|
MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ
|
|
FETTULLAH GÜLEN MESELESİ Milli Çözüm Dergisi Yazar Halil YAMAN
Siyonist dış güçler ve sabataist dönmeler Türk halkını; resmen ve ismen olmasa da, fikren ve fiilen İslam'dan ve Kur'andan uzaklaştırmak üzere 3 aşamalı şeytani bir plan hazırlamışlar ve adım adım uygulamaya koymuşlardır. Birinci Aşama: Kur'anın mevcut şeklini ve surelerini bozmak için; ahkam ayetleri ayıklanarak, bazı hikayelerde karıştırarak ve ayet meallerini çarpıtarak, nüzul (iniş) sırasına göre yeniden yazmak ve insanımıza Kuran diye yutturmaktır. Bu işi bazı bozuk ilahiyatçı ve sözde prof.lara yaptırmışlardır. Elimizde Ragıp Şevki Yeşim tarafından düzenlenen sabataist dönme ve Hürriyetin kurucusu Sedat Simavi'ye ithaf edilen "Allah'ın Kitabı" isimli 1965 tarihli bir örnek bulunmaktadır. İkinci Aşama: Layt ılımlı İslam diye, devlet, adalet ve hâkimiyet ruhu, izzet ve hürriyet şuuru körletilmiş, Siyonist ve emperyalist dünya düzenine teslimiyetçi köle haline getirilmiş Müslüman tipini çoğaltmaktır. Dinler Arası Diyalog safsatası ve Hoşgörü edebiyatıyla meşhur Fetullah Gülen, bu işte taşeron olarak kullanılmaktadır. Üçüncü Aşama: "Cihat, Şeriat, Siyonist, Haçlı, Firavun, Karun, Haman, Bel'am Tagut, Put, Faiz, Fuhuş, Hak, Batıl..." gibi temel imani ve Kur'ani kavramların yozlaştırılması ve kaldırılmasıdır. AKP'nin İslam'cı ve Fetullahcı İç İşleri Bakanı Abdülkadir Aksu bir genelge yayınlayarak bu tür 70 kadar kelimenin, okullarda, ders kitaplarında ve resmi yazılarda kullanılmasını yasaklamıştır. İstanbul Milletvekili Emin Şirin'in Meclise Verdiği: FETTULLAH GÜLEN ÖNERGESİFethullah Gülen'in uzun yıllar yakınında bulunan ve bir zamanlar onun sağ kolu olarak tanınan Nurettin Veren çok önemli açıklamalar yapmıştır. Hem resmi organların, hem de ilgi duyanların okuması gereken bir cevaptır. Hiç yorum katmadan ve söylenenlerin mesuliyetini Sayın Nurettin Veren'e bırakarak aşağıya aynen alıyorum: "Hüseyin Gülerce'nin Zamandaki '6 Fitne'' başlıklı yazısına atıfta bulunmak ve Sayın Fethullah Gülen'e bir hatırlatma yapmak için, 40 yıl önce 12 arkadaşla birlikte almış olduğumuz hizmet prensiplerini dostane olarak hatırlatmak istiyorum. Hüseyin Gülerce fitne tarifini doğru yapmış, fitne ölçüsü de doğru ama, istikameti ve hedefi yanlış. Bardağın sadece bir tarafına bakmamak lâzım. Hüseyin Gülerce, Zaman Gazetesi'ne 1995 yılında, benim gazetenin Genel Müdürlüğünü yaptığım dönemde, sadece para kazanmak için gelmiş, kuruluşunda hiçbir fonksiyonu olmayan bir kimsedir. 1966'da başlayan bu hizmeti, kendisi 30 sene sonra oda iş icabı geldiği Zaman Gazetesinde ne kadar objektif değerlendirip, takdim edebilir. 1970 yılında, Fethullah Gülen ve 12 arkadaşımız ile birlikte toplanarak aldığımız kararların yazılı metnini ve Fethullah Gülen'in hazırladığı ve hepimizin okuyarak kabul ettiği yemini, ilk günkü samimi çizgiyi görmeniz açısından aşağıda sizinle paylaşıyorum:
4- Dershanelere nezaret eden arkadaşlar, evde kalanlara her türlü hizmet ve edep kaidelerini öğretip alıştıracak (Yani beyin yıkanacak, Fettullah'a robot asker hazırlanacak)
8- Kusurlarını birbirine hatırlatmak için kardeş edinme sünneti uygulanacak 9- Bu kadroyu etrafa empoze etmeye ve kuvvet kazandırıp çok güçlü göstermeye çalışılacak. (içte ve dışta olacak)
14- Şeriat fikrinin müdafii olunacak, Risale-i Nur ve Üstadı şeriata muvafık şekliyle arz etmeye çalışılacak. (Kendilerini inandırmak ve toplumu aldatmak üzere) Tesbihat ve evrad-ı ezkara ehemmiyet verilip, bunların büyüklüğünü anlatılacak 15- Karara bağlanan bir şeyin hiçbir zaman aleyhinde bulunulmayacak (ima ve ihsas yoluyla dahi olsa itiraza kalkışılmayacak.) Aksine fikir olursa hakk-ı hayat tanınmayacak! (Yani bu gizli kararlara itiraz ve isyan edenler öldürülüp ortadan kaldırılacak) 16- Her arkadaşın resmi, veya gayri resmi bir işinin olmasına ihtimam gösterilecek, yardımcı olunacak. 17- İstişareden sonra fikir beyan edilmeyecek, alınan kararlar yerine getirilecek (infaz edilecek). İstişarenin kimlerle yapacağı bilinecek (Ashab-ı rey'e sorulacak) 18- Kendi kardeşlerimize hakta ve hayırda öncelik tanınacak. Bir kardeşin aleyhinde söylenecek söz vs'de onu müdaafa, söyleyeni de toplu olarak istintaka tutma, şiddetle bu iftirayı reddetme yolu tutulacak Not: Bu şartlardan birine riayet etmeyen kendi kendini azletmiş olacak, talebe durumuna düşecek. Bu özel kadro evdekilerden ve halktan gizli tutulacak, kimseye duyurulmayacak. Yemin metni:
Fettullah Gülen'e (aslındaFethullah Gülen'e iken, sonradan Kur'ana şeklinde değiştirilmiştir) sadakatten hiçbir surette ayrılmayacağıma - Münferid hareket edip bu kararlara muhalif davrandığım an, ithiyarımla bu kadrodan kendimi iskat edip herhangi bir talebe gibi dershanedeki vazifeme devamlı olacağıma VALLAH- BİLLAH kasemleriyle yemin ediyor ve bu yeminin La Yenkatı olmasına CENABI-HAKKI istişhadda bulunuyorum." Bu geriye dönüşü olmayan La Yenkatı (kefaretle geri dönüşü olmayan) yemin tescil edildi. Ve görüldüğü gibi, vatana, millete, bayrağa sadakat, şöhret, ganimet ve menfaat olmamak üzere deklare edildi. Ancak bu metin ihtilal dönemlerinde ele geçmemesi için, Fethullah Gülen'in emriyle tedbir olsun diyerek bütün arkadaşlardan alınıp yırtıldı, yakıldı veya yaktırıldı. Tesadüfen bir tek bendeki bu nüshası bir yün yumağının içerisinde yıllar sonra ortaya çıktı. Eşim bunu yırtıp atmaya kıyamamış, lazım olur düşüncesiyle bir yün yumağının içerisine sarmış ve saklamış. Sonra çocuklar el işi öğrenmek için yumak kullanırken bu metinler ortaya çıktı. Başka nüshası olmadığını zannettiğim bu metni, çok büyük işler yapma telâşında olan Fethullah Gülen ve arkadaşları tarafından unutulmuştur düşüncesiyle, hem hizmetteki arkadaşlarımıza yeniden bir hatırlatma olsun diye, hem Fethullah Gülen'e, hem de bu işe sempati ile bakan ve emeği geçen, katkısı bulunan samimi, duru insanlara, çizginin nereden nereye kaydığını, kendi özgür vicdanlarıyla hizmetin mukayese, muhasebe ve özeleştirisini yapmaları için, kendi internet sayfalarım bombalandığından, mecburen haberx' ten veriyorum. Eğitim kurumları ve eğitim seferliği konusunda bize destek veren, katkıda bulunan saf duru milletimizin ve her siyasi partiden ve resmi kurumdan destek verenlerimizin bunları bilmesi en tabii hakkıdır diye düşünüyorum. Verilen desteklerin takibinin ve denetlenmesinin de, devletin ve milletin tabii hakkı olduğunu düşünüyorum. Eğitim Seferberliğinin yapı olarak Kızılay gibi, Diyanet Vakfı gibi, devletle paralellik içinde, açık, net ve şeffaf bir yönetimle kurumsal bir yapı içerisinde olabileceğini de düşünüyorum ve en sağlıklısının bu olacağına inanıyorum. Yoksa tamamen tek lider, tek adam şeklindeki bir dikta yönetimi ve totaliter bir sistem, belirsiz kimseler tarafından, başka maksatlara pazarlık konusu olabilecek şekilde kullanılmak istenebilir. İyi niyetle yapılan içtihatlar bile, telafisi mümkün olmayan büyük yanlışlara kapı açabilir. Mesela, Fethullah Gülen'in, Ilıcaklar'ın Tercümanı'ndan yaptığı, Hürriyet gazetesinin de manşetten verdiği iki çarpıcı iddialar, Fethullah Gülen'in kimler tarafından, manipüle edildiğinin en canlı örneğidir. İhsan Kalkavan'ın Hürriyet'ten, "Fethullah Gülen'in en büyük Atatürkçü ve batıcı olduğunu her yerde ispatlarım" demesi, Nazlı Hanım'ın, "Fethullah Gülen'in istihbaratı sağlamdır" açıklaması, Gazeteci ve Yazarlar Vakfı'nın durup dururken, Fethullah Gülen'in tam 29 Ekim'e denk gelen bir tarihte, bütün Türkiye'deki bilboardlarda, kitap tanıtımı bahanesiyle posterlerinin "Hasret bitiyor" diyerek meydan okurcasına asılması (ki bu tanıtım çok büyük paralar harcanmak yerine, Zaman gazetesi ve STV'de de yapılabilirdi) nasıl bir mesaj verilmek istendiği sorusunu akıllara getiriyor ve ben ne yapılmaya çalışıldığım anlamakta zorlanıyorum. Fethullah Gülen'i bütün kamuoyuna 'mitolojik bir varlık, efsanevi bir güç, karşısında durulmaz bir lider''şeklinde pompalamak, durup dururken fitneyi tahrik etmek, lüzumsuz bir çıkış değil midir? Fethullah Gülen'in durup dururken asayiş ve istikrar döneminde, "birileri ortalığı kan gölüne çevirmek istendiği sorusunu akıllara getiriyor. Sizinle önce, Nurettin Veren'in açıklamalarını, sonra da geçenlerde Ilıcaklar'ın Tercüman'da yer alan Fethullah Gülen'in iddiaları üzerine verdiğim bir soru önergesini, paylaşmak istiyorum. Ancak bilmenizi isterim, aşağıda yer alan görüşler tamamıyla Nurettin Veren'e aittir ve Veren tarafından aktarılanlara bir yorum katılmamıştır. Fetullah Gülen'i çok iyi tanıyan ve yıllar boyu en yakınında bulunan bu kişi şunları anlatıyor: "Fethullah Gülen 1966 yılında İzmir'e geldiği ilk günden itibaren, 35 yıl gece gündüz beraber çalıştık. Daha sonra yollarımız ayrıldı. Ben Amerika'dan döndükten sonra Fethullah Gülen'in yakın bir arkadaşı olarak iç bünyede halletmek için uğraştığım fikir ayrılıklarını kendisiyle görüşerek, Amerika'da çözüme kavuşturmayı planladım. Ben Amerika'da bu diyalogu temin edip, aile içi meseleleri görüşmenin yüz yüze olmasını düşünmüştüm. 30 gün misafir olarak kaldığım Fethullah Gülen'in Amerika'daki evinde, bir tek kelime bile konuşturulmadan sabırla 30 gün bekledim. Son gün, yapmış olduğu davranış, cinnet ve hezeyan aşamasında hatta beni öldürmek isteme noktasına varınca, canımı zor kurtarıp kaçmak zorunda kaldım. Bundan dolayı bu fitneyi, iftirayı çıkaran ve bana iftira atan İlahiyatçı Prof. Kemalettin Özdemir ve yine bu fitneyi yayan Zaman Gazetesi yazarlarından ve benim eski arkadaşlarımdan olan, bir türlü ayamayan Abdullah Aymaz'la görüşmek istedim. Ve ikisini de telefonla aradığım halde görüşülecek bir şey yok ifadeleriyle reddedildim. Belki bir çözüm olur diye eski tanıdıklarımdan Prof. Şerif Ali Tekalan'a, (Polis Koleji mezunu olan Polis menşeli Prof. Fatih Tekalan Fatih Üniversitesi'nin yöneticisi) Amerika'daki bu çılgın ve korkunç durumu anlattım. O da bana, "kurt kardeşin, tilkinin durumunu gördükten sonra arslan karşısında ki tavrını anlatan hikâyeyi hatırlattı ve böylece işten sıyrılmayı ve ört bas etmeyi tercih etti. Ben hiçbir yerden çare bulamayınca, olabilecek herhangi tehlikeli bir durumu önlemesi için eskiden beri hem Fethullah Gülen'i, hem de beni yakından tanıyan içişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun makam odasına giderek yazılı dilekçemi suç duyurusu olarak verdim. 2-3 saat orada konuyu görüşmemize rağmen, durumu örtbas etmek ve bu işi duyurmamak için Aksu beni iknaya uğraştı. Ben, ondan sonra Cemil Çiçek Bey'e (O da beni eskiden tanır ve Hoca efendi'nin yanına sık sık gelir) faks çekerek aynı müracaatta bulundum. Fakat hiçbir cevap alamadım. Bütün bu sansürler, baskılar ve susturulmalar karşısında internet sayfasından bu durumu duyurmaya karar verdim. Ve bir yıldır beni durdurmak için, susturmak için görevlendirilmiş olan Zaman Gazetesi'nin eski kurucusu ve gazeteyi bize satan Alaaddin Kaya, İlahiyatçı Prof. Suat Yıldırım, Fethullah Hoca'nın akrabası ve gizli işlerinin yöneticisi Ali Bayram, gazeteci Yazarlar Vakfi'nın şimdiki Başkanı Harun Tokak ve görevli Prof. Şerif Ali Tekalan, arkadaşlara ve maalesef beni oyalamak ve uyutmak için her türlü riyakârlığı yapan bu insanlara telefonla Fethullah Gülen ile görüşmek istediğimi bildirdim. Eğer yüz yüze görüşüp konuşarak meselelerimizi üç beş yıl aradan sonra hala halledemezsek, ben internet sayfasından bunları söylemek mecburiyetinde kalacağımı kendilerine mertçe söyledim. Ve ondan sonra "istediğini yapabilirsin, yazsan ne olur, konuşsan ne olur seni hain ilan ederiz" deyip oralı olmadılar ve umursamadılar. Ve olaylar bundan sonra bu şekle geldi. Bu arada Ali Bayram cep telefonumdan beni iki defa arayarak en ağır hakaretlerle tehditlerde bulundu. Sonra ben internet sitesinden bildiklerimi açıklamaya çalıştım. Ancak bu sefer de internet sitem hack'landı. Benim http://www.millicozum.com/belgelerim/A%20-%20MİLLİ%20ÇÖZÜM%20DERGİSİ/15.%20SAYI/www.nurettinveren.org adlı adresim üçüncü defa sabote edildi. Benim başka domain sitesinden satın alıp, net ve com sitesi yapmak için müracaat ettiğimde domain veren ve nurettinveren.com, net, gibi bütün isimlerin net ve com'dan satın alındığını öğrendim. Ve bunlar araştırdığım zaman bunun Aksiyon Dergisi'ndeki Yasin isminde çalışan birisi tarafından satın alındığı bilgisini aldım. Daha öncesi nveren.org sitesinin de şifrelerinin yine aynı şahıs tarafından çalındığını öğrendim. Web sayfası satıcılığı görevini üstlenen bu şahsın, sattığı şirketlerin şifreleri elinde olduğu için aldığı talimatlar doğrultusunda sitemi kapattığını tespit ettim. İnternet sitemin saldırıya uğraması sadece küçük bir örnek. Basında da benim anlattıklarımın yayınlanmaması için yoğun bir rüşvet ve baskı kampanyası sürüyor. Medya tekellerinden birçok kişi benimle görüştü, ama hiçbirisi tek satır haber yapmadı. İlk olarak Hürriyet gazetesinden Oktay Ekşi benimle görüştü. Oktay Ekşi, Doğan Kitap yöneticilerinden Mehmet Yasin'in bu konu ile ilgili bir kitap hazırlayacağını söyledi. O'na her şeyi anlattım, belgeleri verdim. Ama daha sonra Ekşi beni aradı ve "bana soru sorma. Anlattıklarını yayınlayamayız" dedi. Basında güvenilir kalemler olarak adlandırılan bazı gazeteciler de benimle görüştü, bütün bilgi ve belgeleri aldılar, ama aylardır tek kelime yazmadılar. Son olarak Kanal D 2.5 saatlik bir çekim yaptı, bu program da yayından kaldırıldı. Bu "sansür ablukası" Fethullah Gülen'in marifetiyle olmaktadır. Bu medya kuruluşları Gülen cemaatiyle sıkı ilişkilere sahip. Hiçbirisi Gülen karşıtı haber yapmaya cesaret edemiyor." Nurettin Veren'in iddiaları bunlar. Fethullah Gülen Hocaefendi veya adı geçen başka kişiler cevap vermek istiyorlarsa, lütfen cevaplarını bekliyorum. TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA Aşağıdaki sorularımın İçişleri Bakanı Sayın Abdülkadir AKSU tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim. 18.11.2004 Emin ŞİRİNİstanbul MİLLETVEKİLİ18.11.2004 tarihli Dünden Bugüne Tercüman Gazetesinde, Sayın Fethullah Gülen'in "Türkiye'de üst seviyede vazife görmüş bir insanın 'Türkiye'de yeniden kan gövdeyi götürecek. Falan tür simalar bu dönemde Türkiye'de bulunmasa iyi olur dediğini" açıklamıştır. Sayın Fethullah Gülen ayrıca: "Memlekette ne zaman iyi şeyler olursa, bu gelişmelerden sonra o melun cinayetler tekrar olacaktır. Bu ülkede, 300 seneden beri Türk toplumunun kaderinde hakim cemiyyat-ı sımyeler vardır. Bunlar görünmezler ama Türk toplumuyla oynaya gelmişlerdir. Bu kişiler, Türkiye'deki gelişmeleri kendi emel ve arzularının gerçekleşmesi ve koruyup kayırdıkları insanların çıkarları adına bir tehlike sayıyorlarsa, bundan sonra da bazı kimselerin vücudunun kaldırılmasına ihtiyaç hissedecek ve yine ellerini kana bulayacaklardır. Bundan 8-9 ay evvel bir dostum vasıtasıyla bana, bu tür şeyleri bilen, çok üst seviyelerde vazife görmüş bir insanın, 'önümüzdeki aylarda Türkiye'de yeniden kan gövdeyi götürecek, seri cinayetler işlenecek' dediği nakledildi, 'mesela falan falan tür simalar, bu dönemde Türkiye'de bulunmasalar iyi olur. Çünkü seçilen hedefler onlar da olabilir' denildi. Ülkeyi topyekün kargaşaya sürükleyebilecek söz konusu hadiseler karşısında devletin, kendi hassasiyetini, duyarlılığını göstermesi lazımdır. Kendi elinin altındaki memurlar kadrosu sayılan Emniyet Teşkilatı ve JİTEM üzerinde de hassasiyetini hissettirmesi lazımdır. Yani, istihbarat ve Emniyet Teşkilatı, JİTEM çok iyi çalışırsa, bence bu kana susamış vampirlerin önümüzdeki günlerde yeniden Türkiye'de kan seylapları meydana getirmelerine meydan verilmeyebilir. Öyleyse, istihbaratın çok iyi işlemesi, dış servislerin Türkiye'deki emellerinin çok iyi takip edilmesi lâzım. Tanzimat'tan daha önce Türkiye'de faaliyete başlayan, zamanla devletleri bile aşabilecek hale gelen, bazı idarecilere dedikleri her şeyi yaptırabilen, hükümetleri devirip yeni hükümetler kurabilen, içeride çok iyi teşkilâtlanmış olsalar da kökleri tamamen dışarıda bulunan, harici güçlerin emellerine hizmet eden, çok güçlü insanları bünyelerine aldıklarından dolayı kendilerine mensup bir insanın tutuklanmasına, sorgulanmasına ve mahkum edilmesine asla fırsat vermeyen, bir kısım cemiyyat-i sırriyenin çok iyi takibe alınması lazımdır." demektedir. Aynı tarihli Tercüman Gazetesinde, Nazlı Ilıcak yazısında, "Gülen'in bu sözleri kendisiyle ilgili bir ihbar aldığının işareti sayılabilir" şeklinde verilmiştir. Buna mukabil, http://www.millicozum.com/belgelerim/A%20-%20MİLLİ%20ÇÖZÜM%20DERGİSİ/15.%20SAYI/www.nurettinveren.org%20%3chttp:/www.nurettinveren.org/%3e sitesinde Makine Mühendisi Gazeteci Nurettin Veren, "Fethullah Gülen'in kendisini hain ilan ettiğini ve ABD'de 50 kişinin huzurunda öldürülmesini emrettiğini'', 'Bu konuyu Adalet Bakanı Cemil Çiçek, içişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ve Sanayi Bakanı Ali Coşkun'un, eski dava arkadaşlarımız ve yetkili bakanlar olarak suç duyurusunda bulunduğunu, can güvenliği ve koruma talep ettiğini'' iddia etmektedir. Sorular:
Fethullah Gülen Cemaatinin İkinci Adamı Nurettin Veren'in İtirafları: TSK'da örgütlenmeye S.S.A. bakıyor! ( Ilımlı İslam'cı ve Amerikan'cı yapılanma için çalışıyor.) "TSK'daki örgütlenmeyi sağlayan isimlerin başında S.S.A. geliyor. Şimdi Amerika'da olduğunu biliyorum. Diğer bir isim K.Ü., denizcilere bakıyor. Emniyet'in tepesindeki örgütlenmeyi sağlayan isim K.Ö dur. S.Ü ise daha alt kadrolara bakıyor. Sivil buluşmaları sağlıyor. 28 Şubat'tan sonra, sosyal aktivite yapılacak yerlerde buluşuldu. Bu toplantılara tek tek gelirlerdi dikkat çekmemek için." Fethullah Gülen'in ikinci adamı ve yardımcısı Nurettin Veren'in defalarca Aydınlık ve Ulusal Kanal'da yayımlanan röportajları yankı yaptı ve hayretle karşılandı. Vatan Grubu'nun yayın organı Haftalık dergisi de Nurettin Veren'i l Aralık 2004 tarihli sayısında kapak yaptı. Aydınlık gazetesi Gülen cemaatinin örgüt şemasını yayımlayacağını açıkladı. "Siz daha önce cemaatin şemasını yapmıştınız. Bunların hepsi doğru" diyen Nurettin Veren, önemli eklemeler yaptı.
http://www.millicozum.com/content/view/523/32/ |
|
ŞEMDİNLİ VAKASI VE PERDE ARKASI Milli Çözüm Dergisi Yazar Milli Çözüm Araştırma Ekibi
Bölücü örgütlerle ilişkiye giren Barzani, İsrail'in desteğiyle üniversite bahanesiyle kandırdığı gençleri K. Irak'a çekip Türkiye'ye karşı eğitiyor Şemdinli ve Hakkâri Yüksekova'da olaylar sürerken, bu yörede oturan 62 gencin, Selahaddin Üniversitesi'nde öğrenim gördüğü ortaya çıktı. Sınavı kazanamayan öğrencileri, 100 dolar bursla kandıran Barzani, Türkiye'ye düşman bir nesil yetiştirmeyi amaçlıyor. İlk Hedef Hakkari Oluyor! Özellikle Hakkâri il merkezinin yanı sıra Şemdinli ve Yüksekova ilçelerinin de aralarında bulunduğu Doğu ve Güneydoğu'daki kentlerden lise mezunu olup yükseköğrenim şansı bulamayan gençlerin üniversite diploması alabilmek için Selahaddin Üniversitesi'ne kayıt yaptırdığı belirtiliyor. Dolar Yağdırıyor Bu kapsamda, geçen yıl üniversiteye Türkiye'den 2 bin başvuru olduğu ve 250 öğrencinin kabul edildiği bildiriliyor. Başta Selahaddin olmak üzere Kuzey Irak'ta faaliyet gösteren Dohuk, Süleymaniye ve Köysancak üniversitelerine İran ve Suriye ile dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Kürtler ve Türkiye'deki Kürt kökenli öğrenciler kabul ediliyor. Eğitim Kürtçe Yapılıyor Türkiye'den okumak için bu üniversitelere giden öğrencilere Irak Kürdistanı Bölge Başkanı Mesud Barzani yönetimince 50 - 100 dolar arasında burs veriliyor. Türkiye'den giden öğrencilere ev ve temel ihtiyaç maddelerini gidermek için erzak yardımı da yapılıyor. Daha önce Süleymaniye'de kurulan ancak 1981'de Erbil'e nakledilen Selahaddin Üniversitesi'nde, Körfez Savaşı sonrasında bölgenin Kürtlerin denetimine geçmesi üzerine, Kürtçe ve İngilizce eğitime ağırlık verildi. Yaklaşık 800 öğretim üyesinin yüzde 99'u da Kürtlerden oluşuyor. Üniversite aynı zamanda Siyonistlerin güdümündeki Dünya Üniversiteler Birliği üyesi bulunuyor. Şimdi Şemdinli Olaylarına: Jandarma Niye Hedef Seçiliyor? RECEP TAYYIP ERDOĞAN ne zaman efelense yeni bir mizansenle karşı karşıya olduğumuzu düşünür ve izlemeye başlarız. Çünkü birileri yeni "siyasi skeç"te RECEP TAYYIP ERDOĞAN'ın nasıl hareket etmesi ve efelenmesi gerektiğini elifi elifine anlatmışlardır. Nitekim Şemdinli'deki provakasyon / ihanetin gizli hedefleri bu bağlamda açığa çıkmaya başladı. Bunlara geçmeden önce biraz gerilere, 2003'e gidip AKP Genel Merkezi'ndeki bir toplantıya kulak verelim. MYK Toplantısı öncesi başkan ve dört yardımcısı sohbet-toplantı yapıyorlar. RECEP TAYYIP ERDOĞAN söz askerden açılınca "Şu anda en büyük sorunumuz jandarma. Bize bir darbe gelirse jandarmadan gelir." diyerek AKP'nin yoğunlaşacağı bir adres veriyor. Jandarma İstihbarat'ın gücü ve AKP'nin zaafları bu toplantıda uzun uzun konuşuluyor. Bu toplantı bittikten sonra bazı genel başkan yardımcıları "jandarma tehlikesi"ni daha da netleştirme yönünde çalışmalar yapıyor. AKP'yi gerçekten de bu süreçte en çok zorlayan merkez Jandarma oluyor. JİT'in gayri milli oluşumlara ve Türkiye'nin genel çıkarlarına, bürokrasideki işbirlikçi uzantılara kadar geniş bir yelpazeyi içeren derinlikli ve etkili çalışması AKP Genel Merkezi'nin en öncelikli konusu haline geliyor. AKP, 2004 YAŞ'ında Jandarma Genel Komutanlığı'ndaki değişimden sonra rahat bir nefes alıyor. Yeni süreç AKP'nin istediği gibi gelişiyor. Jandarma (AKP'nin ifadesine göre) ıslah ediliyor. Her şeye rağmen ve hala, JİT (Jandarna İstihbarat Teşkilatı) şu anda da, AKP iktidarı ve Türkiye'nin düşmanları için en öncelikli tehditlerden biri olarak algılanıyor. MİT gibi, Emniyet İstihbarat gibi ve diğer spesifik unsurlar gibi. Bugün AKP Hükümeti'nin her sıkıştığında Kürtler'i kimin sokağa döktüğünü bilmek ve ortaya çıkarmak devletin öncelikli görevlerinden biri olmalıdır. Ve AKP'nin ampulünü aydınlatan enerjinin nereden geldiğini fark etmek şarttır. Türkiye'yi Devleti İçinde Bir "Truva Atı" ; "AKP ve Hükümeti" Türkiye'yi çökertmenin dönüşümünün planını yapanlar ve kitabını yazanlar AKP Hükümeti ile birlikte en kritik noktaları ele geçirme yolunda hayli adım attılar. Nerede milli bir direnç noktası varsa, neresi Türk Devleti'ni ayakta tutuyorsa; birileri oralara hücum ettirdiler AKP Hükümeti'ni. ,AİHM'nin başörtüsü ile ilgili kararı, AKP'nin ardındaki gayri milli ve yabancı akıl hocalarını telaşlandırdı. AİHM'nin kararı AKP Hükümeti için en az hasarla nasıl atlatılabilir? Bu süreçte bir taşla kaç kuş vurulabilir? Sorularına yanıt arandı. Aranan unsur Şemdinli'de bulundu. JİT'in bir timinin yürütttüğü çalışma ("Bu timin faaliyette olduğunu kimler bilebilir?" sorusu en önemli sorudur!) provoke edildi, JİT'in sahadaki elemanlarını gafil avlayacak operasyonu planlayarak, PKK'nın Şemdinli'deki güçlerine istihbarat sızdırıldı. Bu istihbarat sızdırılması, PKK'nın Şemdinli'de örgütlenmelerini sağladı. JİT'in sahadaki elemanlarına bilgi sızdırılınca bildiğimiz olaylar yaşandı İşte RECEP TAYYIP ERDOĞAN'yi efelendiren, bu plandan önceden haberdar olmasıydı..! Şemdinli Olayları ile hedeflenenler artık daha net anlaşılmaktadır.! Bunlar;
Önce bazı sorular: AKP'nin perde arkası tarafından, JİT en üst düzeyde aşağılanmış ve gafil avlanmıştır.
Bu karar şudur;
RECEP TAYYIP ERDOĞAN'ı efelendiren işte bu plandır! AKP Hükümeti ve başbakanı, maalesef kendi güdümüne alan inseder (Gizli Dünya Devleti) ile balyoz vurmaktadır! RECEP TAYYIP ERDOĞAN ve hükümeti "truva atı"nın tüm özelliklerini taşımakta ve balyozu sadece JİT'e değil, MİT'e, Emniyet'e, istihbarata ve milletin kafasına vurmaktadır. Daha doğrusu vurdurulmaktadır. Ürdün'deki Kadar Haysiyetli Olamayanlar: Ürdün'deki patlamalardan sonra istifa edenlerin listesini, ibret almaları için Türkiye'dekilerin önüne koymak gerekir. Hep küçümsediğimiz Ürdün'ün, bu küçük ülkenin istifa ile yücelen ve aczini itiraf ederek ehliyetini ispat eden yetkililer elbette haysiyetli ve yüreklidir... Peki o zaman şu soruları ümitsizce hep beraber soralım;
Danimarka Donkişotluğu Sırıtıyor! Recep Tayyip Erdoğan, yine kendine yakışanı yaptı. Danimarka'yı hizaya (!) getirdi! Roj TV muhabirinin de Danimarka Başbakan'ı ile ortak yapılacak toplantıya dahil edilmesine sinirlenerek Danimarka'yı terk ederek Türkiye'ye döndü. Bu büyük efelenmeyi (!) de TV'ler de marifet olarak anlatıyor. Ve Sesar soruyor:
Sorarlar. Ve bu sorulara cevap veremezsiniz ve siz bir mizansen olmasa efelenemezsiniz, Sayın Recep Tayyip Erdoğan! Bu bağlamda, Danimarka'da yaptığınız davranışında bir kurgu olduğu nereden belli, bunu size biz anlatalım.
Şimdi birkaç soru ile olay daha aydınlansın.
İşte Zülfü Livaneli Uyarıyor: Ve Korkularını Sıralıyor Türkiye'de rejimin değişeceği tarih: Ortalıkta garip ve herkesin yorumlamakta güçlük çektiği rüzgârlar esmekte. AB, Şemdinli olayları, Van, Kıbrıs, kapkaç, türban, hükümetle devlet arasındaki gerginlikler, en Kemalist unsurlardan gelen ordu eleştirileri... Acaba bütün bunlar büyük bir değişimin, büyük bir altüst oluşun habercileri mi? Eğer böyle bir değişim olursa ne zaman ve ne yönde olur? Sevgili okurlarım, herkes gibi ben de bu soruları kendi kendime sorup duruyorum ve ne yazık ki olayların on üç yıl önce öngörmüş olduğum biçimde geliştiğini görüyorum. Türkiye bir ulus birliğinden hızla uzaklaşıyor ve dinciler-milliyetçiler-Kürtler olarak üçe ayrılıyor. Beceriksiz yöneticiler, muhteris siyasetçiler ve aklıevvel iktidar sahipleri Türkiye'yi bu duruma getirdiler işte. Peki bundan sonra neler olabilir derseniz; size dönüm noktasının 2007 Nisan ayı olduğunu söyleyebilirim. Eğer o zamana kadar olağan dışı gelişmeler olmazsa, AKP 2007 yılında Çankaya'ya istediği kişiyi oturtacak. Devleti ve Türkiye'yi ele geçirme operasyonunda son aşama da böyle tamamlanacak. Düşünsenize, Çankaya'da Sezer yerine bir AKP'li oturduğu zaman YÖK de değişecek, Anayasa Mahkemesi de, diğer kurumlar da. Devlet kadrolarına yapılan atamalara hiç itiraz edilmeyecek. Hükümetin Meclis'ten emirle geçirdiği yasalar derhal onaylanacak. Ve Türkiye, AKP'nin istediği düzen ne ise o düzene geçmiş olacak. Okullarda yeni kuşaklar bu düzene göre yetiştirilecek, radyo televizyon yayınları buna göre ayarlanacak ve tabi İstanbul sermayesi ile eski solcu-yeni liberal yazarlar bütün bu gelişmelere alkış tutacak. Uluslarüstü irade Türkiye'de laik cumhuriyetin sona ermesini istiyor. Bize biçilen rol Ortadoğu'da, Batı çıkarlarını koruyan bir islam ülkesi olmak. Bu rolün oynanmaya başlanacağı tarihi Nisan 2007'dir. Bu köşede sizlere şimdiye kadar "imtiyazlı ortaklık "tan tutun da "üç kutuplu Türkiye"ye kadar aklımın erdiği ve öğrendiğim her gerçeği duyurmak istedim. Hepsi doğru çıktı. Şimdi, bu yazıdaki öngörülerimde yanılmış olmayı çok istiyorum. Ama ne yazık ki görünen köy kılavuz istemiyor. Acaba Zülfi Livaneli, evet ülkemizin tehlikeli gidişatına ve dış güçlerin sinsi amaçlarına dikkat çekiyor, doğru ama, yoksa dolaylı biçimde AKP'yi dindar kesim nazarında aklamaya ve haklı çıkarmaya mı çalışıyor!? Sorusu da kafamızı kurcalıyor.
http://www.millicozum.com/content/view/303/32/ |
|
BİR ÇETE ARANIYOR Milli Çözüm Dergisi Yazar Erdoğan PİŞKİN
"Küresel çete"ye (Siyonist sermaye hakimiyetine) teslim olmuş AKP iktidarı, Danıştay saldırısının arkasından aradığı çeteyi bir türlü bulamıyor!... Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor. AKP'nin bu alık tavırları Hz. Mevlana'nın nefsi emareye işaret ederek: "Düşman kendi odasında ve hanımının koynunda bulunuyor. Zavallı ahmak, silahını almış, dışarıda ve bahçe kapısında düşman arıyor!" benzetmesini hatırlatıyor. Başbakanın bilgiçlik edasıyla açıkladığı gibi, Danıştay'a yapılan saldırının arkasından bir ihanet çetesi çıktı. Ama bir gün bile geçmeden bu çetenin çatısı yıkıldı. Başbakanın kehaneti çıkmıştı ama ortada küçük bir soru işareti kalmıştı! Çete neredeydi? Lideri kimdi? Gözler tabii hemen Emniyet'te sorgulanan eski subay Muzaffer Tekin'e çevrilmişti. Basın kullanılmış, Muzaffer Tekin bir kuşku yumağı ve çete lideri kisvesine sokulmuştu. Birtakım fotoğraflarla işin ucu emekli subaylara ve orduya uzatılmıştı... Lider bulunmuştu! Ama bu liderin Danıştay baskınıyla ilgisi kurulamıyordu. Tekin 4 gün Emniyet'te tutuldu. Gazetelere birtakım fotoğraflar dağıtılarak kafalar karıştırıldı. Sonunda beklenen oldu. Tekin serbest bırakıldı. Danıştay baskınını saptırmak ve azmettirici koltuğuna bir "ulusalcı çete" oturtmak girişimi şimdilik başarılı olmadı. Oysa bu yolda nasıl da yoğun çaba harcanmıştı. Örneğin Hürriyet'te Saygı Öztürk şu haberi yapmıştı: "Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ndeki sorguda Alparslan Arslan'a örgüt şeması' gösterildi. İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, bazı emekli subayların da isimlerinin, fotoğraflarının yer aldığı şema hakkında Arslan'a, Bunlardan hangisiyle berabersin?' sorusunu yöneltti. Fotoğrafları inceleyen Arslan, Hiçbiriyle beraber değilim. Eyleme kendim karar verdim' karşılığını verdi... "Eylemi Müslüman Türk gencinin refleksiyle yaptım" şeklinde yanıtladı. Vuran da fethullahçı, sorgulayan da! Nasıl oluyor? Danıştay saldırısını sorgulayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in Fethullahcılık sicili bulunduğu biliniyor. Saldırının tetikçisi Alparslan Aslan'ın ailesinin Fethullahçı olduğu söyleniyor. Ayrıca, mezun olduğu Marmara Hukuk Fakültesi'nden Arslan'ı tanıyanlar da onun Fethullahçı olduğunu anlatıyor. Bu durum Danıştay saldırısının ilginç bir yönünü ortaya koyuyor. Saldırıyı gerçekleştiren tetikçi Fethullahçı. Saldırıyı sorgulayan ve aslında tertibin merkezinde olduğu anlaşılan Emniyet İstihbaratı'nın başı da Fethullahçı.
Saldırganın Fethullahçı Olduğu Söyleniyor Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi Derneği Genel Başkanı Taner Ünal, Danıştay'a yapılan saldırı ile ilgili olarak "ilginç" açıklamalarda bulundu.. "Danıştay'da yapılan menfur saldırıyı yapan şahıs ailecek Fetullahcıdır" diyen Ünal şöyle dedi: Bu olay Fetullahçı ekip - Pentagon - CIA - Nato Güçleri tarafından ortaklaşa yürütülen bir provakasyondur. Pentagon'da hazırlanan bir takım planlar sanki emniyetten alınan bilgilermiş gibi kamuoyuna aktarmakta diğer basın kuruluşları ise bu aldıkları bilgilerin doğruluğuna inanarak yayın ve yorum yapmaktadırlar. Ortada bir yılan vardır ve bu yılanın kuyruğu nerede bir Vatansever - Milli - Milliyetçi - Ulusalcı kişi veya kurum varsa ona değmektedir. Menfur saldırıyı yapan katilin ilişkileri Ülkücü Hareketten Ulusal solculara oradan Vatansever kuvvetlere kadar oldukça geniş bir yelpaze içerisinde nerede vatan millet sevgisiyle bir şeyler yapmaya çalışan kurum veya kuruluş varsa onunla irtibatlandırılmaya çalışılmıştır. Bu saldırının sebebi: PENTAGON CIA VE NATO GÜÇLERİ TARAFINDAN MALUM HOCAEFENDİ EKİBİNE SİYASETEN YOL AÇILMASIDIR" diyordu. Alparslan Arslan'ı MOSSAD Bulgaristan'da eğitiyor! Genelkurmay'a yakın bir kaynağın Ankara Terörle Mücadele elemanlarının belirttiğine göre, MOSSAD'a bağlı çalışan ve Gonca Bahar adına bir kimliği de bulunan kadının, Alparslan Aslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulgaristan'da eğittiği biliniyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpira adlı şirketin Bulgaristan'daki tesislerinde veriliyor. Genelkurmay'a yakın bir kaynaktan Aydınlık'a ulaşan bilgiye göre, Alparslan Arslan'ın Süper NATO'yla olan bağlantısı MOSSAD üzerinden kuruldu. Bu gerçek Ankara Terörle Mücadele Şubesi tarafından da tesbit edildi. MOSSAD'a bağlı çalışan "Gonca Bahar" adına bir kimliği de bulunan kadının, Alparslan Arslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulgaristan'da eğittiği belirtiliyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpra adlı şirketin Bulgaristan'daki tesislerinde verildi. Bu durum, Alparslan Arslan'ın başından beri üzerinde durulan Bulgaristan bağlantısını da açıklıyor.
Fethullahçı Yapılanma Organize Suç Örgütü Gibi Çalışıyor Şu anda Danıştay'a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu ekip, suça azmettiren merkezlerin üzerini örtmeye, böylece suçun aslî faillerini gizlemeye çalıştığı için, suça ortak olmuştur. Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip ekibine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan'ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Suçu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yıkmak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. Soruşturma ekibi, kamuoyunu, suçun merkezinde bulunan ABD'nin ve Cumhuriyet yıkıcısı iktidar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek aynı zamanda Cumhuriyete, vatana ve millete karşı ağır suçların içine batmaktadır. Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmektedirler. Yani polis açıklamalarındaki ifadesiyle "Organize suç örgütü." ABD'nin Derin Devleti faaliyettedir ve Türkiye'nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur. Soruşturmanın başında fethullah sicilli daire başkanı bulunuyor! İşte bir sicil raporu: "Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullahcılara) yakın. Dikkat edilmelidir" Rapor, 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından el yazısıyla yazılmış ve imzalanmıştır. Bu sicil rapor, 59983 sicil numaralı Emniyet istihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek hakkındadır. Sicil raporu öyle kasalarda falan değil, Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyalarında..! Sicil Amiri öyle sıradan bir şef veya müdür değil, İstanbul Valisi Ramazan Akyürek'in "Emniyetteki hizipleşmenin içinde" bulunduğu, yani örgütlü olduğu, görev sorumluluğu taşıyan Cumhuriyet valisince sicile yazılmış ve imzalanmış. Sicilinde Ramazan Akyürek'in örgütü de saptanmış: "irticai akımdan" ve parantez içinde (Fethullah) diye adı belirtilmiş. Ve "dikkat edilmelidir" notu düşülmüş. Anlaşılan sicildeki bu "dikkat edilmeli" notu, Ramazan Akyürek'i, Emniyet istihbarat Daire Başkanlığı'na yükseltmiş. Dikkat edilmesi gereken adam, şimdi herkese dikkat eden makamda. Ve "dikkat edilmesi" gereken Fethullah sicilli daire başkanı, Danıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiriyor. "Dikkat edilmesi" gereken Fethullah sicilliye, Türk Emniyeti'nin istihbarat dairesi, yani beyni teslim ediliyor." Soruyoruz: "Fethullahçı" emniyet yetkilileri Danıştay cinayetini ne kadar ciddi araştırıyor? Emniyet istihbaratının Muzaffer Tekin fotoğrafları üzerinden kamuoyuna yapılan servis sürerken; Danıştay saldırısının arkasında iki ana odağa doğru gidiliyor: Bir tarafta Fethullahçı olarak adlandırılan odakların, Öbür tarafta Masonik yapıların ve MOSSAD bağlantılarının pis kokuları yayılıyor! Danıştaydaki saldırı öncesinde bozulacağı tutan kameralar ve kayıt sistemi ile ilgili Oyak Güvenlik'in apaçık teknik bir yalan söylemesi de ayrı bir anlam taşıyor. Bu anlamı güçlendiren somut done ise; Soruşturmayı yürüten Emniyet ekibinin bizzat merkezinde yer alıyor.
Sonra da emniyet orada da durmayıp; Danıştay'ın iptal ettiği liman ihalelerinden, enerji ve özelleştirme ihalelerine kadar birçok davanın dökümünü yapıp; bu iptallerle önleri kesilen küresel ve yerli baronların kesişme noktasında: Fethullah'a yakın sermaye odaklarıyla, masonik sermaye odaklarının olduğunu tespit edebilir! Zaman Gazetesinde yer alan; "Muzaffer Tekin'in Rus sevgilisi olduğu" yolundaki çarpıtmalar bile aleyhinize dönebilir! Böylece Danıştay cinayeti sadece Türkiye'deki değil, diğer ülkelerdeki melun çeteleri temizlemek için de bir vesile olabilir. AKP'nin iktidar olduğu gün, derhal görevden aldığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, Emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütlenmeyi 1978 yılında Polis Kolejinden itibaren takip ettiğini söylüyor. Geçen ay "Birharf Yayıncılık" tarafından yayımlanan "Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye" isimli kitabında, "polis teşkilatındaki F tipi" olarak adlandırdığı Fethullahçı örgütlenmeyi, somut olaylarla anlatıyor. Faaliyetleri Yasal Zemine Dayanmıyor 4422 sayılı yasada yapılan değişikliklerden sonra, günümüzde polis teşkilatınca "teknik takip" yapılmasının yasal zemininin belli olmadığına dikkat çeken "eski" polis müdürü Saçan, bu tespitinden hareketle; "her türlü teknik takip ve izleme" işlerinin bütünüyle "F tipi örgüt" tarafından yürütüldüğünü söylüyor. Saçan'a göre; "F tipi örgüt, bu ayrıcalığı elinde bulundurduğu için, teşkilat içerisinde dokunulmaz hale geldi, iktidar, bir kişiyi ya da kurumu hedef aldığında, F tipi örgüt de iktidarın amacına uygun malzeme üretimine başlıyor. Uzağa gitmeye gerek yok. Bu yılın olaylarını hatırlayın: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörünün tutuklanması, Şemdinli iddianamesinde Kara Kuvvetleri Komutanına çamur atılması ve son olarak Danıştay'a saldırı olayında soruşturmanın saptırılması söylediklerimin kanıtıdır" diyor. Takvime bakmak yeterli Dr. Adil Serdar Saçan'ın saptamalarını doğrulayan çok sayıda olay var. Dergimizin kapak dosyasının "kahraman"ı ve Fethullahçılığı mahkemeden tescilli Ramazan Akyürek'e, AKP'nin iktidara gelmesinden sonra, Emniyet'in İstihbarat Daire Başkanlığı'na atanma sözü verilmiş. Bunun belgesi de Trabzon'da yerel bir gazetede (Taka Gazetesi'nin 6 Haziran 2005 tarihli nüshasında) yayımlanmış. Fethullahçı Akyürek konusunda dikkat çeken ikinci nokta, Cumhuriyet Gazetesi'ne ilk bomba atıldığı sırada, 5 Mayıs 2006 günü; Akyürek'in "tayin kararnamesi"nin hazırlanmış olması. Üçüncü nokta ise tayin kararnamesinin çıkması ile; Alparslan Aslan'ın Danıştay'a silahlı saldırısını yaptığı tarih arasında 9 gün gibi kısa bir süre olması. SüperNATO'nun Taşeronları! Aydınlık'a başka bir kaynaktan ulaşan bilgi ise, Alpaslan Aslan'ın, 5-6 yıldır; AKP'ye çok yakın bir kişinin himayesinde olduğuna ilişkin. Bu ilişki polis tarafından bilindiği halde, Akyürek'in ve SüperNATO'nun taşeronluğunu da üstlenen emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütün, asker kesim ile bağlantı iddialarını sürekli gündemde tutması, medya sayesinde sağlanıyor. Medyanın, saptırma çabalarını yoğun biçimde desteklemesinin arkasında, emniyet içerisindeki bu örgütün, "teknik takip ve dinleme" faaliyetlerini elinde tutmasının büyük rolü olduğu da akla geliyor. Milli Güvenlik Kurulunu da Basarlar mı? Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 12 Nisan 2006 günü, Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada, "irticai kadrolaşma"ya önemle vurgu yapmış ve AKP'yi uyarmıştı. Bu uyarıya karşı Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, adeta "alaycı" bir üslupla "Cumhurbaşkanı, buna ilişkin belgeleri bize gönderirse, gereğini yaparız" demişti. Acaba, Dr. Adil Serdar Saçan'ın (gerek görüşmemizde, gerekse "Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye" isimli kitabında somut olaylara dayanarak) işaret ettiği, SüperNATO'nun taşeronluğunu yapan "F tipi" örgüt, yasal mı görülüyor? Bu "irticai-haçlı" örgütlenmelerin dağıtılması için, A. Serdar Saçan'ın değindiği gibi, Milli Güvenlik Kurulu'nun baskına uğratılması "falan" mı bekleniyor?
http://www.millicozum.com/content/view/77/ |
|
"ZAMAN"CILAR EHLİ KİTAP MI DIR? Milli Çözüm Dergisi İsmet SEZGİN ... Şunu artık kesinlikle ve net olarak saptamalıyız: Fetullah Gülen, baştan sona bir Amerikan Planının Parçasıdır. Yeni Dünya Düzeni'nin Türkiye'ye dayattığı mafya-Gladyo-tarikat sisteminin bir ayağıdır. Gülen'in önemi, ABD'nin Yeşil Kuşak projesinde üstlendiği rolden kaynaklanmaktadır. Saidi Nursi çizgisinde Erzurum'dan yola çıkan Gezici Vaiz Fetullah Gülen'i, New York-Vatikan-Kudüs hattına taşıyan sihirli güç, "büyük müttefikimiz" Amerika'dır. Fetullah Gülen'i Ahlat'tan şimdi bulunduğu Pennsylvania'ya uçuran süreç ve araçlar, CIA tarafından ayarlanmıştır. Amerika'yı Karşıya Almadan Fetullah Sorunu Çözülemez! Dün hükümet koltuğunda oturan Ecevit'in, Mesut Yılmaz'ın ve Devlet Bahçeli'nin, bu gün ise AKP'nin, Gülen olayına yaklaşımlarını açıklayan gerçek burada gizlidir. Bunların Fetullah Gülen'le ilişkileri, aslında Amerika'yla ilişkidir. Bunu bilerek hareket etmektedirler. İlkokulu dışarıdan bitirmiş, Risale-i Nur'u istismar etmiş, vaaz verirken ağlayıp, bayılmakla şöhret edilmiş ve Amerika'nın oyuncağı, ılımlı İslam'ın sahte mehdisi haline getirilmiş, bu gezici vaizin el üstünde tutulmasının sebebi, Siyonist ABD'dir. Fetullah olayını çözmek isteyenler, Amerika'yı karşılarına almak cesaretini göstermelidir. Değirmenin Suyu Washington'dan: Fetullah Gülen'in bugün hükmettiği güç, Genelkurmay Başkanlığı tarafından 1998 başında hazırlanan bir raporda şöyle sıralanmaktadır: "Yurtiçinde, 85 vakıf, 18 dernek, 89 özel okul, 207 şirket, 373 dershane, yaklaşık 500 öğrenci yurdu ve biri İngilizce yayınlanan 14 dergi, 15 ülkede yayınlanan 300 bin tirajlı Zaman gazetesi, ulusal düzeyde yayın yapan 2 radyo ve uluslar arası yayın yapan Samanyolu televizyonu; Yurtdışında, 6 üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkokul, 8 dil ve bilgisayar merkezi, 6 üniversiteye hazırlık kursu ve 21 öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kurulusu" bulunmaktadır. Gülen'in avanesinin sahip olduğu 300'e yakın şirketle, 600 trilyon liraya hükmettiği saptanmıştır. Yurtdışındaki okullarının yıllık gideri ise, Fetullahçılar tarafından 1,5 milyar dolar olduğu açıklanmıştır. 1986 yılında, Özal tarafından gıyabi tutululuktan kurtarılan Gülen'in 12 yılda bu kadar büyük bir güce ulaşmasının izahı da uluslar arası bağlantısıdır. Daha doğrusu bu güç, zannedildiği gibi Müslümanların değil, aslında Siyonist masonlarındır. Amerika'yla Entegrasyona Katiyen Karşı Değil Fetullah Gülen, ne zaman başı sıkışmışsa ABD'ye kaçmıştır. 28 Şubat'ta da ABD'ye hicret yapmıştır!... Ankara DGM Başsavcılığı'nın hakkında soruşturma başlatacağını öğrenince de hastalık bahanesiyle Amerika'ya sığınmıştır... Şimdi hakkında kırmızı bülten çıkarılmıştır. Esasen Gülen, ABD'yle ilişkilerini gizlemeye gerek görmüyor. Aksine bu ilişkiyi güçlülüğünün bir kanıtı olarak kullanıyor. Kendi tarikatına ait Zaman gazetesinin 4 Eylül 1997 tarihli sayısında Batı ile ilişkiler hakkında şu değerlendirmeleri yapıyor: "Bu manada inanmış bir insanın Batı karşısında, Batı'yla entegrasyon karşısında, Amerika'yla entegrasyon karşısında olması katiyen düşünülemez." Moon Tarikatı Ve Fetullah Gülen Dinlerarası Diyalog, Fetullah Gülen'in CIA ile ilişkilerini sürdürmede kullandığı kılıf gibidir. Ama bu örtüyü bile kendisi icat etmiş değildir.1950'lerden itibaren dünyanın efendiliğine soyunan ABD, kıtalararası imparatorluğunu sürdürmek için, her kıtasal din içinde kendisine bağlı bir tarikat örgütledi. Bu tarikatların hepsinin söylemi de aynı: Dinlerarası diyalog. CIA denetiminde yürütülen bu faaliyetin ilk başarılı örneği Moon tarikatıdır. 1951'de Kore'yi işgal eden ABD, Güney Kore'yi sömürgeleştirirken, sömürgeleştirmenin aracı olarak bir de Hıristiyan tarikatı kurdu. CIA'nin misyonerleri, bu tarikatı kullanarak Güney Kore nüfusunun yüzde 40'ini, Budistlikten vazgeçirip Hıristiyan yaptılar. Moon, işte bu tarikatın adıdır. Resmi adıyla söylersek; Birleştirme Kilisesi. CIA, Moon tarikatını kullanarak Dünya Anti Komünist Lig'ini örgütledi. Türkiye'de Komünizmle Mücadele Dernekleri, Dünya Anti Komünist Lig'inin uzantıları olarak kuruldu. "İsrail İle İlişkinin Avantajları: Moon tarikatının, Latin Amerika'daki askeri diktatörlüklerle, İsrail üzerinden kurduğu uyuşturucu ve terör bağı dikkat çekicidir. Bir başka dikkat çekici nokta Fetullah Gülen'in İsrail ile yakın ilişkisidir. Körfez Savaşı'nda, Irak yönetiminin İsrail'e attığı Scud füzesi üzerine İstanbul'da verdiği vaaz ve döktüğü gözyaşları ve ettiği bedduaların kaseti, hala pek çoklarının elindedir. İsrail ile ilişki, ABD açısından kilit öneme sahiptir. Graham Fuller'in İslamcı hareketi konu alan Kuşatılanlar kitabında, İslamcı hareketlerin Batı ile entegrasyon için yapması gerekenlerin, en başta İsrail ile iyi ilişkiler geliştirmesi istenmektedir. Gülen'in İslamcı kitleleri kendisinden soğutma tehlikesine karşın, Kudüs Baş hahamı ile kurduğu yakın ilişki ve Fetullahçıların İşadamları derneği olan İSHAD'in İsrail'le bağları iste bu politikanın bir gereğidir. Abdullah Çatlı İle Birlikte! "Moon tarikatı ile Fetullah Örgütü arasındaki bağ, hedef benzerliğinden ibaret değildir. Aralarında organik ilişkiler ağı geliştirilmiştir. Moon tarikatının Türkiye halifesi eski CHP Genel Sekreterlerinden Kasım Gülek ile Fetullah Gülen'in dostluğu artık sır değildir. Gülen, 1992 yılında ABD'ye gittiğinde, Kasım Gülek'in Amerikan Ordusu'nda albay olarak görev yapan, daha sonra şüpheli bir şekilde ölen baldızı Aylin Rodomisli (Adı Aylin romanında anlatılan kişi) aracılığıyla Pentagon ve CIA ile ilişkiye geçtiğini de bizzat kendisi söylemiştir. Kasım Gülek'in kızı Tayyibe Gülek, daha sonra DSP'den Adana milletvekili seçilmiştir. Tayyibe Hanımı Fetullah Gülen'in Pentagon'la ilişkisini kuran teyzesi yetiştirmiştir. Moon tarikatı ile Fetullah Gülen'i birleştiren bir diğer isim; Abdullah Çatlıdır. Çatlı, 1981 yılında Dünya Anti Komünist Ligi'nin toplantısına katılmıştır. 1992'de Gülen'i ABD'de havaalanında karşılayan da, Abdullah Çatlıdır. Uluslararası Okullar Nasıl Kuruldu? Diğer cemaatler Kur'an kursu ve İmam Hatip Liseleri gibi doğrudan devlet kontrolündeki dini eğitim kurumlarına önem verirken, Fetullah Gülen cemaati, Turgut Özal döneminde, yurt içinde Anadolu liseleri ve kolejler açmaya yöneldi. Sovyetler Birliği'nin çözülmesi üzerine Gülen örgütü uluslararası okullar atağına geçti. Gülen'in öncelik verdiği ülkeler son derece dikkat çekici: Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar. Yani Amerika'nın ilgi alanındaki bölge ve ülkeler. Nitekim 1992'den itibaren, öncelikle Orta Asya Türk cumhuriyetleri olmak üzere Kafkas ve Balkan cumhuriyetlerinde, "Fetullahçı" diye bilinen vakıf ve şirketler, art arda kolejler açtılar. Ardından Asya ve Afrika ülkeleri geldi. ABD'nin Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği'ni çökertmek için örgütlediği ve büyük olanaklarla yürüttüğü "CIA muhalefeti"nin, Gülen Örgütü'nün önünü açtığı net olarak saptanabiliyor. Sovyet bloğuna karşı yürütülen psikolojik savaşın en önemli aygıtı Hür Avrupa Radyosu, Fetullah Gülen'i bültenlerinin baş konusu yapıyor. Amerika'nın Sesi radyosunun değişik lehçelerdeki Türkçe yayınlarında, Gülen ve misyonu döne döne övülüyor. CIA'nin İlgi Alanlarında Fetullah okullarının ülkelere dağılımı şöyle: Kazakistan (28), Rusya Federasyonu'na ait çeşitli bölgeler (24), Özbekistan (18), Türkmenistan (15), Azerbaycan (14), Kırgızistan (11). Bunları Arnavutluk ve Moğolistan (4'er); Afganistan, Irak, Gürcistan, Ukrayna ve Romanya (5'er); Moldova (2); Pakistan, Bangladeş, Makedonya, Macaristan, Fas, Güney Afrika, Sudan, Endonezya, Tayland, Çin ve Tayvan 1'er okul. Dünyadaki uyuşturucu merkezlerinden Tayland'ın Çin sınırındaki Çenday kentine okul ve yurt açmanın Türkiye açısından bir anlamı bulunmuyor. Fetullah Gülen'in bırakalım Çenday'ı, Tayland diye bir ülkenin varlığından haberdar olması bile mümkün değil. Ama CIA tarafından Fetullah Gülen örgütlenmesine dâhil ediliyor... Ve Kırgızistan'da ABD'ye karşı tavır alan ve Rusya'ya yanaşan Askar Akayev'i deviren Soros Vakıflarıyla Fetullah Gülen okulları işbirliği yapıyor!... "Arkamda Amerika var" mesajı veriliyor! Fetullah Gülen, Susurluk olayı üzerine ve 28 Şubat sürecinde önce telaşa kapıldı. Uzun süre ABD'de kaldı. Hükümet ve CIA yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Milli Güçleri: "Arkamda Amerika var" mesajı vererek tehdit etmeye çalıştı. İkinci Cumhuriyetçi köşe yazarlarını seferber ederek kendini Amerika'nın adamı olarak tanıttı. Nevval Sevindi'nin Sabah Kitaplarından çıkan, "Fetullah Gülen İle New York Sohbeti"nde ABD emperyalizmiyle Fetullahçıların bağı, açıkça dile getiriliyor. İşte kitaptan bazı seçmeler: "Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hala bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır." (s.6) "Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkışmamalıdır." (s.7) "Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinden hiçbir is yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz." (s.8) "Amerika ile iyi geçinmezseniz işinizi bozarlar. Amerika'nın bize yarım arpa kadar bile, sadece bizim menfaatimize olacak bir desteği yoktur. Buna rağmen şurada bulunmamıza izin veriyorsa, bu bizim için bir avantajsa, bu avantajı sağlıyor demektir." (s.9) Şimdi söyleyin, Fetullah Gülen, yegane kuvvet ve kudret sahibi olarak, Allah'a mı inanıyor yoksa Amerika'ya mı? Graham Fuller Aracılığıyla CIA İle Görüşmeler yapılıyor!... Gülen, 1997'de, ABD'de kaldığı süre içinde, Amerikan Merkezi İstihbarat Örgütü'nün (CIA) Ortadoğu Masası şefi ile gizlice görüştüğü, Aydınlık dergisinde yayımlandı ve şimdiye dek yalanlanmadı. Bu görüşme için, CIA Başkanı'na bağlı dört önemli birimden biri olan Ulusal İstihbarat Konseyi'nin eski Başkan Yardımcısı ve RAND Corporation analisti Graham Fuller'in, Gülen'e aracılık ettiği biliniyor. Söz konusu görüşme, Türkiye'nin Washington Askeri Ataşesi tarafından sağlanıyor. Gülen'in CIA yetkilileriyle gizlice görüştüğü bilgisi, Askeri Ataşe tarafından Türkiye'ye iletiliyor. Mark Parris'in Rolü Gülen, Türkiye Cumhurbaşkanı'nın himayesini de ABD ile bağı sayesinde elde etti. Sayın Süleyman Demirel'i Fetullah'ın elinden ödül almaya ABD Ankara Büyükelçisi Mark Parris'in ikna etti... Mark Parris'in Fetullah Gülen'e ilgisi, Ankara'ya geldikten sonra başlamıyor. Gülen'in, ABD'de devlet ricali tarafından kabul görmesini sağlayan da, Mark Parris'in başında olduğu, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Yakın Doğu ve Güney Asya Bölümü. Fetullah Gülen'in, Beyaz Saray'ın yol vermesiyle, ABD'de 14 önemli temasta bulunduğu biliniyor. Demirel ile Fetullah arasındaki ikinci köprü, yine bir Amerikan yetkilisiydi: ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz. Abramowitz, Fetullah Hoca'yla görüşmesinin yararlı geçtiğini açıklamıştı. ABD'nin önde gelen think-tank kuruluşu Carnegie Vakfı'nın eski Başkanı Abramowitz'in, Ilımlı İslam'ın destekçilerinden olduğu biliniyor. Abramowitz, ABD'nin en faal gruplarından Yahudi Lobisi'nin de önde gelen isimlerinden. Özal'la mutfak arkadaşlığıyla ünlenen Abramowitz, Washington'a döndükten sonra da elini Türkiye'den hiç çekmedi. Sık sık ülkemize gelen Abramowitz, Türkiye'den gidenlerin de uğramayı ihmal etmediği isimlerden. Fetullah'ın Okullarında CIA Ajanı Öğretmenler atanıyor! Fethullah'ın okullarının propagandası, "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar Türk dünyasının hizmetinde" sözleriyle yapılıyor. Oysa bu okullar, Türkiye Cumhuriyeti'nin ve İslamiyetin değil, ABD'nin hizmetindedir. Fethullah Gülen cemaati tarafından yurt dışında, özellikle de Türk Cumhuriyetlerinde açılan okullarda, diplomatik pasaportlu Amerikalı CIA ajanları, "İngilizce öğretmeni" diye barındırılıyor. Bu işbirliği, Türkiye'de yapılan üst düzey resmi bir toplantıda, bizzat Fetullahçı okul yöneticisi tarafından itiraf edilmiştir. Toplantıda, dönemin Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam ve MİT temsilcisi de bulunduğu halde, olay karşısında sessiz kalındı. Durum, devletin resmi olarak yayımladığı kitapla da belgelenmiştir. İşte Çarpıcı Açıklama geliyor!... Tarih, 3 Mart 1997. Yer, Ankara'daki Başkent Öğretmenevi. Önemli bir toplantı yapılmaktadır. Ev sahibi, Milli Eğitim Bakanlığı Yurt Dışı Eğitim Öğretim Genel Müdürlüğü. Konu, yurt dışında açılan Türk okullarının sorunları. Toplantıya, başta Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam olmak üzere Bakanlığın bütün üst düzey bürokratları katılıyor. Dahası; Başbakanlıktan, MİT'ten, Dışişleri Bakanlığı'ndan temsilciler de katılımcılar arasında. Ve elbet, yurt dışında okul açmış vakıf ve özel şirket yetkilileri de hazır. Sıra, Özbekistan'daki 18 okulun sahibi gözüken Silm A.Ş.'nin yetkilisi Mehmet Mesut Ata'ya gelir. Bu okullar da, "Fetullahçılara ait" diye bilinmektedir. Ata, birçok talebini dile getirir. Sözlerini Amerika'nın Özbekistan'daki bir uygulamasını örnekleyerek bağlar. MEB'in yayımladığı "Yurt Dışında Açılan Özel Öğretim Kurumları Temsilcileri- İkinci Toplantısı" adlı kitabın 63-64.sayfalarından okuyalım: "Amerika Birleşik Devletleri, dostluk köprüsü adı altında getirdikleri 70 öğretmene diplomatik statü kazandırmışlardır. Biz de, eğer devletimiz, büyükelçiliğimiz, bu konuda diplomatik statü konusunda bize yardımcı olursa Türk öğretmenlerinin, Türk eğitim elemanlarının itibarlarının biraz daha artacağını zannediyoruz." Özbekistan'da diplomatik pasaportla bulunan ABD'li "öğretmen"lerin çoğu, Fetullah Gülen cemaatinin okullarında çalışmaktadır. İngilizce dil "öğretmeni" olarak gözükmekte ama misyonerlik yapmaktadır. Hemen Her Okulda Mutlaka İngiliz ve ABD'li Bulunuyor! Kırgızistan'da da 50-60 kadar Amerikalı "öğretmen" var. Bunlar da diplomatik pasaportlu. Ve Kırgızistan'da "Fetullahçı" diye bilinen okullarda "öğretmenlik" yapıyorlar. Fetullah Gülen'in okulları, Adriyatik'ten sadece Çin'e kadar değil, Vietnam'a, Endonezya'ya kadar uzanmaktadır ve eğitim dili olarak da Türkçeyi değil, İngilizce' yi kullanmaktadır. Özellikle hazırlık sınıflarında haftalık ortalama 24 saati bulan İngilizce derslerine, çoğu okulda ABD'li ve İngiliz "öğretmenler" giriyor. CIA Fetullah'ın Öğretmenlerine Resmi Pasaport Veriyor! Olayın ABD cephesini ise, 1 Mart 1998'de açıklamıştık; Fetullah Gülen'in yurtdışındaki okullarında çalışan bine yakın ABD'li öğretmende, yalnızca devlet görevlilerine verilen ABD resmi pasaportu var. Çoğunluğu Türk Cumhuriyetleri'nde faaliyet yürüten okullardaki ABD'li öğretmenler, İngilizce adıyla "official passeport"a sahipler. Amerikan Eğitim Bakanlığı personeli olmayan ABD'li öğretmenlerin, normal olarak turist pasaportu sahibi olmaları gerekiyor. Ancak, Amerikan devleti, Gülen'in okullarında çalışanları resmi görevli sayıyor. Türkiye'deki karşılığı "yeşil pasaport" olan resmi görevli pasaportu, ABD'li öğretmenlere diplomatik dokunulmazlık sağlıyor. Amerikalı kaynaklar, bu pasaportların CIA'nin talimatıyla düzenlendiğine işaret ediyorlar. Emperyalizmin İstediği "Ilımlı İslam", Müslümanlığı Yozlaştırmayı Amaçlıyor! Gülen'in Türk Dünyası'na yaklaşımı, Amerika'nın Orta Asya'ya olan yaklaşımı ile tam bir uygunluk göstermektedir. Türkiye'nin, diğer Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerini geliştirmesi, son derece önemlidir. Bu ilişkilerin, koşulların elverdiği ölçüde sıkı olması, Elbette Türkiye'nin çıkarınadır. Ancak Amerika'nın güdümünde kurulacak ilişkiler, Türkiye'nin komşularıyla olan ilişkilerinin bozulmasına, bölgesel karışıklıklara ve savaşlara yol açmaktadır. Amerika'nın istediği de budur, yani Türkiye'nin Siyonist sömürüye taşeronluk yapmasıdır. Fetullah Gülen, ABD'nin bu planlarında rol almaktadır. Kırgızistan ve Özbekistan darbeleri, Fetullah Gülen'in, yani ABD'nin güdümündeki Nurculuğun, Türkiye'nin Türk Cumhuriyetleri'yle ilişkisinde oynadığı rolün son kanıtıdır. Halbuki Fetullahçıların ve Zaman'cıların bu Amerikan âşıklığı ve İsrail uşaklığı: ne İslam'ın ruhuna ve ne de Bediüzzaman'ın yoluna asla uymamaktadır. Rejisör, Siyonist mihraklardır. Fetullahçılar sadece figürandır.
http://www.millicozum.com/content/view/387/34/ |
|
FETULLAH GÜLEN İHBARCI MI, İSTİHBARATÇI MI?
Kan Seylaplarını önlemek için: Fetullah Gülen, üst seviyede görev yapmış bir insanın: "Türkiye'de yeniden kan gövdeyi götürecek. Falan tür simalar bu dönemde Türkiye'de bulunmasa iyi olur" dediğini kaydetti. Devletin ülkeyi kargaşaya sürükleyebilecek hadiseler karşısında, kendi hassasiyetini göstermesi gerektiğini belirten Gülen, "istihbarat, emniyet teşkilatı, JİTEM iyi çalışırsa, bence bu kana susamış vampirlerin önümüzdeki günlerde yeniden Türkiye'yi kan gölüne çevirmeleri önlenebilir. Harici güçlerin emellerine hizmet eden bir kısım Cemiyet-ı sırrıye'nin (gizli cemiyet ve cephelerin) çok iyi takibe alınması gerekir" diye konuşmuş... Şimdi Soralım: 1- Türkiye'de çok üst seviyede görevlerde bulunmuş, anlaşılan MİT ve JİTEM'le içli dışlı olmuş bir adam, niye ülkemizle ilgili endişelerini Fetullah Gülen'e aktarıyor? Fetullah Gülen, siyaset adamı değil, yetkili bir bürokrat değil, gazeteci değil, üstelik Türkiye'de değil... 2- Fetullah Gülen "MİT, emniyet, JİTEM" gibi geçmişte ve günümüzde, CIA ve MOSSAD gibi Siyonist teşkilatlarla ilişkisi ve işbirliği zaten bilinen ve pek çok ihtilal ve iç savaş senaryolarında maalesef gayrı milli bir tavır sergileyen kurumları kendilerinden saydığına ve göreve çağırdığına göre... Ve yine gizli ve kirli mason locaları ve misyonerlik ocakları zaten kardeş kuruluşları ve diyalog dostları olduğuna göre; acaba Fetullah Gülen'in "çok tehlikeli ve etkili" dediği bu "gizli oluşumlar hangileridir? 3- Erbakan Hoca'nın başkanlığında, bir yılda harikalar başaran; ekonomiyi düze çıkaran, denk bütçe yapan, D-8'leri kuran Refah-Yol iktidarına karşı, Siyonist merkezlerin tahrikiyle post modern darbeler yapanları alkışlayan Fetullah Gülen'in, şimdiki telaş ve tedirginliğinin sebebi nedir? 4- Ve hele, AKP iktidarıyla ülkemizde, acaba hangi çarpıklıklar düzeltilmiştir ve hangi işler iyiye gitmektedir? Ekonomi IMF'ye, dış politika ABD'ye havale edilmiştir. Türkiye; Amerika ve İsrail'in işgaline ve vahşetlerine taşeron haline getirilmiştir. Başörtüsü, İmam-Hatip ve Kuran Kursu gibi zulümler hala sürmektedir. 5- Yoksa bütün bunlar; Arz-ı mev'ud hayaline, ortadoğuyu yutmak ve Türkiye'yi yıkmak isteyen güçlerin hükümete taşıdığı ve AB hevesiyle ülkemizin altının oyulmasında taşeron olarak çalıştırdığı AKP iktidarına, masonik mihraklara, sömürücü sermaye baronlarına, hıyanet odaklarına, diyalogcu münafıklara karşı yapılacak milli ve haysiyetli bir hareketin... Yeni bir Kuvayı Milliye devriminin telaşı ve tedirginliğimidir? 6- Fetullah Gülen hayranı Nazlı Ilıcak'ın 18 Kasım tarihli, baklayı ağzından kaçırdığı yazısında "Türkiye'de gerçek demokrasinin yerleşebilmesi büyük ölçüde askerin tavrına bağlı. Bu hususta Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök bize umut veriyor..." diyor. Böylece, Kuvayı Milliye ruhuna sahip etkili ve kesretli komutan ve kurmayların da umutlarını kararttığını ve işbirlikçi teslimiyetçileri korkuttuğunu, dolaylı biçimde dile getiriyor ve kendisini ele veriyordu... New York Times'in Türkiye şefliğini yapan Stefen Kinzer'in "Demokrasinin en büyük başarısı, askeri gücü sivil denetimin altına alınmasıdır. Ama dünyada bu düşünceye en ters düşen ülke Türkiye'dir" sözlerini de aktaran Nazlı Hanım, acaba demokrasi aşkına: Kıbrıs'ın Yunana, Güneydoğunun Kürdistana, egemenliğimizin Avrupa'ya, ordumuzun ise İslamı düşman seçen NATO'ya devrine ses çıkarmayacak, Süleymaniye'de subaylarımızın başına çuval geçirilirken, Kuzey Irak'ta bütün kırmızı çizgilerimiz çiğnenirken susacak, Ama başörtüsü ve laiklik konusunda sert uyarılarda bulunacak kafaların azlığından nı dert mi yanıyordu? Moonların maşası, masonların sırdaşı, diyalogcuların Hocası Fetullah Gülen'in AKP'nin akıbetiyle ilgili endişelerini dile getirmesi: · Siyonist merkezlerin Türkiye'ye müdahale ve milletimizi manipüle etme gücünü artık yitirdiğini · Dış güçlerin ve Siyonist merkezlerin kontrolü dışında oluşan, yerli ve güçlü bir Milli Cephe'nin ciddi bir eyleme ve değişime girişeceğini · Fetullah gibi figüranlar kullanılarak, bu milli ve haysiyetli girişim ve gelişmelerin kötülenmek, körletilmek ve kösteklenmek istendiğini, ortaya koyması bakımından da sevindirici ve ümit vericidir. ...
http://www.millicozum.com/content/view/471/32/ |
|
G.K.B. Büyükanıt:AKP HÜKÜMETİ DEVLET POLİTİKASINDAN SAPIYOR (VE KIBRIS'I SATIYOR!..) Milli Çözüm Dergisi Yazar Milli Çözüm Araştırma Ekibi
Bu tarihi uyarılar, acı bir gerçeğin özetidir. Milletimize ve tüm sorumluluk sahiplerine: "Şimdi şahsi hevesler ve hesaplar için, ülkemiz ve geleceğimiz feda ediliyor" mesajı yerindedir. AKP, sanki babalarının malıymış, kendilerine miras kalmış gibi, Kıbrıs'ı AB'ye hibe ve hediye etmektedir. Hala "Asker siyasete karışmasın, Genel Kurmay konuşmasın" diyen çevrelerin bu tavrı, hıyanetleri gizlemeye yöneliktir ve kahpeliktir! Cumhurbaşkanının, Genel Kurmayın, Ana Muhalefet Başkanının, hatta bakanların bile haberi ve bilgisi olmadan, AKP Kıbrıs'ı ve Türkiye'nin çıkarlarını rüşvet veriyor! Başörtüsü ve İmam-Hatip zulmü konusunda muhalefetle ve marazlı sivil inisiyatifle mutabakat arayan AKP; şahsi hesapları için milli çıkarlarımızdan taviz vermeye gelince hiç kimseye sormayarak münafıklığını mühürlüyor. Oysa Tayip ve şaşkın ekibi, bütün tavizleri
verseler de AB'ye yaranamayacaklarını, "Türkiye'nin
AB'ye girmesine asıl engel, halkının Müslüman olmasıdır."
Diyen İtalyan Bakan Emma Bonino açıklıyor. Kıbrıs'ı; Ecevit'in ve muhalefetin direnmesine rağmen 1974 çıkarmasına ön ayak olan Erbakan kurtarmıştı. Şimdi Tayip Erdoğan AB'ye ve İsrail'e rüşvet veriyor. Hala her ikisini aynı gösteren kasıtlı çevreler aslında AKP'nin hıyanetine dolaylı destek veriyor.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Türkiye'nin Kıbrıs konusunda AB'ye yaptığı öneriyle ilgili olarak, "Bir limanı; bir havalimanını açmakla, 10 limanı açmak arasında hukuki ve siyasi açıdan hiçbir fark yok. Kimse kimseyi kandırmasın. Bu, adım adım Türkiye'nin bugüne kadar gayri meşru saydığı Kıbrıs Rum Yönetimini meşrulaştırma yönündeki gidişin işaretidir" dedi. Öymen, TBMM Dışişleri Komisyonu toplantısı öncesi gazetecilere, Türkiye'nin AB'ye yaptığı, "Ercan Havaalanının uluslararası trafiğe, Mağusa limanının da doğrudan ticarete açılması karşılığında, Türkiye'den de bir havaalanı ve limanın Rumlara açılabileceği yönündeki" teklifi değerlendirdi. Türkiye'nin, bir süreden beri kapalı kapılar ardında bu konuda müzakereler yaptığına ilişkin endişeleri bulunduğunu dile getiren Öymen, Hükümetin, Türkiye'nin çıkarlarını çok yakından ilgilendiren milli davaya, bu gibi gelişmeler hakkında Meclise ve muhalefete hiçbir bilgi vermediğini ifade etti. Ercan Havaalanından, doğrudan uçuşlar konusu gündeme geldiğinde, Rum Yönetimi Lideri Papadapulos'un, "Bunu müzakere konusu bile yapmayız. Bu, bizim için bir egemenlik konusudur" dediğini hatırlatan Öymen, Rumların bu noktada geri adım atmayacağını düşündüklerini söyledi. Öymen, arkasında AB'nin desteğini hissederken Kıbrıslı Rumların taviz vermesi için bir sebep bulunmadığını dile getirerek, şöyle devam etti: "Belli ki bütün çabalar, Türkiye'yi adım adım tek taraflı tavizlere yönlendirmektir. Son haberler gerçeği yansıtıyorsa, Türkiye'nin, bir çözülme başlangıcının içinde olduğunu görüyoruz. Bu gidiş, sonunda Kıbrıs'ı Girit gibi elden çıkarmamıza yol açar. Hükümeti son kez uyarıyoruz; Bu vahim hatayı yapmayınız, direniniz, haksız baskılar karşısında direniniz Çünkü Türkiye'nin önüne Kıbrıs meselesini çıkarmak isteyenler, gerçek niyetlerini ortaya koymuyorlar." Dışişleri Komisyonu Başkanı Mehmet Dülger de öneriyle ilgili olarak Dışişleri Bakanlığı ile konuşmadıklarını ifade ederek, "Böyle bir teklif gitmiş. Liman açıldığı zaman, fiili olarak o limana gelecek adam, kağıdını getirecek, kağıda itibar ederek damga atılacak. Onu fiili olarak tanıyor durumuna geçiyorsunuz. Buna dikkat etmek lazım Ercan açılıyorsa, o da oraya geldiği zaman KKTC'yi tanımış oluyor. Burada hukuki bir husus var. Yeni bir şey" diye konuştu. Tayip Erdoğan AB'ye gizli tavizler ve taahhütler veriyor! "Ein mann ein wort" BAŞLIKTAKİ iki kelime Almanca. Ein Mann, bir adam, ein Wort bir kelime demek. Arka arkaya kullanıldığında, bu bir deyim, "adam olan sözünde durur", anlamına geliyor. Bu deyimi 8 Kasım 2006'da, yani bir ay önce Alman Başbakanı Merkel Berlin'de bir toplantıda kullanıyor. Tayyip Erdoğan'ı kastederek, "ein Mann, ein Wort" diyor. Erdoğan'ın verdiği sözde durmadığını öne sürüyor. Sert bir üslup. Kızgınlık ve hayal kırıklığı ifade ediyor. 08 Kasım, Berlin. Alman Dış Politika Enstitüsü'nün toplantısı. Kürsüde Merkel: "Türkiye sözünde durmadı, buna karşı bizim de bir tavrımız olacak. Biz, AB'de Türkiye için başından beri özel statü istedik, ama devlet politikası izlediğimiz için, bundan vazgeçtik. Ancak, şimdi Türkiye sözünde durmuyor. Bizim de, Türkiye'nin AB üyeliğine destek veren devlet politikasını rafa kaldırma hakkımız doğmuştur". Çok kesin ifadeler. Son sekiz yılda Almanya'nın izlediği politikayı tam tersine çeviren sözler. Merkel konuştukça, daha da sertleşiyor. Ve hatta: "Bizim dönemimizde Türkiye ile görüşmeler sürmeyecek" Diyor. Türkiye denilince, Merkel kendini kaybediyor. Aynı toplantıda Türkiye Araştırmalar Merkezi Başkanı Prof. Faruk Şen de var. Toplantı sonrasındaki yemekte Şen, Merkel'le konuşma fırsatı buluyor. Şen'in "Türkiye'ye neden bu kadar sert çıktınız" sorusuna, Merkel'ın yanıtı çok kısa: "Ein Mann, ein Wort". Erdoğan sözünde durmuyor, anlamında. Erdoğan'ın sözünde durmadığını öne sürdüğü konu, 29 Temmuz 2005 tarihli Ek Protokol. Merkel devam ediyor: "Erdoğan o protokolde Güney Kıbrıs'ı tanıyacağına dair söz verdi. Hava alanları ve limanları açacağına söz verdi, birbuçuk yıl geçti, açmadı". Şimdi soruyoruz: Bu nezaket ölçülerini ve diplomasiyi aşan eleştiri karşısında, Erdoğan'ın Merkel'e yanıt hakkı doğuyor. Ortaya hayati bir soru çıkıyor. Gerek ek protokol yoluyla, gerekse ikili görüşmelerinde, Erdoğan gerçekten "Güney Kıbrıs'ı tanıyacağız" diye bir söz verdi mi? Tayip Erdoğan AB'yi mi, Türkiye'yi mi, Yoksa şahsi emellerini mi kayırıyor? Bırakın bir sefer de AB kaybetsin!.. Bazı AB ülkelerinin Yunanistan ve Kıbrıs Rumları ile kolkola girerek Türkiye'ye yeni şartlar dikte ettirmeye kalkışmaları, hatta müzakerelerin askıya alınması yönündeki çalışmaları Türkiye'deki AB yandaşlarını iyice köşeye sıkıştırdı. Türk halkına karşı söyleyecek söz bulamamanın sıkıntısını yaşıyorlar. Çünkü, adamlar hem Türk halkına hakaret anlamına gelen istekler sıralıyorlar hem de bunun Türk halkına hakaret olduğunu bağıra bağıra söylüyorlar. Sormazlar mı adama, "Madem ki yapılan iş Türk halkına hakaret anlamına geliyor niçin böyle bir gelişmeye meydan veriyor, engellemiyorsunuz?" diye. Bu arada Başbakan Erdoğan da Merkel'i arayarak, "Türkiye'yi masadan uzaklaştırmak vahim bir hata. Türkiye değil AB kaybeder" demişmiş!.. Şimdi, birisi de çıkıp: "Sayın Başbakan madem Türkiye'nin AB masasından çekilmesi ile Türkiye değil de AB'nin kaybedeceğine inanıyorsunuz. Öyle ise masadan çekilin de hep kaybeden taraf biz olmayalım. Bir defa da AB kaybetsin" diyecek olursa acaba ne cevap verirmiş... Kaldı ki, Başbakan Erdoğan'ın bu sözleri yıllardan beri Türkiye'deki AB yanlılarının ve başta da kendisi ve partisi yöneticilerinin söylemlerine ters bir çıkış değil mi? Yıllardan beri AB'ye girmenin meziyetlerini ve faydalarını anlatanlar kendileri değil miydi? AB Türkiye'yi yokuşa sürmeseydi kazanan Türkiye olmayacak mıydı? Bunun aksine inanılıyorduysa bu AB sevdasının tutarlı bir izahı olabilir mi? Varsa yapılsın da bizde bilelim. Bu ülkeyi yönetenlerin asli görevi önce ülkemizin çıkarlarını korumak değil mi?
AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın Türkiye-AB ilişkileri ile ilgili olarak yaptığı "Türkiye'nin kaybedecek bir şeyi yok, kaybederse AB kaybeder" değerlendirmesini nasıl yorumlamalıyız? Türkiye'nin elinin çok güçlü(!) olduğu şeklinde mi yoksa her şeyini kaybetmiş bir ülke olarak mı? Türkiye'nin elinin çok güçlü olmadığı ortada! Böyle bir şeye inanmayı bırakın düşünmeyi bile yersiz buluruz. O zaman her şeyini kaybetmiş bir ülke ile karşı karşıya olduğumuzu düşünmek durumundayız demektir. AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın bu sözlerini ilk duyduğumuzda tüylerimizin diken diken olduğunu ve "Eyvah, kaybedecek hiç bir şeyimiz kalmamış" diye hayıflandığımızı söylemeliyiz! Bu sözler bir bakıma Türkiye'nin içine sokulduğu çıkmaz sokağı da bize tarif etmiyor mu? Türkiye-AB ilişkilerini ele aldığımız zaman bugüne kadar verdiğimiz tavizlerin hep maldan olduğunu ama karşı tarafın bitip tükenmek bilmeyen istekleri yüzünden artık bıçağın kemiğe dayandığını görüyoruz. Özelleştirme dediler özelleştirdik. Kıbrıs dediler verilebilecek her şeyi verdik. Ama karşımızda adeta ne versek doyuramayacağımız aç bir ejderha vardı ve hep daha çoğunu istiyordu! Böyle bir ortamda AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın sözlerini "Neyimiz var neyimiz yoksa hepsini kaybettik, artık kaybedilecek bir şeyimiz kalmadı" şeklinde anlamak en doğrusu galiba! Bu duruma düşmenin tek avantajı var, o da bizim için artık hiçbir tehdidin para etmemesidir! İnsan kaybedecek bir şeyi olduğu zaman onu kaybetmemek için taviz verebilir! Ama kaybedecek bir şey kalmamışsa yani sıfırı tüketmişse korkması için bir neden kalmamış demektir. Dileriz, kendi değerlerimize sımsıkı sarılarak yeniden ayağa kalkmaktan başka çaremiz olmadığının farkına erilir. Unutulmaması gereken çok önemli bir husus ise Türkiye'nin AKP iktidarı döneminde kaybedecek hiç biri şeyi kalmamış ülke durumuna geldiğidir. Yani sıfır tükettiğidir. AKP'nin güvendiği ABD sarılacak yılan arıyor ABD, Irak Çalışma Grubu'nun (IÇG) raporuna epey bel bağlamıştı. Ama hayaller suya düştü. Raporu şöyle özetleyebiliriz: ABD boğulmak üzere, kendinden başkasını düşündüğü yok, sarılabileceği yılan arıyor. Raporun işlevi sınırlı olabilir ama sembolik anlamı çok büyük. Çünkü bu rapor ABD'nin Irak'taki savaşı kazanamadığının, kazanmasının da mümkün olmadığının açık bir itirafı olarak tarihe geçti. Peki ABD yenildiyse kim kazandı? Tabii ki Irak değil. Her ne kadar raporda Irak'ın bölünmesi fikrine kesinlikle karşı çıkılsa da bir süre sonra ortada böyle bir ülke kalmayacağını öngörebiliriz. Şii Araplar ile Kürtler mi? ABD'nin çekilmesi halinde Irak'ta ve Ortadoğu'da neler yaşanacağını, Irak Şiileri ve Kürtlerinin akıbetinin ne olacağını kestirmek zor. İran ve Suriye mi? Kesinlikle evet. İran Şiileri, Suriye de Sünnileri arkalayarak Irak'ın kontrolünü büyük ölçüde ele geçirdiler. Irak bölünse de parçalansa da ipleri ellerinde tutacağa benziyorlar. En azından nükleer silah konusunda açık bir garanti almadan İran'ın elini güçlendirmek istemeyecektir. Bu öneriye en sert itirazsa kuşkusuz İsrail'den ve onun ABD'deki güçlü destekçilerinden gelecektir. Bu arada IÇG'nin, Filistin sorununun çözümüne yoğunlaşılması önerisi İsrail'i rahatsız ediyor. Aslında IÇG, sadece İran ve Suriye'yi değil Irak'a tüm komşu ülkeleri sürece dahil etmeyi öneriyor. Bu noktada Türkiye'ye Kürtler, Suudi Arabistan, Mısır gibi Sünni Arap devletlerine Şii Araplar ve bir ölçüde de Kürtler karşı çıkacaklardır. Türkiye ve İran, Irak'a müdahaleye mi hazırlanıyor? Şu ana kadar İran, nüfuz alanını alabildiğine güçlendirdi. Bunu, büyük oranda ABD/ İsrail cephesiyle yürüttüğü çatışma eksenli stratejiye borçlu. Irak içinde neredeyse ABD'den daha etkin hale gelirken, Lübnan'da Suriye ile birlikte, ABD/İsrail cephesiyle kıyasıya bir güç mücadelesine girişti. Küresel göstergelerin aksine, Tahran iki cephede de tahminlerin ötesinde bir başarı sağladı. Bunun dışında, Hem Irak'ta hem de Lübnan'da Suudi Arabistan'la kıyasıya bir mücadele yürütüyor. ABD ve işgalci güçleri bir tarafa bırakırsak, iki ülkede de aslında İran-Suudi Arabistan çatışmasından söz edebiliriz. Aslında bu çatışmanın İran-Irak savaşından beri devam ettiğini, Birinci Körfez Savaşı'nın bu çerçevede şekillendiğini, şimdi Irak'taki iç çatışma ile kendini gösterdiğini, giderek yayılma işaretleri gösterdiğini söylemeliyiz. Irak'ta izlediğimiz mezhep üzerinden iktidar savaşının önlenmesi, Lübnan'a ve Körfez bölgesine sıçramaması için bu iki ülkenin ikna edilmesinin tek yol olduğunu da... ABD'nin yeni Savunma Bakanı Robert Gates, Irak'taki savaşı kazanamayacaklarını açıkladı. Aynı zamanda da komşuların Irak'a müdahale edebileceğini söyledi. Irak Gözlem Grubu ABD askerlerinin Irak'taki varlığının 2008'den itibaren çekilmesine ilişkin bir yaklaşım sunarken askeri kaynaklar ABD askerlerinin 2007'nin ortalarında görevi Irak birliklerine devretmeye başlayacağını söylüyor. Gözlem Grubu ayrıca İsrail-Filistin krizine müdahale konusunda da ABD'nin rolünü artırıcı öneriler getiriyor. Mandacı ruh yeniden hortluyor! Atatürk ölünce ipleri ele geçiren İnönü, Sevr kabusu yaşanırken İstanbul'da geliştirdiği mandacı kişiliğine döner ve devleti dönüştürür. Malum, Paşa, Amerikan veya İngiliz mandası altında bir Türkiye hesabı yaparak hayatını 'Çiftçi İsmet Ağa' olarak geçirmek istiyordu... Dilimde tüy bitse de bu gerçeği sıkça vurgulayarak bağlantılı konularda meram anlatmayı sürdüreceğim. Zira 1938'de olan biteni anlamazsak, Atatürk'ün de bir değeri kalmaz, Cumhuriyet'in de... İnönü'nün Atatürk Ankarası'na çökerttiği mandacı ruh yüzünden gelen gideni aratır. Cumhuriyet'in püf noktası budur... İlginçtir; Atatürkçülük ve laiklik konusunda aslan geçinen Demirel AB meselesine dair son beyanıyla çok daha aşırı bir mandacı ruh yansıtır: -Ne olursa olsun Avrupa hedefinden cayamayız... Türkiye-AB şamatasında gaflet, dalalet ve ihanet ehli olmayan her Türk, bizi tutan İngiltere'ye karşı Fransa ve Almanya'nın ikiyüzlü muhalefetindeki basit hakikati görür. Bu demektir ki, Ankara ile oynanan oyun, İngiltere ile Almanya-Fransa ittifakı arasındaki çekişmenin yan ürünüdür. Ankara, kendisi için AB üyesi olmayı hedeflediğini sanırken işin aslı İngiltere'nin Brüksel'deki Alman-Fransız ağırlığını dengeleme manevrasıdır.
Bölgedeki kaçakçılıktan elde edilen gelirin yüzde 20'sinin yıllardır terör örgütü PKK'ya finans olarak aktarıldığını tespit ettiklerini belirten emniyet yetkilileri, dağ yoluyla hayvan sırtında getirilen kaçak malzemeleri İran'dan Türkiye'ye PKK'nın kontrolü altında olan bölgelerden getirildiğini, bu nedenle kaçakçılıktan kazanılan paranın yüzde 20'sinin pay olarak örgüte aktarıldığını vurguladılar. Yetkililer, bu nedenle bölgede kaçakçılıkla mücadelenin daha önem kazandığını söylediler.
http://www.millicozum.com/content/view/828/32/ |
|
AKP ACI AKIBETİNE KOŞUYOR! Milli Çözüm Dergisi Yazar Milli Çözüm Araştırma Ekibi
Siyonist sermayenin ve "meşhur aktörler"in nihai amacı olan "Küresel Krallık"a giden yolda en önemli merhalenin; Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi olduğu biliniyor. Uzun bir süreden beri altyapısı hazırlanan bu plan; NATO'nun geçirdiği mutasyonlardan ve ABD'nin karizmasını çizen "11 Eylül Miladı"na ve buradan da "Çok sinirlendim! Ama aynı karşılığı verip 'kaka çocuk' olmaktansa, durun siz 'haydut devletler'e bir 'demokrasi' getireyim!" diyen "şeytani deha"ya kadar "son derece bir profesyonellikle uzanıyor... Ve arka planı, ancak "global emperyalizm" şeklinde yumuşatabileceğimiz bir "ilkel sömürü anlayışı"na dayanan bu "karanlık plan"ı sahneye koymada en etkili metot olan "siyasi komplikasyonlar" da kesintisiz devam ediyor... Bu "Küresel irade!:"siyasi seçeneksizlik ortamı"nı hazırlarken, Acaba devleti koruması gereken siyasi figürler" ne yapıyor? Söz konusu "uluslararası siyasi komplikasyonlar"ın Türkiye'deki yansımalarına bakıldığında; "siyasi pusula"nın "küresel parametreler"i işaret ettiği kolaylıkla görülüyor. Zira uzun bir süreden beri itina ile hazırlanan "siyasi seçeneksizlik ortamı"; tamamıyla bu "küresel göstergeler"in bir "ana ürün"ü durumunda. İşe zemini temizleyerek başlayan "keskin zekalar", kazma sallamaya devam ederken; siyaset gömleğini sözde "Halka hizmet hakka hizmettir!" "düstur"u eşliğinde büyük bir eda ile giyenler ise, "Türk Siyaseti'nin determinist hastalıkları" şeklinde tanımlanabilecek "kemikleşmiş sorunsallar"ı sergilemeye devam ediyorlar. Aslında "nüfus", "halk", "ana kitle" anlamına gelen "populatıon" ifadesinden gelen ve halkın ihtiyaç, beklenti ve söylemlerini ön plana almak şeklinde hayli pozitif bir anlama tekabül eden "popülizm"in, bugünün Türkiye'sindeki karşılığı acaba nedir? Sözkonusu temel sorunun yanıtı, tahmin edileceği üzere hiç de ümit verici bir renkte değil. Zira, aslında halkın beklentilerini ön plana almak anlamına gelen "popülist ilke", Türkiye'de son derece geniş çaplı bir deformasyona uğratılarak; en net tanımlamayla "iktidara giden yolda halkın gönlünü okşayıcı söylemlerle edebiyat parçalama ve şahsi çıkarlarını amaçlama, aktivitesi"ne dönüştürülmüş durumda. Pratikte ise bir avuç rant vampirinin ekmeğine yağ süren söylemlerin ötesinde hiçbir şey yok ortada! Hal böyle olunca, "popülist söylemler aracılığıyla ümitleri yeşertiliyor gibi yapılan geniş kitlenin verdiği oy desteği" ile "iktidar gücü"ne erişenlerin, temsilcisi oldukları halkı hüsrana uğratmaları da gayet doğal bir netice... Bu "toplumsal hüsran"ın somut açılımları ise; "kadrolaşma", yolsuzluk", "sanal gündem oluşturma" ve "icazet - hükümet denklematiği içerisinde dış kaynaklı güçlere tabi olma" gibi hayli büyük tehlikelerle uzayıp gidiyor. Yani en açık ifade ile, "küresel aktörler" siyaseti "araç" kılıp, şeytani sistem inşaası için zemini temizleme gayretleri"ne yüklenirken; bizimkiler de kuzu kuzu yola gelip bindikleri dalı kesmeye devam ederek, kendilerine uzanan oltaları hayli sıcak tebessümlerle yutuveriyorlar! "Uluslararası Siyasi Dalgalandırmalar"ın Perde Arkasındaki Plan; Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi! Gelecekte Türkiye'yi bekleyen siyasi süreci tahmin edebilmek yakın plan verebilmek için, Türk Siyaseti'nin müzmin hastalıkları denebilecek "determinist hastalıklar" ile kurgudaki "sabit değişkenler"le birlikte, dünya coğrafyası üzerinde "küresel güç olma yönelimleri"ne paralel seyreden "stratejik denklem"e ve mevcut denklemdeki çıkar ilişkilerine bakmak gerekiyor. Zira Türkiye'deki "siyasi pusula"nın gelecek haritasını belirleyecek olanlar; Türkiye Siyaseti'ne dâhil oldukları zannına kapılan "rozetliler" değil, dünya gündeminde yer alan "jeo-politik ve jeo-stratejik projeler"dir Bu bağlamda ABD - İsrail - İngiltere Üçlüsü, Avrupa Birliği, Rusya, Çin, Hindistan gibi güç dengelerinin "Soğuk Savaş Sonrası Dönem"deki konumlarına bakılacak olunursa; bu ilişkiler ağını en çok etkileyen asli unsurun PNAC, yani "Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi" olduğu görülür. "Vaat Edilmiş Topraklar", "Evanjelizm", "Siyonizm-Judaizm", "Kabala Felsefesi'nden Hareket Eden Kaballar Hareketi" ve "Sabatayizm" gibi etkili teolojik veriler dahilinde "tek kutuplu" bir dünya düzeni var edilmeye çalışılmakta ve bu amaca giden yolda "Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi" gibi son derece somut ve geniş ölçekli bir plan sahneye konulmaktadır. Samuel Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" ve Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezlerine paralel bir süreçte konuşarak "Amerika için ana jeo-politik ödül Avrasya'dır. Dünya olayları beş yüz yıl boyunca; bölgesel egemenlik için birbirleriyle dövüşen küresel iktidar peşindeki Avrasyalı Güçler ve halklar tarafından belirlenmişti. Şimdi Avrasyalı olmayan bir güç Avrasya'da öncüdür ve Amerika'nın küresel önceliği, doğrudan doğruya Avrasya Kıtası'ndaki hâkimiyetini ne kadar süreyle ve nasıl bir etkiyle sürdürebileceğine bağlıdır." diyen Amerikan İdeoloğu Siyonist Zbıgnıev Brzezinski'nin net söyleminden de anlaşılacağı üzere; "Küresel Kraliyet"in müstakbel mensupları, Avrasya Coğrafyası'nda adeta girilmedik yer bırakmayarak söz konusu bu "çatışma üreten bölge"yi kendi "küresel hesaplar"ına göre yeniden düzenlemeyi dönüşü olmayan bir mantıkla kesin olarak planlamış ve bu somut planı açıkca uygulamaya koymuşlardır. Afganistan ve Irak'taki işgaller ile girizgâh yaparak ısınma turları atan ve sözkonusu "organize hareket"in en önemli parçalarından biri olan ABD; şimdi ise daha önce siyasi sürecine müdahale ettiği için rejimdeki sert iklimiyle "geçilmez bir kale" görüntüsü veren İran'a gelip dayanmıştır. İran'ı "Katı Humeyni Rejimi"ne kadar getiren siyasi kulvarda aslında ABD'nin "TP-Ajax" kod adlı Musaddık Operasyonu'nun büyük etkisi vardır. Zira siyasi kulvarda; Musaddık Çizgisi ile oynanmayıp, süreç doğal akışına bırakılmış olsaydı; şu an İran'da çok daha ılıman bir iklimi hâkim olaacktı. Ancak kendi vatandaşı olan J. Kennedy'yi bile "demokratik takıntılar"ı sebebiyle Amerikan Ulusal Çıkarları'nı gerçekleştirmede bir engel olarak görerek devre dışı bırakan Siyonist merkezlerden, Musaddık Çizgisi'ne karşı doğalcı bir yaklaşım sergilemesini beklemek, pek de akılcı olmasa gerek! Hem de söz konusu olan belirleyici öğe, bugün de aynı konumda yer alan petrol iken... "Türkiye'nin BOP Faturası"nda Siyasi Yansımalar! Tüm bu veriler ışığında Türkiye'deki siyasi pusulanın işaret edeceği sonuç; Türkiye'ye "Büyük Orta Doğu Projesi" kapsamındaki yol haritası içinde biçilen role ve buna bağlı olarak sergilenecek "uyum sürecine" endeksli durumdadır. Ancak "Ilımlı İslam Modeli", "model ülke", "cephe ülke", "kilit ülke" gibi söylemlerle sırtı sıvazlanarak şimdilik "haydut devletler" kapsamına dâhil edilmeyen Türkiye'nin, açıktan bir düşman ilan edilmesinden çok daha fazla bedel ve beklenti ile karşı karşıya kalacağı da oldukça açıktır. Zira İran'daki Musaddık Operasyonu'nda General Fazlullah Zahidi'ye verilen "geçiş misyonu" bu sefer BOP kapsamında, şu ana kadar ki performansından Edelman'ın da minnettarlığını belirttiği üzere hayli memnun olunan org. Hilmi Özkök'den istenilecek; nasıl ki General Zahidi içerideki bir adam olarak "planlı darbe operasyonu"nu omuzlamış ve yapılan plan dahilinde Şah Rıza Pehlevi'nin şartlı liderliğine kapı açmışsa, şimdi Türkiye'den de bir Müslüman ülke, yani hedef ülkelerin "içinden biri" olarak "küresel aktörlerden alınacak talimatlar" doğrultusunda hareket ederek; başta İran olmak üzere diğer Müslüman ülkelerin siyasi rejimlerinde bir "yumuşatıcı" işlevi görmesi beklenilecektir. Neticede "Ilımlı İslam Modeli" denilerek Türkiye'ye pazarlanmaya çalışılan safsatanın en net tanımlaması budur! Yani Türkiye, Siyonist Amerikanın Avrasya ve Ortadoğu hakimiyetine Truva atı olmalıdır. Sonuç olarak; eldeki şu malzeme ile yani bugünkü yöneticilerle, bu sivil ve asker yetkililerle, Türkiye için bu temel stratejik verilerin uzağında bir siyasi model düşünmek maalesef hiç de gerçekçi değildir ve ülke uluslararası arenada, böylesi bir köklü planlar silsilesi ile başetmeye çalışırken siyaset sahnesinde boy gösterenlerin çizdiği fotoğraf da oldukça iç karartıcıdır. Ve bu nahoş fotoğrafın önemli karelerine zoom yapılacak olursa, şu net sonuçlar göze çarpmaktadır. Şefsiz bir orkestra fotoğrafı veren Türkiye; siyasetçi bolluğundan geçilmeyen bir ülke olmakla birlikte, uzun süreden beri büyük bir lider boşluğu ile yol almaya çalışmaktadır. Dolayısı ile bu şefsiz orkestranın kitleye sunduğu resital, estetik açıdan asla doyurucu olmadığı gibi, son derece kaygı verici bir niteliğe de haiz durumdadır. Bu kritik siyasi sürecini, stratejik formasyondan yoksun "sözde siyasal aktörler" ile sürdüren Türkiye'de, bu eksiklikten doğan geniş bir vizyon açığı, yani ferasetsizlik ve dirayetsizlik tehlikesi mevzubahistir. "Dış kaynaklı sosyal hipnoz operasyonu"nun da etkisiyle, maalesef zihni üretim açısından hareketsiz bırakılan toplumsal kitle politika ile ilgilenmemekte; ve halkın bu kendini tecrit hareketi de, "Gittiği yere kadar gider!" gibi endişe verici bir heyecansızlık halini körüklemektedir. Siyasi analiz yeteneğinden yoksun, hayli dar bir bakış açısıyla salt "seçkinler"e ve "küresel baronlar"a yönelik söylemlere asılarak ilerleyen bugünkü siyasi güç odakları, ülkeyi proje üretimi bakımından neredeyse hareketsiz bir noktaya getirmekte; ve bu kör noktanın ötesine geçemeyen siyasal süreçten çözüm beklemek de beyhude bir bekleyiş halini almaktadır. İzlenen "siyasi stratejisizlik astratejisi" ile hem teşkilatını kucaklama başarısını gösteremeyen genel merkez yapıları ile teşkilatları arasında; hem de iktidar konumunda olan siyasi yönetimle halk arasında açılan tehlikeli uçurum gitgide derinleşmektedir. Her Genel Başkan "Lider" olamaz! Tabela partileriyle birlikte sayıları ortalama 50'yi bulan Türkiye'deki siyasi partiler, aslında ülkeyi müthiş bir lider bolluğuna daha doğrusu lider boşluğuna gark etmiştir. Çünkü her siyasi parti genel başkanının bir "lider" olabilmesi o kadar da kolay bir iş değildir! "Lider karizması" - "karizmatik lider" ayırımını yaparak bakılacak olunursa; herhangi bir şekilde karizmatik olarak nitelenen her siyasi, yazık ki "lider karizması"na sahip bir kimlik olamıyor! Örneğin ağır yürüyüş tarzı ve konuşma üslübu ile "Kasımpaşalı Tayyip" imgelemi çerçevesinde kendi seçmen kitlesi tarafından karizmatik bulunan Recep Tayyip Erdoğan, acaba "lider karizması"na sahip bir siyasi midir? Gerçek bir lider olduğunu, birçok tarihi fotoğrafıyla kerelerce ispatlamış olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün "milletin efendisi" olarak nitelediği köylü ve bugün kendisinin o koltukta oturmasını sağlayan çiftçiyi azarlayıp, ABD ile İsrail yollarını gide gele aşındırarak "küresel irade"den medet uman bir başbakandır, ama Lider olabilmiş midir? Tam da bu noktada, Erdoğan'ın ABD ziyareti sonrasında basında yer alan bir karikatürü hatırlatmadan geçmemeli! Karikatürde eli havada Özgürlük Anıtı'nın yakınından telaşla geçen R. Tayyip Erdoğan, yanında duran Gül'e şöyle diyor; "Buraya kaç kere geldik Aptullah! Baksana o bile tanıdı, el sallıyor!" "Yağmur yağdı, yarabbi şükür!" mantığıyla yürüyen, kendi ülkesini "Türkiye'de özgürlük yok!" diyerek yabancı televizyon kanallarından dünya kamuoyuna kötüleyen ve muhalefet partisi olan CHP'yi ABD'ye şikâyet ederek "Bakın biz uslu çocuğuz ama uslu olmayanlar var! 1 Mart Tezkeresi'ni de meclisten geçirecektik ama hep bunlar mani oldu!" şeklinde mesajlar veren bir siyasi figür acaba "lider"lik vasfına sahip midir?.. Acaba şu an siyasi arenada Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne liderlik eden Recep Tayyip Erdoğan; bırakın Erbakan'la, Özal,ya da Demirel ile kıyaslanacak olsa nasıl bir fotoğraf açığa çıkar? Temelde Milli Görüş Mektebinin kaçaklarından olan, öncelikle sabır ve sükunet hususlarında son derece cafcaflı "söylemler"i tekrarlayan Erdoğan ne hocası Erbakan, ne yıllar yılı büyük iniş ve çıkışlara sahne olmuş hayatıyla klasikleşen Demirel, ne de vizyona koyduğu atılım projesi ile yoğun eleştirilere maruz kalmasına rağmen yol almayı başaran Özal kadar yetenekli olamadığını ispatlamıştır.. Zira bu uzun soluklu süreçler bir yana; ortada, nahoş bir soruyla karşılaşıverdi mi basın mensuplarını azarlayacak ve sivil toplum örgütleriyle sık sık bozuşacak, bugün efelenip söylediklerinden yarın cayacak bir başbakandır. Konuya, bir lideri lider yapan bilgi, birikim, vizyon, misyon, sağlıklı analiz yetisi, geleceği planlama becerisi, gündeme hakimiyet ve sağlıklı yorum yapabilme, hedef belirleme ve belirlenen hedefi gerçekliğe taşımada formasyon sahibi olabilme, inisiyatif kullanabilecek cesarete haiz olma, insan odaklı hareket etme anlayışı ile değişim yaratabilme gücü gibi son derece önem taşıyan olmazsa olmaz nitelikler açısından bakıldığında ise; sonuç yine hüsrandır. Zira ortada ülkeyi AB ve BOP şeklinde açılan çift kanatlı küresel kapıya sıkıştırmada gördüğü işlevin ötesinde bir işe yaramayan Acil Eylem Planı ile hayli edebi bir metin olmasına rağmen pratikte sağlıklı bir yansıması görülemeyen 59. Hükümet Programı'ndan başka birşey bulunmamaktatır. Zaten proje üretmeye gerek de yok, zira IMF gibi yeterince bizim adımıza düşünen ve küresel senaryoya uygun projelendirmeleri gerçekleştiren bir kurum varken başka gayrete gerek duyulmamaktadır. "Apolitizasyon Süreci"nden Nasibini Alan Siyasiler ve Kapanması Güç "Vizyon Açığı" Erbakan'ın dediği gibi "Bakan" Çok Ama "Gören" Yok! Eskiden adı "bakış" anlamındaki "nazar" ifadesinden gelen "nazırlık" olup, sonrasında ismi değiştirilen "bakanlıklar"; bugün mütemadiyen bakan ancak hiçbir şey göremeyen ufuksuz ve umutsuz kişilerin işgali altındadır. Başbakanın da tekrar ettiği gibi çiftçiye "Gözünüzü toprak doyursun!" diyen tarım bakanları; "IMF bizim adımıza düşünür!" mantığıyla hareket eden ekonomi bakanları; mütemadiyen uyuyup turistlere "yolunması gereken kaz" muamelesi yapmayı tavsiye buyuran turizm bakanları; enerjisini, peşindeki sermaye gruplarına mama dağıtarak geçiren enerji ve tabii kaynaklar bakanları ile nice nice bakıp da görmeyen yönetici fotoğrafları karşımızdadır. Sokrates'in tabiriyle; gökyüzündeki yıldızlara bakarken önündeki çukuru göremeyip içine düşen bilim adamları misali, bizim siyasilerden de ne dediklerini dahi bilmezlerken "vizyon" sahibi olmalarını bekleme boşunadır. Sözkonusu "vizyon açığı"nın en temel sebebi ise; siyasete soyunan aktörlerin "Siyaset yapıyoruz!" zannı içinde figüran olarak oyuna alındıklarını anlamamalarıdır. Zira siyaset, bugünün siyasileri tarafından sahneye konulan bir koltuk yarışı değil, sistematik bakışı zaruri kılan hayli geniş çaplı bir sahadır. Ancak siyaset ilmini bu sistematik yapı dahilinde kavrayabilme yetisinden hayli yoksun bulunan siyasi figürler; siyasal süreci siyaset ilminden hayli uzak bir noktaya taşımışlardır. Hal böyle olunca da; apolitize olmuş siyasetçilerle yol alan Türkiye'de, kapanması bir hayli güç görünen vizyon açığı doğal bir netice halini almıştır. Sözkonusu bu "vizyon açığı"nın "bedel" gerektiren en tehditkar yansımaları ise şüphesiz dış politika alanında yaşanmaktadır. Zira bu süreç içinde öngörü ve oyunu deşifre ederek doğru pozisyonu belirleme yetisinden bir hayli mahrum olan başbakanın Egemen Bağış gibi, Cüneyt Zapsu gibi "küresel misyonerler"in ağına düşmesi son derece kolay olmaktadır. Bu canavar danışman kadrosunun organize etmeyi başardığı ABD temasının karnesi ise; sürecin taşındığı yere işaret eden en somut fotoğraftır. Şimdi: Reel siyasi fotoğraf bu olacak ve siz oy verdiğiniz, "Liderimdir!" dediğiniz ya da siz demeseniz de birilerinin öyle deyip iş başına getirerek sizi temsil etme noktasına ulaştırdığı siyasi figürden; heyecan doğuran ve açığa çıkardığı bu heyecanı sinerjiye taşıyan, özgüven sahibi olmakla birlikte lideri olduğu topluma özgüven kazandıran, siyaset ve devlet felsefesine vakıf, kuşatıcı bir bakış açısı ile sağlıklı bir medeniyet tasavvurunu vizyona koyan, donanım sahibi ve farklı bir kimlik olmasını bekleyeceksiniz... Korkulur ki, bu beklenti de pek gerçekçi bir beklenti değil ve salt kendi sınırları içindeki çıkar ilişkilerini gözeterek bütüne yönelik geniş bir bakış açısı oluşturamayan siyasiler türemeye devam ettiği müddetçe de öyle kalacaktır. Halk Adına Düşünmesi Gerekenler, Kendinden Başka Birşey Düşünemezse.!? Toplumsal kitle üzerinde uygulanan "kültürel sabote amaçlı gürültü programı" zaten hipnotize edilerek uyuşturulmaya çalışılan beyinleri yeterince engellemekteyken, "sözde çok katılımlı demokratik sistem içinde birer konu mankenine dönüştürülen halk" da, oluşturulan "siyasi güvensizlik" ortamında hızla politik sorunlardan uzaklaşmaktadır. Sistemini kurarak, yönetim mekanizmasını "otomatik koruma" altına alma başarısını sağlamış, ülkelerde politikanın azalması doğal bir olaydır. Ancak bizim gibi güya gelişmekte olan ülkeler arasında yer alıp da, sistem sorunu ayyuka çıkmış ülkelerde bu durum tamamıyla bir tehlike sinyali sayılmalıdır. Zira sistemin kendi kendini koruma şansı olmadığı için, bir emniyet şeridi konumunda olan "kitlesel zihni süzgeç" de devre dışı kalınca; işlerin büsbütün karışması kaçınılmazdır. Sonuçta halk adına düşünmesi gerekenler kendi siyasi rantları ile şahsi menfaatlerinden başka birşey düşünmezlerse ve kendi başının çaresine bakmaya terkedilen halk da siyasi sorumluluk şuurundan uzaklaşıp tepkisizleşirse; bu nemelazımcılık ve heyecansızlık ortamının toplumu götürebileceği yer ise kaos ortamıdır..! Halkı; bu kendi kendini tecrit aşamasına getiren temel nokta ise; işi siyasilere bırakmak yönündeki bir karar değil, aksine sergilenen "siyasal yetersizlik"in bir ürünü olan "güvensizlik duygusu"dur. Zira sistemin dönüp dolaşıp aynı türden siyasetçileri piyasaya sürdüğünü gören ve demokrasinin sahteliğini sezen halk kitlesi, sonunda heyecanını tamamen yitirme noktasına getirilmiş ve adeta sistem içinde bir konu mankeni durumuna itilmiştir. Yani halka başka bir seçenek bırakılmamıştır... Omuzlara Alınınca Burnunun Ucunu Göremeyenler ve "Proje Üretimi" Bekleyen Türkiye! İlim sahibi olmak denilen hadise; insan olmanın en büyük sınav sorusu olan enaniyet'in, yani ben-merkezcilik şeklinde ifade edebileceğimiz ve son derece nefsani bir durum olan "ego-santrik bakış açısı"nın aşılabilmesi hadisesidir. Ancak bu aşkınlık hali; cafcaflı söylemlerle değil, sağlıklı bir hakkaniyet bilincinden kaynak alan vicdani eylemlerle gerçekleşir. Dolayısıyla "Bilgelik; acaba yalnız hamallığı yapılmak suretiyle üstüste yığılan bilgileri toplamak mıdır, yoksa hakikatine mazhar olunan ilmin içinde gözden kaybolmak mıdır?" sorusuna verilecek yanıt, belki de en temel noktadır. Sorunun yanıtı ise hayli açık! Eğer eylemlerinizi düzeltmek yerine, salt söylemlerinizi parlatmak yoluna giderseniz; yola çıktığınız yer her neresi olursa olsun, başa dönmeye mecbur bırakılırsınız! Yani "Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz!" söylemi misali, ilerlemeyi getirecek olan boş laf kalabalığı değil, icraattır! Tam da bu noktadan siyasi düzleme bakılacak olunursa; parçalanan edebiyatlarla omuzlara alınan siyasi figüranların ayakları yerden kesilir kesilmez, hemen şımardıkları ve şaşırdıkları görülür. Bu talihsiz ve seviyesiz siyasi ahlakın anlık bir durum değil, kemikleşmiş bir yapı olması ise asıl problemdir. Zira koltuğun pompaladığı rüzgar ile burnunun ucunu görmekten aciz olan iktidar mensuplarından, ülkeyi saplandığı kör noktadan kurtaracak nitelikte proje üretimleri beklemek de son derece beyhude bir bekleyiş olacaktır... Nitekim öyle de olmuştur ve her seçim döneminde "Bu sefer yürüyeceğiz!" diyerek sandık başına giden seçmen kitlesi hayal kırıklığına uğratılmış devam edilerek, adeta bu konuda yıllara yayılan bir alışkanlık sağlanmıştır. Son dönemde ise; "insan unsuru" tamamen gözardı edilerek, seçmene "Sen seçim oldukça çalışan bir oy makinesisin!", milletvekiline de: "genel kurulda oylama oldukça "Önemlisin!" diyen siyasi anlayış tavan yapmıştır! Belki de "siyasi anlayışsızlık" demek daha yerinde bir tespit olacaktır. Vagonlar Lokomotiften Ayrı Düşünce Tren Nereye Gider? Birçok açıdan artık işlevini yerine getiremeyen siyasi düzlemde bu boşluklardan doğan bir önemli problem daha yaşanmaktadır ki; bu sorun hem yaşanan olumsuzlukların bir sonucu, hem de yeni problemlerin sebebi durumundadır. "Halk ile yönetim arasındaki uçurumun açılması" şeklinde nitelenebilecek bu sorun, aslında sözü edilen siyasi açmazlardan kaynak almakla birlikte, süreci çok daha problematik bir boyuta taşımaktadır. Zira bu uçurum sebebiyle sistemi tamir etmek yönünde bir adım atılamadığı gibi, süreç çok daha vahim bir boyuta ulaşmaktadır. Lokomotif konumunda olan siyasi yönetim, onu takip eden vagonlar pozisyonunda olan halk ile bağlantıyı koparıp; kendi başına bir yerlere gidince; ortada ne tren kalmıştır, ne de yol! Ancak durum açıkça bu olduğu halde, hala laiklik laklakası yapılmakta ve çağdaşlaşma hayalleri kurulmaktadır. Sonuçta halk ile yönetim arasındaki bağlantı koparılıp da konvoy parçalanınca; araya Soros gibi, IMF gibi, küresel zemin hazırlayıcılar girmekte ve milli menfaatler doğrultusunda yol alması gereken tren de kolaylıkla havaya uçurulmaktadır! Kolaylıkla diyoruz, zira treni dağıtma girişimlerinde kitle üzerinde yürütülen "sosyal hipnoz operasyonu"nun çekici gücü olan "medya", manipülasyon görevini başarıyla yerine getirmekte ve bu bilinçli olarak yaratılan gürültü ortamı, tüm karanlık planları perdeleyip bu noktaları hızla görüntü dışına taşımaktadır. Lokomotifle ayrı düşen vagonların diğer bir örneği ise; siyasi yapılar içindeki "genel merkez - yerel teşkilatlanma ikilemi"dir. Siyasi iradenin "Siz bizim baş tacımızsınız!" diyerek aldığı oy desteğiyle koltuğa eriştikten sonra sırt döndüğü halka sergilediği tavırın bir benzeri, yerel teşkilatlar için de geçerlidir. Zira genel merkez teşkilatlanmaları ile yerel teşkilatlanmalar arasında büyük bir kopukluk yaşanmaktadır. Bu "kopukluk"un ülkeyi taşıyacağı kaçınılmaz nokta ise; yine çözümsüzlük ortamından başka bir yer olmayacaktır. "BOP Oltası"nda Sallanan Bir "İktidarsız İktidar" Türkiye Siyaseti sözü edilen PNAC (Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) gibi, GOKAP (Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi) gibi "küresel planlar"a endeksli bir hale getirilmişken ve Türk Siyasi Yapısı saydığımız sorunlarla düğümlenmiş durumdayken şu anki siyasi iktidar nasıl bir portre çiziyor? Kurt Postuna Bürünmeye Çalışan Kuzu; AKP Sözkonusu açmazlar içinde şu anki siyasi iktidarın verdiği fotoğraf, abartısız "kurt postuna bürünme" çabasında bir kuzu fotoğrafıdır. Zira iç siyaset sınırları içinde kükreyip dağları deviren Kasımpaşalı Tayyip'in, İsrail ile ABD yollarına düşünce birdenbire sesi soluğu kesiliveriyor! Yani burada aslan kesilen sayın başbakan, uluslararası ilişkiler sözkonusu oldu mu ani bir mutasyonla kediye dönüşüveriyor! Kısacası kuyruğu küresel baronların elinde olan Erdoğan, "Bile bile lades!" mantığı ile ülkemizi AB ve BOP şeklinde açılan "çift kanatlı küresel kapan"a fena halde sıkıştırmış durumdadır. Bu vahim sıkışmanın en son örnekleri ise; giderayak BOP ile ilgili "mesaj" veren Eric Edelman'ın açıklamaları ve başbakanın talihsiz ABD ziyareti'nde yaşananlardır. Eski ABD Ankara Büyükelçisi Edelman, daha önce de tersten okumasını yaptığımız üzere "BOP konusunda düğmeye bastık! Bu Proje, sizin coğrafyada ister istemez sıkıntılar doğuracaktır. Aslında başkaseçim yapma lüksünüz de yok; öyle ise gelin uslu uslu teslim olun, üzerinize kan sıçramasın! Aksi takdirde siz bilirsiniz!" demeye getirdi. Aslında kullandığı orjinal cümleler gayet ılımlıydı ama biz o kadife eldivenlerin altındaki demir pençeleri yakından bildiğimizden, gerçek iletileri okumakta da güçlük çekmedik. Sonuçta Edelman'ın ağzından verilen mesajlarla, Türkiye'ye yönelik psikolojik savaş da, bir kez daha kendini göstermiş oldu. Gâvurun söylediği gayet açık! Başka seçeneğiniz yok, bize zaman kaybettirmeyin! Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın son derece olaylı ABD ziyareti ise; abartısız vehametin doruk noktaya çıktığı bir adım oldu. Çünkü ziyaret öncesinde yaşanılan ve aylarca devam eden randevu krizi, İsrail Yolları'nı arşınlamayı kabul eden Erdoğan'ın "uzlaşmacı tavır"ı ile çözülse de; sonuç pek parlak olmadı! Basına 45 dakikayı bulan ve Irak Meselesi, Kıbrıs Sorunu, ekonomik açmazlar gibi bir çok çetrefilli konunun masaya yatırıldığı geniş bir görüşme şeklinde yansıyan "detaylı temas", hiç de aktarıldığı gibi olmamıştı. Ayaküstü bir laflamayla beklediği ilgiyi bulamayacağını bilen Erdoğan ve canavar ekibi, Bush'u öğlen yemeği faslında yakalayabilmeyi çok arzuladılar ancak bu talep de reddedildi ve uzun süre girişte bekletilen Türk Heyeti'nin vakti, ancak "BOP'a destek veriyoruz!" demeye yetebildi! Zaten ABD'nin niyeti de, bu teyitten başka bir konunun gündeme gelmemesini temin etmekti, beklenen gerçekleşti... Ancak sayın başbakana gerçekten hak vermek gerek, zira topu topu 7 dakikalık bir görüşmeye onca konuyu nasıl sığdırabilmişti! Tayyip Erdoğan'ın ziyaret sonrasında sürekli görüşmenin "uzun süresi"nden dem vurması ise; psikolojide "yansıtma mekanizması" şeklinde geçen bir savunma mekanizmasından başka birşey değildi! Ertesi gün manşetlere yansıyan başbakana ait "ABD'nin vizyonunu takip etmemizden daha doğal birşey olamaz!" söylemleri de, sergilenen kamuflaj çalışmasının bir diğer ayağıdır. Ancak şu nokta çok iyi bilinmelidir ki; bu vizyonun hangi vizyon olduğu gayet açıktır ve Türkiye'nin bu tarz "küresel öngörüler"e değil, bir "milli görüş"e, "onurlu bir siyasi duruş"a gereksinimi vardır! Ayrıca Musevi Kuruluşu Anti Defamation League'nin Erdoğan'a verdiği Cesaret Ödülü kafa karıştırmaktadır ve Fener Rum Patriği'nin "ekümenik"liğini tanımak saçmalıktır. Newyork'ta Musevilere yönelik döşediği incilerin akabinde Türkiye adına Cesaret Ödülü'nü alan Recep Erdoğan bir küresel siyaset kuryesi olabilir ama; Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimlik ve duruşu belli olan köklü bir yapıdır ve kişisel hırsları peşinde koşan siyasi piyonların gafletleri sebebiyle zaman zaman zor durumlara düşse de, milli ve haysiyetli çizgisini elbette ve ilelebet koruyacaktır! Ve şu da çok iyi bilinmelidir ki; Recep Tayyip Erdoğan'ın geniş temaslar içinde bulunduğu (!) ABD ziyareti sırasında ABD Kongresi'nin alt kanadı olan Temsilciler Meclisi'nin alelacele kabul ettiği yasa tasarısı ile patriğin "evrensellik" sıfatını tanımaya mecbur bırakılmaya uğraşılan Türk Milleti, başka uluslar gibi "siyasi zorlama" ve "dayatma"lara razı olmayacaktır! Bu sebeple; Brüksel'de gerçekleştirilecek olan 16-17 Haziran Liderler Zirvesi'nin sonuç bildirgesinden genişleme ile ilgili paragrafı çıkartan AB Yetkilileri de: AB Üyeliğinin Türk Halkı'nın "olmazsa olmaz"ı sanmamalıdır! "YENİ ANAYASA" HAZIRLIĞI "GLOBAL REJİM"E ESTETİK GEÇİŞTİR! BOP Oltası'nda Sallanan İktidarsız İktidar'ın bir diğer fotoğrafı ise; şüphesiz gizliden gizliye hazırlığı içinde olduğu Yeni Anayasa Çalışmasıdır. Beyni "küresel irade"ye bağlı bir "başkanlık sistemi"ne yumuşak geçiş yapacak olan bir hazırlıktır. "Küresel senaristler"in asli amacı ise çok açıktır. Çok fazla yorulmadan Türkiye'nin yönetim sistemi üzerinde istedikleri değişiklikleri istedikleri dakika yapabilecek bir rahatlığı yakalamaktır. "Küresel proteinler"den, neredeyse 1 Mart Tezkeresi'nden bu yana epey mahrum kalarak bünyesi bir hayli zayıf düşen iktidar ise; bu anayasa dopingi ile dış güçlerin gözüne girmeyi amaçlamaktadır. Bu sinsi modele göre; Yargı sistemi tamamen değişecek ve siyasallaşacaktır!
Bilmiyoruz bu nokta size, T.B.M.M. Başkanı Bülent Arınç'ın Anayasa Mahkemesi'nin kapatılması hususunda sergilediği beylik laflarını anımsattı mı! Yani Sayın Arınç aslında bir gaf yapmıyor ve "Hazırlıklarımız son sürat devam ediyor!" mesajı ile bir yumuşak tehdit savuruyor...
AKP İktidarı "Yeni Anayasa Planı"nı İşletmeyi Başarırsa Ne olur? Bu plandan istenilen düzeyde sonuç alınabildiği taktirde sergilenecek ilk hamle, şu an tüm gözlerin üzerinde olduğu Cumhurbaşkanlığı Makamı'nın el değişimini sağlayabilmek olacaktır. (Cumhurbaşkanı'nın sağlığı ile ilgili haberleri bu yazıdan sonra daha dikkatli ve başka bir gözle izlemenin önemini de yeri gelmişken hatırlatalım...) Tam da bu noktada; Başbakan olması sistem gereği mümkün olmayan Erdoğan'a Siirt Seçimleri üzerinden nasıl bir atraksiyon yapıldıysa, aynı yöntemle bir zemin daha inşaa edilip Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer istifaya zorlanacaktır. (İstifanın en kuvvetli bahanesi ise sağlık sebebi olabilir!) İstifadan sonra ise meclise Anayasa değişikliği ile ilgili teklif sunulup, onayı temin edilecektir. Onaydan sonra ise tüm idari yapı başkanlık (ve Amerika'ya bağımlılık) sistemine entegre edilerek hayli estetik bir geçiş sağlanacaktır. Sözkonusu Yeni Anayasa ile, tıpkı Irak Anayasası'nda hazırlanan profesyonel zeminde olduğu gibi bir "ince ayar" yapılacak ve "gevşetilmiş konfederalizm"e geçilerek GOKAP'a (Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi) sağlam bir hazırlık yapılmış olunacaktır. BOP'a giden yolda "gevşetilmiş konfederalizm" olarak piyasaya sürülen elmalı şekerin içi ise etnik kurtlarla doldurulacak ve inşaa edilen yapının istenilen dakika alaşağı edilebilmesi adına temele "çok parçalı bir yapıya kapı açıcı kışkırtıcı unsurlar" itina ile döşenecektir. Kimbilir belki de bütün bunlar AKP'nin başını yiyecektir
http://www.millicozum.com/content/view/402/32/ |
| .
|
| .
|