihbaratı, Fethullahçı medya ve sol örgütlerin ortak operasyonu

Hrant Dink suikasti Şemdinli ile başlayan süreç içinde yerli yerine oturuyor.

Tüm olayların faillerini bulan isimler aynı!

Emniyet İstihbaratı failleri genelde uzun süredir izliyor. Telefon kayıtları mevcut. Geniş bir ilişkiler ağı kurulmuş, şemalar çizilmiş. Yine geniş bir fotoğraf albümü hazırlanmış.

Olay oluyor, Emniyet İstihbaratı harekete geçiyor ve faillerin peşine düşüyor.

Aynı anda medya failler hakkında bilgi vermeye başlıyor.

Yine aynı anda bir takım sol örgütler protesto gösterisi düzenlemeye başlıyor.

Yani gayet organize bir hareket.

Bir yanda Emniyet İstihbarat dairesi, hemen yanında sol örgütler ve medya, ortak, organize bir eylem yürütüyorlar. Bu örgütsel bir hareket olsaydı, ortak eylem denirdi. Ama doğrudan istihbarat kuvvetinin denetiminde olduğu için buna ortak operasyon denir.

Bu bir polis operasyonudur, istihbarat operasyonudur.

Kontrgerilla nasıl çalışır

Operasyonu anlamak için biraz daha genişletelim çerçeveyi.

Kontrgerilla tüm dünyada aynı yöntemleri kullanır. Kontrgerilla doğrudan ABD ordusu tarafından NATO çerçevesi içinde kurulmuş ve örgütlenmiştir. Asker içinde, polis içinde, medya içinde, hükümet içinde, siyasi partiler içinde, sivil toplum kuruluşları içinde kolları, yani hücreleri vardır.

Kontrgerillanın temel hedefi sosyalizmdir. Ülkelerin sosyalist olmaması için çalışır kontrgerilla. Ama sosyalizm anlayışları son derece geniştir; herhangi bir milliyetçi hareket, ulusal kurtuluş hareketi, bağımsızlık yanlısı hareket de kontrgerilla öğretisinde sosyalist olarak adlandırılır.

İşte kontrgerilla böylesi bir perspektifle çalışır. Düşman güce isyancı adını verir. İsyancı, bir ayaklanma ile iktidarı alacaktır. Kontrgerillanın görevi ise ayaklanmaları bastırmaktır. Bunun için çalışır kontrgerilla.

Kendi talimatnamelerinde şunlar yazılıdır.

“Propaganda şu gayelerle planlanılır ve kullanılır:

1-)İsyancı kuvvet üyelerini bölmek, aralarına nifak sokmak, ayrılmalarına yol açmak.

2-)İsyancının sivil desteğini kısmak veya tamamen ortadan kaldırmak.

3-)Sivilleri isyancı lehinde gizli faaliyetlere katılmamaları yönünde ikna etmek.

4-)Tarafsız sivillerin aktif desteğini kazanmak.

5-)Dost sivillerin desteğini devam ettirmek ve kuvvetlendirmek.

6-)Arzuya göre milli birliği veya ayrılığı başarmak” (FM-31-15)

İsyancı: Ulusal güçler

Şimdi kendinizi ABD’nin yerine koyun. Türkiye’de ve genel olarak bölgede bir ulusal uyanış var. Özellikle Türk Ordusu içinde ciddi Amerikan karşıtı bir eğilim var ve gittikçe de güçleniyor.

Talimnamedeki isyancıya ne ad verirsiniz?

Evet medyanın kullandığı terim boşuna değil: Ulusal güçler!

Bugün Türkiye’de ulusal güçler isyancı kuvvettir. ABD bu kuvvetin gerisinde potansiyel destekçi olarak Türk Ordusu’nu görmektedir. Bu isyancının bir ayaklanma ile iktidarı alması ihtimali vardır.

Sonuçta medyanın milliyetçilik yükseliyor yaygarası boşuna değildir. Eskiden bu Amerikancı medya “Bu kış komünizm gelecek” haberleri yayınlardı, şimde ise “milliyetçilik yükseliyor” diyorlar.

Boşuna değil, bunlar yukardaki talimnameye uygundur. Ortada bir kontrgerilla operasyonu vardır.

Kontrgerilla kimi zaman doğrudan düşman kuvvetlere yönelik suikast, bombalama, pusu gibi eylemler düzenler. Bunlar nokta operasyonlarıdır.

Ama çoğu zaman da düşman kuvvetleri zan altında bırakacak provokatif eylemler düzenlerler. Örneğin kendilerine bağlı bir kitabevini bombalamak, kendilerine bağlı bir yazarı öldürmek gibi.

Böyle yaparak suçu isyancı kuvvetlere, yani ulusal güçlere atar ve bunun üzerinden yoğun bir propaganda ile isyancıya yani ulusal güçlere destek olacak, katılacak geniş sivil kesimleri vazgeçirmeye çalışırlar.

Şemdinli’den bu yana düzenlenen tüm operasyonların ortak noktası budur.

O nedenle Hrant Dink suikasti bu çerçevede bir suikast değil bir tertiptir. Onu öldürenler kontrgerilla güçleridir.

Tetikçi değil üstlenici

Tertibin üzerinde önemle durulacak bir yanı daha var. Burada tertip için kullanılan isimlere eğilelim.

Şemdinli’de PKK üyesi bir terörist: Seferi Yılmaz.

Danıştay’da Alparslan Aslan. Elazığ doğumlu. Hem müslüman hem milliyetçi duyguları yüksek biri. BBP bağlantılı. Ailesi kendisini destekliyor.

Hrant Dink suikastinde “tetikçi” Ogün Samast, milliyetçi bir genç, “azmettirici” Yasin hayal, milliyetçi ve dini duyguları yüksek. BBP bağlantılı. “Azmettiricinin azmettiricisi” Erhan Tuncel. Elazığ doğumlu. BBP bağlantılı. Ailesi destekliyor.

Seferi Yılmaz, Alparslan Aslan, Erhan Tuncel...

Üç isim. Üç olay.

Enteresan olan üç olayın da tüm adımları iz bırakarak yapılmış. Yani her geçiş noktasında ya bir telefon kaydı ya bir fotoğraf var.

Bunlar basına hangi yoldan iletiliyor? Cevabı hangi medyanın yayınladığında gizli: Fethullahçı medya.

Peki Emniyet İstahbaratında kimler var bu olaylar sırasında: Sabri Uzun, Ramazan Akyürek. Peki bunlar kim? Denildiğine göre Fethullah’a yakın isimler.

Peki Fethullah nerede? ABD’de.

Peki Pentagon, CIA hangi ülkeye bağlı!..

Peki üç olayda da önemli bir boşluk anı var.

Şemdinli’de her şeyin belgesi, kaydı var ama bombalama anına ait görüntü yok!

Danıştay’da fail yakalanmış ama failin cinayeti işlediğine dair güvenlik kamerası kayıtları yok. Neden? Silinmiş...

Hrant Dink’in failinin kamera kayıtları var ama hep kaçış istikametinde. Peki vururken? Yok. Neden? Silinmiş!

Bunun anlamı açık. Suikastleri üstlenenlerin gerçek failler olmadığı, sadece üstlenici oldukları! Şimdi susuyor, konuşuyor, vakit geçiriyorlar. Çünkü bu cinayetleri muhtemelen başkaları işledi. Onlarsa Emniyet’in istihbaratçısı olarak üstlendiler. Mahkemede şaşacak, tertipçiler iktidara yerleşince de dışarı çıkacaklar.

Sıradaki Tayyip Erdoğan mı?

Burada bu suikastlerle ilgili bir hatırlatma yapalım. Kontrgerilla, yani ABD kendi adamlarını ortadan kaldırmaktan çekinmez.

İki önemli örnek var, biri ABD Başkanı Kennedy diğeri İsrail Başbakanı.

İkisi de öldürüldü.

Şimdi biraz düşünelim, Türkiye’yi neler bekliyor.

1-)K. Irak’ta Kürt devleti kurulacak, İran’a operasyon düzenlenecek, Türkiye ile ABD muhtemelen karşı karşıya gelecek!

2-)Türkiye’de buna uygun bir rejim, yani Kürt-İslamcı bir faşist iktidar kurulacak.

3-)Bunun için Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması gerekiyor.

O halde akıl yürütelim.

Asıl niyet Tayyip’i mi Cumhurbaşkanı yapmak, yoksa Kürt-İslam’ı mı iktidar?

Eğer ikincisiyse kontrgerillanın olası büyük tertibi ne olabilir?

1-)AKP içinde önemli bir isme bir suikast düzenlenir ve bu suikastten faydalanan Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığına sorunsuz çıkar.

2-)Tayyip Erdoğan’a bir suikast düzenlenir ve Kürt-İslamcı başka biri Cumhurbaşkanı seçilir.

Şemdinli’den bu yana atılan tüm bombalar, işlenen tüm cinayetler Cumhurbaşkanlığı içindir. Eskiden Cumhurbaşkanlığı için Meclis’te kulis yapılırdı, şimdi sokakta cinayet işleniyor.

Bu cinayet şebekesi Çankaya’yı ele geçirirse bu ülkede nasıl bir terör düzeni kurulacak varın siz düşünün.

Ama ilk yapacakları işi yazalım: Kürt-İslamcı bir Cumhurbaşkanının ilk onaylayacağı kararname Genelkurmay Başkanı ve diğer Kuvvet Komutanlarının emekliye sevk kararnamesi olacak.

Türkler sokağa

Peki tüm bu tertiplerle başa çıkmanın yolu ne?

Yolu tek. ABD ile mücadelenin tek yöntemi halkla birleşmektir. ABD isyancı ile halkın bağını koparmaya çılışır, isyancı ise bunu kurmaya.

İsyancı görülen ulusal güçler ise, bu güçleri korumanın, onu halkla birleştirmenin, tertiplere direnmenin tek yöntemi vardır, saklanmak, gizlenmek, sinmek, pasifize olmak değil; ortaya çıkmak, meydana çıkmak, sokağa çıkmaktır.

O nedenle halkın milliyetçi tepkilerini dizginlememek, halkı milli tepkilerini yansıtamama ikilemi ve suçluluk duygusuna sokmamak, halkı halk yapmak gerekir.

Bir halk bayrağını sadece maçta açabiliyorsa bitirilmiş demektir.

Bu halkın bitmediğini, düşmanın tüm tertiplerinden, suikastlerinden, bombalarından daha büyük gücün meydanlara dökülecek halk olduğunu göstermek gerekir.

 

http://www.turksolu.net/125/basyazi125.htm

 

.

"Tayyip ananı da al git"

Gökçe Fırat

 

Tayyip Ananı da Al Git!
 

 


Kader yılına doğru

AKP iktidarı Şemdinli’den sonra ikinci büyük tertibini de gerçekleştirdi: Danıştay’a baskın!..

Ve yine Şemdinli’de olduğu gibi suçu Ordu’nun ve ulusal güçlerin üzerine yıkmaya çalıştı.

Şemdinli’den sonra Danıştay tertibini anlayabilmek için Türkiye’nin siyasal gündemini biraz daha ayrıntılı analiz etmeye çalışalım. Çünkü tertip ancak bu çerçeve içinde tüm çıplaklığıyla görülebilecektir.

Önümüzdeki bir yıl Türkiye’nin tüm kaderini ve belki de geleceğini belirleyecek bir dönem olacak.

Şu üç önemli tarihi alt alta yazalım:

1- 30 Ağustos 2006:
Ordu komuta kademesinde değişiklik ve yeni Genel Kurmay Başkanı’nın belirlenmesi

2- Nisan/Mayıs 2007:
Cumhurbaşkanlığı seçimi

3- Kasım 2007:
Seçim

Görüldüğü gibi önümüzdeki bir yıl içinde yeni Ordu Komutanı, yeni Cumhurbaşkanı ve yeni hükümet belirlenecektir.

Böylesi bir siyasal tabloya çok önemli bir etkeni daha ilave edelim; ABD’nin İran’a saldırı hazırlıkları ve bu saldırı hazırlıkları içinde Türkiye’ye biçtiği rol.

AKP köşeye sıkıştı

Sıkışan AKP şu noktaları aşmak zorundadır.

1-) 30 Ağustos’tan önce Ordu’yu pasifize etmek zorundadır. Öylesine bir ortam yaratmalıdır ki Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığını engellesin.

Çünkü Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığı ile birlikte PKK’ya karşı inisiyatif Ordu’ya geçecek, PKK’ya yönelik büyük temizlik harekâtı ile birlikte AKP de zemin kaybedecektir.

Özellikle AKP’nin ABD desteği bitecektir. Böylesi bir siyasal tabloda Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını zorlaması düşünülemez.

Bu nedenle AKP kurmayları 30 Ağustos’tan önce böylesi bir girişime engel olmanın yolunu araştırmaktadır.

2-) İkinci önemli tehdit Cumhurbaşkanı Sezer’in tavrıdır. Sezer’in tavırlarından ürken AKP kurmayları Sezer’in çevresini boşaltmak ve onu köşesine çekilmeye zorlamak istemektedirler.

Burada özellikle son dönem gelişen İlhan Selçuk-Sezer görüşmesi AKP’lileri tedirgin etmektedir.

Ancak onları tedirgin eden sadece Sezer’in sürece el koyması değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet ekibinin de içinde bulunduğu bir “darbe” kokusu almıştır AKP’liler. Böylesi bir oluşumu da bertaraf etmek istemektedirler.

3-) AKP kurmayları aynı zamanda CHP’nin artan ve doğru bir mevziye doğru kayan muhalefetini kesmek istemektedirler. Çünkü böylesi bir muhalefeti sürdüren CHP önemli ölçüde etkin olabilecektir.

Kaldı ki CHP’nin sine-i milet tartışmalarında önemli bir nokta AKP içindeki muhalefettir. AKP liderleri kendi milletvekillerini toplamış ve onları CHP’nin sızdırmaya çalışacağı virüse karşı uyarmıştır.

Çünkü CHP sistemi kilitlerse ya da sine-i millete dönerse CHP’yi takip edecek 82 AKP’li vekil bulunmaktadır.

4-) Demirel siyasete hazırlanmaktadır. Demirel’i bu girişimden vazgeçirmek gerekmektedir.

İlk defa AKP bu kadar köşeye sıkışmıştır.

Bu süreçte AKP’nin arkasında bir AB ya da ABD motivasyonu da yoktur. Bugüne kadar kendi tabanını ya da geniş kitleleri “AB sürecini baltalamayalım” ya da “ABD’yle ortaklığı bozmayalım” argümanları ile ikna eden AKP artık bu şansı da bulamamaktadır.

AKP’nin önündeki üç seçenek

İşte bu sıkışma noktalarını alt alta koyan AKP kurmayları bir karar vermek zorundadır.

Verilecek karar üç şıklıdır.

1-) AKP, Cumhuriyet rejimi ile zıtlaşmayı bırakacaktır.

Özellikle türban konusunda geri adım atacaktır. Ancak bu da yeterli değildir Tayyip Erdoğan’ın yerine başka birini Cumhurbaşkanlığına göndermeyi de kabullenecektir.

AKP’liler tarafından bu formül “teslimiyet” formülü olarak görülmektedir. Fehmi Koru gibi bazı akıl hocaları ve Ahmet Taşgetiren gibi bazı deneyimli isimler AKP liderliğini rejimi daha fazla zorlamaması konusunda uyurmaktadırlar.

Ancak hakim olan anlayış AKP merkezindeki küçük bir grubundur. Bu grup “teslimiyet” seçeneğini düşünmemektedir.

2-) İkinci seçenek AKP’nin teslim olmak yerine “rest çekmesi” ve erken bir seçimle halk desteğinin kendi arkasında olduğunu göstermesidir.

AKP açısından bu seçenek oldukça öne çıkmıştır. Ancak olası bir seçimde istenilen oranda oyu alamamak da vardır. Bu nedenle erken seçim resti çekilecek olsa bile seçimdeki olası muhalifleri güçsüz düşürmek, tasfiye etmek gerekmektedir.

3-) Üçüncü seçenek ise AKP’nin “zorlama”sıdır.

Rejim karşısında geri adım atmamak ve benim arkamda halk oyu var demek. Ama böylesi bir stratejinin sonunun istikrarsızlık, kriz ve en sonunda darbeye kadar gidebileceği görülmektedir.

Tertip ekibi

İşte Danıştay tertibi böylesi bir analiz içinde yerine oturabilir.

AKP açısından en muhtemel ve en az zararla atlatılacak seçenek ikinci şıktır.

Danıştay tertibi de bu ikinci şıktaki muhalefeti engellemek için yapılmıştır.

Tertibi düzenleyenler doğrudan Başbakanlık’ta üstlenmiş Tayip Erdoğan’a tesir eden danışman kadrosudur.

Bu kadronun başını Cüneyt Zapsu-Ömer Dinçer Kürt-İslamcı grubu çekmektedir.

Destekçilerinden öne çıkan bir diğer isim Şeyh Said’in torunu Dengir Mir Fırat’tır.

Tertibe alet olan ve bu şıkkı seçen önemli isimlerin başında İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu gelmektedir.

Cemil Çiçek de destekçilerdendir.

Danıştay tertibini düzenleyen bu ekibe dikkat çekmek isteriz.

Bu ekip AKP içindeki radikal Kürt-İslamcı ekiptir.

Normal bir işleyişte tasfiye edileceklerini bilmektedirler.

Şemdinli tertibini de aynı ekip gerçekleştirmişti. Şemdinli’de planları alt üst olduktan sonra Cumhuriyet rejiminin bu isimleri de görevden alacağını çok iyi bilmektedirler.

Bu nedenle AKP açısından bile büyük bir kumar olan tertip stratejisini uygulamaktadırlar. Bu marjinal grup Başbakanı da tümüyle etkisi ve denetimi altına almıştır.

Başbakanın Cumhurbaşkanlığı hırsı, kavgacı yapısı ve iktidardan düşme korkusu onu bu ekibin güdümüne iyice sokmaktadır.

Tertipçilerin hedefleri

Peki bu tertip etibinin Danıştay Saldırısı ile gerçekleştirmek istediği nedir?

Saldırının hemen ardından Başbakan Yardımcılarından Mehmet Ali Şahin’in “sürprizlere hazır olun” açıklaması ve Başbakan’ın “Bu komplonun içinde Deniz Baykal da var” açıklaması olayın planlı bir tertip olduğunu gözler önüne sermektedir.

Burada tertipçiler “bir taşla birkaç kuş” vurma peşindedirler.

Bu hedefleri şöylece sıralayabiliriz:

1-) 30 Ağustos öncesinde Ordu’nun prestijini sarsmak ve soruşturmayı tıpkı Şemdinli’de olduğu gibi komuta kademesi ile ilişkilendirmek.

2-) AKP tertip heyeti Muzaffer Tekin üstünden ordu ve siyaset yapılanmasına şu şekilde uzanmayı hedeflemiştir. Burada sanıldığı gibi asıl hedef ulusalcılar değil, Cumhuriyet, Demirel, Baykal ve Sezer’dir.

Tertipçiler Muzaffer Tekin üzerinden Doğu Silahçıoğlu’na ulaşmayı hedeflemişlerdir. Böylelikle Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Cumhuriyet’in önemli yönlendiricilerinden olan Doğu Silahçıoğlu’na saldırarak hem Cumhuriyet gazetesi vurulacak, hem Sezer pasifize edilecek, hem Demirel kenarda tutulacak, hem de Deniz Baykal’a sessiz dur uyarısı yapılacaktır.

Burada kilit isim Muzaffer Tekin değil Doğu Silahçıoğlu’dur. Doğu Silahçıoğlu üzerinden Demirel, CHP ve Cumhurbaşkanına uzanan büyük bir komplo kurulmuştur.

3-) Fakat tertip bununla sınırlı değildir. Emniyet İstihbaratı ve MİT soruşturmanın mevcut ordu komuta kademesine ulaştırılması için de hazırlık yapmıştır.

Burada ise muhtemel bağlantılar Aytaç Yalman üzerinden Yaşar Büyükanıt olacaktır.

4-) Muzaffer Tekin ismi hedef alınarak aynı zamanda ulusalcılara bir komplo kurulmuştur.

Ordunun doğal destekçisi olarak görülen ve AKP’nin yıkılışında etkin rol almak isteyen ulusalcı kesimler hep birlikte tutuklanacak ve seçim sürecinde hapiste tutulacaktı.

5-) Burada TÜRKSOLU’nun hedef olarak en baş köşeye oturtulması ise TÜRKSOLU’nun artan etkisi nedeniyledir.

Son dönem tüm önerileri ses getiren, ses getirmenin ötesinde uygulanmaya başlanan TÜRKSOLU da tecrit edilmek istenmiştir.

Ancak tertipçiler bu hedeflerinde başarılı olamamışlardır.

Tertipçiler Başbakanı ipe gönderecek!

Başarısızlığın en önemli nedeni tertipçilerin çok geniş bir hedef belirlemesidir. Bu kadar çok ve birbirinden bağımsız hareket eden, hatta bir kısmı birbirini suçlayan kesimlerin aynı komploda harcanması tertipçilerin kör derecesinde telaşlı davrandığını göstermektedir.

Bunun dışında tertipçiler Türkiye’nin siyasal gelişme çizgisini de okuyamamaktadırlar.

Nitekim cenazelerden sonra çıkan tablo Türkiye’nin gerçek tablosudur.

Bir yanda Cumhuriyeti savunan başta Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı kurumları, CHP ve ulusal güçler bulunmakta, diğer yanda ise cenazede yuhalanan bir AKP.

Bu tabloyu AKP kendisi yaratmıştır.

Bu tabloyu bir komplo kurarak, sorumluluğu ulusal güçlere yıkarak değiştiremezler.

Nitekim tüm komplo teorilerine ve basının muazzam desteğine karşın Cumhuriyetçi güçler tereddüde dahi kapılmamıştır.

Tertipçiler sormaz ama aklı başında olan AKP’liler şu soruyu soracaktır: Bu tertiple AKP; Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı ve muhalefet karşısında daha güç bir duruma düşmüştür.

Ve Başbakan’ın tavrı göstermektedir ki bu yolda devam edecektir.

Cumhuriyetle ve kurumlarıyla kavga ederek bir yere varılamayacağını Menderes’ten öğrenmesi gereken Başbakan kendi idam fermanını yazmaktadır.

Bu gidişle sonu ip olacaktır.

AKP’nin bu gidişi hayra alamet değildir.

Uyarması bizden...

 

http://www.turksolu.net/108/basyazi108.htm

 

Kürt sorunu yok, Kürt istilası var!

Gökçe Fırat

 

 

 

Terörle mücadeleyi yasalar değil ABD kısıtlıyor

Ordu ve Hükümet kanadından Kürt meselesi üzerine açıklamalar gelmeye devam ediyor.

Genel Kurmay İkinci Başkanı’nın “sınır ötesi” açıklamasından sonra bu defa da Genel Kurmay Başkanı’ndan “Yetkilerimiz kısıtlı. Bu kısıtlı yetkilere karşın terörle mücadele ediyoruz” açıklaması geldi.

Ordu kanadının terörle mücadeleye vurgu yapan açıklamalarına karşın Hükümet sorunu bir “terör” ve “terörle mücadele” sorunu olarak değil, “demokratikleşme” sorunu olarak gördüğünü, hatta “milli bir mesele” olarak gördüğünü bizzat Başbakan’ın ağzından açıkladı.

Öncelikle Ordu kanadının görüşleri üzerinde biraz durmakta fayda var. Genel Kurmay, mevcut yasaların kendilerinin terörle mücadelesini kısıtladığından bahsediyor. Hükümet ise askerin terörle mücadele etmesi için herhangi bir kısıtlama olmadığı cevabını veriyor.

Terörle mücadele hukuki bir mesele değildir. Çünkü ortada terör varsa, hukuk dışı bir olguyla karşı karşıyayız demektir. Böyle bir durumda, yapılacak iki şey vardır, birincisi hukuk dışına çıkan terör güçlerini yakalamak ve hukuka teslim etmek. İkinci yol ise hukuk dışına çıkan terör güçlerini, silah yolu ile engellemek, yani askeri yol.

Ordu, terörle mücadelede silahı kullanır. Onun görevi, devlete silah çeken teröristi etkisiz hale getirmek, silah bırakmaya zorlamak, yakalamak, en son seçenek olarak da yok etmektir.

Ordu’nun şikayeti eğer mevcut yasalarla teröristlere, onların destekçi ve yandaşlarına caydırıcı bir veza verilemediği ise bunda elbette haklıdır. Bir terör örgütünün, örgüt üyelerinin ve yandaşlarının serbestçe hareket etme hakkına sahip oldukları bir ülke durumundadır Türkiye. Ama bunun böyle olması, Ordu’nun terörle mücadele etmesinin kısıtlanması değildir. Siz teröristi yakalarsanız ve onu hukuk bırakırsa yapmanız gereken teröristleri yakalamaya devam etmektir. Zaten serbest bırakılıyorlar diye bir bahane olamaz.

Burada Ordu’nun, terörle mücadelede en büyük kısıtlayıcı gücü açıklamadığını belirtmeliyiz. Bugün Türk Ordusu terörle yeterli şekilde mücadele edememektedir çünkü Ordu’nun terörle mücadelesi ABD tarafından kısıtlanmaktadır. Türk Ordusu, arkasında ABD’nin bulunduğunu bildiği teröristlerle mücadele edememektedir. Çünkü böyle bir mücadelenin sonunda ABD ile savaşma riski bulunmaktadır.

Ancak gerçek bu olduğu halde Ordu, terörün arkasındaki esas güç olan ABD’nin askeri gücünü ortaya koyacağına, tam tersi kaçamak bir yol tutmakta ve AB Uyum Yasaları’nı hedef almaktadır. Ordu burada açıkça hedef saptırmaktadır. Bunun siyasi izdüşümü ise, AB karşıtı ABD’ciliktir.
Kurtuluş Savaşı’nda Türkler ve Kürtler
Kurtuluş Savaşı’nda Türkler ve Kürtler
Türkiye’de açıktan Kürtçülük yapamayanların önemli bir tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdiğidir. Böylelikle denilmek istenir ki, ülkenin kurtuluşu ve kuruluşuna katılan Kürtlerin hakkı sonradan tanınmamıştır.

Gizli Kürtçülerin diğer propagandaları gibi bu da tümüyle yalandır. Yandaki haritada Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen askerlerin hangi askerlik şubesine kayıtlı olduklarını gösteriyor. Hiçbir işgal olmamasına karşın, yani savaşa katılmalarının önünde hiç bir engel olmamasına karşın en az katılım Güneydoğu’dan olmuştur. Oysa işgal altındaki Marmara ve Ege bölgesinden bile insanlar savaşa katılmıştır.

Kaldı ki Kurtuluş Savaşı’na katılmayan Kürtler çıkardıkları isyanlarda bu devleti yıkmak için savaşmaktan ve ölmekten çekinmemişlerdir. Kürt isyanlarında ölenlerin sayısı Kurtuluş Savaşı’nda ölenlerin on mislidir!

Türkiye’de Kürt istilası
Türkiye’de Kürt istilası

Nüfus artış oranı: Türkiye ortalaması %24. Ortalamanın üstündeki iller Kürt göçüne maruz kalan bölgeler: İstanbul %57, Ankara %33, İzmir %35, Bursa %48, Muğla %39, Antalya %77, Mersin %44, Adana %26, Antep %39, Diyarbakır %34, Şırnak %51, Mardin %37, Urfa %65, Malatya %29, Batman %47, Adıyaman %31, Hakkari %55, Van %55, Ağrı %29

Türkiye’de Kürt istilası
Kurtuluş Savaşımıza katılmayan Kürtler, özellikle 1990 yılından itibaren yoğunlaşan bir şekilde Türk devletine savaş açmıştır.

Kürtçülerin en önemli tezlerinden biri de Güneydoğu’da ekonomik ve sosyal zorlukların olduğu ve devletin bu bölgeleri boşladığıdır.

Oysa nüfus artış oranları Kürtçüleri yalanlamaktadır. 1990’dan itibaren Türkiye’de 15 yıllık nüfus artış oranı ortalama %24’tür. Oysa bu rakam Güneydoğu’da %40’tır. Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu azalırken Kürt nüfusu artmaktadır.

Kürt nüfus artışı doğal bir artış değildir, bir istila hareketinin parçasıdır.

Diyarbakır merkezli Kürtçü hareket bu noktadan çevresine doğru bir Kürtleştirme hareketine girişmiştir. Irak ve İran sınırına doğru başarı ile tamamlanan hareket (yeşil bölge) artık kuzeye doğru yönelmiştir. Haritada turuncu renkte görülen bölge son beş yıldır PKK’nın sızmaya ve yerleşmeye çalıştığı bölgedir.

PKK stratejisnin en önemli ayağı ise, büyük şehirlere ve kıyı şeridinde hakim olmaktır. Bu nedenle Güneydoğu’dan bu bölgelere planlı bir nüfus kaydırma politikası izlenmektedir. Antap’ten İzmir’e kadar güney sahillerinin etnik yapısı değiştirilmiştir. Hedef alınan bölgenin özelligi denize açılma kapısı olması ve ekonomik rant kaynağı olmasıdır.

Yandaki haritada görüldüğü gibi, Kürtler Türk nüfusun dört misli üremekte ve bu nüfus fazlalığının bir bölümünü Güneydoğu’da tutmakta, önemli bir bölümünü ise Türk bölgeleri istila etmek için göçertmektedir.

 

ABD uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele aldı

PKK’nın son dönem artan silahlı eylemliliğinin arkasındaki gücü Ordu doğru bir şekilde tespit edebilmiş midir? Ya da bunu açıklayacak cesarete sahip midir acaba?

PKK eylemliliğini, Türkiye’nin AB sürecini baltalamakla açıklayan teoriler, özellikle iktidar içindeki Kürtçüler tarafından ve bir kısım medya tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.

PKK’nın silahlı eylemleri, AB Uyum Yasaları’nı hedef konumuna getirecektir. Çünkü gerçeken de mevcut yasal düzenlemeler terörü cezasız bırakmakta, hatta devlete karşı terörü korumaktadır. Bu nedenle PKK eylemleri, nesnel bir şekilde, toplum içinde AB’ye ve AB Yasaları’na tepkiyi yükseltecektir.

Bu işin doğasıdır. Bu eylemlere girişen PKK da elbette bunun bilincindedir. Ancak PKK’nın eylemleri, Türkiye’nin AB sürecinde tam olarak nereye düşmektedir?

PKK’nın son silahlı kampanyası dikkat edilirse ABD’nin tüm Orta Doğu’da PKK’ya yüklediği yeni misyonla doğrudan alakalıdır. PKK’yı uluslararası operasyonel güç olarak değerlendiren ABD, bu gücü Türkiye, İran ve Suriye’nin üzerine salmıştır. Artan PKK terörünün nedeni, ABD’nin uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele almış olmasıdır.

Kuzey Irak merkezinde denetimi ele alan ABD, bölge ülkelerine ve elbette Kürt meselesinde söz sahibi olmak isteyen rakibi AB’ye karşı önemli bir avantaj elde etmiştir. Bu avantajı değerlendirerek, uluslararası Kürt hareketinin ikinci ayağı olan PKK’yı da tümüyle ele geçirmiştir. PKK’nın ABD tarafından tümden ele geçirilmesi, uluslararası Kürtçülüğün hamiliğinin Avrupa’nan ABD’ye geçmesi demektir. Bu bakımdan ABD, çok önemli bir uluslararası mevzi kazanmış bulunmaktadır.

PKK saldırıları neyi hedefliyor?

Böyle bir mevzide başlayan PKK saldırıları, doğrudan ABD’nin lehine bir süreci tetiklemektedir.

Şöyle ki:

1- PKK saldırganlığı Türkiye’de AB’ci çevreleri tecrit etmektedir. Böylece ABD, AB’ye karşı güçlenmektedir. Türkiye’nin AB üyelik görüşmelerinde sıkışacağını gören ABD, PKK’yı Türkiye’ye saldırtarak Türkiye’yi AB’dern kopartmakta ve kendine bağlamaktadır.

Bu noktada Kıbrıs’taki gelişmelerle Kürt meselesindeki gelişmeler birbirini doğrulamaktadır. ABD’nin Kürt meselesinde inisayatifi ele almasına Fransa, Rumların hamiliğine soyunarak ve Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışarak cevap vermektedir. Ancak bu silah da geri tepmekte, Türkiye’de AB karşıtlığını arttırmakta, Türkiye’yi daha çok ABD’ye itmektedir.

2- PKK saldırıları Türk hükümetini bir çıkmaza sokmaktadır. Terör, bir hükümet için olabilecek en önemli sorundur. Terörle mücadelede yetersiz kalan hütkümet ayakta kalamaz.

Bunu gören Hükümet, ister istemez ABD taleplerine boyun eğmek zorunda kalacaktır. Terörün bitmesi karşılığında teröre ve arkasındaki ABD’ye belli bazı tavizlerin verilmesi gerektiği düşüncesi güç kazanacaktır. Nitekim öyle de olmaktadır.

3- PKK saldırıları sadece Hükümeti değil aynı zamanda Ordu’yu da yıpratmaktadır. Teröre karşı eli kolu bağlı bir asker görüntüsü Ordu’nun prestijini düşürmektedir.

Ancak Ordu üzerindeki asıl etkisi prestij kaybından ziyade askeri bir tehdittir. ABD, PKK’yı saldırtarak Türk Ordusu’na bir savaş durumunda ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Teröre karşı mücadelede bile yetirsiz kalan bir ordunun ABD’ye karşı savaşı göze alması elbette beklenemez.

4- Son olarak PKK saldırıları Amerikancı bir darbenin ön koşullarını sağlamaktadır. Artan terör, ister istemez sivil idareden askeri bir idareye geçişi zorlar. Dünyanın her yerinde yoğun şiddet olan ülkelerde askeri önlemler çoğalır. Türkiye’de artan terörün askeri önlemleri arttıracağı beklenmelidir.

Ama sadece önlemler değil aynı zamanda askerin siyasal varlığı da artacaktır. Bu ise, ABD’nin tam da 12 Eylül stratejisidir. Terörü önce tetiklemek, sonra ise onu dizginleyecek bir komuta kademesine olur vermek! Artan terör kampanyasının böyle bir sonucu da beklenmelidir.

Türkiye’yi Apo ve PKK’ya muhtaç etme operasyonu

Türkiye’ye böylesi bir stratejik saldırı başlatan ABD aynı zamanda kendi denetimindeki medyayı da manipülasyon için devreye sokmaktadır.

1- Amerikancı Akşam gazetesi, artan saldırıların Türkiye’yi sınır ötesine çekmeye çabaladığını, bu tuzağa düşülmemesi gerektiğini yaymaktadır.

2- Amerikancı Yeni Çağ gazetesi, artan ladırıların Türkiye’ye Kerkük’ü unutturmak için başlatıldığını yaymaktadır.

3- Amerikancı Aydınlık dergisi ve Amerikancı Başyazarı Perinçek artan terörün Türkiye’yi Barzani ile ittifaka zorlamak için yapıldığını yaymaktadır.

Enteresandır bu üç Amerikancı yayın organı da, terörün arkasında ABD’nin olduğunu söylemekte ama ısrarla Türkiye’nin Apo ile ve PKK ile mücadele etmesinin yanlış olacağını iddia etmektedir. Hatta hedef saptırma olduğunu söylemektedir.

Oysa asıl hedef saptırma, PKK’yı ve elebaşısı Apo’yu aklayan, olumlayan, destekleyen bu teorilerdir. Böylece Türkiye tek bir şeye zorlanmakatadır. Sınır ötesinde, Kerkük’te, Kuzey Irak’ta başını belaya sokmak istemeyen Türkiye, kendi Kürdü ile, yani PKK ve Apo ile barışmalıdır. Ne de olsa Apo, yine de olabilecek en iyi Kürttür!

Bu teorileri, mevcut AB karşıtlığı, PKK içindeki AB’ci bölünme haberleri ile birlikte ele aldığımızda oyun daha net ortaya çıkar. Amerikancı medya, Türkiye’yi Apo’ya gül vermeye zorlamaktadır. Bu kampanyada kullanılan Amerikancılardan Perinçek’in zaten Apo’ya gül vermişliği vardır. Yani ABD doğru insanı kullanmaktadır!

Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’dan verdiği mesaj

Bu noktada Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır gezisi devreye girmektedir. ABD’nin tehdidini gören Tayyip, Kürt meselesinde isteneni yapmaktadır. Şimdilik PKK ve elebaşısı ile görüşemeyen Tayyip, PKK destekçisi aydıncıkları makamında toplayıp onlarla barış sözleşmesi yapmaktadır. Bu sözleşme gereğince Diyarbakır’a gitmekte ve orada da aynı barış çağrısını yinelemektedir.

Tayyip Erdoğan’ın böyle hareket etmesi bizleri hiç şaşırtmadı. Tam da yapması gereken hamleyi yaptı.

1- Kürt sorununu kabul etti. Bilindiği gibi PKK terör örgütünün temel çıkış noktası Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğu ve bu sorunun demokrasi içinde çözülmesi gerektiğidir. Başbakan tam da bunları ifade ederek PKK ile aynı çizgide olduğunu belirtti.

Ancak bu işte Tayyip’ten önce, Perinçek ve Demirel’in katkıları unutulmamalı. Bilindiği gibi Perinçek dergisi aracılığı ile Kürt sorununu kabul ettirmek için onca çabalamış ve Demirel de “Kürt realitesini” tanıdığını açıklamıştı.

Bu üç Amerikancının, Tayyip, Perinçek ve Demirel’in Lozan’da buluşması gayet manalıdır. ABD, has adamlarını AB’ye karşı mevziye sürmektedir.

2- Tayyip Erdoğan Kürt sorununu tanımakla kalmamış bunu İrlanda meselesine benzetmiştir. Bilindiği gibi İrlanda yüzyıllardır İngiltere’nin sömürgesidir.

Türk olmasa bile Türkiye’nin Başbakanının kendi ülkesi için bula bula bu örneği bulması anlamlıdır. Aynı Başbakan’ın yarın bir Pontus meselesinden bahsetmesi ve bu sorunun demokratik yoldan çözümünü savunması herhalde hiç bir Rumu şaşırtmayacaktır!

3- Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’ı seçmesi de gayet anlamlıdır. Geçtiğimiz ay gerekirse sınır ötesine geçeriz efelenmesinin arkasından gelen bu gezi, Başbakan’ın sınır ötesinden kastının Diyarbakır olduğunu ister istemez düşündürtmektedir!..

PKK’ya ve ABD’ye mesaj

Görüldüğü gibi Türkiye her halükarda Kürt sorunu adı altında PKK’yı tanımaya ve onunla barışmaya zorlanmaktadır. Böyle bir zorlanma karşısında neler yapılması gerektiğine gelince...

Öncelikle silahlı eylemlerin en sert şekilde karşılanması gerekmektedir. Ordu’nun herhangi bir yasal yetkiye ihtiyacı yoktur. Bunu göstermesi için Ordu’nun ABD’ye savaşırım mesajını iletmesi gerekmektedir.

PKK son dönemde özellikle mayın saldırıları düzenlemektedir. Mayın saldırısı, yüksek teknoloji kullanılan bir saldırı türüdür. Doğrudan ordu gücü göstermektir. ABD, PKK’ya NATO mayınlarını vermekte, Türkiye’nin mayın tarama araçlarını etkisiz kılacak teknolojik desteği sağlamakta ve Türk devletini açıkça tehdit etmektedir.

Türkiye bu saldırıya karşı öncelikle yurt içinde geniş çaplı bir operasyon başlatmalıdır. Bir kaç yüz PKK teröristinin leşini yere sermeden ABD’ye mesaj verilemez.

PKK saldırılarının kesilmesi için İmralı umursanmalıdır. Terörün elebaşısı İmralı’dadır. İmralı’daki elebaşını tam tecride almak, dışarıyla tüm bağını kesmek, ABD’ye ikinci mesaj olaccaktır.

Kürt istilasının nüfus kayıtları

Ancak bu tür askeri önlemlerle bu mesele çözümlenemez. Öncelkle Türk milletinin Kürt meselesi konusunda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye Başbakanının tersine biz Türkler Türkiye’de bir Kürt meselesi değil bir Kürt istilası olduğunu düşünüyoruz. Yaşadığımız en önemli sorun budur.

PKK terör eylemlerini 15 Ağustos 1984’te başlatmıştı. Terör örgütünün arkasında emperyalist bir güç bulunmakla birlikte terörün sonuç alınacağı toplumsal dokunun yaratılması da önemli bir meseleydi. Yani bölücülüğün sosyal, siyasal ve herşeyden önce de demografik zemininin yaratılması gerekiyordu.

Bu amaçla Özal iktidarı ile birlikte Türklere yönelik doğum kontrol kampanyası başlatılırken Kürtlerin nüfusunun arttırılması için özel çaba harcandı. 2005 yılı nüfus istatistikleri bugün karşı karşıya olduğumuz tehlikenin boyutlarını ortaya çok acı bir şekilde koymaktadır.

1- PKK’nın aktifleştiği 1990’dan 2005’e geçen on beş yılda Türkiye nüfusu toplam %24 artmıştır. Ancak bu nüfus artışının üstünde kalan bir bölge bulunmaktadır: Güneydoğu. Güneydoğu nüfusu son onbeş yılda %40 artmıştır.

Güneydoğu’daki bu artışla birlikte Türk bölgelerdeki nüfus azalması da dikkat çekicidir. Karadeniz, İçanadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu artış göstermemiştir.

2- PKK, sadece Güneydoğu’da Kürt nüfusu arttırmakla kalmamıştır. Aynı zamanda Güneydoğu’dan Batı illerine doğru istila halinde bir Kürt göçü yapılmıştır.

Kürt istilası iki ana hattan ilerlemiştir.

Birinci hat Antep’ten Muğla’ya hatta Kuşadası’na kadar giden sahil şerididir. Bu hatta kalan tüm iller Kürt akınına uğramıştır. Nüfus yapısı tümüyle değişmiş kentler Kürtleştirilmiştir. Bu hat, kıyı şeridi olarak, uluslarası ticaret, turizm ve tarım alanında Türkiye’nin en önemli bölgesidir. Şu anda buraya yerleşen Kürt istilacıların eline geçen bölge PKK’nın ekonomik gücünün önemli kaynağıdır.

İkinci hat doğrudan büyük şehirlere, sanayi merkezlerinedir. İstanbul, Ankara, İzmir, hatta Bursa ve Kocaeli gibi şehirler büyük oranda Kürtleştirilmiştir.

Bu iki hatta başarıya ulaşan Kürt istilacılığı şu anda iki yeni hat daha açmış bulunmaktadır.

1- Sivas-Tunceli hattından Doğu Anadolu, İçanodolu ve Karadeniz’e çıkma.

Nitekim Erzincan, Sivas, Tokat, Ordu, Samsun şu an bu yeni hattın hedefi durumundadır. Bu yoldan PKK Karadeniz’e açılacaktır.

2- Çanakkale, Tekirdağ, Kırklareli hattından İstanbul’u Trakya’dan kuşatmak.

PKK’nın uzun yıllardır süren Trakya’ya yerleşme çabası özellikle Trakya’nın sanayi bölgesinde gerçekleşmiştir.

Böyle bir istila hareketi kaçınılmaz bir şekilde Türkiye yöneticilerini olmasa bile Türkleri rahatsız etmekte ve uyandırmaktadır. Yıllardır topraklarını, mahallelerini, evlerini bu istilacılara açan Türkler yavaş yavaş bu komşuların hiç de iyiniyetli olmadığını görmekte ve gördüğü yerlerde de tepkisini oltaya koymaktadır. Son aylarda, Gönen’de, Çerkezköy’de, Bursa’da, İstanbul’da yaşanan gerginlikler bu durumun habercisidir.

Böyle bir olasılık tüm Amerikancıları ürkütmektedir. Hükümet provokasyon önlemleri alırken, diğer taraftan Amerikancı medya devreye girmekte ve Türk-Kürt kardeşliği mavalı okumaktadır. Lozan’da Tayyip Erdoğan’ın himayesinde konuşan Perinçek o nedenle biz Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtler birlikte verdik demektedir.

Böylelerine hadi ordan diyoruz. Kurtuluş Savaşı’nda 33 bir şehit verdik, bunun ancak 700 tanesi Kürttü: Yani %2!

 

http://www.turksolu.net/88/basyazi88.htm

 

.Türk oğlu, Türk kızı Türklüğünü koru!

Başyazı

Gökçe Fırat

Türksolu Dergisi

 

Başbakan, Apo’yu kurtarmaya çalışıyor

Başbakan Erdoğan’ın “Terör sorunundan bağımsız bir Kürt sorunu vardır” sözü, aslında tam da PKK’nın ne demek istediğinin iyi bir ifadesi. Eğer Kürt sorunu ile PKK sorununu, yani terör sorununu birbirinden ayırırsanız, meselenin nasıl ortaya çıktığı da ortadan kayboluverir.

O halde hemen soralım; PKK’dan önce nasıl bir Kürt sorunu vardı?

Bugün Türkiye’nin Kürt sorunu vardır diye tonlarca laf dökenlerin bu soruya verecekleri bir cevap yoktur, çünkü PKK’dan önce, en azından bir 50 yıl Kürt sorunu diye birşey yoktu bu ülkede. Kürt sorunu, PKK ile, yani terörle birlikte ortaya çıktı. Çünkü PKK terörü, varolduğunu iddia ettiği Kürt sorununu çözmek için başladı.

O halde Başbakan ne demek istediğinin farkında mı?

PKK teröründen bağımsız bir Kürt sorunu varsa ve siz bu sorunu PKK sorunundan ayırarak, demokratikleşme yolu ile çözeceğiz diyorsanız bunun ne anlama geldiğini de açık seçik ortaya koymalısınız.

Bu şu anlama gelir:

1- Türkiye’de Kürtlere demokrasi tanınmamıştır. Bu nedenle Kürt sorunu bir demokratikleşme sorunudur.

2- Kürtler demokrasi istemektedir.

3- PKK, Kürtler demokrasi istediği için ortaya çıkmıştır.

4- PKK terör uygulamıştır ama bunu da demokratik hakların elde edilmesi için yapmıştır.

5- O halde PKK terörünü ortadan kaldırmanın yolu açıktır: Devlet teröre engel olmak için demokratikleşecek, PKK ise demokratikleşmenin önünü açmak için terörü bırakacaktır.

6- Böylelikle Demokratik Cumhuriyet’e gidilecektir.

7- Terörden vazgeçmiş bir terör örgütüne siyaset yolu açmak, onun bir daha teröre başvurmasına engel olacak bir yöntemdir. Bu nedenle PKK’ya siyasi af çıkarılacaktır.

8- PKK terörden vazgeçip siyaset yapacağına göre, PKK’ya bağlı militan güçleri yatıştırmak için bu örgütün elebaşısı da hapisten çıkarılabilir, yani Apo affedilebilir.

9- Böylelikle Türkiye gücünü kanıtlamış olur. Terör örgütünü terörden vazgeçirmiş olur!

Başbakan’ın Türkiye’yi getireceği yer tam da burasıdır.

Başbakan, çok açık bir şekilde PKK’yı siyasallaştırmaya ve Apo’yu hapisten çıkarmaya çalışmaktadır.

 
Emperyalistler Sevr’i Kürtlere uygulattırıyor

Sevr Haritası

Kürt İstilası haritası

Cumhuriyet’ten bugüne Kürtler’in bir istila hareketi şeklinde gelişen nüfus hareketi yukarıda sağdaki haritada görülüyor. Kırmızı renkli bölgeler, Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelerle göçtüğü ve nüfus yapısını kendi lehlerine değiştirdiği bölgeler. Bu haritayı emperyalistlerin Sevr haritası ile karşılaştırdığımızda aynı bölgelerin 80 yıl öncesinde de emperyalistler tarafından paylaşılan ve Türkiye’den kopartılan bölgeler olduğunu görürüz. Kısacası emperyalistler Sevr hayallerini Kürtlere gerçekleştirtmektedirler. Fakat görülen o ki Sevr’i yırtan Ankara merkezli Milli Mücadele’den ders alan emperyalistler bu defa Ankara’yı da es geçmemişler ve Kürtleri yoğun bir şekilde Ankara’ya göç ettiriyorlar. Kürt göçünün masum bir ekonomik ihtiyaçtan kaynaklandığını düşünen gözlerin iki haritayı bir kez daha incelemelerini tavsiye ederiz.

Devlet silah bırak demez, teslim ol der!

Terörü engellemenin yolu eğer teröristin istediklerini yapmaksa, doğrusu Başbakan’ın yöntemi en iyi sonuç verecek yöntemdir. Tüm istediklerini yaptıran bir terör örgütü, bu noktadan sonra niye silahlı mücadele versin ki!

Dünyanın her yerinde terörle mücadele, teröristle silahlı mücadeledir. Devlet, kendisine silah çeken teröristlerle savaşırsa devlet olarak kalabilir. Yok eğer kendine silah çeken örgütle silahlı mücadele etmiyor, onu ikna etmeye çalışıyor, onunla pazarlığa oturuyorsa, orada bir devletten değil ancak bir örgütten sözedilebilir. Şu an Başbakan Türkiye’yi tam da böyle bir durumun içine sokmuştur.

Terör, elbette kendisine dayanak olacak belli toplumsal, ekonomik sorunları kullanır. Bunları kullanarak kendi terörünü meşrulaştırmaya çalışır.

Bu durum elbette PKK açısından da geçerlidir. PKK da, kendi terörü için belli bazı gerekçeler ortaya sürmektedir. Başbakan ise, bu gerekçelerin doğru olduğunu kabul etmekte, devlet geçmişte hata yaptı demektedir. O halde, PKK sizin gözünüzde bir meşruiyet, haklılık kazanmış demektir. PKK ile anlaşamadığınız tek nokta, bu haklılığın ifadesi için seçilen yoldur. Şiddetten vazgeçen PKK, her şeyin çözümüdür.

Kamuoyunda kendine aydın diyen PKK yardımcısı ve yatakçısı bir grubun PKK’ya ısrarlı ateşkes çağrılarının altında böylesi bir psikoloji oluşturma güdüsü vardır. PKK, silah bırakılmaya davet edilebilecek, yüce bir örgüt konumuna getirilmektedir.

Oysa PKK silahlı bir örgüt değil terör örgütüdür. Ona en fazla, teslim ol çağrısı yapılabilir. Silah bırak, acziyetin göstergesidir. Nitekim teröristler bu çağrılardan sonra iyice şımarmaktadır.

Tüm Türkiye’ye ve o PKK yatakçılarına da soralım a zaman: PKK silah bırakmazsa ne olur? Bundan kendileri mi zarar görür, Türk devleti mi!

Elbette PKK. PKK zaten yirmi yıldır silah kullanıyor. Silah kullanmak PKK’nın kaybedeceği savaşa devam etmesi demektir. PKK’nın kaybetmesini ve bitmesini istemeyenler, sözde silah bırakma çağrısı ile PKK’yı kurtarmaya çalışmaktadırlar.

Kimse Türkleri ve Türk devletini saf yerine koymaya kalkmasın. O halde biz de PKK’ya şöyle bir çağrı yapalım: Madem Kürtlerin demokratik haklara kavuşmasını istiyorsun, devlet demokrasinin önünde engel olarak seni görüyor, sen devlete teslim ol, devlet de demokratik hakları tanısın!

Ama PKK’nın terörist elebaşıları, silahın kendi güvenceleri olduğunu söylemektedirler. O halde siz demek ki demokrasi için değil, kendi örgütsel varlığınızı korumak için çalışıyorsunuz. Bir de devletin, Türk ordusunun operasyonları durdurmasını istiyorsunuz.

Ama bu komedi çok fazla bu haliyle devam edemez. Bunu Başbakan da anlayacaktır. PKK terörü, silahla bastırılacak, eşkıya gebertilecek ve sorun morun kalmayacaktır. Türk ordusunun da, Türk milletinin de buna misliyle gücü vardır. Görecekler...

 
Kurtuluş Savaşı’nda savaşmayan Kürtler
Türklerle nasıl savaştı...

Sevr Haritası

İsyan Tarih Bölge İsyancı
Nasturi isyanı 28 Eylül 1924 Beytüşşebab
1.000
Raçkoyan-Reman 2 Ağustos/
11 Ağustos1925
Siirt-Sason-Silvan
1.000
Şeyh Sait 15 Şubat/
31 Mayıs 1925
Diyarbakır-Kulp- Bingöl
3.000
Koçuşağı 7 Ekim/
30 Kasım 1926
Ovacık-Hozat- Çemişkezek
500
Bicar 7 Ekim/Kasım Hani-Lice-Kulp
2.500
Zeylan 4 Temmuz 1930 Tendürek-Erciş
1.000
1. Ağrı 16 Mayıs 1926 Ağrı
200
2. Ağrı 13/18 Eylül 1927 Ağrı
800
3. Ağrı 7/14 Eylül 1930 Ağrı
1.500
1. Tunceli 21 Mart/
22 Ekim 1937
Tunceli
1.500
2. Tunceli 1 Haziran/
7 Ağustos 1938
Tunceli
4.000
Toplam:
17.000

Gerçek sorun: Türklerin Kürtleşmesi

Fakat buraya nasıl geldiğimizi sorgulamamız gerekmektedir. Türkiye bugün bir Kürt sorununu, hem de Başbakanın ağzından ortaya koyuyorsa, bir yerlerde yanlış yapıldı demektir.

Bizce de bir Kürt sorunu vardır, o da Türklerin Kürtleşmesi sorunudur. Cumhuriyet’in ilanından bugüne, bir dönem ivme kaybetse de, Türkler Kürtleştirilmektedir.

Tarihi olgular ve rakamlarla bu durumu ortaya koyalım. Cumhuriyet ilan edildikten dört yıl sonra 1927 yılında nüfus sayımı yapılır. O nüfus sayımında 11 milyonluk Türkiye’nin 1 milyonu Kürtçe konuşmaktadır. Kabaca Türkiye’nin %10’u Kürttür. Bu Kürt nüfusun, yani 1 milyonun yarısı Güneydoğu’da oturmaktadır, kalan yarısı ise tüm Türkiye’ye dağılmış durumdadır. Kürtlerin büyük çoğunluğu Güneydoğu’da yaşamaktadır ama Güneydoğu’nun bile %25’i Türktür.

1924 ile 1938 arasında 16 tne Kürt isyanı çıkar. 1930 Ağrı isyanı devleti çok uğraştırır. İsyan bastırılır ama bölgede yeni bir isyan beklenmektedir. 1932 yılından başlanarak Türk devleti bu mesele üzerine eğilir. Başbakan İsmet İnönü, 1935 yılında Doğu gezisine çıkar. Gezide tespit ettiklerini raporlaştırarak Atatürk’e sunar.

Rapor’da bölgede Kürtlerin hızla çoğaldığı, Türk bölgelerin içine girip Türkleri zorla Kürtleştirdiği, Kürt hareketinin bir istila hareketi halini aldığı, bölgede Türk dayanak noktaları yaratılarak, bölgede hızla bir Türkleştirme seçeneğinin uygulanması önerilir.

Gerçekten de 1927 yılından 1935’e gelindiğinde Güneydoğu’da 206 bin olan Türk nüfus, 228 bine çıkmış, buna karşın 543 bin olan Kürt nüfus 765 bine çıkmıştır. Bu doğum oranları arasındaki farkla açıklanamayacak bir olgudur. Kürtler Türklerin 10 katı artmıştır. Bununsa tek bir sebebi vardır, Türkçe konuşanlar dillerini yitirmekte, Kürtçe konuşmaya başlamakta ve yavaş yavaş Kürtleşmektedir. İşte devlet, Atatürk’ün başında olduğu devlet sorunu böyle ortaya koymuştur.

Bu sorunun çözüm yolu olaraksa nüfus politikası önerilmiştir. Nüfus politikasının bir yanı, Güneydoğu’daki ağa ve şeyhlerin, Batıya iskanı ile bölgede yoğunluğun dağıtılmasıdır, diğer yanı ise özellikle mübadele ile gelen Türklerin bölgeye yerleştirilmesidir.

Bu amaçla iskan kanunu çıkar. Belli ölçülerde sonuç alınır. Nitekim 1965 yılına gelindiğinde toplam nüfus içinde Kürtçe konuşanların oranı %6’ya kadar gerilemiştir.

Fakat 1960’lı yıllarda hızlı sanayileşme ve kentleşme ile birlikte işler yeniden tersine dönmeye başlar. Kürtçülük bir akım olarak ortaya çıkar. Büyük şehirlere ve Batı’ya akan Kürtler hemen hemen tüm bölgelerde Türklerin içinde erimek ve kaynaşmak yerine, Türklerin içinde ayrı adacıklar oluşturmaya, zamanla Türkleri tehdit etmeye ve etkisiz hale getirmeye başlarlar. Vanlılar, Diyarbakırlılır, Muşlular vs. hemşehri dayanışması gibi başlayan örgütlenme, Kürt istilacılığının başlangıcını oluşturur. Bugün tüm Batı kentlerinde, Türk’ün kafasında bir kılıç gibi sallanan Kürt tehdidi işte budur.

Tehdidin çok daha önemli bir boyutu ise kültüreldir. Kürtler, özellikle Doğu ve Güneydoğu’da Türk köylerini kuşatır ve Kürtleştirir. Zayıf Türk köyü dirençsizdir. Bunu bilen Kürtler, zor yoluyla Türk köylerini istila ederler. Devlet ise buna ancak seyirci kalır.

Şehre gelen Kürt önce şehir hayatının çok dışındadır. O varoştaki zavallıdır. Türkler, memur ve işçi iken onlar ancak seyyar satıcıdır. Fakat şehirde kalma hakkı bulan Kürt derhal dayanışma grubunu oluşturur. Aynı şehirliler birbirine sırt çıkar. Böylece kentler, Kürt kabadayıların eline geçer.

İş kabadayılıkla bitmez. Bu kaba güce dayanarak, ticaret sektörüne el atarlar. Türk, işçi ve memur olarak ancak sabit gelire talim ederken Kürt, inşaattan giyime, yemekten finansa tüm ekonomik alanlarda hızla sermaye birikimi yaratır. Böylece şehir Kürtleşmeye başlar.

Kürt istilasında bir üçüncü yol ise Aleviler üzerinden etkileşimdir. Güneydoğu’nun Batıya açılan, Malatya, Erzincan, Sivas, Tokat, Maraş gibi Alevi yoğunluklu şehirlerde Kürtler Aleviler üzerinde hızla tesir ederler. Böylece geçiş bölgesinde de Kürtleşme yaşanır.

Bugün Türkiye’nin hem köyleri, hem şehirleri, hem de geçiş bölgeleri Kürtleştirilmiştir. Böyle bir noktada ortada bir Kürt sorunu, hele hele demokratikleşme sorunu olmadığı açıktır. Sorun, Türk nüfusun baskı altına alınması ve eritilmesidir. O halde çözüm, Türk’ün Türklüğünü koruması olmalıdır.

Türkoğlu Türklüğünü koru

Bugün PKK terrü ile mücadelede en önemli nokta budur. PKK, Kürtleşmeden güç almaktadır. Türkler Türklüğünü korursa PKK zayıf düşecektir. Bu ise askeri değil toplumsal bir çözümü gerektirir. Türk, kendi sorununu kendisi çözecektir.

Bunun için ilk başta yapılması gerekenlerse şunlardır.

1- Her Türk, alışverişini mutlaka Türkten yapmalıdır. Kürde aktarılan para PKK’ya maddi destek demektir. Türk, bu maddi desteği kesmezse, hem Türklerin mali gücü olmayacaktır, hem de Kürdün altında ezilecektir

2- Her Türk, Türkçe konuşmalıdır. Bunu da İstanbul şivesi ile konuşmalıdır. Dil varsa millet vardır. Ancak şehri istila eden Kürtler kendi dillerini hakim kılmaktadır. Bunlarla temas içinde Türkler de şivelerini bozmakta, Türkçe konuşsa bile adeta Kürt şivesiyle Türkçe konuşmaktadır.

TV’lerdeki Kürt dizilerinin, Kürt müziğinin, her adım başı Kürtçe müzik çalan barların, kasetçilerin, minibüslerin ortasına düşen Türk ister istemez lisanını yitirmektedir.

Buna direnmek için:

Türk,   Kürt dizisi izlemez.
           Kürtçe müzik dinlemez.
           Kürtçe müzik çalan barlara gitmez.
           Kürtçe konuşulan minibüse binmez.
           Kürtçe kaset satan dükkandan alışveriş yapmaz.

3- Türk, ancak modern şehir hayatında kendini ifade edebilir. Türk medeniyeti, köyden gelen etkilere kapatılmalıdır. Köy, her halükarda Kürtçülüğün yaşam alanıdır.

Yıllarca İstanbul’da Sivaslı, Erzincanlı, Malatyalı, Tokatlı Alevi kitlenin yarattığı köy ortamı, Kürtçülüğü güçlendirmiştir. Türk’ü saza mahkum eden köylü kafası, bugün şehirleri Kürt kültürüne teslim etmiştir.

4- Türkler, yemeklerine sahip çıkmalıdır. Türk’ün damak tadı, Kürt yemekleri ile yer değiştirmektedir. Türk’ü kebaba, lahmacuna mahkum eden anlayışla mücadele edilmelidir. Yemek, kültür savaşının bir parçasıdır. Mc Donaldslar ne kadar tehlikeli ise Kürt mutfağı da o kadar tehlikelidir.

Başka kültürlerin yemeklerini yiyen kültürler asimile olur. O nedenle Türk, Türk mutfağına sahip çıkmalı, başka şeyler yememelidir.

5- Her şeyden önce Türk üremelidir. Artan her bir Türk bebesi, bizi Ergenokan’dan çıkartacak bir kurtarıcıdır.

Not: 30 Ağustos Zafer Bayaramı dolayısıyla asılan afişlerde şu ifade vardı: Türk ordusunun kışlası milletinin yüreğidir!

Çok doğru, Türk ordusu o zaman kışlana dön!


harita 1927 ve 1935 nüfus sayımı baz alınarak hazırlanmıştır. Kırmızı işaretli bölgeler Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelerdir.
Kürt istilasının çok uzun dönemli bilinçli bir politika olduğunu Cmhuriyet’ten bugüne izlemekteyiz.
Solda birinci harita 1927 ve 1935 nüfus sayımı baz alınarak hazırlanmıştır. Kırmızı işaretli bölgeler Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelerdir. Bu bölgelerde 1927 yılında toplam 877 bin kişi yaşamaktadır. Bunların 206 bini Türkçe, 543 bini Kürtçe konuşmaktadır. Yani Türkçe konuşanlar nüfusun %23’ünü, Kürtçe konuşanlar %77’sini oluşturmaktadır.
1935 yılı nüfus sayımında ise bölge nüfusu 993 bine çıkmıştır. Bunun 228 bini Türkçe konuşanlar, 765 bini Kürtçe konuşanlardır.
Yani 8 yılda Türkler 22 bin kişi çoğalırken Kürtler 222 bin kişi artmıştır. Kürtler Türklerin on katı çoğalmıştır. Bunun doğum oranının yüksekliği ile açıklanamayacağı açıktır.
Nitekim Atatürk iktidarı bu durumu Kürtlerin Türk bölgelerini istila etmesi ve Kürtleştirmesi olarak değerlendirir. Bu durum üzerine Başbakan İsmet İnönü Doğu gezisine çıkar ve bir rapor hazırlayarak Atatürk’e sunar.
İsmet İnönü’ye göre bölgede en sağlam Türk kalesi Bitlis’tir. Aynı şekilde Van da Türk hakimiyetindedir. Bu bölgenin sağlam tutulması gerekmektedir. Diyarbakır ve Urfa da Türklerin dayanağı olacak bölgedir.
Kürt nüfus üç merkezli bir istila hareketi gerçekleştirmektedir. 1- Bugünkü Mardin, Hakkari, Diyarbakır üçgeninden yayılan Kürtleştirme hareketi. Bu hareket özellikle Diyarbakır, Urfa ve Bitlis’i hedef almaktadır. 2- Ağrı merkezli Kars, Iğdır, Ağrı ve Muş’ta Kürtler Ermenilerden boşalan verimli toprakları istila etmiştir. 3- Tunceli merkezinden Erzincan, Elazığ ve Bingöl’e doğru istila hareketi.
Tüm bunların önlenmesi için Atatürk iktidarı,
1- Kürtlerin başka bölgelere iskanını 2- Bölgede ağalığın tasfiyesini 3- Bölgenin Türk yerleşimcilerle doldurulmasını politika olarak belirler.
Yanda bu politikanın sonuçlarını oransal olarak
görüyorsunuz.
Kürt nüfus üç merkezli bir istila hareketi gerçekleştirmektedir. 1- Bugünkü Mardin, Hakkari, Diyarbakır üçgeninden yayılan Kürtleştirme hareketi. Bu hareket özellikle Diyarbakır, Urfa ve Bitlis’i hedef almaktadır.  2- Ağrı merkezli Kars, Iğdır, Ağrı ve Muş’ta Kürtler Ermenilerden boşalan verimli toprakları istila etmiştir. 3- Tunceli merkezinden Erzincan, Elazığ ve Bingöl’e doğru istila hareketi.
1927 nüfus sayımı:
Toplam nüfus: 11 milyon 778 bin. Kürtçe konuşan 1 milyon 134 bin. Yani Türkiye’nin
% 10’u. Bu Kürt nüfusun 543 bini Güneydoğu’da oturur. Güneydoğu Kürtler’in %50’sini barındırmaktadır. Güneydoğu’nun %23’ü ise Türktür.
1965 nüfus sayımı:
Toplam nüfus:31 milyon 391 bin. Kürtçe konuşan 2 milyon 291 bin. Yani Türkiye’nin %6’sı. Güneydoğu’da ise Kürtler’in oranı %40’tır.
Yani Cumhuriyet döneminde alınan tedbirlerle Kürt istilası durdurulabilmiştir.
2005:
Toplam nüfus: 70 milyon. Güneydoğu’da yaşayan nüfus 6 milyon. 20 milyon olduğu iddia edilen Kürt nüfus. Yani toplam nüfusun neredeyse %30’u. Bu rakam abartılı olsa bile 1965’te %6’ya düşen Kürt nüfusun nasıl birden artış gösterdiğinin açıklanması gerek: Atatürk dönemi politikaları terkedildiği için.

 

 

http://www.turksolu.org/89/basyazi89.htm

 

.Türk-İslam Sentezi’nden Kürt-İslam Sentezi’ne

Kapak Kuzey Fırat

Türksolu Dergisi

 

Kürt-İslamcıların amacı Türklüğü ve Cumhuriyeti ortadan kaldırmaktır

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Cumhuriyet’e karşı girişilen isyanların başında kimler vardı ve hangi taleplerle ortaya çıkmışlardı hatırlamakta fayda var.

Kurtuluş Savaşı sırasında da, Cumhuriyet ilan edildikten sonra da Kuvayı Milliyecilere karşı isyan eden, devrimcilere başkaldıranlar, hep Şeriatçılar ve Kürtçüler olmuştur.

İsyancıların taleplerine bakın, hem ayrı bir Kürt devleti istenmekte, hem de insanlar “din elden gidiyor” diye, Kemalist hükümete karşı kışkırtılmaktadır.

İstisnasız tüm isyanların talepleri aynıdır. Türklüğe karşı, Kürtçülük hakim kılınmaya çalışılmakta, laik Cumhuriyet yıkılarak, yerine Şeriat devleti kurulmak istenmektedir.

Kürt-İslam Sentezinin fikir babası, Atatürk ve Cumhuriyet’in amansız düşmanlarından Said-i Kürdi’dir. Said-i Kürdi, arkasına batı emperyalizmini alarak Cumhuriyet’e karşı ayaklanmış, ancak Cumhuriyet’in devrimci iradesi karşısında başarılı olamamıştır.

Atatürk’ün ölümünden sonra batıcı siyaset kurumunun Kürt-İslam çizgisiyle buluşması gecikmemiştir. Bu süreç aynı zamanda, Türkiye’nin sağcılaşma sürecinin başladığı dönemdir. 1945’te iktidara gelen DP’nin, arkasındaki en önemli güç Kürt toprak ağalarıdır. Menderes’in başında bulunduğu sağcı iktidarın, Atatürk Cumhuriyet’ine karşı giriştiği şeriatçı saldırı, devrimci gençliğin tepkisiyle karşılaşmış, devrimci gençlik eylemleri neticesinde Ordu sürece müdahale ederek Menderes’i ipe göndermiştir.

Sağcıların amacı Cumhuriyet’e karşı ayaklanan Şeriatçı ve Kürtçülerin amaçlarıyla aynıdır. Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak. “Hepimiz İslamız, Türklüğün bir önemi yoktur, İslam birleştirici kimliktir” denilip Türklüğe saldırılarak, yok edilmek istenen Türklüğün yerine Kürtlük konulmaktadır.

AKP iktidarı, Kürt - İslam çizgisinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Hükümette görev alan etkin bakanların hemen hepsi Kürttür ve Şeriatçıların önemli temsilcilerindendir.

AKP iktidarı süresince bölücü hareketin güçlenmesi, devletin laikliği savunan kurumlarına açıktan saldırılması boşuna değildir. Çünkü bu hareketlerin arkasında olan güç AKP hükümetidir.

Kürt-İslamcıların SoyağacıBölücü başıyla Şeriatçı başının buluştuğu nokta: Kimlik tartışmaları

Kürt İslamcılar, etnik kimlikler üzerinden saldırırlar. Arka plana itilmek istenen Türklüktür. Bu hiçbir dönem değişmeyen bir gerçektir. AKP’nin de Türklüğü hedef alıp özellikle Kürt kimliğini ön plana çıkarma çabaları boşuna değildir. Onlara göre Türklük, diğer kimlikleri baskı altına almakta, Türk olmayanları devlete düşman yapmaktadır. O zaman çözüm, Türklüğün dışlanarak, etnik unsurların hakları, kimlikleri için mücadele etmektir!

Kimlik tartışmaların temelini ümmetçilik oluşturur. Yalnız ülkemizde bir fark vardır. Ümmetçiler, tüm Müslüman âlemini tek bir millet olarak kabul ederken, bizdeki sentezciler sadece Türklüğü dışlayarak, etnik unsurların önünü açmaktadır.

Özellikle Kürtlerin önünü açmak için, bu kimlik tartışması yaratılmıştır. Kimlik tartışmasını ortaya atanların başında başında Abdullah Öcalan gelmektedir.

Öcalan’ın, Demokratik Cumhuriyet, Kürtlere kültürel özerklik tanınması yönündeki söylemleri bir süre sonra Tayyip Erdoğan tarafından dillendirilmiştir.

Öcalan ve Tayyip Erdoğan’ın aynı cephede buluşması hiç de tesadüf değildir. Birisi bölücülüğün başı, diğeri ise şeriatçıların başıdır.

Hem Türk-İslamcılar, hem de Kürt-İslamcıların dayanak noktası budur. Amaç ikisinde de aynıdır. Kürtlüğü kabul ettirmek.

Kendilerini hem milliyetçi hem de Türk İslamcı olarak tanımlayan ülkücüler, kimlik tartışmaları sırasında AKP’yle aynı tavrı almışlar, Kürt kimliğinin tanınması için çaba harcamışlardır.

Birbirinden ayrı gibi gözüken bu iki sentezin de ortaya atılmasının esas nedeni Türklüğün ortadan kaldırılmasıdır. İkisinde de dışlanan kimlik Türklüktür. Türk-İslamcıların Türklüğü kullanmalarının nedeni Şeriatçılıklarını, Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı olan düşmanlıklarını gizlemek içindir. Bunun için Kürt İslamcılarla aynı noktada çok kolay buluşmaktadırlar. Sonuç itibariyle ikisi de Şeriatçıdır.

Yeni Osmanlıcılık: Türk coğrafyasını küçültmek,Türklüğü bu coğrafyaya hapsetmek

Türk ve Kürt İslam sentezcilerini bir başka ortak noktası Osmanlıcı olmalarıdır.

Tüm sentezcilerin ortak düşmanı milliyetçiliktir. Bu tartışmalar sırasında karşı çıkılan “her türden milliyetçiliğe karşıyız” söylemlerine aldanmamak gerekir. Çünkü Türk ya da Kürt İslam sentezcileri Türklüğü dışlarken Kürtlüğü ön plana çıkarırlar. Karşı oldukları sadece Türk milliyetçiliğidir.

Dinci gericilikle, milliyetçileri engelleyemeyen emperyalistlerin yardımına, etnik bölücüler yetişir. Böylece, emperyalistler, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı dinci bölücülerle, etnik bölücüleri birleştirmiş olur.

Atatürk’ün ölümünün hemen ardından hâkim olan ve sağcı siyasettin temelini oluşturan çizgi işte bu çizgidir. Çıkış itibariyle doğrudan emperyalizmin hizmetindedir. Türkiye’nin bu noktaya gelmesi, Atatürkçü güçlere, ulus devlete pervasızca saldırılmalarının nedeni, bu çizginin Türk siyasetine hâkim olması ve etnik milliyetçilerin güçlenmiş olmasıdır.

Türk siyasi yaşamındaki partilere baktığınızda, en milliyetçisinden, en şeriatçısına hepsi Kürt-İslam çizgisinde birleşmektedirler. Bunun bir diğer adı yeni Osmanlıcılıktır.

Yeni Osmanlıcılar için Misak-ı Milli’nin bir önemi yoktur. Türkiye’nin toprak kaybetmesi veya federasyonlara bölünmesinin de bir önemi yoktur. Zaten yapılanların asıl amacı budur. Türkiye’nin toprak kaybederek küçülmesi, küçültülen coğrafya içersine Türklerin hapsedilmesi.

Emperyalistlerin yıllardır yapmak istedikleri budur. Bunu yapabilmek için ülke içersinde dayandıkları güçlerde sağcı güçlerdir. Sağcıların her dönem, bu çizgide ısrar etmesi emperyalistlerle olan bağlarındandır. Siyaset yapabilmek için, batıya mahkûm oldukların farkındadırlar. Batıyla düşüp kalkanlar vatan satıcılar olmakta, Türk düşmanı olmaktadırlar.

Kürt-İslam çizgisi bölücülüğü güçlendirmiştir

Batıya karşı olanlar, ulus devleti savunanlar, Türklüğe sahip çıkanlar, sağcıların her zaman hedefi olmuştur. Menderes’i ipe gönderen Atatürkçü güçler, arkasına Batının desteğini alan sağcılar tarafından ezilmişlerdir.

Sol’a, Atatürkçü güçlere en büyük darbenin vurulduğu 12 Eylül darbesinden sonra güçlenen iki akım vardır. Şeriatçılık ve Kürtçülük.

PKK’nın etkin şekilde ortaya çıkışı 12 Eylül’ün hemen sonrasıdır.

Özal iktidarının söylemleriyle, bu günkü iktidarın söylemleri bire biri örtüşmektedir.

12 Eylül’den sonra Kürt İslam tezleriyle ortaya çıkan ilk isim Özal’dır. “Kemalizm içersine biraz Müslümanlık katmak” söylemiyle gericiliğin önünü açmıştır.

Kürt meselesine, federasyon çözümünü, ilk seslendiren Özal olmuştur. Türkiye’nin ABD denetiminin en üst noktaya ulaştığı dönem Özal dönemidir. Yani PKK’nın ve bölücülüğün, Özal döneminde hortlaması tesadüf değildir.

Benzer şekilde, her türlü sol talebin şiddetle bastırıldığı, Atatürkçülere saldırıların yoğun olarak yaşandığı ve şeriatçıların, Nurcuların en çok güçlendiği dönemin Özal dönemi olması da tesadüf değildir.

Dinci bölücülükle, Kürtçü bölücülük eş zamanlı büyümektedir.

Özal, Nakşi tarikatına mensuptur ve Nurcu bir kökenden gelmektedir. O’nun için Kürtçülükle buluşması hiç de zor olmamıştır. Atatürk karşıtlığının, ulus devlet karşıtlığının temeli budur zaten. ABD ile arasının iyi olması, ABD denetiminin Özal döneminde artmasının en büyük nedenlerinden biri, Özal’ın gericiliğidir. Gerici Özal, doğal olarak ABD’nin kucağına oturmuştur.

Aynı çizgi Demirel tarafından devam ettirilmiş, 28 Şubat’a gelindiğinde, şeriatçılar Cumhuriyet’i tehdit edecek güce ulaşmışlardır. 28 Şubat sonrasında hem gericilerin üzerine gidilmiş, hem de PKK’ya önemli darbeler vurulmuştur.

Tarih bize, bölücülükle dinci gericiliğin birlikte güçlendiklerini, Kürtçü taleplerin arttığı dönemler, Şeriatçı taleplerin de arttığını göstermektedir. İşin ilginç tarafı bu dönemlerde, hükümet Kürt İslamcı çizgiyi en uç noktaya götürenlerden oluşmaktadır.

Kürt İslamcıların değişmeyen ismi: Abdülkadir Aksu

Özellikle 1990’lardan sonra, Kürt İslamcıların hükümet olduğu dönemlerin bir önemli özelliği daha vardır:Adülkadir Aksu’nun İçişleri bakanı olması.

Türt-İslamcılığın en yüksek aşamasına geldiği ANAP iktidarının İçişleri Bakanı ile Kürt-İslamcılığının en yüksek aşamasına geldiği ve devleti tehdit ettiği günümüz AKP iktidarının İçişleri bakanı aynıdır.

Yine büyük bir tesadüf olacak, emniyette, devletin kritik mevkilerinde, Kürtçü ve Şeriatçı kadrolaşmanın yoğun olduğu, İçişleri Bakanlığına bağlı kurumların, devlete karşı gelme, devlet düşmanlığı yapma cesaretini gösterdiği dönemler yine Aksu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemlerdir. Polis içersinde Fethullahçı yapılanmanın temellerini Aksu atmıştır.

Bir iki ay öncesini hepimiz hatırlıyoruz. DTP’li belediye başkanları, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı, devletin aleyhinde ortak bildiri yayınlamışlar ve hiçbir yaptırımla karşılaşmamışlardır. Doğu illerinde devlete karşı ayaklanan insanları yönlendirenler yine bu belediye başkanlarıdır. İnsanlar, devleti değil belediye başkanlarını dinlemektedirler.

PKK’lıların cenazeleri, DTP’li belediyelerin tahsis ettiği ambulanslarla kaldırılmakta, ölen PKK’lılar için yine bu belediyeler tarafından anıtlar dikilmektedir. Ancak İçişleri Bakanı tüm bunlar karşısında sessizdir. Tüm bu olup bitenlere göz yummaktadır. Tüm bunlara göz yummak, devlete karşı PKK’lıyı desteklemekten başka anlama gelir mi? Aksu Emniyet’i öyle bir hale getirmiştir ki, kendi milletine düşman, Türk devletine düşman, Atatürk’e düşman insanlar Emniyet’i doldurmuşlardır.

Hemen hatırlatmakta fayda var. Atatürkçü aydınlara karşı en çok kimin döneminde saldırılar olmuştur, en çok kimin döneminde Atatürkçü aydınlar öldürülmüştür?

Bu dönemlerde İçişleri bakanı hep Abdülkadir Aksu’dur.

Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi Atatürkçü aydınlar Aksu’nun İçişleri Bakanlığı döneminde öldürülmüş ve hiç birinin faili bulunmamıştır.

Kürt-İslamcıların devlete karşı operasyonları

Son dönemde, yaşanan olaylara bir anlam veremeyenler veya olayları açıklamakta yetersiz kalanlar, yanlış yönlendirenler, Cumhuriyet tarihine baktıklarında bu olayların arkasında Kürt İslamcıların olduğunu hemen göreceklerdir. Bu sonuca ulaşmak için derin tahlillere girmeye bile gerek yoktur. Yaşanılanları alt alta sıralamak, olayları planlayanların Kürt İslamcılar olduğunu hemen görecektir.

En baştan başlayalım. PKK’nın siyasal talepleri, hangi iktidar döneminde sesli olarak ifade edilmeye başlamıştır? AKP iktidarı döneminde.

PKK’ya karşı silahlı mücadelenin dibe vurduğu, Ordu’nun elinin kolunun bağlandığı dönem hangi dönemdir?

AKP dönemi.

Türklüğe en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir?

AKP dönemi.

Eğitim’de Şeriatçı kadrolaşmanın olduğu, Atatürkçü üniversite rektörlerine karşı en çok saldırının olduğu dönem hangi dönemdir?

AKP dönemi.

Milli Eğitim’in içersini gerici kadrolarla doldurarak, Cumhuriyet’in temellerini kim dinamitlemektedir?

AKP.

Tabi en önemlisi, Türk Ordu’suna karşı bu kadar açıktan saldırma cesareti gösteren, işi komuta kademesine, geleceğin Genelkurmay başkanına komplo düzenlemeye kadar vardıran başka bir hükümet var mıdır?

Türk Ordusu’na saldırmanın iki yönlü anlamı vardır. Ordu’ya saldırarak hem Kürt bölücülüğün karşındaki silahlı güç etsizleştirmeye çalışılmaktadır, hem de Şeriatın önündeki en büyük engel kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Bu işten kârlı çıkan iki kesim vardır, birisi terör ögütü PKK ikincisi Şeriatçılar. İkisinin de hedefi aynıdır. Bölücülüğün ve Şeriatçılığın karşısında duran en büyük güç Türk Ordusu’dur.

Burada bir parantez açmakta fayda var. Şeriatçıyla, Kürtçüyü birleştiren çizgi ortak düşman değildir. Onları birleştiren emperyalizme olan bağlılığıdır. Bu bağ tarihi temelleri olan bir bağdır. Bu bağ, Atatürk Türkiye’sine, Türk devletine duyulan kin temelinde yükselir. Görevi Türk devletini korumak olan Ordu da doğal olarak düşman olmaktadır.

Ordu düşmanlığının devamı olarak, Kürt İslamcı saldırının hedefi, Türk milliyetçileri, Atatürkçü ve solcu güçlerdir. Bu güçler emperyalizme karşı direnen, ulus devlete Atatürkçülüğe sahip çıkan güçlerdir.

AKP hükümetine karşı yöneltilen İslam faşistleri suçlamaması boşuna değildir. Kendileri, demokrasinin arkasına sığınırlarken, Atatürkçüler, milliyetçiler, solcular, ulusal güçleri baskı altına almaya çalışmaktadırlar. Atatürkçülerin konuşma hakkı dahi ellerinden alınmaya çalışılmaktadır.

Başbakan kendisine muhalefet eden, kendisini eleştiren, vatandaşından tutun da, devletin büyük elçisine kadar herkesi fırçalamakta, davalar açarak susturup, yok etmeye çalışmaktadır.

Bu hükümetin Danıştay üyelerini hedef göstermesini kimse unutmayacaktır!

Bedel ödeyen kim, AKP mi, devlet mi?

Şemdinli ile başlayan, Danıştay saldırısıyla devam eden operasyonun arkasında Kürt-İslamcılar vardır. Başta hükümet olmak üzere İçişlerine bağlı tüm kadrolar bu operasyonların içersindedir.

Şemdinli’den önce, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü, Şeriatçılar tarafından etkisiz hale getirilmeye çalışılmış, Şemdinli’de patlatılan PKK bombaları ile Ordu etkisizleştirilmeye çalışılmıştır.

Genelkurmay Başkanı olması halinde PKK’ya karşı operasyonları yoğunlaştıracağı bilinen Yaşar Büyükanıt, tutuklanarak ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.

Bu operasyonlarda kimler vardır?

Emniyet yetkilileri bu operasyonun içersindedir, devletin savcısı bu operasyonun içersindedir.

Ancak plan geri tepmiştir. Savcı ve operasyonun içinde olan emniyet yetkilileri görevden alınmıştır.

Ancak operasyon durmamış, bu sefer Danıştay saldırısı gerçekleştirilmiştir.

Danıştay’a saldıran güçle, Şemdinli’yi yapan güçle aynıdır. Saldırıyı gerçekleştiren Alpaslan Arslan’ın kimliği bile, saldırının arkasında hangi güçlerin olduğunu ortaya koymaktadır. Arslan kendisini Kürt ve İslamcı olarak tanıtmaktadır.

Tüm bunları alta alta topladığınızda karşınıza, saldırıya uğrayan bir devlet ve saldıran Kürtçü ve gerici bir yapı çıkar.

Bu dönemler herkesin safını belirlediği, gerçek yüzünü gösterdiği kritik dönemledir. Tüm sağ, devlete karşı birleşmiştir. Bir tarafta devlet bir tarafta sağıcı güçler vardır. Sağcı güç dediğimiz, Kürtçü ve gerici güçlerdir. Hükümetin bakanlarına baktığınızda, hükümete bağlı güçlerle devletin diğer kurumları arasında yaşanan savaşın nedeni ortaya çıkacaktır.

İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı gibi bakanlıkların başında Kürtçülüğü ve gericiliği ile en çok ön plana çıkan insanlar vardır. Sadece bu bile, hükümetle devlet arasında yaşanan savaşın görülmesi için yeterlidir. İçişleri Bakanı Ordu’yla kavgalıdır, Milli Eğitim Bakanı eğitim kurumlarının tamamına yakınıyla kavgalıdır, Adalet Bakanı en büyük yargı kurumlarıyla kavgalıdır!

Bu zamana kadar devlet, Kürtçü ve gerici saldırılar karşınında güç kaybetmiş, Atatürkçü aydınlarını, devrimci gençlerini, Atatürkçü hâkimlerini, Atatürkçü savcılarını yitirmiştir.

Son operasyonlarla devlete daha fazla bedel ödetmek istenmiştir.

Ancak bedel ödeme sırası sağcı, Kürt-İslamcı çetededir.

 

http://www.turksolu.org/109/kfirat109.htm

 

İçimizdeki PKK’lılar

 

 

Barış arayan etnik teröristler

Ankara’nın göbeğinde, en lüks otel salonlarında “Sayın Öcalan”lı bir “Kürt Konferansı” daha düzenlendi. Bu sefer konferansın adı “Türkiye Barışını Arıyor.” Ancak konferansa katılanlar Türk ve Türkiye kelimesiyle uzaktan yakından alakası olmayan kesimler.

DTP yöneticileri, “Kürtçe”yi zorunlu kılan malum belediye başkanları, terör ve bölücülük suçlarından hüküm giymiş bazı “aydın”lar, Meclis’teki tüm partilerden bir kısım Güneydoğu milletvekilleri, PKK taşeronu “sivil toplum örgütleri”, Doğan, Ciner ve Karamehmet’in gazetelerinde yüksek maaşlı kadroları bölücülük konusuna tahsis edilmiş “muhalif yazarlar”, her fırsatta Apo posterleriyle yürüyen, büyük medyanın ve PKK’nın “barış anaları” ismi taktığı teröristlerin anneleri, Kürtçe konuşmak ve yazmaktan aciz büyük “Kürt edebiyatçısı”, Nobel fakiri Yaşar Kemal ve daha niceleri…

Fakat haksızlık yapmayalım. Konferansı esas yıldızı bir eski “devlet görevlisi”: Emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş. Mitçi Cevat Bey konferansta hiç konuşmadı ama basında günlerce süren kampanyada adeta konferansın resmi sözcüsü gibi sivrildi. Bu eski MİT’çiye ve söylediklerine geri döneceğiz. Ancak önce, başkentin göbeğinde, tüm medya ve mülki amirlerin gözü önünde yapılan bu “Barış Konferansını” irdelemek şart.

 
Ömer Sabancı
Ömer Sabancı
Mehmet Ağar
Mehmet Ağar
Cevat Öneş
Cevat Öneş
Osman Pamukoğlu
Osman Pamukoğlu
Eğer bir ülkede devletin Cumhurbaşkanlığına kadar yükselen bir Kürt-İslamcı “Federasyon kuralım”, Başbakanlığa kadar ulaşan bir diğeri “Kürtlerin gücü yeterse bağımsız olabilirler” diyorsa, eski MİT’çileri Türklüğü Anayasa’dan çıkarmayı, İçişleri eski Bakanı PKK’lıları ovaya indirmeyi öneriyorsa, kimse teröre ve bölücülüğe karşı Türk milletinin ve Ordusu’nun mücadelesini suçlayamaz. Bu koşullarda bile 30 yıldır bu vatanı korumuşuz demek ki 1000’lerce yıl koruruz.

PKK’nın “ateşkes şartları” barış bildirgesi oldu

Yaz aylarında Türk Ordusu’nun K. Irak’a girme olasılığı kaçınılmaz bir hale gelince ABD ve PKK yeni bir strateji geliştirdi. PKK bir anda “ateşkes” ilan etti. Teröristler terör eylemlerine devam etmekle beraber “karşılıklı silah bırakma” çağrısı yaparak Türk Ordusu’nun K. Irak’a girişini engellemeyi hedefledi. Bu çağrı ABD’nin PKK’ya verdiği en son talimatın sonucuydu. Zaten ABD “ateşkes fırsatının” değerlendirilmesi için resmen Türk devletine çağrıda bulundu.

Böylelikle Türkiye’nin PKK’yla masaya oturtulması için ABD baskısının ilk resmi adımı atılmış oldu. Tayyip Erdoğan da “Onlar saldırmazsa biz de sebepsiz yere operasyon düzenlemeyiz” diyerek resmen PKK’yı ve “ateşkesini” tanımış oldu.

PKK ise İmralı’dan verilen karar çerçevesinde alınan “ateşkes” koşullarını deklare etti. Ayrıca PKK, DTP’ye ve kendine bağlı yasal kılıflı kurumlara da uyarı gönderdi. “Bu sefer iyi kamuoyu çalışması yapılması, sivil toplum örgütleri, aydınlar ve mümkünse hükümet temsilcileriyle ortak görüşmelerin ve ‘barış konferanslarının’ düzenlenmesi, şehirlerde ise ‘barış serhildanlarının’ devam ettirilmesi” talimatı PKK’nın yayın organı Gündem gazetesinde yeni dönemin yönelim talimatları olarak duyuruldu.

Açıkça ortadadır ki, Ankara’da düzenlenen konferans PKK’nın konferansıdır. Hatta PKK’nın verdiği “Yaşar Kemal, Sezen Aksu gibi ünlü sanatçılar ve aydınlar dolaylı sözcü ve aracılarımız olsun” kararı dahi bu konferansta birebir uygulanmıştır.

Konferansın açılışı ve kapanışını Yaşar Kemal yaptı. Yaşar Kemal PKK’lı teröristleri yücelterek, “yıllarca gerillaya terörist dedik” dediği açılış konuşmasında “kendi halkına savaş açtı” suçlamasıyla Türk devletini de açıkça işgalci ilan etti.

Konferans bir örgüt disiplin içinde geçti. Konuşma yapan herkes “barış anası” denilen PKK’lı teröristlerin annelerinin elini öptü, bu şahıslar da el öpenlere karanfil ve beyaz tülbent verdi. Konferansın sonucunda kararlar alındı. “Sonuç bildirgesi” denen kararlar PKK’nın ilan ettiği “ateşkes şartlarıyla” birebir aynıydı.

“Siyasi, ekonomik, kültürel ve medya alanına yönelik öneriler” diye dört kategori altında sıralanan kararlar açıkça PKK’nın asgari programını yansıtmaktadır.

ABD, TÜSİAD, AKP ve PKK yeni anayasa yazdılar

Federatif bir yapı ve yeni bir anayasayı temel alan öneriler Apo konusuna da özel olarak eğiliyor. Büyük medyanın sevinerek “Galiba PKK’yı Apo’ya aftan vazgeçirdik” diye duyurduğu “Toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katılımı sağlayacak, planlanmış ve kamuoyu vicdanını rencide etmeyecek bir siyasi af veya demokratik katılım programı yürürlüğe konmalıdır” kararı, aslında PKK jargonunda Apo’nun serbest bırakılması anlamına geliyor. PKK Apo’yu serbest bırakmayan her türlü genel siyasi affa bile karşı çıkıyor. Kendi siyasi müttefiklerinden bile gelse aksi önerileri “Kürt halkını rencide edici” nitelikte bulduklarını defalarca deklere ettiler.

Kararlar Güneydoğu için tam anlamıyla ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri otonomi içeren bir anayasal değişikliği öngörüyor. Atatürk’ün 1923 yılında Kürtlük kavramını ve Kürt özerkliğini reddetmek için söylediği sözler ise, sansürlenerek ve çarpıtılarak Perinçek’in yıllardır öne sürdüğü şekilde federatif yapı için tekrar gerekçe yapılıyor.

Bu konferansın bundan öncekilerden farklı olarak önemli bir sonucu oldu. Konferansın bitmesinin hemen ardından TÜSİAD Başkanı Sabancı büyük medyanın “son uyarı” olarak duyurduğu bir açıklama yaptı. Bu muhtıraya göre Türkiye 12 Eylül Anayasası’nı hemen kaldırmalı, Anayasa’daki vatandaşlık kavramı yeniden tanımlanmalı, Kürtçe eğitim seçmeli olarak başlatılmalıdır.

TÜSİAD’ın 12 Eylül Anayasası’na karşı olmadığı açık. TÜSİAD 12 Eylül Anayasası hazırlanabilsin diye ABD ile birlikte Türkiye’nin en kanlı faşist yönetiminin kurulması için canla başla çalışmıştı. Onların karşı olduğu, Anayasa’nın değiştirilmesi mümkün olmayan ilk üç maddesi ve Atatürk Cumhuriyeti’ni koruyan ve temsil eden diğer maddeler.

Anayasanın değiştirilmesini ve Türklük kavramının yerine “Türkiyelilik” veya “anayasal vatandaşlık” kavramlarının getirilmesini isteyen ve bunu defalarca deklere eden bir diğer isim ise Başbakan Tayyip Erdoğan.

Böylelikle ABD, TÜSİAD, AKP ve PKK “yeni anayasa” bayrağı altında Türkiye’yi bölmek ve Cumhuriyet’i yıkmak için açık bir siyasi deklarasyonda bulunmuş oldular. Bu ortak deklarasyon artık formal bir metine dönüşmek üzere.

Konferansın sözcüsü AKP’nin MİT’çisi

Tam da bu noktada kendini devletin sözcüsü ilan eden isimler ortaya çıkmaktadır. PKK’nın örgütlediği konferansa katılan eski MİT’çi Öneş tüm konferans boyunca, susarak not aldı. Büyük medya Öneş’i toplantıda AKP hükümetinin gayri resmi temsilcisi olarak değerlendirdi ve bunu sevinçle karşıladı.

Toplantı boyunca sahneyi Yaşar Kemal ve diğerlerine bırakan MİT’çi Öneş konferans biter bitmez kendisine yüklenen misyon çerçevesinde sahneye çıktı.

Öneş “Devlet olarak özeleştiri yapmalıyız” diyerek yaptığı çıkışla günlerce medyayı işgal etti. Öneş’e göre Türkiye Cumhuriyeti “asimilasyoncu” politikalarla tüm sorunları yaratmıştı. Bunun özeleştirisini şimdi kendisi vermekteydi. Öneş adeta konferans tarafından resmi sözcü ve arabulucu olarak atanmış gibi konferansın kararlarını “yıllarca terörle mücadele etmiş, devlet adına konuşan ve özeleştiri veren” isim olarak savundu. Bu ise toplantının örgüt disiplini içinde yapıldığını çok iyi gösteriyor. Konferansa katılan milletvekili, büyük medya yazarı veya eski MİT’çi kim olursa olsun toplantı biter bitmez kendi platformu ve köşelerinde kararları ve konferansı tanıtıp savundular.

MİT’çi Öneş ise daha ileri gitti. Kendine devlet adına özeleştiri verme yetkisi veren Öneş, yine sanki Meclis’in, Anayasa Mahkemesi’nin ve Cumhurbaşkanı yetkilerini elinde toplamış gibi Cumhuriyet’i ve Anayasa’yı resmen ayaklar altına alan yeni bir idare şekli ve anayasa önerdi. Öneş’e göre devlet şeklen PKK’yla görüşemez olsa bile, “Kürt siyasi hareketinden ortaya çıkan” legal alandaki siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, “Türkiye Barışını Arıyor” konferansının düzenlenmesinde görev olan organizasyonlar gibi kurumları muhatap alınabilir.

Böylelikle Öneş resmen PKK’yla arabuluculuk görevi üstlendiğini deklere etmiş oldu. Türk devletini temsil ettiğini iddia eden bu şahıs ancak ABD ve AKP’yi temsil edebilir. Ancak bu bile Türkiye’nin büyük bir dayatmayla karşı karşıya olduğunu göstermeye yeter.

MİT’çi Öneş PKK, TÜSİAD ve konferans kararlarından adeta kelime kelime aktararak kendi çözüm önerilerini şöyle sıralıyor: Anayasa’nın değiştirilmesi, Anayasa’nın 66. maddesindeki Türklük tanımının kaldırılması, Türk kavramı yerine yurtseverlik kavramının getirilmesi ve Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” anlayışının terk edilmesi…

“Efsane komutan”a bak

Türkiye yeni bir döneme girdi. Bir takım isimler ortaya çıkıyor. “Ben teröre karşı yıllarca devlet adına mücadele ettim ama bu iş olmaz. Gelin beni dinleyin!” diye ABD ve PKK taleplerini Türk devletine ve milletine dayatıyor. Hiçbir resmi kurum da ortaya çıkıp “Bu şahıs bizi temsil etmez, dediklerini de kınıyoruz” diyemiyor.

Türk milleti bu tuzağa düşmez. Teröre karşı mücadeleyi de, Kıbrıs Barış Harekatı’nı da, Kurtuluş Savaşı’nı da biz milletçe verdik. Kimse milletin bu uğurda dökülen kanını kendi sermayesine katıp, Türk milletinin iradesi ve egemenliğini yok etmeye kalkamaz.

Emniyet eski Genel Müdürü ve İçişleri Bakanı olan, ancak kamuoyunun daha çok Kürt aşiretleri ve Kürt mafyasıyla çevrilen bir kısım karanlık ticari ve siyasi komployla tanıdığı ABD’nin “dokunulmazı” Mehmet Ağar bu yeni kervanın başını çekiyor. “Teröristlerle ben savaştım, siyasi riskini ben alırım” diyerek PKK’lıları düz ovada beraber siyaset yapmaya ve keklik avlamaya çağırıyor. Zaten şimdiden gazeteler teröristbaşı Öcalan ile Mehmet Ağar arasındaki iltifatlardan geçilmiyor.

Teröre karşı mücadele edenleri karalamaktan başka hiçbir zaman TSK’nın komutanları ve neferleri hakkında haber yapmayan büyük medya ise ne hikmetse son iki yıldır bir “efsane komutan” keşfetti. Herkesin büyük hayranlığını toplayan Osman Pamukoğlu nedense on binlerce komutan, subay, astsubay ve er arasında seçildi ve Doğan Medya tarafından teröre karşı mücadelenin sembol ismi seçildi. Biz de merakla bakalım bu işin sonu ne olacak diye bekledik.

Bu öyle bir “efsane komutan” ki röportajlarında terör örgütünü “Partiya Karkeran Kürdistan” ismiyle anıyor. PKK’nın artık bir halk hareketi haline geldiğini, teröre karşı mücadelenin çok daha zor olduğunu ve artık yenilgiyle sonuçlanabileceğini savunuyor. Kendisi hariç tüm komutanları neredeyse adeta hainlikle, Türk Ordusu’nu ise acizlikle suçluyor. İstiklâl Savaşı kahramanlarına “höst dürzü, vatan haini” gibi hakaretler ediyor. TSK’nın pek çok mensubuyla davalık oluyor.

Anı kitabında İran’a karşı “Niçin sınır ötesi operasyon yapmadık” diyecek kadar radikal fikirler savunan “efsane komutan”, Türk Ordusu’nun bugün K. Irak’a girmesini ve Kerkük’e müdahalesini ise intihar olarak nitelendiriyor.

“Türk Ordusu batağa saplanır”, “işgalci konumuna girer”, “bedelini çok ağır öder” sözlerini Apo’dan, Barzani’den ve Talabani’den defalarca duymuştuk. Eskiden kamuoyunu uyutmak için “Bak şu küstaha, nasıl konuşuyor?” manşetleri atan gazeteler, aynı cümleler birebir aynı kelimelerle “efsane komutan” tarafından tekrarlanınca, “Helâl komutana! Ordu aptallık yapma, efsane komutanı dinle!” yaygaraları koparıyor.

30 yıldır terörü bitirtmeyen içimizdeki PKK’lılar

Kısacası “30 yıldır terörü bitirmedik, bir de “ver kurtul” yolunu deneyelim” kampanyası büyük bir yüzsüzlükle yürütülüyor. Türk halkı yılgınlık ve teslimiyete sürüklenmek isteniyor.

Birileri de sanki teröre karşı mücadele etmek bir kahramanlık ve azizlik payesiymiş gibi ortaya çıkıyor ve “teröristlere kan kusturan” komutan, emniyetçi etiketiyle bu kampanyanın sözcülüğünü üstleniyor.

Bölücülere karşı mücadele dahil her türlü vatan savunması bir meziyet değil, her Türk için bir görev ve zorunluluktur. Binlerce şehit ve gazi en doğal milli duygularla bu görevi yerine getirdi. General veya er fark etmez. Kendini Türk hisseden herkes şartlar ne olursa olsun bu görevi yine yerine getirecektir. Kimse de kendini milletin üstünde görüp, milletin değerlerini pazarlamaya cüret edemez.

30 yıldır terör tabii bitmez. Eğer bir ülkede devletin Cumhurbaşkanlığına kadar yükselen bir Kürt-İslamcı “Federasyon kuralım”, Başbakanlığa kadar ulaşan bir diğeri “Kürtlerin gücü yeterse bağımsız olabilirler” diyorsa, eski MİT’çileri Türklüğü Anayasa’dan çıkarmayı, İçişleri eski Bakanı PKK’lıları ovaya indirmeyi öneriyorsa, kimse teröre ve bölücülüğe karşı Türk milletinin ve Ordusu’nun mücadelesini suçlayamaz. Bu koşullarda bile 30 yıldır bu vatanı korumuşuz demek ki 1000’lerce yıl koruruz.


MİT’çi Öneş’e sorular

MİT’çi Öneş’in açıklamaları, AKP Cumhurbaşkanlığını ele geçirirse Anayasal rejime ve Cumhuriyet’e yönelik saldırının ne şekilde olacağını açıkça ortaya çıkardı.

Ancak eski MİT’çi Öneş’in bu kadar cüretli konuşması ve hatta bunu “devlet adına” yaptığını söylemesi ilginç. Anlaşılan Tayyip Erdoğan şimdiden kendini Cumhurbaşkanı olarak görüyor ve Ilımlı Hilafet rejimini ABD ve PKK şemsiyesi altında kısa sürede kurabileceğini hayal ediyor.

Fakat Türk devletini hâlâ savunan Türk milleti adına bizim de diyeceklerimiz var. Bu MİT’çi veya onun benzeri bir takım eski emniyetçi, istihbaratçı veya sözde komutan ne Türk milleti ne de Türk devleti adına konuşamaz. Atatürk’ün Cumhuriyeti ve Türk milleti adına özeleştiri verme hakları ise asla yoktur. Eski MİT’çi Öneş özeleştiri verecekse buyursun önce şu konularda hesap versin:

1.) Türk milli istihbaratını yok eden, devletin tüm sırlarını CIA’ya teslim eden ve hatta ABD’den resmen maaş ve bütçe alarak çalışan bir takım MİT mensupları bu halka eylemleri, mal varlıkları ve CIA bağlantıları hakkında hesap vermeye hazırlar mı?

2.) 1970’lerde MİT PKK’nın kurulması, güçlenmesi ve silahlanmasına destek oldu mu? Apo’nun eşi Kesire’nin MİT mensubu babasının ve yine Apo’nun MİT mensubu Pilot Necati olarak adlandırdığı isimlerin PKK’ya hizmetleri ne olmuştur? PKK’nın 1980 öncesi Güneydoğu’da katlettiği yüzlerce solcu bir MİT operasyonu muydu? 1980 öncesi Türk evlatlarını birbirine kırdıran diğer provokasyon ve operasyonlarda MİT’in rolü nedir?

3.) Apo’nun Yalçın Küçük’e yaptığı “MİT ile birlikte çalıştık. Onlar beni kullanmak istedi ama ben onları daha çok kullandım” itirafı doğrultusunda hiçbir MİT mensubu soruşturuldu veya yargılandı mı?

4.) Uğur Mumcu niçin PKK ve MİT ilişkisini ortaya çıkardıktan hemen sonra katledildi? PKK ve MİT arasında hâlen ilişki var mı?

5.) Türk Ordusu’na yönelik son iki yılda artan pusular, saldırılar ve karşı istihbarat çalışmalarında MİT mensuplarının olası ihaneti araştırıldı mı? Şemdinli’de Türk Ordusu’na ve Kara Kuvvetleri Komutanı’na yönelik gerçekleştirilen provokasyonda Emniyet İstihbaratı’nın adı geçti. Adı geçen görevli görevden alındı ve hakkında soruşturma açıldı. Ancak bölgede Jandarma İstihbarat operasyonlarının raporlarına imza atmayan MİT görevlilerinin provokasyondaki payı gün yüzüne çıkmadı. Bunlar hâlâ görevde mi?

6.) MİT’in ilk kuruluş yılları için “kızıl tehlikeye karşı zorunluluk” olarak meşrulaştırılan, CIA ve MOSSAD’ı üst hiyerarşi olarak kabul eden organik ilişkiler devam ediyor mu? ABD’den maaş alma, bütçeye katkı alma ve karşılığında bilgi aktarma ve ortak operasyon düzenleme şeklindeki uygulamalar hâlen mevcut mu? MİT Türk devletinin mi yoksa ABD’nin mi istihbarat kuruluşudur.

7.) MİT’çi Öneş kim adına konuşuyor? Türk devleti adına konuşmadığı kesin. MİT mi görev verdi? ABD mi? AKP mi? Yoksa kendisi “barış dili yaratan bir aydın” olarak demokrasi mücadelesi vermeye mi karar verdi?

 

http://www.turksolu.net/124/ozsoy124.htm

 

Türk’ü insan kabul etmeyenlere Türk’ün kim olduğunu biz öğreteceğiz

Türkiye

Hüseyin Adıgüzel

 

 

Boyalı basın, olayı ulusalcı güçlerin üzerine yıkmaya çalıştı

Ölüm tüm canlılar içindir. Ölümden kaçış yoktur. Ölümün şöyle ya da böyle gelmesi kişinin alınyazısı ile kaderi ile ilgilidir. Ermeni asıllı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gazeteci Hrant Dink, bir çetenin figüranı olan bir kişi tarafından öldürüldü. Cinayeti işleyenleri nefretle kınıyorum. Olaydan bir insan olarak üzüldüm; fakat olayın üzerinden birkaç saat geçtikten sonra da yapılanlar ve söylenenler karşısında irkildim, şaşırdım ve insan olarak utandım. Neler uydurdular, neler söylediler ve nasıl yargısız infaz yaptılar; herhalde hepiniz bunlara tanık oldunuz.

Bu suikast geçen hafta sonunda Türkiye’yi sarstı. Kimdi Hrant Dink? Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarda onun ölümünden kim ya da kimler çıkar temin edebilirler ve onun ölümü kimleri memnun edebilirdi? Öncelikle bu konunun iyi aydınlatılması ve üzerinde kafa yorulması gerekmez miydi?

Ama ne yaptılar? Boyalı basın ve bilinen televizyon kanalları, olayı anında ulusalcı güçlere ve devletin üzerine yıkmaya çalıştılar. O kadar kendilerinden emindiler ki, sanki katili tanıyorlardı ya da katilin yanında idiler. Yayınların hemen hepsinde Hrant Dink’in ‘Türklüğe hakaret’ davası baş gündeme oturtuldu. Davayı açan arkadaşlarımız haksız, insafsız bir şekilde yargılanmaya çalışıldı. Adeta yargısız infaz yapıldı.

Hele Habertürk televizyonunda ulusalcılara birikmiş kinlerini kusarlarken, davayı açan arkadaşımızı neredeyse katil ilan ettiler. Aynı saatlerde sokaklarda “Katil devlet!”, “Katil 301!” diye sloganlar attılar. Aslında bu sloganlar bile, Hrant Dink’in ölümünden kimlerin sorumlu olduğunu gösteriyordu.

Esas sorumlu hükümet

Kısa bir zaman dilimi içinde katil yakalandı. Olay kısmen de olsa aydınlandı. Şimdi üzerinde daha sağlıklı düşünebilme olanağı var. Görünen o ki, ortada bir örgüt yok. Varsa bile yerel çapta bir örgüt olduğu görülüyor ve bana çok çarpıcı geliyor. Yerel çapta küçük bir çete, kendisine göre, devletin bu tip insanlara gereken tepkiyi göstermediğine inanıyor ve cezayı kendisinin kesmesine karar veriyor. Çete elemanlarının gazetelere akseden sözlerine göre, eğer devlet bu tip kişilere gereken cezaları vermiş olsaydı, bu tip bir olay olmayacaktı. Belki de Hrant Dink hapiste olsa bile yaşayacaktı. Doğal olarak bunları olayın faillerinin basına akseden sözlerine göre yazıyorum. Yani ‘hükümet görevini yapmadığı için Hrant Dink öldürülmüştür’ sonucuna da doğal olarak ulaşıyorum.

Gerçekte olayın esas sorumlusunun hükümet olduğunu da düşünüyorum; çünkü o bilinen sözleri ettiği için devamlı tehditler alan bir insanın korunması gerekirdi. Korunmadığı, öldürüldüğü anda çevrede bir polisin olmamasından belli. İki konumda da hükümetin eleştirilmesi gerekirken, malûm medya olayın yönünü saptırmak ve yükselen milliyetçiliği güya engellemek için sadece ulusalcıları hedef aldı.

Meşhur 301. maddeye de Türklüğe daha rahat hakaretler yağdırmak ve Türklüğü yok etmek için saldırdıklarını da herhalde onlar kadar herkes biliyor.

Hrant Dink’in kimlerle arası açıktı?

Şimdi olayın bir başka cephesine bakalım. Yine başa dönelim ve yukarıda sorduğumuz soruları yanıtlayalım. Hrant Dink Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Ermeni’dir. Fikir ve düşünce özgürlüğünden yanadır. Ermeni Kilisesi Ermeni devleti ve diaspora Ermenileri ile arası açıktır. Aynı zamanda Türk ulusalcıları ile de arası açıktır. Yani görünürde Hrant Dink’in arasının açık olduğu iki kitle vardır: Birincisi Ermeni Kilisesi, Ermeni devleti ve Ermeni diasporası; ikincisi Türk ulusalcıları. Yani olay doğal olarak ikisinden birinin üzerine yıkılacak! Fakat burada gözden kaçan çok ince bir ayrıntı var. Basına aksedenlere göre Hrant Dink, bugünlerde kendisine biçilen rolün dışına çıkmaya başlamıştır. PKK hakkında bazı hoşa gitmeyen sözler kullanmış, Malatya’da verdiği bir konferansta PKK’nın bir terör örgütü olduğunu dahi söylemiştir. Halbuki ona verilen rol, Ermeni ve Kürt cemaatinin Türkiye’de eza çektiklerini, onlara ayrımcılık yapıldığını söylemesiydi. O son zamanlarda bir şeylerin farkına varmış olmalı ki, bu görevin dışında Kürtleri uyarıcı ve PKK’yı eleştiren konuşmalar yapmaya başlamıştı. Yani PKK ve Kürtler ile de arası açıktı.

Türkiye tam bugünlerde Kuzey Irak ve Kerkük sorununda bugüne kadar yapmadığı bir çıkış yapmış (bunun samimi olup olmadığını da bilmiyoruz), Büyük Millet Meclisi gizli oturumda Kerkük sorununu tartışmaya başlamıştır. İkincisi, ABD Temsilciler Meclisi’nde Ermeni soykırım tasarısı görüşülmek üzere. Böyle bir durumda ülkemizin geleceği açısından Hrant Dink’in öldürülmesi kime ya da kimlere yarar sağlar? Ulusalcıların Hrant Dink’i öldürmeleri ile ellerine ne geçer? Soruları yanıtlayalım.

Bu ölümden kimler yarar sağlıyor?

Birincisi, Hrant Dink’in öldürülmesi ile Türkiye’nin gündemi değiştirilmiştir. Kerkük sorunu ikinci plana atılmış ve baş köşeye Hrant Dink cinayeti oturmuştur. Zihinler karıştırılmış, kafalar allak bullak edilmiştir. Kuzey Irak ve Kerkük sorununu kim ya da kimler gündemden çıkarmak ister? Elbetteki Kürtler! Öyle ise bu sorundan yarar sağlayacaklardan biri Kürtlerdir.

İkincisi, ABD Temsilciler Meclisi’nin bazı üyeleri olayı duyar duymaz Ermeni tasarısının hemen gündeme alınması için harekete geçmişlerdir. Böyle bir durum kimin işine yarar? Elbette Ermenilerin. Öyle ise Hrant Dink’in öldürülmesinden ikinci olarak yararlanacak olanlar Ermenilerdir.

Ama bakın ne oluyor? Olayın bu yönleri hiç araştırılmadan malûm zevat, olayı hemen Türk ulusalcılarının üzerine yıkmak için harekete geçiyor. Akıllarına gelenleri söylüyorlar ve Türk ulusalcılarını karalamak için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. Halbuki Hrant Dink’in öldürülmesi ile Türk ulusalcıları hiçbir şey elde edemeyecekler, aksine yaşamsal bazı konular gündemden kaldırılarak ülkeye zarar vereceklerdir. Bunu yapmak için herhalde Türk ulusalcısı olmak yetmez mutlaka deli olmak gerekir.

Hrant Dink’in öldürüldüğü gece Taksim-Şişli güzergâhında toplananların “Katil devlet!”, “Katillere ölüm!”, “Katil 301!” diye bağırmalarını hiç gündeme getirmeyenler, kimlerin neyin peşinde olduklarını vatandaşlarımızdan saklayan tarafsız(!) medya mensuplarıdır. Benim devletime “Ölüm!” diye bağıranlar kimlerdir? Elbette benim devletimin düşmanı olan PKK, Ermeni Kilisesi, Ermeni devleti ve diasporasıdır. Öyle ise olaydan çıkar sağlamaya çalışanlar mı bu işin sorumlusudur, yoksa Hrant Dink’i mahkemeye verenler mi? Bunun üzerinde iyice düşünmek gerekmez mi?

Hrant Dink’in Ermeni Kilisesi, Ermeni devleti ve diaspora Ermenileri ile arası açıktır. Her şeyden önce şunu iyi bilmekte yarar vardır. Ermeni Kilisesi, Ermeni devleti ve Ermeni diasporası el ele bir katiller sürüsüdür. Talat Paşa’yı, Cemal Paşa’yı, İbrahim Temo’yu, elliden fazla Türk diplomatını, yüz binlerce Azerbaycan Türkünü bunlar öldürmüşlerdir.

Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan, Hocalı katliamından sorumludur. Robert Koçaryan kendi millet meclisini basarak meclis başkanını ve başbakanı öldürtmekten de sorumludur. Ter Petrosyan’ı iktidardan düşürmek için kendi millet meclisini silahlı militanları ile basan ve kendi vatandaşlarını gözünü kırpmadan öldürten bir canidir. Hrant Dink’i neden öldürtmesin? Ve soykırım karşıtı olduğunu söyleyen bir Türkiye Ermenisi’nin Koçaryan için sinek kadar değeri yoktur. Hrant’ın öldürülmesi en çok Koçaryan’ın işine gelir.

Soykırım sözüne bu olayı kanıt olarak gösterir ve Türklerin ne kadar barbar olduğunu, ne kadar tahammülsüz olduğunu her yerde söyler. Türkiye’yi dünya milletlerine katil bir ülke olarak tanıtır, yaptırımlar yapılmasını sağlamaya çalışır. Mesele Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak ve 1993 yılından beri kapalı olan Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasını sağlamaktır. Bunun da sinyalini cinayetten iki saat sonra hemen vermişlerdir. Ermenistan Savunma Bakanı, “Türkiye, Ermenistan sınırını açmalıdır. Bu iyi komşuluk ve dostluk için gereklidir.” demiş, bazı çok bilen köşe yazarları da hemen bu fikre sarılmış, halkların birbirini tanıması için sınırın açılması gerektiğini yazmaya başlamışlardır. Biz, Türk halkı olarak Ermenileri yeteri kadar tanıyoruz. Onlar da bizi iyi tanıyorlar. Halklarımızın birbirini tanıması bugün için gereken nesnel bir olgu değildir. Başka şeyler bulmaları gerekir. Tanımayanlar Ermenistan’a giderek tanıyabilirler. Yol o kadar uzak da değil!

Hrant Dink’in öldürülmesinin Türkiye’ye zarar vereceğini Türk ulusalcıları gayet iyi bilirler

Hrant Dink’in arası Türk ulusalcıları ile de açıktı. Hrant Dink’i bir Türk ulusalcısının öldürdüğünü ya da öldürttüğünü düşünmek, havanda su dövmek değilse, ulusalcılara atılmış bir iftiradan başka bir şey olamaz; çünkü Türk ulusalcıları Hrant Dink’i öldürmekle ne kazanacaklar? Türkiye ne kazanacak? Yani Hrant Dink’in öldürülmesi, Türkiye’ye Türk milletine hiçbir şey kazandırmaz; aksine büyük zarar verir.

Hrant Dink’in dirisinin beş para etmediğini iyi bilen Türk ulusalcıları, ölüsünün Türkiye’nin başına ne belalar getireceğini gayet iyi bilirler. Hem Hrant Dink kimdir ki, Türk ulusalcıları onu öldürsünler? O Türkiye’ye sığınmış bir zavallıdan başka bir şey değildir. Ona varıncaya kadar yüz binler var. Demek ki Türk ulusalcılarının bu işten herhangi bir çıkarı yoktur; aksine zararı vardır.

Böyle bir durumda dahi, olayı Türk ulusalcılarının üzerine yıkmaya çalışanların iyi niyetli ve tarafsız olduklarına inanmak aptallıktan da öte bir şeydir.

Elinizden gelse tüm ulusalcıları Hrant’ın yanına gönderirsiniz

Öyle ise bu medyanın yaptığı nedir? Bizde bir deyim vardır, “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır.” diye. Bunlar da onu yaptılar. Ev sahibini bastırmaya çalıştılar. Elbette yine Şemdinli ve Danıştay olaylarında olduğu gibi ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Şimdi bunların, Türk milleti önünde suçlu ilan etmeye çalıştıkları ulusalcılardan özür dilemeleri gerekir; ama bırakın özrü, ertesi akşam O.Ç. denen şahıs, “Bunları niye televizyona çıkarıp konuşturuyorsunuz. Bunu asla yapmamalısınız!” dedi. Hem suçlayacaksınız, hem kararı kendiniz vereceksiniz, hem de savunma hakkımızı elimizden alacaksınız. Bu nasıl anlayıştır? Hani siz demokrattınız! Hani siz söz ve düşünce özgürlüğünden yanaydınız! Hani siz herkesin fikirlerini açıkça söylemesinden yanaydınız! Birisinin hakkında siz atıp tutacaksınız, iftira atacaksınız, cevap hakkını kullandırtmayacaksınız; nerede kaldı sizin demokratlığınız ve liberalliğiniz? Sizler ne olduğunuzu kendi ifadelerinizle ortaya koyuyorsunuz. Biz sizin için bir şey söylemiyoruz; çünkü sizler kendi ifadenizle söylediğinizsiniz! Gerisi, hepsi yalan; demokratlığınız da, söz ve düşünce özgürlüğünüz de, liberalliğiniz de!.. Siz sadece Türk milletini karalamaya, Türk devletini yıkmaya yönelik söz, düşünce ve eylemlere özgürlük isteyenlersiniz. İnsan haklarıymış, insanca yaşamakmış... Bunların hepsi hikâye! Kendinizden başka kimseyle özgürlük tanımayan sizlersiniz. Elinize bir fırsat geçse, eminim ki karşıtlarınızın tümünü Hrant’ın yanına gönderirsiniz.

“Şecaat arz ederken sirkatin söyleyen merd-i kıptiden” hiçbir farkınız yok. Kaş yapayım derken göz çıkardığınızın farkında bile değilsiniz. Kendinizi dev aynasında görmeye alışmışsınız. Kimsiniz? Sıradan bir insandan ne farkınız var? Kendinizi zemzemle yıkanmış gibi görüyorsunuz: Tertemiz, pürü pak! Acaba öyle misiniz? Televizyon programında kim olduğunuzu, ne istediğinizi bütün millet gördü. Bundan sonra ne deseniz boş! Beyler! Bu ülke babanızın malı değil, sizin ise hiç değil. Pazarlamaya çalıştığınız görüşleriniz size aittir; onları kimse bizim malımız gibi pazarlayamaz. Ellerinizde tuttuğunuz “Hepimiz Ermeni’yiz!” pankartı sadece size aittir, bize değil. Kim Ermeni ise eline levhasını alır, meydana çıkar, “Ben Ermeni’yim!” diye bağırır. Size “Hepimiz Ermeni’yiz!” deme hakkını kim verdi? Ermeni olan olur; ama meydana çıkar ve bunu hiç kimseye dayanmadan mertçe söyler.

Şuşa’da, Hocalı’da katliam yapılırken neredeydiniz?

Ben Ermeni değilim! Bunu bilmiyorsanız öğrenin. Beni ‘herkes’ diyerek o güruhun içine alma hakkını size kim verdi? Siz Türk milletini bu sözlerle aşağıladığınız. Bilerek bunu yapıyorsunuz ve suç işliyorsunuz. Türk diplomatları, devlet adamları öldürülürken; Şuşa’da Karabağ’da Hocalı’da katliamlar yapılırken “Hepimiz Türküz!” diyen bir Ermeni gördünüz mü siz? Ama sizler hümanistsiniz, insancılsınız ya! Onlar yapmasalar bile sizler ortaya çıkarak “Hepimiz Ermeniyiz!” diye bağırabilirsiniz. Doğal olarak, Türkler öldürülürken de “Hepimiz Ermeniyiz!” diyorsunuzdur; çünkü Türkler insan değildir, birer vahşi canavardır, onlar ölümü hak etmektedirler. Değil mi?

İşte bu çifte standartlarınız için karşınızdayız beyler! Türk’ü insan olarak kabul etmeyen sizlere bir gün Türk’ün en büyük insan olduğunu da herhalde biz öğreteceğiz; çünkü bunu kendiliğinizden öğrenmeye asla niyetiniz yok!

Elinizde tuttuğunuz medyanın gücü tükeniyor

Bütün bunları yapmanın tek maksadı var: Türk milliyetçilerini karalamak ve Türk devletini güçsüz kılmak. Hayallerindeki Büyük Kürdistan’ı, Büyük Ermenistan’ı kurmak için başka hiçbir yolları yok! Ama ne demiş bir şairimiz: “... Bunlar da bu hayallerle yaşayacaklar!”

Sizler Türk devletini yıkmaya çalışacaksınız, bizler yaşatmaya çalışacağız. Hodri meydan! Elinizde tuttuğunuz medyanın gücü tükeniyor; millet bir şeylerin kurulduğunu artık anlıyor. Zaman geliyor. Destek aldıklarınızın da zamanı doluyor ve hayallerinizin de sonu geliyor. Bu böyle biline!

İşbirlikçi medyanın gazetelerinin birkaç gündür manşeti olan ve işbirlikçi televizyonlara çıkan hemen herkesin kullandığı bir söz kanıma dokuyor: “Milletçe utanıyoruz!”... Milletçe kimden ve niçin utanıyoruz? Hrant Dink’i öldüren bir gencin yüzünden bütün milleti utanılacak bir şey yapmış gibi suçlamaya kalkmak hangi akılla, insafla ve izanla birleşir? Kim utanıyorsa utansın. Ben bir Türk olarak asla utanmıyorum.

Ermeniler daha dün, başlarında şimdiki devlet başkanları Robert Koçaryan olduğu halde Hocalı’da silahsız kadın ve çocukları katliama tabi tuttukları zaman, ASALA Türk diplomatlarını kahpece arkadan vurarak şehit ettiği zaman acaba bir Ermeni “Milletçe utanıyoruz!” demiş midir?

Beyler siz kim oluyorsunuz da, millet adına konuşuyorsunuz? Sizin ancak kendi adınıza konuşma hakkınız var ve sizin utanmanız da bizleri hiç ama hiç ilgilendirmez. Kendiniz çalar, kendiniz oynarsınız

Bakmayın ağlamalara, sızlanmalara! Aslında Hrant’ın ölümüne en fazla sevinenler onlar. Bizler kadar üzülmediklerine yemin edebilirim. Döktükleri sadece timsah gözyaşları, evet sadece timsah gözyaşları!

Bu arada Hrant Dink ile değiştirilen gündeme dair de birkaç söz söylemek istiyorum. Kerkük’te yaşayan yüz binlerce Türk, büyük bir ölüm tehdidi altında. Aldığımız bilgiler Kürtlerin Kerkük Türkmenlerine bir katliam hazırladığı yönündedir. TBMM bu yüzden olağanüstü bir toplantı gerçekleştirdi. Gizli yapılan bu toplantının tutanakları on yıl sonra açıklanabilecek. Anlamadığım bir şey var; Barzani Mart Tezkeresi sırasında “TBMM’de seksen milletvekilim var.” demedi mi? ABD’nin bu mecliste adamı olmadığını kim iddia edebilir? Yani taraf olanlar orada konuşulanları zaten öğrenecekler. Neden gizli oturuma gerek görüldü? Acaba bazı şeyleri milletten mi saklıyorlar? Çünkü orada konuşulanları görünüşe göre bizden başka herkes biliyor. Sadece millet bilmiyor. Bunu anlamak mümkün değil! Milletten gizlenecek neyimiz var acaba? Bunu merak ediyorum.

 

http://www.turksolu.net/125/adiguzel125.htm

 

.