MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ

 

 

FETTULLAH GÜLEN MESELESİ

Milli Çözüm Dergisi 

Yazar Halil YAMAN   

 

 

Siyonist dış güçler ve sabataist dönmeler Türk halkını; resmen ve ismen olmasa da, fikren ve fiilen İslam'dan ve Kur'andan uzaklaştırmak üzere 3 aşamalı şeytani bir plan hazırlamışlar ve adım adım uygulamaya koymuşlardır.

Birinci Aşama:

Kur'anın mevcut şeklini ve surelerini bozmak için; ahkam ayetleri ayıklanarak, bazı hikayelerde karıştırarak ve ayet meallerini çarpıtarak, nüzul (iniş) sırasına göre yeniden yazmak ve insanımıza Kuran diye yutturmaktır.

Bu işi bazı bozuk ilahiyatçı ve sözde prof.lara yaptırmışlardır. Elimizde Ragıp Şevki Yeşim tarafından düzenlenen sabataist dönme ve Hürriyetin kurucusu Sedat Simavi'ye ithaf edilen "Allah'ın Kitabı" isimli 1965 tarihli bir örnek bulunmaktadır.

 

İkinci Aşama:

Layt ılımlı İslam diye, devlet, adalet ve hâkimiyet ruhu, izzet ve hürriyet şuuru körletilmiş, Siyonist ve emperyalist dünya düzenine teslimiyetçi köle haline getirilmiş Müslüman tipini çoğaltmaktır.

Dinler Arası Diyalog safsatası ve Hoşgörü edebiyatıyla meşhur Fetullah Gülen, bu işte taşeron olarak kullanılmaktadır.

Üçüncü Aşama:

"Cihat, Şeriat, Siyonist, Haçlı, Firavun, Karun, Haman, Bel'am Tagut, Put, Faiz, Fuhuş, Hak, Batıl..." gibi temel imani ve Kur'ani kavramların yozlaştırılması ve kaldırılmasıdır.

AKP'nin İslam'cı ve Fetullahcı İç İşleri Bakanı Abdülkadir Aksu bir genelge yayınlayarak bu tür 70 kadar kelimenin, okullarda, ders kitaplarında ve resmi yazılarda kullanılmasını yasaklamıştır.

İstanbul Milletvekili Emin Şirin'in Meclise Verdiği: FETTULLAH GÜLEN ÖNERGESİ

Fethullah Gülen'in uzun yıllar yakınında bulunan ve bir zamanlar onun sağ kolu olarak tanınan Nurettin Veren çok önemli açıklamalar yapmıştır.

Hem resmi organların, hem de ilgi duyanların okuması gereken bir cevaptır. Hiç yorum katmadan ve söylenenlerin mesuliyetini Sayın Nurettin Veren'e bırakarak aşağıya aynen alıyorum:

"Hüseyin Gülerce'nin Zamandaki ‘'6 Fitne'' başlıklı yazısına atıfta bulunmak ve Sayın Fethullah Gülen'e bir hatırlatma yapmak için, 40 yıl önce 12 arkadaşla birlikte almış olduğumuz hizmet prensiplerini dostane olarak hatırlatmak istiyorum. 

Hüseyin Gülerce fitne tarifini doğru yapmış, fitne ölçüsü de doğru ama, istikameti ve hedefi yanlış.

Bardağın sadece bir tarafına bakmamak lâzım. Hüseyin Gülerce, Zaman Gazetesi'ne 1995 yılında, benim gazetenin Genel Müdürlüğünü yaptığım dönemde, sadece para kazanmak için gelmiş, kuruluşunda hiçbir fonksiyonu olmayan bir kimsedir. 1966'da başlayan bu hizmeti, kendisi 30 sene sonra oda iş icabı geldiği Zaman Gazetesinde ne kadar objektif değerlendirip, takdim edebilir.

1970 yılında, Fethullah Gülen ve 12 arkadaşımız ile birlikte toplanarak aldığımız kararların yazılı metnini ve Fethullah Gülen'in hazırladığı ve hepimizin okuyarak kabul ettiği yemini, ilk günkü samimi çizgiyi görmeniz açısından aşağıda sizinle paylaşıyorum:

  • 1- Finansman kaynakları tekelde toplanacak, şahsi tasarruflar yapılmayacak
  • 2- Finansman kaynakları derneğe aktarılacak
  • 3- Lüksten kaçınılacak, israf yapılmayacak

4- Dershanelere nezaret eden arkadaşlar, evde kalanlara her türlü hizmet ve edep kaidelerini öğretip alıştıracak (Yani beyin yıkanacak, Fettullah'a robot asker hazırlanacak)  

  • 5- Şahsi işlerimizi dahi aramızda görüşüp, kararın varıldığı istikamette davranılacak
  • 6- Dahilde ve hariçte kim vazifelendirilirse, o vazifeye o gidecek, başkası o işe karışmayacak
  • 7- Herkesin nereye, ne zaman gideceğinin bir sisteme bağlı olarak yürütülmesi esasına uyulacak (dışarıya gitmeler, içteki ziyaretler)

•8-   Kusurlarını birbirine hatırlatmak için kardeş edinme sünneti uygulanacak   

9- Bu kadroyu etrafa empoze etmeye ve kuvvet kazandırıp çok güçlü göstermeye çalışılacak. (içte ve dışta olacak)

  • 10- Arkadaşların birbirlerini çevrelerine kabul ettirmesi ve ittifak ettikleri bir mevzuda aynı şeyleri söylemesi konusu üzerinde dikkatle durulacak
  • 11- Onbeş günde bir araya gelip arıza ve pürüzlere bakılacak (Pazar günü ikindi-akşam arası)
  • 12- Bilumum dışarıya giden arkadaşların tenkidi 15 günlük toplantıda görüşülüp konuşulacak.
  • 13- Acil durumlarda o mevzu ile alakalı olan arkadaş toplantı gününü beklemeksizin Hocafendiye başvurulacak.

14- Şeriat fikrinin müdafii olunacak, Risale-i Nur ve Üstadı şeriata muvafık şekliyle arz etmeye çalışılacak. (Kendilerini inandırmak ve toplumu aldatmak üzere)

Tesbihat ve evrad-ı ezkara ehemmiyet verilip, bunların büyüklüğünü anlatılacak

15- Karara bağlanan bir şeyin hiçbir zaman aleyhinde bulunulmayacak  (ima ve ihsas yoluyla dahi olsa itiraza kalkışılmayacak.)

 Aksine fikir olursa hakk-ı hayat tanınmayacak! (Yani bu gizli kararlara itiraz ve isyan edenler öldürülüp ortadan kaldırılacak)

16- Her arkadaşın resmi, veya gayri resmi bir işinin olmasına ihtimam gösterilecek, yardımcı olunacak.

17- İstişareden sonra fikir beyan edilmeyecek, alınan kararlar yerine getirilecek (infaz edilecek). İstişarenin kimlerle yapacağı bilinecek (Ashab-ı rey'e sorulacak)

18- Kendi kardeşlerimize hakta ve hayırda öncelik tanınacak. Bir kardeşin aleyhinde söylenecek söz vs'de onu müdaafa, söyleyeni de toplu olarak istintaka tutma, şiddetle bu iftirayı reddetme yolu tutulacak

Not: Bu şartlardan birine riayet etmeyen kendi kendini azletmiş olacak, talebe durumuna düşecek.

Bu özel kadro evdekilerden ve halktan gizli tutulacak, kimseye duyurulmayacak.

Yemin metni:                 

  • - Gücüm yettiği kadar Fettullah Gülen'i (bu orjinal metinde Fethullah Gülen'e idi. Sonra tepki çeker, uygun olmaz görüşü ile "Kur'an" olarak değiştirildi) hayatımın gayesi yapacağıma
  • - Kardeşlerime karşı sadakat izinde bulunacağıma
  • - Halkın ve talebe arkadaşların izzet ve onurlarını izzetim ve onurum kadar yükseltmeye çalışacağıma - Kusurlarımın hatırlatılması karşısında memnuniyet duyacağıma
  • - Dahilden ve hariçten gelen bilumum taarruz ve tenkitleri nefsime yapılmış gibi ret edeceğime,
    bilumum karar listesindeki esaslara riayette bulunacağıma
  • - Hizmet adına uhdeme aldığım vazifeleri veya kararla bana tahmil edilen mükellefiyetleri itirazsız yerine getirmeye çalışacağıma,

  Fettullah Gülen'e (aslındaFethullah Gülen'e iken, sonradan Kur'ana şeklinde değiştirilmiştir) sadakatten hiçbir surette ayrılmayacağıma

- Münferid hareket edip bu kararlara muhalif davrandığım an, ithiyarımla bu kadrodan kendimi iskat edip herhangi bir talebe gibi dershanedeki vazifeme devamlı olacağıma VALLAH- BİLLAH kasemleriyle yemin ediyor ve bu yeminin La Yenkatı olmasına CENABI-HAKKI istişhadda bulunuyorum."

Bu geriye dönüşü olmayan La Yenkatı (kefaretle geri dönüşü olmayan) yemin tescil edildi. Ve görüldüğü gibi, vatana, millete, bayrağa sadakat, şöhret, ganimet ve menfaat olmamak üzere deklare edildi. Ancak bu metin ihtilal dönemlerinde ele geçmemesi için, Fethullah Gülen'in emriyle tedbir olsun diyerek bütün arkadaşlardan alınıp yırtıldı, yakıldı veya yaktırıldı. Tesadüfen bir tek bendeki bu nüshası bir yün yumağının içerisinde yıllar sonra ortaya çıktı. Eşim bunu yırtıp atmaya kıyamamış, lazım olur düşüncesiyle bir yün yumağının içerisine sarmış ve saklamış. Sonra çocuklar el işi öğrenmek için yumak kullanırken bu metinler ortaya çıktı.

Başka nüshası olmadığını zannettiğim bu metni, çok büyük işler yapma telâşında olan Fethullah Gülen ve arkadaşları tarafından unutulmuştur düşüncesiyle, hem hizmetteki arkadaşlarımıza yeniden bir hatırlatma olsun diye, hem Fethullah Gülen'e, hem de bu işe sempati ile bakan ve emeği geçen, katkısı bulunan samimi, duru insanlara, çizginin nereden nereye kaydığını, kendi özgür vicdanlarıyla hizmetin mukayese, muhasebe ve özeleştirisini yapmaları için, kendi internet sayfalarım bombalandığından, mecburen haberx' ten veriyorum.

Eğitim kurumları ve eğitim seferliği konusunda bize destek veren, katkıda bulunan saf duru milletimizin ve her siyasi partiden ve resmi kurumdan destek verenlerimizin bunları bilmesi en tabii hakkıdır diye düşünüyorum. Verilen desteklerin takibinin ve denetlenmesinin de, devletin ve milletin tabii hakkı olduğunu düşünüyorum.

Eğitim Seferberliğinin yapı olarak Kızılay gibi, Diyanet Vakfı gibi, devletle paralellik içinde, açık, net ve şeffaf bir yönetimle kurumsal bir yapı içerisinde olabileceğini de düşünüyorum ve en sağlıklısının bu olacağına inanıyorum. Yoksa tamamen tek lider, tek adam şeklindeki bir dikta yönetimi ve totaliter bir sistem, belirsiz kimseler tarafından, başka maksatlara pazarlık konusu olabilecek şekilde kullanılmak istenebilir.

İyi niyetle yapılan içtihatlar bile, telafisi mümkün olmayan büyük yanlışlara kapı açabilir. Mesela, Fethullah Gülen'in, Ilıcaklar'ın Tercümanı'ndan yaptığı, Hürriyet gazetesinin de manşetten verdiği iki çarpıcı iddialar, Fethullah Gülen'in kimler tarafından, manipüle edildiğinin en canlı örneğidir. İhsan Kalkavan'ın Hürriyet'ten, "Fethullah Gülen'in en büyük Atatürkçü ve batıcı olduğunu her yerde ispatlarım" demesi, Nazlı Hanım'ın, "Fethullah Gülen'in istihbaratı sağlamdır" açıklaması, Gazeteci ve Yazarlar Vakfı'nın durup dururken, Fethullah Gülen'in tam 29 Ekim'e denk gelen bir tarihte, bütün Türkiye'deki bilboardlarda, kitap tanıtımı bahanesiyle posterlerinin "Hasret bitiyor" diyerek meydan okurcasına asılması (ki bu tanıtım çok büyük paralar harcanmak yerine, Zaman gazetesi ve STV'de de yapılabilirdi) nasıl bir mesaj verilmek istendiği sorusunu akıllara getiriyor ve ben ne yapılmaya çalışıldığım anlamakta zorlanıyorum.

Fethullah Gülen'i bütün kamuoyuna ‘'mitolojik bir varlık, efsanevi bir güç, karşısında durulmaz bir lider''şeklinde pompalamak, durup dururken fitneyi tahrik etmek, lüzumsuz bir çıkış değil midir? Fethullah Gülen'in durup dururken asayiş ve istikrar döneminde, "birileri ortalığı kan gölüne çevirmek istendiği sorusunu akıllara getiriyor.

Sizinle önce, Nurettin Veren'in açıklamalarını, sonra da geçenlerde Ilıcaklar'ın Tercüman'da yer alan Fethullah Gülen'in iddiaları üzerine verdiğim bir soru önergesini, paylaşmak istiyorum.

Ancak bilmenizi isterim, aşağıda yer alan görüşler tamamıyla Nurettin Veren'e aittir ve Veren tarafından aktarılanlara bir yorum katılmamıştır. Fetullah Gülen'i çok iyi tanıyan ve yıllar boyu en yakınında bulunan bu kişi şunları anlatıyor:

"Fethullah Gülen 1966 yılında İzmir'e geldiği ilk günden itibaren, 35 yıl gece gündüz beraber çalıştık.

Daha sonra yollarımız ayrıldı. Ben Amerika'dan döndükten sonra Fethullah Gülen'in yakın bir arkadaşı olarak iç bünyede halletmek için uğraştığım fikir ayrılıklarını kendisiyle görüşerek, Amerika'da çözüme kavuşturmayı planladım.

Ben Amerika'da bu diyalogu temin edip, aile içi meseleleri görüşmenin yüz yüze olmasını düşünmüştüm. 30 gün misafir olarak kaldığım Fethullah Gülen'in Amerika'daki evinde, bir tek kelime bile konuşturulmadan sabırla 30 gün bekledim. Son gün, yapmış olduğu davranış, cinnet ve hezeyan aşamasında hatta beni öldürmek isteme noktasına varınca, canımı zor kurtarıp kaçmak zorunda kaldım. Bundan dolayı bu fitneyi, iftirayı çıkaran ve bana iftira atan İlahiyatçı Prof. Kemalettin Özdemir ve yine bu fitneyi yayan Zaman Gazetesi yazarlarından ve benim eski arkadaşlarımdan olan, bir türlü ayamayan Abdullah Aymaz'la görüşmek istedim. Ve ikisini de telefonla aradığım halde görüşülecek bir şey yok ifadeleriyle reddedildim. Belki bir çözüm olur diye eski tanıdıklarımdan Prof. Şerif Ali Tekalan'a, (Polis Koleji mezunu olan Polis menşeli Prof. Fatih Tekalan Fatih Üniversitesi'nin yöneticisi) Amerika'daki bu çılgın ve korkunç durumu anlattım. O da bana, "kurt kardeşin, tilkinin durumunu gördükten sonra arslan karşısında ki tavrını anlatan hikâyeyi hatırlattı ve böylece işten sıyrılmayı ve ört bas etmeyi tercih etti.

Ben hiçbir yerden çare bulamayınca, olabilecek herhangi tehlikeli bir durumu önlemesi için eskiden beri hem Fethullah Gülen'i, hem de beni yakından tanıyan içişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun makam odasına giderek yazılı dilekçemi suç duyurusu olarak verdim. 2-3 saat orada konuyu görüşmemize rağmen, durumu örtbas etmek ve bu işi duyurmamak için Aksu beni iknaya uğraştı. Ben, ondan sonra Cemil Çiçek Bey'e (O da beni eskiden tanır ve Hoca efendi'nin yanına sık sık gelir) faks çekerek aynı müracaatta bulundum. Fakat hiçbir cevap alamadım.

Bütün bu sansürler, baskılar ve susturulmalar karşısında internet sayfasından bu durumu duyurmaya karar verdim. Ve bir yıldır beni durdurmak için, susturmak için görevlendirilmiş olan Zaman Gazetesi'nin eski kurucusu ve gazeteyi bize satan Alaaddin Kaya, İlahiyatçı Prof. Suat Yıldırım, Fethullah Hoca'nın akrabası ve gizli işlerinin yöneticisi Ali Bayram, gazeteci Yazarlar Vakfi'nın şimdiki Başkanı Harun Tokak ve görevli Prof. Şerif Ali Tekalan, arkadaşlara ve maalesef beni oyalamak ve uyutmak için her türlü riyakârlığı yapan bu insanlara telefonla Fethullah Gülen ile görüşmek istediğimi bildirdim. Eğer yüz yüze görüşüp konuşarak meselelerimizi üç beş yıl aradan sonra hala halledemezsek, ben internet sayfasından bunları söylemek mecburiyetinde kalacağımı kendilerine mertçe söyledim. Ve ondan sonra "istediğini yapabilirsin, yazsan ne olur, konuşsan ne olur seni hain ilan ederiz" deyip oralı olmadılar ve umursamadılar. Ve olaylar bundan sonra bu şekle geldi.

Bu arada Ali Bayram cep telefonumdan beni iki defa arayarak en ağır hakaretlerle tehditlerde bulundu.

Sonra ben internet sitesinden bildiklerimi açıklamaya çalıştım. Ancak bu sefer de internet sitem hack'landı. Benim http://www.millicozum.com/belgelerim/A%20-%20MİLLİ%20ÇÖZÜM%20DERGİSİ/15.%20SAYI/www.nurettinveren.org adlı adresim üçüncü defa sabote edildi. Benim başka domain sitesinden satın alıp, net ve com sitesi yapmak için müracaat ettiğimde domain veren ve nurettinveren.com, net, gibi bütün isimlerin net ve com'dan satın alındığını öğrendim. Ve bunlar araştırdığım zaman bunun Aksiyon Dergisi'ndeki Yasin isminde çalışan birisi tarafından satın alındığı bilgisini aldım. Daha öncesi nveren.org sitesinin de şifrelerinin yine aynı şahıs tarafından çalındığını öğrendim. Web sayfası satıcılığı görevini üstlenen bu şahsın, sattığı şirketlerin şifreleri elinde olduğu için aldığı talimatlar doğrultusunda sitemi kapattığını tespit ettim.

İnternet sitemin saldırıya uğraması sadece küçük bir örnek. Basında da benim anlattıklarımın yayınlanmaması için yoğun bir rüşvet ve baskı kampanyası sürüyor.

Medya tekellerinden birçok kişi benimle görüştü, ama hiçbirisi tek satır haber yapmadı. İlk olarak Hürriyet gazetesinden Oktay Ekşi benimle görüştü. Oktay Ekşi, Doğan Kitap yöneticilerinden Mehmet Yasin'in bu konu ile ilgili bir kitap hazırlayacağını söyledi. O'na her şeyi anlattım, belgeleri verdim. Ama daha sonra Ekşi beni aradı ve "bana soru sorma. Anlattıklarını yayınlayamayız" dedi.

Basında güvenilir kalemler olarak adlandırılan bazı gazeteciler de benimle görüştü, bütün bilgi ve belgeleri aldılar, ama aylardır tek kelime yazmadılar. Son olarak Kanal D 2.5 saatlik bir çekim yaptı, bu program da yayından kaldırıldı.

Bu "sansür ablukası" Fethullah Gülen'in marifetiyle olmaktadır. Bu medya kuruluşları Gülen cemaatiyle sıkı ilişkilere sahip. Hiçbirisi Gülen karşıtı haber yapmaya cesaret edemiyor."

Nurettin Veren'in iddiaları bunlar.

Fethullah Gülen Hocaefendi veya adı geçen başka kişiler cevap vermek istiyorlarsa, lütfen cevaplarını bekliyorum.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Aşağıdaki sorularımın İçişleri Bakanı Sayın Abdülkadir AKSU tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim. 18.11.2004

                                                                                                                                  Emin ŞİRİN

                                                                                                                             İstanbul MİLLETVEKİLİ

18.11.2004 tarihli Dünden Bugüne Tercüman Gazetesinde, Sayın Fethullah Gülen'in "Türkiye'de üst seviyede vazife görmüş bir insanın 'Türkiye'de yeniden kan gövdeyi götürecek. Falan tür simalar bu dönemde Türkiye'de bulunmasa iyi olur dediğini" açıklamıştır. Sayın Fethullah Gülen ayrıca: "Memlekette ne zaman iyi şeyler olursa, bu gelişmelerden sonra o melun cinayetler tekrar olacaktır. Bu ülkede, 300 seneden beri Türk toplumunun kaderinde hakim cemiyyat-ı sımyeler vardır. Bunlar görünmezler ama Türk toplumuyla oynaya gelmişlerdir. Bu kişiler, Türkiye'deki gelişmeleri kendi emel ve arzularının gerçekleşmesi ve koruyup kayırdıkları insanların çıkarları adına bir tehlike sayıyorlarsa, bundan sonra da bazı kimselerin vücudunun kaldırılmasına ihtiyaç hissedecek ve yine ellerini kana bulayacaklardır. Bundan 8-9 ay evvel bir dostum vasıtasıyla bana, bu tür şeyleri bilen, çok üst seviyelerde vazife görmüş bir insanın, 'önümüzdeki aylarda Türkiye'de yeniden kan gövdeyi götürecek, seri cinayetler işlenecek' dediği nakledildi, 'mesela falan falan tür simalar, bu dönemde Türkiye'de bulunmasalar iyi olur. Çünkü seçilen hedefler onlar da olabilir' denildi. Ülkeyi topyekün kargaşaya sürükleyebilecek söz konusu hadiseler karşısında devletin, kendi hassasiyetini, duyarlılığını göstermesi lazımdır. Kendi elinin altındaki memurlar kadrosu sayılan Emniyet Teşkilatı ve JİTEM üzerinde de hassasiyetini hissettirmesi lazımdır. Yani, istihbarat ve Emniyet Teşkilatı, JİTEM çok iyi çalışırsa, bence bu kana susamış vampirlerin önümüzdeki günlerde yeniden Türkiye'de kan seylapları meydana getirmelerine meydan verilmeyebilir. Öyleyse, istihbaratın çok iyi işlemesi, dış servislerin Türkiye'deki emellerinin çok iyi takip edilmesi lâzım. Tanzimat'tan daha önce Türkiye'de faaliyete başlayan, zamanla devletleri bile aşabilecek hale gelen, bazı idarecilere dedikleri her şeyi yaptırabilen, hükümetleri devirip yeni hükümetler kurabilen, içeride çok iyi teşkilâtlanmış olsalar da kökleri tamamen dışarıda bulunan, harici güçlerin emellerine hizmet eden, çok güçlü insanları bünyelerine aldıklarından dolayı kendilerine mensup bir insanın tutuklanmasına, sorgulanmasına ve mahkum edilmesine asla fırsat vermeyen, bir kısım cemiyyat-i sırriyenin çok iyi takibe alınması lazımdır." demektedir.

Aynı tarihli Tercüman Gazetesinde, Nazlı Ilıcak yazısında, "Gülen'in bu sözleri kendisiyle ilgili bir ihbar aldığının işareti sayılabilir" şeklinde verilmiştir.

Buna mukabil, http://www.millicozum.com/belgelerim/A%20-%20MİLLİ%20ÇÖZÜM%20DERGİSİ/15.%20SAYI/www.nurettinveren.org%20%3chttp:/www.nurettinveren.org/%3e sitesinde Makine Mühendisi Gazeteci Nurettin Veren, "Fethullah Gülen'in kendisini hain ilan ettiğini ve ABD'de 50 kişinin huzurunda öldürülmesini emrettiğini'', ‘'Bu konuyu Adalet Bakanı Cemil Çiçek, içişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ve Sanayi Bakanı Ali Coşkun'un, eski dava arkadaşlarımız ve yetkili bakanlar olarak suç duyurusunda bulunduğunu, can güvenliği ve koruma talep ettiğini'' iddia etmektedir.

Sorular:

  • 1- Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi'nde, 18.11.2004 tarihinde Fethullah Gülen'in ağzından
    ortaya konulan, "Türkiye'de tekrar melun cinayetler olacak, yeniden kan gövdeyi götürecek" şeklindeki ifade ihbar kabul edilerek gerekli araştırma başlatılmış mıdır? Başlatılmamışsa, bu soru önergem ihbar kabul edilerek gerekli araştırma başlatılacak mıdır?
  • 2- Sayın Fethullah Gülen'in tarifine göre, "Tanzimat'tan daha önce Türkiye'de faaliyete başlayan, zamanla devletleri bile aşabilecek hale gelen, bazı idarecilere dedikleri her şeyi yaptırabilen, hükümetleri devirip yeni hükümetler kurabilen, içeride çok iyi teşkilatlanmış olsalar da kökleri tamamen dışarıda bulunan, harici güçlerin emellerine hizmet eden, çok güçlü insanları bünyelerine aldıklarından dolayı kendilerine mensup bir insanın tutuklanmasına, sorgulanmasına ve mahkum edilmesine asla fırsat vermeyen, bir kısım cemiyyat-i sırriye" kimdir?
  • 3- Bahsi geçen gazetede Fethullah Gülen'in ağzından ortaya atılan iddialarla ilgili olarak Sayın
    Fethullah Gülen'den, ABD'de ikamet etmekte olduğu adrese derhal bir emniyet ve istihbarat timi yollanarak gerekli ifade alınacak mıdır?
  • 4- Nurettin Veren'in, internet sitesinde ortaya koyduğu ve yukarıda detayıyla anlatılan iddialar doğru mudur, araştırılmış mıdır? Araştırılmamışsa, ihbar kabul edilmesi gereken bu soru önergemden sonra araştırılacak mıdır?

Fethullah Gülen Cemaatinin İkinci Adamı Nurettin Veren'in İtirafları:

TSK'da örgütlenmeye S.S.A. bakıyor! ( Ilımlı İslam'cı ve Amerikan'cı yapılanma için çalışıyor.)

"TSK'daki örgütlenmeyi sağlayan isimlerin başında S.S.A. geliyor. Şimdi Amerika'da olduğunu biliyorum. Diğer bir isim K.Ü., denizcilere bakıyor. Emniyet'in tepesindeki örgütlenmeyi sağlayan isim K.Ö dur. S.Ü ise daha alt kadrolara bakıyor. Sivil buluşmaları sağlıyor. 28 Şubat'tan sonra, sosyal aktivite yapılacak yerlerde buluşuldu. Bu toplantılara tek tek gelirlerdi dikkat çekmemek için."

Fethullah Gülen'in ikinci adamı ve yardımcısı Nurettin Veren'in defalarca Aydınlık ve Ulusal Kanal'da yayımlanan röportajları yankı yaptı ve hayretle karşılandı. Vatan Grubu'nun yayın organı Haftalık dergisi de Nurettin Veren'i l Aralık 2004 tarihli sayısında kapak yaptı. Aydınlık gazetesi Gülen cemaatinin örgüt şemasını yayımlayacağını açıkladı. "Siz daha önce cemaatin şemasını yapmıştınız. Bunların hepsi doğru" diyen Nurettin Veren, önemli eklemeler yaptı.

 

http://www.millicozum.com/content/view/523/32/

 

 

FETULLAH GÜLEN DOSYASI

Milli Çözüm Dergisi 

Yazar Milli Çözüm Araştırma Ekibi   

 

 

Fetullah Gülen; Risale-i Nur gibi, ilmi ve imani eserleri okuyup anlamak, çevresine ve cemaatine aktarıp açıklamak üzere giriştiği gayret ve hizmetlerle tanındı ve öne çıktı. İslam'i ve insani özelliklerle bezenmiş, milli ve manevi değerleri benimsemiş, hayırlı ve yararlı bir gençlik yetiştirme yolunda, yurt ve dershane faaliyetlerini, kurs-burs hizmetlerini giderek yoğunlaştırdı.

1970'lerin ortalarında, Milli Görüş istikametinde hizmet gören Ak-Evler hareketinden koparılarak "AKYAZILI" Vakfı kurdurulan Fetullah Gülen, giderek Bediüzzaman'ın çizgisinden uzaklaşarak masonik merkezlere yaklaştı. Dünya'ya hükmeden ve çok gizli ve de kirli işler çeviren siyonist mahfillerle; Pek karmaşık ve karanlık ilişkiler ağına takıldı.

 

Hiçbir resmi sıfat ve statüsü bulunmayan, yüksek öğrenim bile yapmayan sade ve samimi bir hoca efendinin değil, bakanların ve başkanların bile erişemediği uluslar arası bir protokol pozisyonuyla; Papayla programlara... Politikacılarla pazarlıklara başlamıştı.

İlk bakışta: Hiçbir resmi etiketi ve dini temsil yetkisi bulunmadan, şahsi gayret ve marifetiyle (hatta bazılarına göre özel velayet ve kerametiyle) bu denli yaygın bir organizeye ve saygın bir otoriteye eriştiği sanılsa... Daha doğrusu malum merkezlerce böyle sunulsa da; aslında O, "küresel çete"nin ve siyonist sömürücü sermayenin, artık sadece bir maşasıydı... Kahraman rolü oynatılan bir figürandı. Ve O'nun patron değil, piyon olduğu, sonunda zan ve tahminlerle değil, resmi belgeler ve şahitlerle ortaya çıkmıştı.

İşte Amerika'daki siyonist yahudi stratejisti ve CIA Ortadoğu şefi Graham E. Fuller Fetullah Gülen'e bunun için sahip çıkmakta ve O'nu yere göğe sığdıramamaktaydı.

Bu hareket, halen Fethullah Gülen'in. liderlik ettiği en geniş ve en etkili kanadın adına izafeten çoğun­lukla Gülen hareketi veya Fethullahçılar (Fethullah takipçileri) olarak anılmaktadır. Nur hareketi yetmiş yıldan fazla bir süredir sahnededir, şu anda Türkiye'deki en geniş organize dini hareket­tir, dünyada da en genişlerinden biridir. Gülen özellikle hareke­tin enerjisinin büyük bir kısmını, niteliği itibariyle hemen hemen evrenselci ye geniş manevi Öğretilere dayalı olarak İslama modernist bir bakışta yaklaşacak okulların açılması ve çalışma gruplarının kurulması da dahil, eğitimle ilgili çabalara yönelt­mektedir. Eğitim üzerindeki bu odaklanma hareketin, bilim ve teknoloji dahil bütün alanlarda eğitim ve bilginin dinle asla çelişmeyeceği, olsa olsa Allah'ın varlığı inancına ve kainatın var ediliş amacının anlaşılmasına hizmet edeceği inancını yansıtmaktadır. Hareket toplumda daha yüksek bir manevi bilinç düzeyi oluşturmaya, böylelikle zaman içinde daha aydınlanmış bir yönetişime Önayak olmaya gayret etmektedir. Klasik Şeriat, hareketin düşüncesinde merkezi bir rol oynamaz; esasen Şeriat, geniş anlamda, Allah'ın engin muradının yerine getirilebilmesi için yürünecek "yol" (Şeriatın kelime anlamı) olarak anlaşılmaktadır. Nur üyele­ri yerçekimi yasasını bile, Örneğin, Şeriatın unsurlarından biri olarak tarif ederler. Hareket İslâmi metinlerde, onların literal emirleri içinde değil de orijinal uygulamaları çerçevesinde, bugünün yeni çerçeveleri ışığında yorumlanarak anlaşılmasını sağ­lamak üzere, ciddi oranda içtihad (yorum) yoluna başvurur. Bu anlamda da hareketin görünümü son derece modernisttir.

Nur hareketi görüşlerinde rasyonalisttir ve çoğulcu bir top­lum içinde Allah'ın yarattıklarının görkemli çok yüzlü düzenini ifade eden bütün öteki dini (hatta dini olmayan) görüşlere karşı hoşgörülü olmaya büyük önem verir. Allah'a giden yolda bilgiye yaptığı vurgu doğrultusunda, Nur hareketinin Türkiye'de 236 ilk ve ortaokul, özellikle eski Sovyet blokuna dahil ülkelerde olmak üzere dışarıda 280 okul açmış olduğu, buralarda ingilizce ve Türkçe kaliteli seküler eğitim verildiği bildirilmektedir. 200 dolayında dini vakıf ve 211 ticari şirket bu faaliyetleri finansal olarak desteklemektedir. 

Her ne kadar Nurcuların bir siyasal parti kurma niyetleri yok­sa da, hareketin liderleri anahtar meselelerde nasıl oy kullanmak gerektiği konusunda milyonları bulan takipçilerine bağlayıcı olmayan tavsiyelerde bulunmaktadır. Üyeleri birçok farklı geleneksel Türk siyasi partilerinde, İslamcı partilerde ancak çok hafif olmak üzere temsil edilmişlerdir. Nur hareketinin bütün apolitik niteliğine rağmen, Türkiye'nin radikal laikçileri, özellikle askeri liderler, Nur hareketini, sahip olduğunu iddia ettikleri uzun dö­nemli, dini aktivistleri devlete sızdırmak ve sonunda devleti ele geçirmek niyeti açısından yıkıcı ve hatta tehlikeli olarak görmek­tedirler. Tam da Nurcuların savunduğu şeyden korkuyorlar -in­sanların kalplerini değiştirmek suretiyle toplumun aşağıdan yukarıya tedricen İslâmileştirilmesi. Bunun sonucu olarak, Nurcu­lar düzenli bir şekilde ordudan ve devlet kurumlarından tasfiye edilmekte, hareket ve kurumları taciz edilmekte ve mahkemeler­de yargılanmaktadır.

Katıksız ve amansız şeriat düşmanı Bülent Ecevit'in bile Fetullah Gülen'e övgüler dizmesinin ve Fetullahçıları partisinden aday gösterip Milletvekili seçtirmesinin arkasında, acaba ne gibi hedefler yatmaktaydı.

Milli Görüşten ve Erbakan gerçeğinden uykuları kaçan Bilderberg'ci Ecevit'lerin ve Graham Fuller'lerin Fetullah Gülen'i ve O'nun siyasi temsilcisi AKP'yi böylesine sahiplenmeleri acaba hangi hikmetlere dayanmaktaydı?

"Türkiye demokratikleştikçe (Fetullah Gülen'in ve AKP'nin benimsediği ve Amerika'nın desteklediği) İslam'ın, Türklerin hayatında daha önemli bir konuma "geri dönmesi" kaçınılmazdı." Diyen Graham Fuller böylece ağzındaki baklayı da kafasındaki şeytanlığı da açığa vurmaktaydı.

Rusya Fetullah Gülen okullarını kapatıyor:

Rusya yönetimi, ülke içindeki Fethullah Gülen okullarını kapatmak için harekete geçti. Gülen'e bağlı çeşitli şirketleri yakın takip altına alan Rus yönetimi, okulları "Amerikan ve İngiliz casusu yetiştirme merkezi" olarak görüyor. Rusya yerel yöneticileri arasında bu okullarda okumuş bazı görevlilerin de işine son verilmesi için hazırlıklar yapılıyor.

Rusya Federasyonu, Fethul­lah Gülen okullarını kapatmaya başladı. Ulaşan bil­giye göre, Rusya Federasyonu yö­netimi Fethullah Gülen okullarını açan şirketleri yakın takibe aldı. Söz konusu operasyonun, Fethul­lah tarikatının okullarına ve şir­ketlerine karşı zaman zaman yapı­lan soruşturmaların en kapsamlısı olacağı açıklandı.

Öte yandan, Rusya Federasyo­nu: yerel yöneticileri arasında bu okullarda okumuş bazı görevlile­rin de işine son verilmesi için hazırlıklar yapıldığını hatırlattı.

Rus yetkililer, Fethullah Gülen okullarını açıkça "Amerikan ve İngiliz casusu yetiştirme merkezi" olarak tanımladı. Öte yandan, Türkiye kamuoyuna "modern okullar" olarak sunulan bu okullardan bazılarında çok sinsi ve siyasi faaliyetler yapıldığı ve ABD'nin dünya hakimiyeti için beyinlerin yıkandığı özellikle vurgulandı.

Moskova'da yayımlanan Nezavisimaya gazetesi, Haziran 2000'de Fethullah Gülen'in Rusya'daki taraftarlarının iktidar organlarına sızdığını yazdı.

Söz konusu okulların önce Rusya'nın Türkçe konuşan bölgelerinde kurulduğunu bildiren Nezavisimaya, Tataristan'da 8, Başkırdistan'da 4, Karaçay-Çerkez, Çuvaşya ve Yakut-Saha'da da birer okul bulunduğunu açıkladı.

Gazetedeki yazıda, okullarda "Amerikan hayranlığı ve İsrail propagandası" yapıldığı belirtilerek, bu kuruluşların denetlenmesini istedi.

FSB: CASUSLUK YAPIYORLAR

Rusya iç Güvenlik Örgütü FSB Başkanı Nikolay Patruşev, 17 Aralık 2002'de Türk basınında yer an açıklamasında, gerçekleştirdikleri en başarılı etkinlikler arasında Türk casusların deşifre edilmesini de saydı. FSB Başkanı 2002 yılı etkinlik raporunda Fethullah Gülen okullarında çalışan öğret­enlerin casusluk faaliyetlerinin deşifre edildiğini belirtti. FSB Baş­ını, açıklamasında, okulların sahibi konumundaki Tolerans, Serhat ve Ufuk vakıflarının isimlerini verdi.

Rusya'nın Başkırdistan Özerk Cumhuriyeti'nde Fethullah Gülen okullarındaki 10 öğretmen Hazi­ran 2003'te sınır dışı edildi. Ayrıca Başkırdistan Milli Eğitim Bakanlığı'nın sınır dışı edilen öğretmenle­rin görev yaptığı okulu kuran "Ser­hat" vakfı ile tüm anlaşmalarını ip­tal ettiği de belirtildi. Bu olaydan sonra, Buryatya Cumhuriyeti'nde de, Fetullah Gülen okulu hakkında soruşturma başlatıldı.

Milliyet gazetesi Moskova mu­habiri Cenk Başlamış, 7 Eylül 2003 tarihli haberinde, Rusya'da Fethullah Gülen okullarının tem­silcisi konumundaki Tolerans Vak­fı Başkanı Mustafa Kemal Şirin'in sınır dışı edildiğini duyurdu. Haber şöyle: "Şirin, hafta içinde Rus ha­vayolları Aeroflot'a ait bir uçakla geldiği Şeremetyova-2 Havaalanı'ndan giriş yapmak istedi, ancak pasaport kontrolü sırasında "Rus­ya'ya girişi yasak olduğu" gerekçe­siyle ülkeye girişine izin verilmedi. Yasaları çiğnediği gerekçesiyle Rusya'ya girişi 5 yıl yasaklanan Şi­rin, geceyi havaalanında geçirip, ertesi gün Türkiye'ye gönderildi. Tolerans Vakfı Başkanı Şirin, Rusya'nın Türk okullarıyla bağlantılı olarak şimdiye kadar sınır dışı etti­ği en üst düzeydeki temsilci."

Yine aynı haberde Rusya Fede­ral Güvenlik Servisi FSB'nin Baş­kanı Nikolay Patruşev'in yaptığı açıklamanın ardından, Rusya Eği­tim Bakanlığı'nın Fethullah Gülen okullarına karşı kapsamlı bir so­ruşturma başlattığı belirtiliyor. Bu çerçevede Rusya'nın değişik bölge­lerinde 10'a yakın okul kapatılır­ken, 50'den fazla Türk vatandaşı sınır dışı edildi.

NERDEN NEREYE?

Bediüzzaman'ın Kur'andan kaynaklanan Risale-i Nur denilen imani ve ahlaki eserlerini okumak, okutmak ve böylece şuurlu ve huzurlu bir neslin yetişmesine katkıda bulunmak gibi hayırlı bir amaçla girişilen hizmetler, zamanla çığırından çıkmaya başladı.

"Bediüzzaman'ın müjdelediği ve gelişine ön hazırlık ön hazırlık hizmetleri verdiği Hz. Mehdi" havasıyla kendisini merkez alan yeni bir yapılanmaya "Işık evleri"nde beyinleri bu doğrultuda yıkanan talebelerden bir çekirdek kadro oluşturulmaya ve masonik odaklar ve marazlı medya tarafından. "bu gelişmelerden kaygı duyuyorlarmış" görüntüsüyle sürekli gündemde tutulup reklâmı yapılmaya uğraşıldı.

Fetullah Gülen'in:

"Bu evlerin eğitim dizgesinden geçmeyenler, insanlık özünden yoksun bulunmaktadır... Işık evleri, yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kutsal mekânlardır." Şeklinde tarif ettiği bu evleri Rotary Külüplerin desteği de anlamlıydı...

Fetullah Gülen, ışık evlerinde yetişmeyenleri, "insanlık özünden yoksun saymaktaydı." Yani kendisine tabii olmayanlar değil, Müslümanlık, insanlık onuruna bile ulaşamazdı!?..

Oysa Nevval Sevindi'nin Amerika'dan yolladığı ve 22 Temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinin 5. sayfada yayınladığı "Fetullah Gülen'le Newyork sohbeti" yazısına göre:

"Fetullah Gülen Hoca Efendi Cumhuriyet ideolojisinin yaratmak istediği "Müslüman Avrupalı Türk" tipinin mimarıydı... "Dini bütün ve Batı formasyonlu yeni bir sentez" ustasıydı?!..

Bu tespit doğruydu... Evet dış güçlerce Fetullah Gülen'e biçilen misyon: Batı ile uyumlu ve uyuşuk layt müslüman tipi oluşturmaktı. Bu tip; Allah'ın istediği değil, Avrupa ve Amerika'nın benimsediği bir müslümandı... Ama şu gerçeği de hatırlatalım ki: Bu türlü girişimler, haliyle bazı tahribatlar yapacaklardı... Ancak asla amaçlarına ulaşamayacaklar ve başarılı olamayacaklardı. Çünkü İslam'ı istismar girişimlerinin hepsinden sonunda İslam kârlı çıkacaktı. Fetullah Gülen'in perde arkasını sezen samimiyet ve istikamet sahibi insanların da, bu sinsi ve siyonist kuşatmayı kırmaları yakındır...

Şu soru mutlaka sorulmalı doğru ve doyurucu cevabı herhalde bulunmalıdır:

Bir zamanlar: "Amerika ve Rusya sistem olarak materyalist felsefeyi benimsemiştir. Aslında ne Rusya'nın ne de Amerika'nın bize bakış açıları farklı değildir.

Hatta hiçbir fark yoktur, denilebilir. Israrla söylüyoruz ki, ikisi de bizim aman vermez düşmanımızdır." Diyen Fetullah Gülen'e ne oldu ki şimdi:

"Amerika, hala bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır... Amerika şu anda: Bütün konum ve gücüyle, bütün dünyaya kumanda edebilir ve buna layıktır." Demeye ve Amerika'yı övmeye başlamıştır?

Fetullah Gülen'in asıl amacı; İslam'ı yaymak mı, yoksa siyonist Gizli Dünya Devleti'nin kovboyu olan Amerika'ya uyumlu ve ılımlı vatandaş hazırlamak mıdır?

Prof. Alpaslan Işıklı'nın tespitiyle, "yurt dışındaki okullarıyla, Türkiye deki vakıf, dershane, üniversite çalışmalarıyla siyonist emperyalizmin dünya hakimiyetine ve küresel bir totalitarizmin kurulma hedefine hizmet mi yapılmakta dır?

Daha önceleri: "sebeplere riayet, bir sorumluluk olsa da; onlara tesiri hakiki vermek apaçık bir dalalet ve inhiraf (sapıklık)tır."

"Köpek, kendisini besleyeni sahibi olduğunu sanır ve bu yüzden sahibine gösterdiği sadakat görünüşe, yani nedenselliği dayanır." Diyen Fetullah Gülen, şimdi nasıl oluyor da:

   "Amerika ile dostça geçinmeden ve Amerika istemeden, dünyanın hiçbir yerinde, hiç kimseye ve hiçbir şey yaptırmazlar...

Şimdi (bana bağlı) bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına (yani siyonizmle uyuşarak) gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığımız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz..." diyerek, herkesi Amerika'ya kayıtsız şartsız teslimiyete çağırmaktadır?

Fetullah Hoca'ya göre: Kuvvet ve Kudret sahibi, Allah mıdır, yoksa Amerika mıdır?

"Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli, Amerika göz ardı edilerek, şurada veya burada kendi başına bir iş yapılmaya kalkışılmamalıdır...

Rusya bile sizi desteklese, eğer Amerika istemezse, işinizi bozacaktır... Çünkü Amerika kendi işlerinin bozulmamasından yanadır. Bu da yadırganmamalıdır."  Diyecek kadar Amerika'ya tapınan ve siyonizmin yenilmez gücüne(!) sığınan bir Fetullah Gülen, acaba Kur'an kahramanı mı, yoksa Amerika'nın kuklasımıdır?

BEKLENEN MESİH Mİ, YOKSA PAPALIK MİSYONERİ Mİ?

Vaazlarında ve kitaplarında:

"Hazreti Mesih (İsa A.S) Ahir zamanda o önemli misyonu eda etmek üzere mutlaka nüzul edecektir. Nüzul edecektir ama içinizden şahs-ı manevinin muhtevi bulunduğu mana ve ruha nüzul edecektir. (Yani Hz. İsa şu anda içinizde bulunan; lideriniz ve temsilciniz olan şahsiyete inecektir.) diyerek, dolaylı biçimde Mesihliğini ve Mehdiliğini ilan eden ve nicelerini buna inandıran Fetullah Gülen;

"Sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zatı âlilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız." Diye başladığı papa'ya mektubunda:

"Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Papalık Konseyi Misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz." Diyor...

Şimdi aklımıza ve vicdanımıza güvenerek soralım:

Fetullah Gülen beklenen Mesih veya Mehdi Aleyhisselam mı dır?

Yoksa kendi itiraf ve ifadesiyle Papalık Konseyi Misyonunun basit bir parçası mı dır?

Takiyye yaptığı ve ikili oynadığı açıktır. Ancak, acaba asıl aldatmak ve kullanmak istediği Hristıyanlar ve Museviler midir, yoksa Müslümanlar mıdır?

Doğru cevap: siyonist yahudiler ve Haçlı emperyalistler Fetullah Gülen'i... Fetullah Gülen ise Müslümanları kullanmaktadır.

Çağ ve Nesil dizisinin 4. kitabının son yazısında ve lider başlığı altında:

"Ve eskilerin "Kaht-ı rical" dedikleri seviyeli insan, idareci ve kadro ile lider kıtlığı (yaşanıyor)

Yakın geçmişi ve hâlihazırdaki vaziyeti itibarıyla: Şu karmaşık dünyanın gerçek manada bir lider tanıyıp tanımadığını bilemeyeceğim; bildiğim tek şey varsa o da, bizim dünyamızda böyle bir liderin olmadığıdır...

... O Polat sinelerin ve çelikten sedaların yerinde, şimdi sinekler uçuşuyor... Evet, ateşböceklerinin yıldızlaştığı, sineklerin kartallaştığı bu talihsizler diyarında, şimdi aslan inleri, tilki çalımlarıyla inliyor... Bülbülyuvaları saksağanların elinde perişan ve her tarafta yarasalar şehrayinler tertip ediyor...

Hakim güçler, insafsız ve temettü (sömürme) avında...

Hasıla koskoca dünya başı boşların elinde ve bir baştan bir başa lidersizlikle kıvrım kıvrım (kıvranıyor)..." diyor ve ardından "nasıl bir lider?" diye kendisini anlatmaya başlıyor...

Yakın geçmişteki ve günümüzdeki bütün dini ve siyasi liderleri böylesine küçümseyen ve kötüleyen Fetullah Gülen'in, şimdi Amerika'ya ve Papalığa karşı perestlik derecesindeki hürmet ve teslimiyet nasıl bağdaştırılacaktır?

İŞTE HOCA EFENDİNİN PAPA'YA MEKTUBU:

Pek Muhterem Papa Cenapları,

Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların, dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekân kılma yolundaki kutsal misyonumuzu, tam manasıyla bilen halkımdan size en içten selamları getirdik. Yoğun gündeminizden bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşetti­ğiniz için zatıâlilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız.

Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüret­le, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik.

İslâm yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır. Uygun bir yerdeki vakitli bir gayret bu yan­lış anlamanın büyük oranda azalmasına katkı sağlayabilir. Müslüman dünyası, İslâm'ın asırlarla ölçülen yanlış algılanmasını silip atacak bir diyalog imkânını bağrına basacaktır.

Beşeriyet, çelişen görüşler ortaya koydukları gerekçesiyle, zaman zaman bilim adına dini, din adına da bilimi inkâr etmiştir. Bilginin ta­mamı Allah'a aittir ve din Allah'tandır. O halde bu ikisi nasıl çelişe­bilir? İnsanlar arasında anlayışı ve hoşgörüyü artırmaya yönelik din­lerarası diyaloga yönelik ortak gayretlerimiz çok iş görebilir.

Kendi memleketimizde şimdiye kadar, çeşitli Hıristiyan mezhep­lerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naçiz gayretlerin boşa çıkmadığını âcizane ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis et­mektir. Bizler bir araya gelmek suretiyle sözde medeniyetler çatışmasının gerçekleşmesini görmek isteyen yolunu şaşırmış ve şüpheci kimselere karşı dalgakıranlar gibi, isterseniz bariyerler gibi deyin, kar­şı durabiliriz.

Geçen yıl bazı ünlü uluslararası bilim adamlarının katıldığı medeniyetler arası barış ve diyalog konulu bir sempozyum düzenledik. Bu gayretin başarısından aldığımız teşvikle bu tür etkinlikleri tekrar­lamak istiyoruz. Hali hazırda üç büyük dinin bağlıları arasındaki bağ­ları güçlendirmeye yönelik olarak dinlerarası diyalog konusunda Vatikan'ın da temsil edileceğini ümit ettiğimiz bir konferans düzenle­me sürecinde bulunuyoruz.

Yeni fikirlerimiz varmış iddiasında bulunmuyoruz. Yine müsa­mahanıza sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz. Hıristiyalığın üçüncü bin yılına girişi münasebetiyle yapılacak kutla­malar vesilesiyle Ortadoğu'daki Antakya, Tarsus, Efes ve Kudüs gibi bazı kutsal yerlere müşterek ziyaretleri içeren birçok etkinlik önermek istiyoruz. Bunu Sayın Cumhurbaşkanımız Demirel'in, cenaplarının ülkemizi ziyaretine ve mezkûr kutsal mekânları göstermeye davetini tekrarlamak için bir fırsat addediyoruz. Anadolu halkı size misafirperverliğini göstermeyi ve zevkle selamlamayı hararetle beklemektedir. Filistinli liderlerle diyalog kurmak suretiyle Kudüs'ü birlikte ziyaret etmemize davetiye çıkarabiliriz. Bu ziyaret bu mübarek şehri Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanların, hiçbir kısıtlama, hatta vize dahi olmaksızın serbestçe ziyaret edebileceği uluslararası bir bölge olarak ilan etme gayretlerine yönelik dev bir adım teşkil edebilir.

Üç büyük dinden liderlerin işbirliği ile ilki Washington DC'de olmak üzere muhtelif dünya başkentlerinde bir konferanslar serisinin gerçekleştirilmesini teklif ediyoruz... İkinci serinin zamanı için Hz. İsa'nın doğumunun 2000. yıldönümü ideal olabilir.

Bir öğrenci değişim programı da çok faydalı olacaktır. İnançlı genç insanların birlikte eğitim görmesi birbirlerine yakınlıklarını artıracaktır. Öğrenci değişim programı çerçevesinde üç büyük dinin babası olduğu ikrar edilen Hazreti İbrahim'in doğum yeri olarak bilinen, Urfa şehrindeki Harran'da bir ilahiyat okulu kurulabilir. Bu ya Harran Üniversitesi'ndeki programların genişletilmesi suretiyle, ya da üç dinin ihtiyaçlarını da temin edecek şümullü bir müfredata sahip bağımsız bir üniversite şeklinde gerçekleştirilebilir.

Önerilen programlar aşırı büyük işler gibi algılanabilir; ama bun­lar erişilmez değildir. Dünyada iki tip insan vardır. Bazıları kendilerini topluma adapte etmeye çalışır. Diğer bazıları ise topluma uymaktansa toplumu kendi değerlerine adapte etmek ister. Toplum bütün iler­lemeleri bu ikinci tip insanlara borçludur. Onları yarattığı için Rabb'e şükürler olsun.

Şimdi soruyoruz:

  • 1- Fetullah Gülen'e, Papayla görüşmek ve işbirliğine girişmek üzere; Türkiye ve dünya Müslümanları böyle bir yetki verdi mi?

Yoksa malum ve melun merkezler mi o'na böyle bir kılıf geçirdi?

  • 2- Bu tavrı ve telaffuzlarıyla, İslam'ın tebliğcisi ve temsilcisi mi, yoksa Vatikan'ıda kontrolüne alan siyonizmin hizmetçisi mi?
  • 3- Hz. Peygamber Efendimizin devrinin önemli devlet liderlerine gönderdikleri ve "Ya, bozuk ve batıl inançlarınızı bırakıp İslamiyet'e ve benim risaletime iman edersiniz. Ya da tüm tebaanızın da günahını yüklenerek cehenneme girersiniz." İçerikli mektuplarıyla, Fetullah Gülen'in Papaya yazdığı mektubunda söyledikleri aynı şeyler midir?

Hâlbuki Efendimizin ki, izzet ve davet, bunu ki ise, zillet ve teslimiyettir.

  • 4- F. Gülen, haddini aşarak, bugüne kadar İslamiyet'in hep yanlış anlaşıldığını ve bunun Müslümanların suçu olduğunu söylüyor ve doğrusunun kendisi tarafından ortaya koyulacağını ima ediyor!..

Peki, bugüne kadar sahip çıktığını iddia ettiği Bediüzzaman ve Onun izlerini takip ettiği tüm ehlisünnet uleması; İslam'ın neresini yanlış anlamışlardı ve hangi yanlışları Müslümanlara öğütlemişlerdi?

  • 5- Papayı Türkiye'ye davet ve kutsal yerleri ziyaret teklifini, Süleyman Demirel adına tekrarlama yetkisini ve cesaretini kendisine kim vermişti?

Yoksa mason Demirel'le, özel bir ilişki içindemiydi? Hani bu Hoca ve ekibi siyasetten uzak kimselerdi?

  • 6- Urfa'da 3 dinin ortak eğitimini verecek ilahiyat okulunu açma kararı, İsrail'le birlikte mi verilmişti?

Çünkü AKP'li belediye Başkanı döneminde bu proje, İsrail yardımıyla Urfa'da gerçekleştirilmişti.

  • 7- Fetullah Gülen, acaba insanlığı en azından kendi taraftarlarını; İslam'i değerlere göre yeniden düzeltmek ve yeryüzünde adil bir düzen yerleştirmek isteyen ender ve önder bir şahsiyet miydi?

Yoksa Papalık Konseyinin basit bir parçası, Papa hazretlerinin ve GAP'ta yatırım yapan İsrail'in bir hizmetçisi miydi?

Chalmers Johnson (University of California'da emeritus Profesör): The sorrows of empire, New York, 2004. Bu kitapta C. Johnson, ABD'nin dış politikasının tümüyle Wolfowitz gibi neo-conların söz sahibi olduğu pentagon'un elinde olduğunu, Beyaz Saray'ın by-pass edildiğini belirtiyor. Johnson diyor ki; "ABD, ona buna demokrasi sat­mak istiyor,  Ortadoğu'ya da  "demokrasi yok" gerekçesiyle müdahale ediyor ama kendisi demokrasinin ilkelerinden uzaklaştı. ABD adeta bir imparatorluk oldu ve militarist bir düzen içinde. Ancak, ABD imparatorluğun diğer imparatorluklardan ayıran; önemli bir özellik var, ABD imparatorluğu bir "üs-ler imparatorluğu"dur. İngiliz ya da Fransızlar gibi gittiği yerlerde toprak İşgali amacı taşımıyor, dünyanın değişik bölgelerini "Üs" leri aracılığıyla kontrol altında tutup, ele geçirmeyi hedefleyen bir imparatorluktur Amerika..."

Daha ne söylesin Johnson?! Bitmedi. Tam yerine denk geldi, son habere buyurun;

  • ABD, askeri malzemelerini Türkiye üzerinden nakletmek için 7 liman ve 6 havaalanını kullanma izni aldı. ABD'nin kullanı­mına verilen liman ve alanlara ilişkin karar yürürlüğe girdi. Bush'un geçtiğimiz aylarda açıkladığı "Türkiye cephe ülkesidir;" sözleri ABD'ye verilen liman ve üslerle daha bir an­lam kazandı.
  • Haber turuma devam ediyorum sevgili okur, nasıl hoşunuza gidiyor mu? Bambaşka bir dala konuyoruz, ne âlâsı var demeyin, an­layana; 'En büyük Yahudi nisanı Nazarbayev'e verildi. Dünya Yahudileri Konseyi, Kafkasya'nın enerji merkezlerinden Kazakistan'ın Devlet Başkanı Nursultan Nazarbavev'e, medeniyetlerarası diyaloga katkılarından dolayı, "Uluslararası Maimonides Nişanı-en büyük Yahudi nişanı" verdi. Avrasya Kuruluşları Bir­likleri temsilcileri ve Nazarbayev ödül töreni­nin ardından, Kazakistan-Astana'da yeni yapılan Orta Asya'nın en büyük sinagogu Rachel-Habad Lyubavivch'i törenle açtılar.

Bu en büyük Yahudi nişanının Nazarbayav'e verilmesinin diğer önemli sebebi ise; Fetullah Gülen'in okullarına yaptığı destek olduğu konuşulmaktadır.

Fetullah Gülen'le MOON ve MASON İlişkileri:

Moon tarikatı ile Fetullah teşkilatı arasındaki örgütlenme modellerindeki siyonist ilişkileri yanında en önemli benzerlikse birinin Mesihliğe, diğerinin ise İslam temsilciliğine ve Mehdiliğe soyunmalarıdır.

Her ikisini de organize eden, Amerika'daki siyonist kuruluş; CSIS'tır.

CSIS 1962'de Georgetown Üniversitesi'nde kurulmuş. Amerikan devletine ve özellikle petrol ve silah şirketlerine hizmet veriyor. Dış ülke yöneticileriyle, bürokratlarıyla, Amerikan çıkarlarına dolaylı ya da dolaysız hizmet verecek akademisyenlerle bağlar kuran CSIS, bir devlet kurumuyken, yenidünya düzenine uyum sağlamak üzere şirkete dönüştürülüyor. CSIS, Ortadoğu petropolitik araştırmalarıyla da ünlüdür. Ortadoğu bölümünün içinde Türkiye'ye de ayrı bir bölüm açılmış, CSIS birimlerinin yönetimlerinde istihbarat örgütlerinde ve yabancı ülke­lerdeki diplomatik misyonlarda dünya deneyimi kazanmış eski dev­let memurları bulunuyor. Üçüncü ülke adamları da bu şeflere raporlar hazırlıyorlar.

CSIS yabancı devletlerin görevlilerini de gerektiğinde ABD'de konuk edip, ilgili konularda konferans vermelerini sağlar. Bunların arasında Türkiye başbakanları da bulunmaktadır. Hatta CSIS, Kafkasya petrol boru hatları ile ilgili toplantılarını Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığında gerçekleştirmiştir. Sonraları Başba­kanlık danışmanlığına getirilen, DSP milletvekili ve Ecevit'in ABD gezilerinde en büyük yardımcısı, 2002 yılında Kıbrıs'dan sorumlu Devlet Bakanı, Harvard mezunu Tayyibe Gülek komitenin sekreterliğine getirilmiştir. CİA'nın bile bir üst kurumu gibi çalışan CSIS Fetullah Gülen'inde en büyük destekçisidir.

 Çok sayıda ülkenin yanı Sıra ABD'de de "lobby" oluşturmak gerekçesiyle okullar kurulması bir gazetede şu ilginç açıklamayla yer alı­yordu:

"Gülen'in şimdiki planı, ABD'de Türklere de, Amerikalılara da eğitim verecek bir üniversite açmak. Virginia eyaletine bağlı kü­çük bir yerleşim birimi olan Staunton'da, boşaltılmış bir hasta­ne binasını devralan "Fethullahçı" grup, burada binden fazla öğrenci kapasiteli bir üniversitenin kurulması çalışmalarına başladı. Gülen Londra'da kolej açmış, matematik doktoru bir arkadaş­larının" Staunton Belediyesi ile anlaşması halinde, üniversitenin dünyanın her yanından gelecek öğrencilere "evet" diyeceğini söylüyor.

"Fethullah Gülen'in" adamları tüm dünyada, Tanzanya'dan Çin'e çoğunluğu eski Sovyetler Birliği Türki cumhuriyetlerinde yer alan 200'den fazla okul kurdular. Bu okullar İslam'dan çok Türk milliyetçiliğini esas alan bir felsefeyi yaymaktadır. "Balkanlar'dan Çin'e, Türkiye'yi model alan bu seçkinlerin oluşumunu görmek istiyor. (...) Bu kuruluşlar Müslüman olmayan öğrencileri kabul ediyorlar ve yüksek nitelikleri ve belki de İngilizceyi temel eğitim dili olarak kullanmaları nedeniyle, seçkinlerin ço­cuklarını çekmektedir.

 Şimdi soralım İngilizce dilinde eğitim yapmayı esas alan bu kurumların "Türk milliyetçiliğini" nasıl esas aldığı ya da nasıl olup Tanzanya veya Çin yönetimleri seçkin aile çocuklarının "Türk Milliyetçiliğini esas alan" bir eğitimden geçirilmesine izin vermektedir.

"The man and his movement" (Bir Adam ve Hareketi)

26-27 Nişan 2001 tarihlerinde, Georgetown Üniversitesi'nde CMCU'nun son konferansının konusu "F. Gülen: The man and his movement (Bir adam ve onun hareketi) idi. Bu konferansta F. Gülen'in son elli yılda gelişen İslam'i hareketler içinde kurumlaşan tek hareket olduğuna dikkat çekildiğine ve eski CIA şefi Graham Fuller'in RAND şirketi adına Türkiye Nurculuğunu araştırmaya baş­lamış olduğuna dikkat edilirse ABD ile "entegrasyon"un liberal olarak tamamlanmak üzere olduğu söylenebilir.

CMCU konferansına katılanların kimlikleri ve deneyleri, Georgetovvn Devlet Üniversitesi'nin yanı sıra ABD yönetiminin ve Yahudi örgütleri ile Alman Stiftung'larının Türkiye'deki din ve ifade hürriyetine verdikleri değerin açık bir göstergesiydi (!): Toplantıya katılanların özellikleri işin ne denli ciddiye alındığını göstermekteydi:

Alan Makowsky: ABD Dışişleri istihbarat Bürosu eski şefi, Körfez savaşında ordu danışmanı, İsrail destekçisi WINEP (Washington Institute for Near East Policy) görevlisi. George Harris: ABD eski dışişleri görevlisi, eski Ankara B.elçisi, istihbarat uzmanı, Asya, Ortadoğu, Güneydoğu Asya uzmanı.

Roscoe Suddarth: Mali 1961, Lübnan 1963-65, Yemen 1967, Ürdün 1974-1990 istihbarat görevlisi, Middle East Institute başkanı.

Graham Edmund Fuller: Yemen, Cidde, Uzakdoğu CIA görev­lisi, ABD Hava Kuvvetleri ne bağlı RAND şirketi yöneticisi. Şimdi­lerde Türkiye'deki Nurcu hareketini ve "Irak, Bahreyn, Suudi Ara­bistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki çeşitli "Şii Müslü­man Cemaatlerin gelecekteki politik rolleri'ni Rend Francke ile bir­likte araştırıyor. Şii araştırması projesinin amacı, "Şiilerin özgürlü­ğü, siyasete ve yönetime katılımlarının geliştirilmesinin yollarını bulmak" olarak belirtilmektedir.

Bekim Akal: Wolkswagen Stiftung, Almanya (Yahudi)

Osman Bakkar: Georgetovvn CMCU Malezya Seksiyonu İslâm Kürsüsü başkanı.

Thomas Mitchel: Vatikan Cizvit seksiyonu sorumlusu, İstanbul Bediüzzaman ve "medeniyetler arası diyalog" konferansları katılımcısı.

Mücahit Bilici: Sosyolog, Boğaziçi Üniversitesi.

Yasin Aktay: Prof. ODTÜ.

Fahri Çakı: Sosyolog; İstanbul Üniversitesi'nden sonra Temple'da Nurcu Hareketin Sosyo-Ekonomik gelişmesi tezini hazırlıyor.

Ahmet Kuru: Bilkent Üniversitesi, Fatih Üniversitesi. Utah Üniversitesi doktora öğrencisi.

Zeki Santoprak: ABD Rumi Forum Başkanı, Marmara İlahiyat Fakültesi, El-Ezher, Harran Üniversitesi. Şimdi Washington Katolik Üniversitesi'nde.

Hakan Yavuz: Utah Üniversitesi.

Elizabeth Özdalga: Prof. ODTÜ, CHP araştırmacısı, İsveç Enstitüsü müdürü, İslâm Konferansı örgütleyicisi, "Adsız Kahraman: Fethullah Gülen Cemaatinin kadınları arsında Bireysellik ve İçselleşmiş Yansıma" tebliği sahibi.

Bayram Balcı: Fransa Milli İltica Bürosu, Paris Arap Dünyası gö­revlisi, Fransa Dışişleri Orta Asya Araştırmaları Enstitüsü'nde kadrolu eleman.

Berna Turam: McGill Üniversitesi/Kanada

ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Din Hürriyeti Bürosunca hazırlanan "Din Hürriyeti-Türkiye Raporu"nda "İslamic Leader" ve  "Moderate İslamic Leader" olarak kayıtlara geçirilen F. Gülen'in hakları Amerikan devletince resmen savunulduktan sonra, ilginin boyutu genişletilmekte ve Amerikan devletinin ünlü üniversite­sinde akademik bir düzeye yükselmekte olduğu görülüyordu. Bu "bilimsel" toplantıyı CMCU ve "The Rumi Forum" düzenlemişti.

Bu tür "bilimsel" toplantıların sonuçlarının resmi raporlara etkisi elbette olumlu olacaktı.  ABD Dışişleri Bakanlığının raporlarında "Ilımlı İslami Lider" olarak sıfat kazanan F. Gülen, 2002 yılı Din Hürriyeti Raporu'nda "İslamic philosopher and leader/İslam Filozofu ve Lideri" olarak nitelenmeye başlanmıştır.

Aynı raporun 44. paragrafında "Din Hürriyeti Tacizleri" başlığı altında "Ahmadi Muslims" cemaati diye Cüppeli Ahmet Hoca'ya da sahip çıkılmıştır.

ABD'de son toplantıysa 19-20 Nisan 2004'de Washington'daki John Hopkins Üniversitesi'nde "Abant in Washington-İslam. Laiklik ve Demokrasi: Türk Deneyimi"  adı altında toplandı.

Toplantının programına göre, "hoş geldiniz" konuşmalarını Francis Fukuyama ve "Abant Platformu" başlığıyla Bilgi Üniversitesi'nden Mete Tuncay yaptı. Açılış konuşmalarını ise diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Prof. Mehmet Aydın ile ABD Dışişleri Müste­şarı eski Ankara Büyükelçisi Marc Grossman yaptı. Türkiye Gazeteciler ve yazarla Vakfıénca çağrısı yapılan ve ATFA (American Turkish Friends Association- Fairfax) örgütlenen bu ilginç konferansın panellerine içinde CIA şefleri yanında Cengiz Çandar'da vardı.

Türkiye'nin İslam, Laiklik ve Demokrasi Deneyimi ve Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya İlişkisi Yuvarlak Masa Toplantısı:

Kemal Derviş (CHP Genel Başkan Yardımcısı-Açılış konuşması),  Elisabeth Özdalga  (CHP eski danışmanı, TESEV danışmanı, İsveç Araştırma Enstitütüsü),  Cüneyt Ülsever  (Liberal Dü­şünce Topluluğu Derneği, Hürriyet Gazetesi), Sabri Sayarı (Eski RAND danışmanı, Georgetown Ünv.), Emal Uşşaklı (TGYV), Hüse­yin Gülerce (TGYV), Kenan Gürsoy (Galatasaray Unv.), Fehmi Koru (Yeni Şafak Gazt.), Kemal Karpat (WisconsinUnv.), Ruşen Çakır (TESEV), Mithat Melen ( İstanbul Unv.) Şahin Alpay (Bahçeşehir Unv.), Zeki Sarıtoprak (John Caroll Unv.), Adnan As­lan (ISAM-İslami Araştırmalar Merkezi), Ömer Taşpınar (John Hopkins Unv. Brookings Inst), Zeyno Baran (Nixon Center, Eski CSIS elemanı), Cengiz Çandar (Sabah Gazetesi), Seda Çiftçi (CSIS elemanı), Hakan Yavuz, Henry Barkey, John Lee Esposito David Calleo, Steven A. Cook, Svante Cornell, James Miller, Charles Fairbanks, Carter Findley, Hussain Haqqani (Carnegie Endowment), Barry Jacobs ve Anatol Lieven (American Jewish Committee), Heath Lowry, Zack Messitte (Saint Mary's College), Eric Hooglund (Filistin Araştırmaları) ve John Hulsman (Heritage Fdn.)

Toplantıya ABD eski Ankara Büyükelçisi ve Dışişleri Siyaset Planlama Müsteşarı Marc Grossman'ın yanı sıra Savunma Bakanlığı Müsteşarı Paul Wolfowitz'in de katılarak açılış konuşması yapacağı, eski Büyükelçisi ve NED yönetim kurulu eski "üyesi Abramowitz, WINEP eski direktörü, 1990'da Ortadoğu'ya ABD askeri saldırısı sırasında danışmanlık yapmış olan, ABD Temsilciler Meclisi Perso­nel Direktörü Alan Makowski Temsilcilerden Rober Wexler, John Hopkins Arap İşleri uzmanı Fuad Ajami'nin ve Frederick Star'ın da katılacağı duyurulmuştu Ne ki, toplantıya on gün kala bu kişilerin katılamayacağı görüldü.

Türkiye'de DGM'nin aradığı kişi, ABD'deki devlet üniversitesinde adına düzenlenen bilimsel toplantılarla onurlandırılıyor, ABD Dışişleri'nin katıldığı toplantılar düzenleniyor. Bir kişinin bir mahkeme tarafından aranıp aranmaması, haklılığı ya da haksızlığı önemli görülmeyebilir. Ancak uzun yıllar devlet yöneticilerince "stratejik ortak" olarak tanıtılan ABD'nin tutumuna kısa bir soruyla değinilebilir: ABD'nin ulusal güvenlik gerekçesiyle aradığı herhangi bir kişi için,  örneğin Ankara Üniversitesi'nde onurlandırıcı bir konferans düzenlense, ABD Dışişleri ne yapar?

Kim ne derse desin, işin özü, toplulukların dinsel inançlarını kullanılarak oynanan oyun değişmiyor. Moon hareketi Mesih'e; Fetullahcılık hareketi de Mehdi'ye özeniyor. Her ikisinin yolu da "Amerika ile entegrasyon" projesine çıkıyor.

Moon misyonerleri örgüte bilimsel bir saygınlık görüntüsü vermek için üniversitelerden adam seçiyorlar. Bu katılımcıların Moon'un ki­lisesine bağlı olmadığını, salt ayrı dinlerin ya da üniversitelerin tem­silcileri olduğu izlenimini vermeye çalışıyorlardı. Örneğin, turcular arasında Moon tarafından kutsal nikâhla evlendirilmiş en az on yıl­lık kilise üyelerinin örgüt bağlarından söz edilmiyordu.

Türkiye'yi temsil edenler arasında, Dünya dinleri Gençlik Semineri' ne katılan Ahmet Davutoğlu bulunuyordu. Boğaziçi Üniversitesi'nin öğretim görevlisi Davutoğlu, ma­sumane çalışmaların amacını şu ilginç sözlerle açıklıyordu:

"Amerika'da kendi sahasında söz sahibi değişik dinlere mensup bir grup profesörün önderliğini yaptığı bu gezide, amaç bilfiil yaşayarak daha açık bir ifade ile "gezici bir üniversite" şek­linde, dinler arasında diyalog ve fikir alışverişi temin etmektir. İlki geçen sene yapılan bu geziye Türk temsilciler bu sene katıl­dı. Gerek ABD'de gerekse Kudüs'te gerçekten çok değerli göz­lemler yapma imkânı bulduk.

 Mooncular "Kitlelerin yoğun ilgisini çeken Futbola da el attılar. Seul'de, her girişimin adında yer aldığı gibi, amaç "barış" olarak bildirilir. 10 Temmuz 2003 futbol turnuvasına Fransa'dan Olympique Lyonnais, Güney Afrika'dan Kaizer Chiefs, Almanya'dan TSV 1860 München, ABD'den Los Angeles Galaxy, Hollanda'dan PSV Eindhoven, Uruguay'dan Club Nacional de Football ve Güney Ko­re'den de Seongnam Ilhwa takımları katılır. Türkiye'den de Beşik­taş Spor Kulübü Futbol Takımı turnuvada yerini alır. Birinciye 2 milyon dolar ve ikincinin de 500.000 dolar ödül verilir. Bu haber Türkiye'deki bazı gazetelerde kısaca yer alır. Ama "Moon tarikatı­nın düzenlediği turnuva" sözleri ve Moon örgütlenmesiyle ilgili kısa bilgiler yer alır. Bu durumda Din-Kilise-Futbol ilişkisi üzerine akla gelebilecek sorulara yanıt da Zaman gazetesinde yer alır. Fatih Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Ali Murat Yel, kutsallık ile futbol ve din arasındaki ilişkinin teorik temellerini ortaya koyar.

Öğretim üyesinin yazısındaki satırlar yeterince aydınlatıcı ve tarikat-futbol ilişkisini kötüleyenlere de iyi bir yanıt oluşturur:

"(..) Futbol da birçok özelliğinden dolayı yeni bir dini hareket olarak görülebilir. "Para-religious-Din gibi" olarak da adlandı­rılan bu hareketlerde dini herhangi bir unsur olmamasına rağ­men pek çok hususta dine benzer özelliklere rastlanılmaktadır.

1990'h yıllarda Moon Hazretleri'nin PWPA örgütünün Türkiye etkinlikleri iyice yaygınlaşıyor. Medeniyetler arası Diyalog, Bediüzzaman Said-i Nursi Konferansları adı altında yapılan toplantılara Amerika'dan gelip konuk olanlar çoğalıyor. Bu adamlarla ilgili övgüleri Aksiyon dergisinde, Zaman gazetesinde bolca bulmak mümkündür.

AKP'li ve Fetullah Gülen'ci Belediye Başkanları eliyle, tarihi camiler yıkılarak, kiliseler açılmaya başlanmıştır.

755 yıllık camiyi yıktılar ve Moon-Presbiteryen müritlerini karşıladılar.

Özellikle 2000-2002 yılları arasında dünya mirası, dinlerarası di­yalog, din-inanç turizmi denilerek bizzat hükümet tarafından uygu­lanan projeyle cemaatsiz kiliseler kurulurken, antik kiliseler de yeni­lenmiştir. Aynı dönem içinde sayısız tarihi cami ise ya yıkıma ter­kedilmiş ya da bilerek ve istenerek yıkılmıştır. Bunun son örneği Türklerin 1211 yılında kurdukları Denizli kentinde yaşanmıştır.

"Denizli'de Türklerin ilk yerleşimde kurdukları ve sayısız deprem­den sonra onarıp açık tuttukları, 755 yıllık Ulu Cami ve tarihsel Selçuklu minaresi birbirini izleyen 2 gecede belediye" ekiplerince yıkıldı. Bu yıkımın ardından yedi gün geçmeden yörede devlet eliyle yenilenen 11 kiliseden biri olan ve yüzlerce yıldır kullanılmayan antik Pamukkale Kilisesi'nin yıkıntıları arasında ayin düzenlenmiştir. Ayini düzenleyen birinci grup Amerikan Presbiterian kilisesi mensupla­rıdır. Bu grubun başında Amerikalı papaz Bruce McDovvell ve Pa­paz İlhan Kekinöz bulunmuştur, ikinci 25 kişilik grup ise Unification Church bağlılarıdır.

"Ayinciler devlet yöneticilerinden vali yardımcısı Musa Uçar'ı zi­yaret etmişler ve ondan hediyeler almışlardır. "Bizans dönemi kalıntılarıyla Amerikalı papazın ya da Korelilerin ne tür bir dinsel ilişkisi olabilir? Onlar kendi inançlarına uygun ayin yapacak bir yer bulamamışlar mıdır?" gibi ilginç soruların yanıtını verecek bir laik rejime sahip çıkacak bir görevli herhalde vardır.

Koreli misyonerler de deprem yıkımından yararlanarak sözde yardım diye yerleştikten sonra, dışı ev, içi kilise inanç merkezleri kurmayı başardılar. Örneğin Yalova yakınlarında, deniz kıyısında ev-kilise kuran misyonerler, üşenmeyip deprem bölgesini geziyorlar ve topladıkları çocukları kiliselere ziyarete götürüyor ve beyinlerini yıkıyorlar.

Uluslar arası örgütlenmeyi gerçekleştiren Moon, Amerika'nın desteği ile dünya egemenliği ardında koşan devletlerin örtülü operasyon ilkelerini çağrıştıran önemli bir açıklama yapmıştı:

"Zamanı geldiğinde, dünyayı yönetmek için otomatik (olarak işleyen) bir teokratik düzene sahip olmalıyız. Siyaseti dinden ayıramayız. Hülyamda, bir (...) siyasi parti var; bu parti (...) da içine almalıdır. Bir kolumuzla dini dünyayı, öteki kolumuzla da siyasi dünyayı kucaklayabiliriz.

Bunları söyleyen kişinin liderliğini yaptığı cemaat, yüzlerce şirke­te, vakıflara. okullara, üniversiteye, yayın evlerine, gazetelere, dini İlmi örgütlere, hoşgörü kuruluşlarına, v.b sahip. Cemaat gençliğe büyük önem veriyor. Onları örgütlüyor beyinlerindeki tüm inançları silip kendi safsatalarını yerleştiriyor ve yalnız cemaat içinde ve lideri için kapalı devre yaşamayı öğretiyor. Politikacı­lar, yazarlar, sanatçılar, bilim adamları, cemaatin çevresinde toplanıyorlar. Dünyanın pir çok ülkesinde kuruluşları olan bu cemaatin, kaynağı merak edilen parasının büyüklüğü hesap edilemiyor

Söz konusu cemaatin lideri Amerika'da bulunuyor. Cemaatin li­derine "hazret-üstad" deniyor ama, o bir "Hoca Efendi" değil. O Reverand (Hazret) Sung Myung (Moon) ve cemaatinin adı ise; Dünya Hıristiyanlığını Birleştirmek İçin Kutsal Ruh Cemiyeti, kısaca Unification Church (UC, Birleştirme Kilisesi)'dir.

Moon'un, Kore istihbarat servisi K-CIA ile başladığı ve Amerika'daki siyonist yahudi stratejistlerin desteği ile parlayıp şöhret kazandığı bu şeytan tarikatında, Japonya'nın ilginç iş adamları, ABD politikacıları, ABD başkanları, Yahudiler Güney Amerikalılar, Katolikler, Protestanlar, Müslümanlar bulunmaktadır.  Moon'a göre dünyadaki kötülüklerin kökeninde "Adem" baba ile "Havva" ananın işledikleri günah bulunmaktadır. Bu yasak ilişkiden doğan çocuğun kanı da işte bu yüzden kirlenmiştir. O nedenle insanlığın kurtuluşu ancak ve ancak, kanının temizlen­mesiyle gerçekleşebilir. Temizleyici kan ise; dönemim gerçek ana-babası yani Moon ve Moon'un karısının damarlarında akmaktadır. Artık asıl olan Adem ile Havva değil, kendilerini "true-parents" yani "gerçek ana-baba" olarak ilan eden Moon ve eşidir.

Yeni ve temiz ana-babaların yetiştirilmesi, kurtuluşun en temel koşuludur. Temiz ana-babalar ise ancak kutsal nikâh törenlerle birleşebilirler. "True-Parents days (günlerinde) Sung Myung Moon 'Hazretleri' binlerce yeni çifti kutsuyor ya da evli olanları yeniden nikâhlayarak toplu düğün düzenliyor. Nikâhları kutsanan çiftler, Moon'un kanını temsilen birer kadeh şarap içiyorlar. Böylece Adem ve Havva'nın şeytanla işbirliği yaparak kirlettikleri insan kanı da temizlenmiş oluyor.

Moon'un gençlik örgütünün eski yöneticisinin gönderdiği mektuptaki şu bilgi bu işlerin, yalnızca kilise çevresini geliş­tirmek üzere, siyasal-bilimsel toplantılar düzenlenmesini aştığını gös­teriyor. Mektuptan okuyalım:

"... Dünkü New York Post (16 Aralık 1999) Moon'un 13 Şubat kitlesel düğün törenlerine (giriş) ücretinin 100 dolar olduğunu yazıyordu ama haberde bir eksilik vardı. Gerçekte evlenen çiftlerin binlerle ifade edilen dolarlar ödeme zorunluluğundan söz edilmiyordu."

Moon'un Mesihliğinin nedeni ise şöyle belirtilir. Moon'a göre Hz. İsa politik becerisi bulunmadığından, Hıristiyanlığı ve insanlığı kurtaramamıştır. Bu nedenle Moon kendini Mesih olarak ilan ediyor. Sorgusuz bağlanılacak her şeyh-dede-şef örgütünde olduğu gibi, eleman devşirilme işi, hem Moonculukta, hem Fetullaçılıkta beyin yıkama esasına dayanır.

İnsanlığı kurtaracak bir 'Mesih' olarak, ortaya çıkan Moon'a kimse sahte peygamber diyememektedir. Bu örgütle Fetullah Gülen'nin yapılanma modeli oldukça benzeşmektedir. Ancak Türkiye merkezli Moon kilisesi kadar büyük değildir.  Her ne kadar iki örgütün yükselmeye başlamaları Amerika'nın başlattığı, 1950'lerin komünizmle mücade­le örgütlenmesine dayanıyorsa da, Moon Hazretleri, Amerika'ya uzaktan yaslanacağına, kendisini ABD'ye atmış ve kırk yıldan bu yana işin ana müteahhitliğine soyunmuş bulunuyor. Fetullah Gülen ise: kırk yılın ardından farkına varmış ki; "Güç neredeyse orada olunmak" der gibi, o da Amerika'ya taşınmış. ABD federal devlet yönetimiyle içli dışlı olmayı başaran Moon, her geçen yılın ardından kutsallığının en üst noktasına ulaşmıştır. Her yıl 10-15 Şubat arasında "Gerçek Ana-Baba" nın doğum günleri büyük gösterilerle ve ayinlerle kutlanmaktadır. Tıpkı peygamberlerin do­ğum günlerinin kutlandığı gibi. Bu arada, onun otellerinde intihar ölümleri de sıklaşıyor. İki yıl önce kendi oğlu da aynı otelde intihar etmişti.

Moon'un, Amerika'da merkezleşmeyi seçmesinin nedenini an­lamak, o denli zor değil. Moon Hazretleri cin gibi akıllıdır; dünya­nın değişik ülkelerine Hristiyanlık Kilisesi olarak gitmenin olanaksız­lığını görmüş ve her dinden, her milliyetten insanlarla ilişki kurmak üzere entel örgütleri oluşturmuş. Bilim adamları, barış kadınları, dinler arası federasyon, dünya üniversiteleri federasyonları gibi sa­yısız örgüt kurulmuş.

İşte bunlardan, PWPA (Proffesors World Peace Academy /Profesörler Dünya Barış Akademisi) ile dünyanın dön bucağında toplantılar düzenletmiş. PWPA' nın el atmadığı konu yok. "Sovyet­ler yıkıldıktan sonra ne olacak?"dan "Afrika'nın geleceği" ne, "La­tin Amerika'nın borç sorunları" ndan "Ortadoğu'da ticaret ve barış süreci"ne, "İslamın sorunlarından" Ermenistan'ın kalkınma yolla­rına dek, akla gelebilecek ne denli konu ya da bölgesel sorun var­sa, hemen hemen tümü için "konferans" ve "sempozyum" adı al­tında, 1973'den bu yana 400'ü aşkın toplantı düzenlenmiş.

Birleştirme Kilisesi Türkiye'ye giriyor

PWPA'nın Türkiye'deki ilk başkanı ünlü siyasetçi Kasım Gülek'dir. Onun Koreli Moon'un kilisesince kurulmuş olan bir tarikatı Türkiye'de başkan olarak temsil etmesinin gerekçelerini anlamak mümkün değil ama, onun yaşamına kısaca göz atmak bize bazı ip uçları verebilir.

Kasım Gülek (Adana 1910- Washington 1996) İttihat ve Terakki üyesi Mustafa Rıfat Bey'in ve Tayyibe Gülek'in oğludur. GS Li­sesi ve Robert Kolej'de, Paris Ecole Science Politiques (1924-28), Columbia University (Dr.l928)'de eğitim gördü. ABD'de öğrenciy­ken Chase Manhattan Bank'da çalıştı. Harvard Üniveristesi'nde iş­letmede "master" yaptı. Rockfeller bursuyla Berlin Üniversitesi'nde, Cambridge Üniversitesi'nde çalışmalar yaptı. Cambridge rektörünün tavsiyesiyle CHP'ne girdi; Bilecik Milletvekilliği yaptı, Bayındırlık Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, CHP Genel Sekreterliği görevlerinde bulundu.

1958 yılında Kuzey Atlantik Ansamblesi Başkanı (1957-1959) Albay J. J. Fens, Menderes hükümetinden Türk heyetinin bildi­rilmesini ister. CHP'den Nüvit Yetkin seçilir. Harekete geçen CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, Colonel (Albay) Fens'e mektup yazar ye Nüvit Yetkin yerine kendisinin çağrılmasını ister. Konu Za­fer Gazetesi'nde manşet olur. Kasım Gülek, İnönü'ye böyle bir mektup yazmadığın9ı söyler. Bir gün sonra, gazete mektubun kopya­sını yayınlayınca, İsmet İnönü, Kasım Gülek'e güvenemeyeceğini bildirerek, görevden ayrılmasını ister. İnönü'nün 1950'den 1957'ye, dek görevde tuttuğu Kasım Gülek ile çalışmasının nedeni; Gülek'in yeteneklerinin yanı sıra; O'nun yabancılarla kurduğu sıkı dostluklarından yarar umması olabilir. Ne de olsa İnönü, onun Amerikan ilişkilerinden 1948'de yararlanmayı düşünmüştü,

Kasım Gülek, Kore Birleşmiş Milletler Komisyonu Başkanlığı (1950-1953) Kuzey Atlantik Ansamblesi Başkanlığı (1968-1969), NATO Parlamenterler Konferansı Başkan Yardımcılığı ve Kontenjan Senatörlüğü yaptı. Kasım Gülek'in yaşamında en ilginç teklif Gene­ral McArthur'dan geldi. MacArthur, Gülek'ten ABD'de kalarak senatör olmasını istemişti.

1980'li yıllarda Sung Myung Moon'un Türkiye ilişkilerini yürüten Kasım Gülek, Unification Church'ü güçlendirmek için büyük çaba gösterdi. Örgütü, ABD Büyükelçisi Şükrü Elekdağ'a "empoze" et­meye çalıştı. Kasım Gülek bu arada Fetullah Gülen'le dostluğu ilerletti ve onu ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile tanıştır­dı. Kasım Gülek, yaşlılık yıllarında yeniden CHP ile ilişki kurdu.

Kasım Gülek'in baldızı Aylin Radomisli, uzun yıllar ABD'de yaşadı; Amerikan ordusuna katıldı; Asya'da elçilik görevine atanacağı söylenirken, 19 Ocak 1995'de evinin bahçesinde ölü bulundu. Ölümün nedeni araba kazası olarak kayıtlara geçirildi. Aylin Radomisli'nin Türkiye'den ilginç konuklan oluyordu. Yakın arkada­şı Aylin Gönensay (Eski dışişleri ve devlet bakanlarından Emre Gönensay'ın eşi) bunlardan biriyle tanışır. Bu adam Zaman gazetesinin ihtiyaçları için Amerika'dadır.

Kasım Gülek'in kızı Tayyibe Gülek, Teyzesi Aylin Rodomisli ile ABD'de yaşadı. Harvard'ı bitirdikten sonra, Türkiye iktisâdını pek ama pek iyi yönetenlerin yuvası London School of Economics' te yüksek lisans yaptı. Türkiye'ye döndü. Engin deneyimlerine güven duyularak Başbakanlık Danışmanlığına getirildi. Türkiye'nin Bakû-Ceyhan Boru Hattı Sekreterliğini yürütürken, Ecevit'lerin kontenjanından Adana Milletvekili (1999) olarak TBMM'ye girdi. Ecevit onu ABD gezilerinde hep yanında bulundurdu. Tayyibe Gülek Temmuz 2002'de Kıbrıs'tan sorumlu devlet bakan­lığı görevine getirildi

ABD'lilerle 1920'li yıllardan beri içli dışlı olan Kasım Gülek, moon tarikatı elemanlarının da katıldığı ilk toplantıyı, 1982'de İstanbul'da yapmıştı. Bu toplantılarda Moon'un Ortadoğu Temsilcisi, Thomas Cromwell başta olmak üzere Moon'un örgütle­rinden ve yerlilerden birçok yönetici katılmıştı. Toplantıların ko­nuları da ilginç; 21 Yüzyıl Eğitimi ve Türk Yunan İlişkileri. Bu toplantılara katılan Türk büyükleri de ilginç kişilerdendi.  Emre Gönensay, Sabahattin Zaim, Erkek Akurgal, İlahiyat Fakültelerinin dekanları, sanatçılar, ünlü Belediye Başkanlarından Gülay Atığ, Semra Özal, Diğer uluslar arası toplantılara katılanlar arasında, De­niz Baykal, Hayri Erdoğan Alkin, Handan Kepir gibi ta­nınmışlar da vardı.

Moon'un PWPA toplantılarında en sık görülen İlahiyatçıların başında Salih Tuğ gibi İlahiyat Fakültesi dekanları geliyor. İlim Yayma Cemiyeti üyelerinden ve Aydınlar Ocağı eski başkanlarından Salih Tuğ 1997'de Kanal 7 televizyonunda Fehmi Koru ile programa çıkıyor ve Moon'un Church hareketini öve öve bitiremiyordu. Bu toplantılara katılmış olan Yaşar Nuri Öztürk Moon'un İlahiyatçılara 45 gün süren Amerika gezisi ayarladığını söylüyordu.

Anlaşılıyor ki, (Birleştirme Kilisesi), Hrıstiyan ya da Müslüman ayırt etmiyor, önüne geleni birleştiriyordu. Tolaransçı Hocaefendi'yi, Belediye Başkanını Cumhurbaşkanı'nın eşini Devlet Bakanlarını ve daha nice ünlüyü yan yana getirebiliyor. Ayrı bir kitap konusu olacak kadar geniştir. Moon'un Türkiye ve Türkiyeli tarikatlarla ilişkileri. Şimdilik, Unification Church'ün yayınlarına gö­re toplantıları kısa bir listede toparlamak yararlı olabilir:

1982 Roma: Kasım Gülek,

1982 İstanbul Hazırlık Toplantısı: Bu toplantıyı Moon'un sağ kolu Chung Hwan Kwak vönetivor ve Kasım-Nilüfer Gülek Türkiye düzenlemesini yapıyorlar.          

1984 Roma: Hayri Erdoğan ilkin (Konferans Başkanı olarak),Prof. Sabahattin Zaim

1986 İstanbul Hilton "21. Yüzyılda Eğitim" Kasım Gülek, Sabahattin Zaim. PWPA' nın ABD başkanı Nicholas Kitrie ve Yu­nanistan'dan Evanghelos Moutsopoulos da katılıyor.

1986        İstanbul Hilton:  "Türk-Yunan İlişkileri" Sabahattin Zaim, Ekrem Akurgal, Emre Gönensay (Sonra başbakan Danışmanı, T.C Dışişleri Bakanı, Nilüfer Gülek'in kardeşi Aylin Radomisli'nin Amerika'dan yakın dostu), Kasım Gülek.

1987 Chicago: Kasım Gülek

1988 Londra: Prof. Handan Kepir Sinangil   (Robert kolej /Bosphorus. Un)

1991 İstanbul President Oteli.

1994 İstanbul the Marmara Oteli.

1996 İstanbul (1-14 Haziran).

Öteki katılımcılar: Deniz Baykal, Işılay Saygın, Mehmet Aydın (9 Eylül Üniv. İlahiyat Fak. Dekanı, Abant toplantıları yöneticisi, (18 Kasım 2002 AKP) Abdullah Gül Hükümeti Devlet Bakanı), Sabri Orman, Ali Şafak E. Ruhi Fığlalı, Gülay Atığ (Aslıtürk), Semra Özal, Nilüfer Narlı, Nevzat Yalçıntaş, Lütfü Doğan, Osman Zümrüt, Şerafettin Gölcük, Salih Tuğ, Fehmi Koru, Barış Manço, Ayseli Gürsoy.

ABD'den İstanbul toplantılarına katılanlar arasında Moon'un has adamları Richard Rubinstein, Nicholas Kittrie'nin yanı sıra Yunanistan'dan, Ürdün'den, Mısır'dan, Kore'den gelenler var.

Kasım Gülek'in, ölümü üzerine, PWPA'nın Türkiye başkanlığını Dr. Hayri Erdoğan Alkin üstlendi. Hayri Erdoğan Alkin, eski adıyla Robert Kolej devamıyla Bosphorus University'de profesörlüğünün yanı sıra Türk Ekonomi Bankası (TEB) yönetim kurulu üyeliği yapmaktaydı. İlkin, aynı zamanda NED'den büyük parasal des­tek alan ve Türk Dışişleri politikasını yönlendirmeye çalışan TESEV'in de danışmanıdır.

Hayri Erdoğan Alkin, Moon'un kurduğu PWPA'nın yayınlarına yansıyan bilgiye göre, PWPA'nın Avrupa toplantılarına katılmıştır. Yine Boğaziçi Üniversitesi'nden Handan Kepir Sinangil de, Avrupa toplantılarına katılmıştır. Anımsanacağı gibi, Hayri Erdoğan Alkin'in oğlu ARI Derneği kurucuları arasında yer almıştır.

Moon'un 1000'i aşkın kuruluşlarından en ilginci olan Global image Association bir zaman­lar Türkiye'nin "lobi" işlerini üstlenmiştir. Ve milyonlarca dolar karşılığı ülkemizi dünya'ya tanıtmıştır.

"Moon" culuk ve "Mason"lukla Atatürkçülük uyuşur mu?

1919 Haziran'ın da Anadolu'nun doğusunda bir Ermeni devleti kurulmasını sağlayamayan ABD, Gümrü Anlaşmasıyla Türkiye'nin doğu sınırlarının da güvence altına alınması ve Sakarya boyunca Yunan saldırısının da püskürtülmesi üzerine, İstiklal Savaşı'nın Ankara'daki Milli Yönetim'in lehinde sonuçlanacağını hesap etmiş ol­malı ki, İngilizlerin silahlı istilâ planlarına karşılık kaleyi içerden fet­hetmek için sinsice isteklerde bulunmaya başlamıştı.  ABD, elbette bu mandaçılığın peşini bırakmayacaktı.

Nitekim, savaş ortamında yurdumuzun düştüğü zayıflıktan yararlanmak için Öksüzler Yurdu ve örnek çiftlikler kurarak, ABD Anadolu'da yerleşmek istemiş ve bu isteği Ankara'ya iletmişti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal, hemen İçişleri Bakanlığı'na bir muhtıra yollayarak uyarıda bulunmuştu. Bu muhtırayı okuyalım:

Muhtıra

Ankara Büyük Millet Meclisi Hükümeti, ülkenin bayındırlaşma­sına, öksüzlerin rahatlamasına, genel sağlık ve ekonomimizin düzeltilmesine yönelik girişim ve çalışmaları teşekkürle kabul eder.

Ancak, bu konuda gerek uzak, gerek pek yakın geçmişte, bize oldukça pahalıya patlayan deneyimlere dayanarak bir takım kaygılarımızı açıklama gereği vardır.

Şimdiye kadar ülkemizde ekonomik amaçlarla, politik ve bilim­sel çalışma  (yapan)  kurumlar ve yabancılar özellikle aşağıdaki amaçları izlemişlerdir:

1- Ülkemizdeki çalışmalarından korkunç bir ekonomik ve politik kazanç sağlamak.  Bizim için en zararlı olanı bunlardır.

2- Bir bölgede elde edecekleri ekonomik yetkiye (imtiyaza) da­yanarak o bölgenin sahibi olmaya çalışmak.

Bu gibilerin ülkemizde bir daha çalışmalarına kesinlikle izin ve­rilmemesi kararlaştırılmıştır. Böyle yapmakla yalnız kendimize değil, bütün insanlığa olabildiğince büyük hizmet ettiğimize ina­nıyoruz. Dolayısıyla Genel Savaşı (Birinci Dünya Savaşı)'nı çı­karanlar, bu gibi amaçları izleyen paralı gruplar ve onlara alet olan politikacılardır:

3- Ekonomik amaçla,  bilim ve insanlık (yararı) görüntüsü ile yurdumuza gelip, ilerde istila (işgal) hazırlamak için, etnik top­lulukları gerek hükümete, gerek birbirlerine karşı kışkırtmak. Bu gibiler hem 1. dünya savaşının hem ülkemizdeki korkunç katliamların düzenleyicileridir.

4- Yurdumuzda, yalnız bilim ve insanlık amaçları ile çalışmakla birlikte, ruhlarında bulunan Hıristiyanlık duygusu nedeniyle, hemen Hıristiyan azınlıklarla ilişki kurmak ve ister kasıtlı, ister kasıtsız olarak, aralarında azınlıkların da yaşamakta olduğu Müslüman topluluklardan ayrılma isteğini propaganda etmek ve kışkırtmak.

 Bu gibilerin gerek Müslümanlara, gerek iyiliğine çalıştıkları (nı ileri sürdükleri) Hıristiyan azınlıklara, aralarında yaşamakta ol­dukları İslâm çoğunluğuna (karşı) baskı yapılmasını aşılamakla, ne denli insanlık dışı bir biçimde çalıştıkları ve bu yüzden mey­dana gelen cinayetlerden sorumlu oldukları ortadadır.

Hükümetlerimiz bu gibilerin de özgürce çalışmalarına izin ver­diğinde Müslüman ve Müslüman olmayan bütün uyruklarına karşı pek ağır bir sorumluluk yükü altına girmiş bulunacaktır.

Buna izin vermek, çocukları yaşayacakları çevreye düşman ya da hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek ve (çocukları) yaşa­yacakları çevre ile çatışmak zorunda bırakmaktır. Bu ise, gerek o çocukların, gerek içerisinde yaşayacakları halkın yıkımını hazırlamaktır.

Bunu yasaklamak hükümetin görevidir.

Bundan dolayıdır ki,  Amerikalılarca örnek çiftlik vb kurumlar kurup,  buralarda kendi uyruğumuzdan olan binlerce çocuğun Türk hükümetine ve ulusuna karşı sevgisiz ve uyumsuz duygu­larla yetişmelerine izin veremeyiz.

Mustafa Kemal,  muhtırasını,  diplomatik bir dille sürdürür ve Amerikalıların kurmak istedikleri örnek çiftliklerin yönetiminin ve çalışan çocukların eğitiminin Türk hükümetinin atayacağı görevlilerce yürütülmesi, bu gibi yerlerde çalışacak. Öksüzler arasında soy, mezhep ayrımı yapılamayacağı gibi şartlarını belirterek, diplomatik bir tavırla reddeder. Onun duyarlılıkla ve devlet adamı sorumluluğuyla ayrımcılığa ve karıştırıcılığa gösterdiği bu tepkisinde söz ettiği acı deneyler arasında Osmanlı yönetiminin ve İttihatçı mason hükümetlerin vurdumduymazlıkla izin verdiği Anadolu illerindeki Amerikan konsolosluklarının: Hıristiyan azınlıkları ve özellikle Ermenileri eğiten misyoner okulları kurmaları, azınlıklara birer ABD pasaportu vererek onları Amerikanlaştırmaları ve misyoner okullarını, manastırları silah deposu haline getirmeleri ve sonunda terör eylemleri ve devlete isyan girişimleri bulunmaktadır.

Osmanlı'nın son döneminde ittihat terakkici'lerinde desteği ile yabancıların işlettiği okul sayısı, 98'dir. Bu işi yalnızca savaş öncesi durumun bir özelliği olarak göstermek de yanıltmanın bir parçasıdır. Mustafa Kemal'in Amerikan okullarının yıkıcı etkisini bilmemesi düşünülemez. Amerikalıla­rın Talaş Koleji'nde 1880 yılı ders programında, Ermenice ve Rum­ca Gramer, Osmanlıca İncil, Hristiyanlara göre tarih derslerinin ya­nı sıra Amerikalıların 3 ayrı yerdeki matbaada, Ermenice, Rumca, Bulgarca, İtalyanca, Ladion (İspanyol Yahudi dili) dillerinde, kitap yayınladıkları bilinmektedir.

Mustafa Kemal, kültürel işgalin sonuçlarını iyi değerlendirmektedir. Sözde öksüzler yurdu kurma gibi insancıl girişimin altındaki azınlık örgütleme plânının yattığını elbette biliyordu. 1922 yılı başında, ülke işgal altındayken ve en zor koşullarda yaşanırken yazıl­mış olan bu muhtıradaki değerlendirmeye "komplo teorisi" diyebi­lecek bir kişi olabilir mi?

Buna "komplo uydurması" diyenler, Reagan'ın 1982'de koyduğu adla "demokrasi projesi" nin Yugoslavya'da, Çekoslovakya'da, Bal­kanlarda, Asya'da, Afrika'da, Orta ve Güney Amerika'da, Irak'ta, Venezuela'da yol açtığı sonuçlan unutsa da, bunların Türkiye'deki etnik ve dinsel kışkırtmalarını Lozan'ın yeniden gözden geçirilmesi dayatmalarını yok sayması mümkün değildir.

Mustafa Kemal'in, 27 Aralık 1919'da yabancılarla yatıp kalkan­lara verdiği şu yanıtı okuyunca; Bugün Atatürk'cü geçinen ABD uşaklarına ve AB aşıklarına şaşmamak elde midir?

Şimdi bir kez daha Mustafa Kemal'i dinleyelim:

Tekrar ediyorum, aleyhimizde ileri sürülen değerlendirmeler yanlıştır. Bu gerçek, (hem) tarih, (hem de) mantık açısından sa­bittir. Bu hususu, yalnız Batı'ya değil, hatta vatandaşlarımıza da, ehemmiyetli bir surette ihtar etmek gereğini duyuyorum. Çünkü ender de olsa, üzülerek işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya milli duygudan yoksun kalmış olan bazı kişiler, yabancıların, aleyhimizde ileri sürdükleri suçlamaları reddetmedikleri gibi vatanını ve milletini kusurlu göstermekten de çekinmiyorlar. Bugün bile, sultani mektebinin salonlarını aley­himizde konferans verdirmek için yabancılara açanlar var.

Bu gibilere lanet"

 

http://www.millicozum.com/content/view/772/32/

 

ŞEMDİNLİ VAKASI VE PERDE ARKASI

Milli Çözüm Dergisi 

Yazar Milli Çözüm Araştırma Ekibi   

 

 

Bölücü örgütlerle ilişkiye giren Barzani, İsrail'in desteğiyle üniversite bahanesiyle kandırdığı gençleri K. Irak'a çekip Türkiye'ye karşı eğitiyor

Şemdinli ve Hakkâri Yüksekova'da olaylar sürerken, bu yörede oturan 62 gencin, Selahaddin Üniversitesi'nde öğrenim gördüğü ortaya çıktı. Sınavı kazanamayan öğrencileri, 100 dolar bursla kandıran Barzani, Türkiye'ye düşman bir nesil yetiştirmeyi amaçlıyor.

İlk Hedef Hakkari Oluyor!

Özellikle Hakkâri il merkezinin yanı sıra Şemdinli ve Yüksekova ilçelerinin de aralarında bulunduğu Doğu ve Güneydoğu'daki kentlerden lise mezunu olup yükseköğrenim şansı bulamayan gençlerin üniversite diploması alabilmek için Selahaddin Üniversitesi'ne kayıt yaptırdığı belirtiliyor.

 

Dolar Yağdırıyor

Bu kapsamda, geçen yıl üniversiteye Türkiye'den 2 bin başvuru olduğu ve 250 öğrencinin kabul edildiği bildiriliyor.

Başta Selahaddin olmak üzere Kuzey Irak'ta faaliyet gösteren Dohuk, Süleymaniye ve Köysancak üniversitelerine İran ve Suriye ile dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Kürtler ve Türkiye'deki Kürt kökenli öğrenciler kabul ediliyor.

Eğitim Kürtçe Yapılıyor

Türkiye'den okumak için bu üniversitelere giden öğrencilere Irak Kürdistanı Bölge Başkanı Mesud Barzani yönetimince 50 - 100 dolar arasında burs veriliyor.

Türkiye'den giden öğrencilere ev ve temel ihtiyaç maddelerini gidermek için erzak yardımı da yapılıyor.

Daha önce Süleymaniye'de kurulan ancak 1981'de Erbil'e nakledilen Selahaddin Üniversitesi'nde, Körfez Savaşı sonrasında bölgenin Kürtlerin denetimine geçmesi üzerine, Kürtçe ve İngilizce eğitime ağırlık verildi. Yaklaşık 800 öğretim üyesinin yüzde 99'u da Kürtlerden oluşuyor.

Üniversite aynı zamanda Siyonistlerin güdümündeki Dünya Üniversiteler Birliği üyesi bulunuyor.

Şimdi Şemdinli Olaylarına:

Jandarma Niye Hedef Seçiliyor?

RECEP TAYYIP ERDOĞAN ne zaman efelense yeni bir mizansenle karşı karşıya olduğumuzu düşünür ve izlemeye başlarız. Çünkü birileri yeni "siyasi skeç"te RECEP TAYYIP ERDOĞAN'ın nasıl hareket etmesi ve efelenmesi gerektiğini elifi elifine anlatmışlardır.

Nitekim Şemdinli'deki provakasyon / ihanetin gizli hedefleri bu bağlamda açığa çıkmaya başladı. Bunlara geçmeden önce biraz gerilere, 2003'e gidip AKP Genel Merkezi'ndeki bir toplantıya kulak verelim.

MYK Toplantısı öncesi başkan ve dört yardımcısı sohbet-toplantı yapıyorlar.

RECEP TAYYIP ERDOĞAN söz askerden açılınca "Şu anda en büyük sorunumuz jandarma. Bize bir darbe gelirse jandarmadan gelir." diyerek AKP'nin yoğunlaşacağı bir adres veriyor.

Jandarma İstihbarat'ın gücü ve AKP'nin zaafları bu toplantıda uzun uzun konuşuluyor. Bu toplantı bittikten sonra bazı genel başkan yardımcıları "jandarma tehlikesi"ni daha da netleştirme yönünde çalışmalar yapıyor.

AKP'yi gerçekten de bu süreçte en çok zorlayan merkez Jandarma oluyor. JİT'in gayri milli oluşumlara ve Türkiye'nin genel çıkarlarına, bürokrasideki işbirlikçi uzantılara kadar geniş bir yelpazeyi içeren derinlikli ve etkili çalışmaAKP Genel Merkezi'nin en öncelikli konusu haline geliyor.

AKP, 2004 YAŞ'ında Jandarma Genel Komutanlığı'ndaki değişimden sonra rahat bir nefes alıyor. Yeni süreç AKP'nin istediği gibi gelişiyor. Jandarma (AKP'nin ifadesine göre) ıslah ediliyor.

Her şeye rağmen ve hala, JİT (Jandarna İstihbarat Teşkilatı) şu anda da, AKP iktidarı ve Türkiye'nin düşmanları için en öncelikli tehditlerden biri olarak algılanıyor. MİT gibi, Emniyet İstihbarat gibi ve diğer spesifik unsurlar gibi.

Bugün AKP Hükümeti'nin her sıkıştığında Kürtler'i kimin sokağa döktüğünü bilmek ve ortaya çıkarmak devletin öncelikli görevlerinden biri olmalıdır. Ve AKP'nin ampulünü aydınlatan enerjinin nereden geldiğini fark etmek şarttır.

Türkiye'yi Devleti İçinde Bir "Truva Atı" ; "AKP ve Hükümeti"

Türkiye'yi çökertmenin dönüşümünün planını yapanlar ve kitabını yazanlar AKP Hükümeti ile birlikte en kritik noktaları ele geçirme yolunda hayli adım attılar. Nerede milli bir direnç noktası varsa, neresi Türk Devleti'ni ayakta tutuyorsa; birileri oralara hücum ettirdiler AKP Hükümeti'ni.

,AİHM'nin başörtüsü ile ilgili kararı, AKP'nin ardındaki gayri milli ve yabancı akıl hocaları telaşlandırdı.

AİHM'nin kararı AKP Hükümeti için en az hasarla nasıl atlatılabilir?

Bu süreçte bir taşla kaç kuş vurulabilir? Sorularına yanıt arandı.

Aranan unsur Şemdinli'de bulundu. JİT'in bir timinin yürütttüğü çalışma ("Bu timin faaliyette olduğunu kimler bilebilir?" sorusu en önemli sorudur!) provoke edildi, JİT'in sahadaki elemanlarını gafil avlayacak operasyonu planlayarak, PKK'nın Şemdinli'deki güçlerine istihbarat sızdırıldı.

Bu istihbarat sızdırılması, PKK'nın Şemdinli'de örgütlenmelerini sağladı. JİT'in sahadaki elemanlarına bilgi sızdırılınca bildiğimiz olaylar yaşandı

İşte RECEP TAYYIP ERDOĞAN'yi efelendiren, bu plandan önceden haberdar olmasıydı..!

Şemdinli Olayları ile hedeflenenler artık daha net anlaşılmaktadır.!

Bunlar;

  • AKP için gündem AİHM'nden kopartılarak teröre kaydırılmıştır, hükğmetin başörtüsü sıkıntısı rahatlatılmıştır.
  • JİT'i tasfiye etmek mümkün olmasa bile, pasifize edecek zemin hazırlanmıştır

Önce bazı sorular:

AKP'nin perde arkası tarafından, JİT en üst düzeyde aşağılanmış ve gafil avlanmıştır.

  • Şemdinli'deki hadisede Jandarma Genel Komutanı'nın suskunluğu sorguılanmalıdır. Acaba Şemdinli'deki "inseder" en üst organdan mı kaynaklanmıştır?
  • RECEP TAYYIP ERDOĞAN "Bu işin sorumluları her kim olusa olsun cezalandırılacaktır!" derken kime güvenip dayanmaktadır? Bu ceza, "JİT"in işlevsiz kalması" mıdır?
  • Türkiye'yi kapkaç ülkesi haline getiren adi suçlulara karşı gürleyemeyen ve hatta en yakınları bu çetelerin hedefi haline gelen Başbakan RECEP TAYYIP ERDOĞAN, Şemdinli'deki hadisede "gürleme" enerjisini (!) nereden almaktadır?
  • Türkiye talan edilirken susanlar, "hiyerarşik yapı"dan dolayı birden savunmasız hale gelenlere karşı RECEP TAYYIP ERDOĞAN'nın yaptığı çıkışa da sessiz ve tepkisiz kalacak mıdır?
  • Özetle AİHM'nin kararı ile Türkiye'yi karıştırmayı planlayanlar ve bunu AKP ile uygulayanlar elbette bir karar vermişlerdir ve bunu uygulamaya çalışmaktadır.

Bu karar şudur;

  • § AKP Türkiye'yi yeterince tahrip edememiştir, bir müddet daha yaşatılmalıdır.
  • § AKP'nin yaşamasının önündeki engeller kaldırılmalıdır. Bu engellerden birisi JİT' (Jandarma İstihbarat Teşkilatı) dır.
  • § Askeriye'deki kontrol (AKP taraftarlığı en üst düzeye çıkarılmışken, yani bazı paşalar çeşitli yollarla elde edilmişken, - Biz demiyoruz, AKP'lilerin iddiasıdır.) ordunun, devletin ve milletin bekasına yönelik fonksiyonu sıfırlanmalıdır.
  • § Türkiye savunmasız bırakılmıştır. AKP Hükümeti gibi bir "truva atı" varken maksimum zarar verilerek Türkiye dağıtılmalıdır.
  • § Türk Askeri kışlanın dehlizlerine tıkılmalı ve Türkiye'nin yıkılışına seyirci kalmalıdır.
  • § Bazı paşalar elde edilmişken Atatürkçülük de bir an evvel ortadan kaldırılmalıdır.

RECEP TAYYIP ERDOĞAN'ı efelendiren işte bu plandır! AKP Hükümeti ve başbakanı, maalesef kendi güdümüne alan inseder (Gizli Dünya Devleti) ile balyoz vurmaktadır!

RECEP TAYYIP ERDOĞAN ve hükümeti "truva atı"nın tüm özelliklerini taşımakta ve balyozu sadece JİT'e değil, MİT'e, Emniyet'e, istihbarata ve milletin kafasına vurmaktadır. Daha doğrusu vurdurulmaktadır.

Ürdün'deki Kadar Haysiyetli Olamayanlar:

Ürdün'deki patlamalardan sonra istifa edenlerin listesini, ibret almaları için Türkiye'dekilerin önüne koymak gerekir.

Hep küçümsediğimiz Ürdün'ün, bu küçük ülkenin istifa ile yücelen ve aczini itiraf ederek ehliyetini ispat eden yetkililer elbette haysiyetli ve yüreklidir...

Peki o zaman şu soruları ümitsizce hep beraber soralım;

  • Siz Genelkurmay Başkanı olsanız, bu sırada askerinizin başına en yakın ve en büyük müttefikinizin askerleri çuval geçirirse ve siz bu durumda bir şey yapamıyorsanız ve hatta mevkidaşlarınıza ulaşamıyorsanız ne yaparsınız?
  • Siz başına çuval geçirilen ülkenin başbakanı olsanız ve olay sırasında halk arasında ego tatmini ile meşgul olurken ülkenizin prestiji, bölgede ve paktı'nın içinde bitirilirken siz ABD'nin başkan yardımcısına bile ulaşamıyorsanız başbakanlık koltuğunu hala bırakamazmısınız?
  • Siz askerinin başına çuval geçirilen bir ülkenin dış işleri bakanı olarak aynı başbakanımız gibi halk arasında ego tatmini yaparken ülkenizi uluslararası arenada ABD'nin Irak'taki bir birliği mesabesine düşürülürken ve siz ABD Dış işleri Başkan Yardımcısı'na ulaşamıyorsanız hala, koltukta kalırmısınız?

Danimarka Donkişotluğu Sırıtıyor!

Recep Tayyip Erdoğan, yine kendine yakışanı yaptı. Danimarka'yı hizaya (!) getirdi!

Roj TV muhabirinin de Danimarka Başbakan'ı ile ortak yapılacak toplantıya dahil edilmesine sinirlenerek Danimarka'yı terk ederek Türkiye'ye döndü.

Bu büyük efelenmeyi (!) de TV'ler de marifet olarak anlatıyor.

Ve Sesar soruyor:

  • Türk askerinin başına çuval geçirilirken niye efelenmedin?
  • PKK'nın mayınlı eylemlerine karşı niye efelenmedin?
  • Kapkaç terörüne karşı niye efelenmedin?
  • Soykırımı dayatan mahfillere,
  • Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni "SAT" diyenlere,
  • Rumları "TANI" direktifi verenlere,
  • Pontus'u "TANI" diyenlere karşı niye efelenmedin?
  • Bitmedi! Diyarbakır Belediye Başkanı'na karşı,
  • Bush'un Beyaz Saray'da "atsineği muamelesi" yapmasına karşı niye efelenmedin?
  • AKP'nin içindeki ayrılıkçı Kürtçülere karşı,
  • Sana emreden danışmanın, yani maalesef görünmez başbakanlardan Cüneyt Zapsu'ya karşı,
  • IMF'ye,
  • Kürtleri kışkırtan İsrail'e karşı niye efelenmedin?

Sorarlar.

Ve bu sorulara cevap veremezsiniz ve siz bir mizansen olmasa efelenemezsiniz, Sayın Recep Tayyip Erdoğan!

Bu bağlamda, Danimarka'da yaptığınız davranışında bir kurgu olduğu nereden belli, bunu size biz anlatalım.

  • 1- Günler öncesinden Roj TV, Türk kamuoyuna pompalanmaya başlandı.
  • 2- Medyaya Roj TV'nin Danimarka'dan yaptığı yayın ile ilgili detaylar servis edilmeye başlandı.
  • 3- Şemdinli olayları ile Roj TV iyice parlatıldı.
  • 4- Ve siz Danimarka'ya gittiniz. Roj TV muhabirinin toplantıya çağrılacağını bile bile katıldınız.
  • 5- Bu kurgudan sonra güya kahramanlık gösterip ortak toplantıyı terk edip kaçtınız.
  • 6- Bu terk ciddi bir tavır olarak TV'lerden halka propaganda edildi, kahramanlaştınız!..
  • 7- Sizde böylece son aldığınız yaraları (güya) sardınız!..

Şimdi birkaç soru ile olay daha aydınlansın.

  • Danimarka geziniz takvimde olmasa, Roj TV olayı gündeme gelir miydi?
  • "Roj TV muhabirleri de ortak basın toplantısına katılmalı" diye Danimarkalı yetkililer nezdinde lobi yapan danışmanlarınız kimlerdi?!.
  • Şemdinli olaylarının Roj TV'ye kısa zamanda servis edilmesinde Danimarka geziniz etkilimiydi?
  • Size (Yani AKP'yi kullanan perde arkası güçlere) insider yapanlar Roj TV'ye servis yaptılar mı?
  • Roj TV gösterisinin mizanseni, AKP'ye ya da finansörlere kaç Avro'ya patladı?
  • Danimarka Başbakan'ı Rasmussen'in bu mizansende rol almasını kimler sağladı?
  • Bu mizansende rol alan Danimarka Başbakan'ına ya da yakın çevresine bir ücret payı ayrıldı mı?
  • Bu mizanseni hazırlayanların eksik bıraktığı boyutları bile vardır:
  • a- Acaba Roj TV muhabirini salondan kovsanız - teamülleri sarsarak acaba Kasımpaşalı imajına, uygun olarak - daha çok prim yapmaz mıydınız?
  • b- Rasmussen medya önünde çıkışıp (Roj TV'den dolayı ve teröre verdikleri dolaylı destekten ötürü) toplantıyı o esnada terk etseniz daha iyi olmaz mıydı?

 

İşte Zülfü Livaneli Uyarıyor: Ve Korkularını Sıralıyor

Türkiye'de rejimin değişeceği tarih:

Ortalıkta garip ve herkesin yorumlamakta güçlük çektiği rüzgârlar esmekte.

AB, Şemdinli olayları, Van, Kıbrıs, kapkaç, türban, hükümetle devlet arasındaki gerginlikler, en Kemalist unsurlardan gelen ordu eleştirileri... Acaba bütün bunlar büyük bir değişimin, büyük bir altüst oluşun habercileri mi?

Eğer böyle bir değişim olursa ne zaman ve ne yönde olur?

Sevgili okurlarım, herkes gibi ben de bu soruları kendi kendime sorup duruyorum ve ne yazık ki olayların on üç yıl önce öngörmüş olduğum biçimde geliştiğini görüyorum.

Türkiye bir ulus birliğinden hızla uzaklaşıyor ve dinciler-milliyetçiler-Kürtler olarak üçe ayrılıyor.

Beceriksiz yöneticiler, muhteris siyasetçiler ve aklıevvel iktidar sahipleri Türkiye'yi bu duruma getirdiler işte.

Peki bundan sonra neler olabilir derseniz; size dönüm noktasının 2007 Nisan ayı olduğunu söyleyebilirim.

Eğer o zamana kadar olağan dışı gelişmeler olmazsa, AKP 2007 yılında Çankaya'ya istediği kişiyi oturtacak.

Devleti ve Türkiye'yi ele geçirme operasyonunda son aşama da böyle tamamlanacak.

Düşünsenize, Çankaya'da Sezer yerine bir AKP'li oturduğu zaman YÖK de değişecek, Anayasa Mahkemesi de, diğer kurumlar da.

Devlet kadrolarına yapılan atamalara hiç itiraz edilmeyecek.

Hükümetin Meclis'ten emirle geçirdiği yasalar derhal onaylanacak.

Ve Türkiye, AKP'nin istediği düzen ne ise o düzene geçmiş olacak.

Okullarda yeni kuşaklar bu düzene göre yetiştirilecek, radyo televizyon yayınları buna göre ayarlanacak ve tabi İstanbul sermayesi ile eski solcu-yeni liberal yazarlar bütün bu gelişmelere alkış tutacak.

Uluslarüstü irade Türkiye'de laik cumhuriyetin sona ermesini istiyor.

Bize biçilen rol Ortadoğu'da, Batı çıkarlarını koruyan bir islam ülkesi olmak.

Bu rolün oynanmaya başlanacağı tarihi Nisan 2007'dir.

Bu köşede sizlere şimdiye kadar "imtiyazlı ortaklık "tan tutun da "üç kutuplu Türkiye"ye kadar aklımın erdiği ve öğrendiğim her gerçeği duyurmak istedim.

Hepsi doğru çıktı.

Şimdi, bu yazıdaki öngörülerimde yanılmış olmayı çok istiyorum.

Ama ne yazık ki görünen köy kılavuz istemiyor.

Acaba Zülfi Livaneli, evet ülkemizin tehlikeli gidişatına ve dış güçlerin sinsi amaçlarına dikkat çekiyor, doğru ama, yoksa dolaylı biçimde AKP'yi dindar kesim nazarında aklamaya ve haklı çıkarmaya mı çalışıyor!? Sorusu da kafamızı kurcalıyor.

 

http://www.millicozum.com/content/view/303/32/

 

 

AKP'nin PERDE ARKASI

Milli Çözüm Dergisi 

Yazar Milli Çözüm Araştırma Ekibi   

 

 

Karasinekler, iltihaplı yaraları arayıp kondukları gibi, Siyonizmin süvarileri de makam ve menfaat düşkünlüğü dışa vurmuş tipleri bulup, onları kendi milletine ve ülkesine karşı kullanmakta ustalaşmıştır. ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz de (aslen Yahudi olup Siyonizmin Türkiye ve Ortadoğu stratejisti) Refah Partisi İstanbul Beyoğlu İlçe Başkanı Tayyip Erdoğan'ı keşfetmesinden sonra Erdoğan malum medya marifetiyle toplum gündemine taşınmış, İlçe Başkanlığından İl Başkanlığına, oradan belediye başkanlığına ve derken Parti kurulup başbakanlık adaylığına varan hızlı yükseliş tirendi başlatılmıştır. Erdoğan'ın Abramowitz'le Kasımpaşa'daki özel bir vakıfta başlayan tanışıklıkları, belediye başkanı seçilme öncesi ve sonrası Belediyenin Florya tesislerindeki görüşmelerle devam etmiş, ardından Tayyip Erdoğan'ın Amerika ziyaretleri yoğunlaşmıştır. İlk defa 17-21 Nisan 1995'te başlayan, daha sonra 17-22 Kasım 1996, 20-23 Aralık 1996, Cezaevine girmeden hemen önceye rastlayan 1 Mart 1998 ve yine 16 Temmuz 2000 tarihlerinde tekrarlanan ABD gezileri bunların bazılarıdır.

 

Tayyip Erdoğan'ı Belediye makamında 15 Ekim 1996 günü ziyaret eden Abramowitz'in "Siz İstanbul'u yönetip yıldızınızı parlatabildiğinize göre, Türkiye için de çok şey yapabilirsiniz!..." sözleri basında yer almış ve "Tayyib'in bazı şartları kabul etmesi halinde, ABD'nin kendisini başbakanlığa hazırlayabileceği mesajı" şeklinde yorumlanmıştır. Hatta o günlerde bazı gazeteler "Abramowitz Erbakan'ın yerine Tayyib'i hazırlıyor" manşetlerini atmıştır.

Abramowitz ise zaten bu gerçeği çok önceden ve Ertuğrul Özkök'ün köşesinden şöyle açıklamıştır:

"Evet, kravatlı ve daha şehirli kılıklı görünen Erdoğan'ı Erbakan'a tercih ederiz"

Bilindiği gibi her olayın bir görüneni var, bir de derinliği!... Temel fizik kuralıdır, "derinlik kolay oluşmaz, zaman gerektirir!"

Şimdi AKP'ye derinlemesine bir bakalım. İlk göze çarpan ilişki, Korkut Özal-Tayyip Erdoğan ilişkisi. Gözü keskin insanlar, AKP üzerindeki Korkut Özal hakimiyetini açıkça görebilir. İşte  ilginç ve esrarengiz danışman ve gizli kabine bakanı (!)  Cüneyt Zapsu'ya bakın. Beynelminel ve önemli bir adam. Tayyip Beyin danışmanı, Korkut Özal'ın da bir numaralı adamı. Korkut Özal'la Cüneyt Zapsu'nun birlikteliklerini anlamak için, Demokrat Parti'yi hatırlamak yeterli. Zapsu, Korkut Özal'ın Demokrat Parti Başkanlığı döneminde, O'nun Genel Başkan Vekilliğini yapmıştı.

Peki Mücahit Arslan ismini hiç duydunuz mu? AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan'ın oğlu. Eğer hükümetle bir işiniz varsa ve işinizin görülmesini istiyorsanız, tek adres olarak Mücahit Arslan gösteriliyor. Bu zat "olsun" dedi mi, hükümette olmayacak işiniz yokmuş! Bu kadar etkili olan Mücahit Arslan Tayyip Bey'in "kare aslarından" biri. Yine  ilginçtir, Tayyip Bey'le Mücahit Arslan'ı tanıştıran isim de Korkut Özal'mış. Dikkat ederseniz bu kişiler Hükümet üzerinde en etkili isimler olmasına rağmen, hiçbiri ön planda değil. Daha etkili olmak için, etiketsiz olmak, yani perde arkasında durmak gereğinin farkındalar. Bu yüzden Milletvekili bile olmadılar. Çünkü: "göz önünde olmak, gözlerin üzerinizde olması demektir". Bu da, derinlik teorisine ters düşmektedir!?..

Şimdi  derinliğin ilk oluşum dönemine gidelim. Yani MSP'li yıllara dönelim. Bilenler bilir, Milli Görüş içinde ilk ayrılış MSP döneminde yaşanmıştı. Ayrılık hareketinin başını çekense, tabii ki Korkut Özal'dı. 1977 MSP Kongresinde Hoca'ya karşı aday olmuştu... Şimdi, 10 puanlık uzman sorusu; peki Korkut Özal'ın o sırada en yakın destekçisi kimlerdi? Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç...

Nerden baksanız, Tayyip Erdoğan-Korkut Özal-Bülent Arınç işbirliğinde, çeyrek asrı aşan bir derinlik var. Yani siyasette hiçbir şey tesadüf değildir.

Ve Korkut Özal, bu derinliğin ilk perdesidir. Daha derin kökleri ise, K.Özal'ın, yıllar önce katıldığı bir Star TV Kırmızı Koltuk programında sarf ettiği; "Türkiye İsrail'in liderliğinde oluşacak bir Orta Doğu ortak pazarına girmelidir!" sözlerinde gizlidir.

Tayyip Erdoğan'ın Abramowitz'in ziyaretinden sonra Erbakan Hoca'dan uzak durmaya başladığı ve Hoca'nın İstanbul'daki açılış törenlerine bile katılmadığı da dikkat çekici bir ayrıntıdır.  Erbakan Hoca, elbette bütün bunların farkındadır. Ama O, hem İstanbul'da büyük başarılar kazanılması yolunda bu rüzgardan yararlanmayı, hem de T.Erdoğan'ın bu tuzaktan kurtulacağını ummaktadır. Ve tabi içimizden bazıları şimdilerde her ne kadar "biz bu hıyanetleri yeni anlamaya başladık" deseler de, aslında Erbakan Hoca'ya bir rakip hazırlanmasından ve Milli Görüşün altının oyulmasından gizli bir memnuniyet duymaktadır.

O sırada Abramowitz-Erdoğan görüşmelerini ayarlayan kişilerden birisi ise gazeteci Ruşen Çakır'dır. Ruşen Çakır 1992'de Türkiye'ye gelen CIA Ortadoğu şefi ve Yahudi asıllı Graham Fullerle görüşüp, ılımlı Amerikancı İslamcılar hakkında bilgiler verip onların ele başlarıyla buluşmalarını da sağlamıştı. Bunun arkasından Çakır, Graham Fullerin de yetkili olduğu Rand Corporotion'dan burs alarak Amerika'ya yollanmıştır. Daha sonra Milliyet Gazetesine "özel Muhabir" atanan Ruşen Çakır İsrail'e gidip birkaç ay kalmıştır. Ruşen Çakır şimdi de, Dönme İsmail Cem'in YTP'sine katılmıştır.

312-2'den aldığı cezanın onanmasından bir gün sonra 28 Eylül 1998'de, ABD'nin İstanbul başkonsolosu bayan Caroline Hagins, Tayyip Erdoğan'ı Belediye makamında ziyaret edip, Washington'un talimatıyla, "bu tür gelişmeler, Türkiye demokrasisine olan güveni azaltır" açıklamasını yapmıştı. Oysa aynı ABD yetkililerinin Erbakan'a karşı girişilen, haksız yere partilerini kapatma, hükümetini yıkma ve cezaevlerine tıkma olayları karşısında sessiz ve tepkisiz kalmaları dikkatlerden kaçmamıştı.

Tayyip Erdoğan'ın AKP'yi kurmadan önce 18 Temmuz 2001'de İsrail büyükelçisi David Sultan'la bir görüşme yaptığı ve Ona "Yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği" yolunda garanti verdiği konuşulup yazıldı. Bu David Sultan, uzun yıllar İsrail ordusunda görev yaptıktan sonra dışişleri kadrosuna alınan azılı bir İslam düşmanıydı... Hatırlanacağı gibi, daha önceleri Erbakan Hoca'ya "İsrail ve Amerikan karşıtı politikaları terk edelim" teklifini getiren kişi olan Korkut Özal da Tayyip Erdoğan'ın fikir babalarındandı.

Tayyip Erdoğan ve ekibinin, AKP'yi kurma aşamasında ABD Büyükelçiliğinde görevli üst düzey mason, müsteşar Lawrence ile sık sık görüştükleri ve yine Abdullah Gül'ün İngiltere Büyükelçisi Sir David Logan'ı makamında ziyaret edip parti çalışmaları hakkında bilgilendirdiği basına sızdı.

Ve zaten Londra Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Türkiye Uzmanı Dr. Andrew Mango, Abdullah Gül'ün sık sık ABD ve İngiltere'ye giderek görüşmeler yaptığını açıklamıştı.  Dış güçlerin, T.Erdoğan'ın seçimlere sokulmayarak mağdur edilmesini ve bu durumun merhamet istismarıyla AKP'ye birkaç puan daha getirmesini ve böylece kendilerine daha yakın gördükleri ve güvendikleri Abdullah Gül'ün genel başkanlığa seçilmesini kurguladıkları da sezilmeye başlanmıştı. Ve zaten SP'li Mehmet Bekaroğlu'nun T.Erdoğan'a da yarayacak olan kanun değişiklikleri teklifine AKP yönetiminin özellikle ilgisiz kalmaları da bu görüşümüzü haklı çıkarmaktaydı... Ve AKP'ye hangi zihniyetin hakim olduğunu ortaya koymaktaydı...

Başsavcı Sabih Kanadoğlu'nun itirafıyla, affa uğrayan katillerin, çetecilerin ve ırza tecavüzcülerin bile milletvekili olabildiği, ama 312. mağdurlarının engellendiği bir uygulamaya AKP'lilerin razı olmaları, insanların kafalarını karıştırmaktaydı.

Ülkemize hıyanet ve hakaretleriyle meşhur AB'nin eski Türkiye temsilcisi bayan Karen Fogg da "Erdoğan'ın Hıristiyan Demokratlara benzediğini, sol ve sağın boşalttığı alana yöneleceğini, siyasal ve ekonomik bakımdan batılı değerlere yanaşacağını ama bunlara ahlaki ve kültürel bakımdan yerli öğeler katacağını ve başarılı olacağını" ortaya atmıştı. Böylece, AKP'nin IMF zehirine, yerli çikolata sürerek millete yutturacağı anlaşılmıştı.

Daha da düşündürücü olanı, Tayyip Erdoğan'ın Yenilikçi Hareketine meşhur Siyonist ve CIA ajanı Graham Fuller'in tam destek vermesiydi... Fuller, Türkiye'de artık Kemalizm'in modasının geçtiğini ve "ılımlı İslam"a öncülük etmesi gerektiğini ileri sürmekteydi. Bir röportajında "Fazilet Partisindeki gençlerin baskın çıkacağı ve Yenilikçi Hareketin ılımlı İslama liderlik yapacağı" kehanetini dile getirmekteydi!?..

Batılı güçlerin ve masonik merkezlerin sık sık seslendirdiği "ılımlı İslam", Siyonizmin sömürü saltanatına taşeronluk yapacak... Kuran'ın adalet ve asaleti öngören kurum ve kavramlarını teferruat sayıp yozlaştıracak... Müslümanları köle ruhlu, uysal ve uygar(!) vatandaşlar haline sokacak bir anlayışı ifade etmektedir.

Türkiye için tasarlanan "ılımlı İslamın" siyasi aktörlüğüne: "Biz din eksenli parti değiliz..." "Dinsel milliyetçiliği reddederiz..." "Adil Düzen, faizsiz sistem, İslam Birliği gibi içi doldurulmamış kavramları terk etmişiz, değişmişiz..." "Milli Görüş markasıyla alakamızı kesmişiz..." itirafında bulunan Tayyip Erdoğan... Dini önderliğine ise Fethullah Gülen seçilmiştir. Bunlara sorarsanız, hakkında açılan mahkemelerden kaçarak Amerika'ya sığınan Fethullah Gülen'in bu davranışı "Hicret", Mason zenginlerin yüz binlerce dolar karşılıksız burs vererek Tayyib'in kızlarını, oğlunu ve gelinini Amerika ve İngiltere'de okutması, başörtüsü yasağından kaynaklanan bir "mağduriyet"tir. Açıkça görüldüğü gibi dini kavramları ve manevi duyguları istismar etmek, bunların mesleğidir.

Evet, Peygamber Efendimiz, Mekke'den Hicret etti ama, önce Medine'de müsait bir ortam meydana getirdi. Halbuki şu andaki Amerika hala zulmün ve Siyonizmin kalesidir.

İkincisi, Peygamberimiz önce sahabesinin en fakir ve çaresiz olanlarını... Bir müddet geçince orta halli bulunanları ve nihayet kısmen iyi durumda sayılanları Medine'ye göndermiş... Böylece hepsini emniyete aldıktan sonra en tehlikeli döneme Hz.Ali ve Ebubekirle birlikte kendi hicretini ertelemişti... Halbuki hoşgörü edebiyatıyla, dünyadaki bütün dinlerin karışımıyla ortaya çıkarılan Siyonist Moon tarikatının temsilcisi gibi davranan kişi, en küçük bir baskı karşısında Amerika'ya önce kendisi kaçıyor, ardından ekibinden bir iki zengin ve saygın kimseyi çağırıyor... Binlerce talebesini ise kendi haline terk ediyor... Bunun adı da "hicret" oluyor!..

Ve yine on binlerce kız evladımızın, okullarının önünde en temel haklarından mahrum edildiği bir ortamda, Tayyip Erdoğan'ın kızlarının bu mağdur ve mazlum yavrularımızın yanında ve arkasında mücadele etmesi gerekirken, tutup, hem de kaynağı karanlık ve kıskandırıcı imkanlarla Avrupa ve Amerika'ya kaçırması "mecburiyet" sayılıyor!.. Üstelik artık başörtüsü AKP için öncelikli sorun olmaktan da çıkmış bulunuyor. Hem, Türkiye'de Müslümanların eğitim özgürlüğünün kısıtlandığından ve bu yüzden çocuklarını yurt dışına kaçırmak zorunda kaldığından bahsediyor, hem de başörtüsünün öncelikli sorunları olmadığını beyan ediyor!... Her konuda olduğu gibi bunda da çelişkiye düşüyor. Ve zaten Fethullah Gülen tarafından, başörtüsü sadece teferruat kabul ediliyor!..

Mayıs-2000 de gerçekleşen ABD ziyaretinde Tayyip Erdoğan, orada yaşayan Fethullah Gülen'le görüşmüş ve kuracakları partinin genel politika ve projelerini konuşmuşlardı. Bu arada Erdoğan-Gülen arasındaki köprü görevini eski radikal İslamcı yazar bilinen ve "Mekke Resullerin Yolu" gibi kitaplarını şimdi inkar eden Ali Ünal yürütüyor, İstanbul Washington arasında mekik dokuyor. Fethullah Gülen-Tayyip Erdoğan partisinin teorik temellerinin hazırlanmasına Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru katkıda bulunuyor... Ve yine Fethullah Gülen'in onursal başkanlığını yaptığı ve İshak Alaton, Üzeyr Garih gibi Musevi iş adamlarına ödül dağıttığı Gazeteciler Ve Yazarlar Vakfının düzenlediği meşhur Abant Toplantılarında bu yeni oluşumun siyasi zihniyet ve şahsiyetleri eğitilip yetiştiriliyordu.

Bugün AKP'de siyaset yapan Bülent Arınç, Ali Coşkun, Cemil Çiçek ve Prof. Burhan Kuzu gibi isimler Abant Toplantılarını kaçırmıyordu...

Bülent Arınç, Saadet Partisi Genel Başkanlığı kendisine verilecek hevesiyle günlerce bekleyen, olmayınca AKP'ye geçen ilkeli bir isim!... Eğer Genel Başkanlık verilseydi şu anda Milli Görüşü savunurdu... Ve geçenlerde, sayesinde Amerika'nın Türkiye'yi telefonla yönetmeye başladığı, döneminde hırsızlık ve soysuzluğun  meşrulaştığı ve ABD hatırına bulaştığımız Körfez Savaşıyla ülkemizin 50 Milyar dolar zarara uğratıldığı Turgut Özal için "Eğer yaşasaydı gidip şortunu öperdim... Çünkü Özal şortla asker teftiş ediyordu" diyecek kadar da, ordumuza karşı içlerinde bir hınç besledikleri ortaya çıkıyordu... Halbuki zaman zaman bazı yamuk ve yanlış kafalar çıksa da, ordumuz vatanımızın ve bağımsızlığımızın sigortasıdır ve komuta kademesinde, Milli Şuur giderek ağırlık kazanmaktadır.

Ve zaten Tayyip Erdoğan'ın 90 yıllarında Trabzon'daki bir miting konuşmasında ordumuzu hedef alan sorumsuz ve seviyesiz sözleri de, aslında davamızı ve Erbakan Hocamızı  sıkıntıya sokmaya yönelik kasıtlı bir ucuz kahramanlıktı... Çünkü ilk yıllarında belki yeterli eğitimi almamış askerlerimizle PKK mücadelesi başlatılmış olabilir-bu da tabiidir. Çünkü hiçbir devlet teröristlere, siz katliama devam edin, benim eğitilmiş askerim yok diyemez- Ama 1983'lerden sonra terörle mücadele için özel eğitimli birlikler oluşturulmaya başlanmıştı. 1990'larda ise tamamen hazırlıklı ve her bakımdan donanımlı olan güvenlik güçlerimiz, bütün Siyonist ve emperyalist dünyanın desteklediği PKK terörüne karşı üstün başarılar kazanmaktaydı. Mayası ve marifeti belli olan Çevik Bir ekibiyle sıkı fıkı ilişkiler kuran bu AKP'lilerin Milli ordumuza karşı olumsuz tavırları acaba nereden kaynaklanmaktaydı? Herhalde bazıları, Erbakan  karşıtlığı yanında ordu düşmanlığının da, Siyonist odaklarda pirim yaptığının ve puan kazandırdığının farkındaydı...

Milli Görüş bünyesine uyum sağlayamadıkları için bu davadan kopan radikal ve marjinal unsurların, bütünüyle AKP'de buluşmaları... Ve daha önce bunları bahane ederek Milli Görüş'e saldıran masonik merkezlerin şimdi aynı kesimlere sahip çıkmaları da, beyinleri zorlamakta ve kuşkuları arttırmaktadır.

Fethullah Gülen-Tayyip Erdoğan ortaklığındaki önemli bir aracı da "Müthiş Türk" diye isim yapan Ali Rıza Bozkurt'tur. Sivas'ın Kangal İlçesine bağlı, alevi Mamaş Köyünden, çiftçilik yapan Ali Rıza Bozkurt, şimdi Dünya Mason locasının en gözde simalarından... ABD'li Siyonist şirketlerin Orta Asya ve Orta Doğudaki en önemli simsarlarından... Körfez Savaşında bir ara Irak askerlerine esir düşen Ali Rıza Bozkurt, 24 saat içinde serbest bırakılmıştı.

Bir ara Amerika'dan dönen Mason Ali Rıza Bozkurt ayağının tozuyla AKP'ye katılmıştı. Orta Asya petrollerinin Akdenize taşınması konusunda BOTAŞ'ın karşısında ABD şirketlerini savunan Meşhur Türk(!) Tayyip tarafından ayakta karşılanmıştı...

Gülen-Erdoğan arasındaki önemli ayaklardan birisi de Azizler Holding A.Ş.'nin başkanı ve BİM Marketler zincirinin ortağı mason Cüneyt Zapsu'dur. Aynı zamanda TÜSİAD üyesi olan ve F.Gülen'e yakınlığıyla tanınan Zapsu, Tayyip Erdoğan'ı TÜSİAD'çılara pazarlayan kişidir. Bülent Eczacıbaşı, Tuncay Özilhan, Can Peker, Kaya Turgut gibi Mason TÜSİAD'çılarla Tayyib'in buluşmasını sağlayan, Fethullah Gülen'in gözdeleri Cüneyt Zapsu ile Münci İnci'dir.

AKP'nin AB ile ilgili yaklaşımları da tutarlı ve yararlı değildir. Çünkü "Sevr"i uygulamaya koymak, yani Türkiye'mizi parçalamak isteyenler, şimdi bu emellerini Avrupa Birliği dayatmalarıyla gerçekleştirmek istiyorlar. PKK'ya siyasallaşma ve Kürtçe eğitime kapı açma girişimleri, Kürt kardeşlerimizin hak ve hürriyetlerini sağlamaktan ziyade, Sevr'in "Elbistan'dan Musul'a kadar olan bölgede Kürdistan kurulmasını öngören" maddesine hazırlık niyeti taşımaktadır.

Ve yine AB uyum yasalarıyla "azınlık vakıflarına tanınan haklar ve imkanlar", Bizansı, Ermenistan'ı, Pontus Rum planını diriltmeye yarayacak sinsi fırsatlar tanımaktadır. Şu anda ülkemizde sadece 100 bin kadar azınlık bulunmasına karşılık tam 160 tane vakfın ortaya çıkması ve hak aramaya başlaması... Yahudilerin Almanya'dan aldığı gibi, Ermeniler'in de Türkiye'den sözde soykırıma karşı tazminat talebinde bulunması, öyle zannedildiği gibi insan hakları ve demokratikleşme ile pek ilgisi olmadığının kanıtıdır. Böylece misyonerlik faaliyetleri (Hıristiyanlaştırma hıyanetleri) de resmiyet ve cesaret kazanacaktır.

Ve yine AB'ye alınmak için ille de çözüm diye, Kıbrıs'ın bütünüyle Rumlara devredilmesi şart koşulmaktadır.

Ve hele İngiliz Başbakanı Blair dışında, başta  Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve İslam ülkeleri olmak üzere bütün dünyanın, Bush'un kovboy mantığıyla Irak müdahalesine karşı çıkmasına rağmen, AKP'lilerin masum ve müslüman Irak halkını değil zalim ABD'nin bu saldırganlığını destekler mahiyetteki tavırları, bunların hangi güçlerin güdümüne girdiğini açığa vurmaktadır.

Tayyip Erdoğan'ın uluslar arası Yahudi Lobileriyle ilişkili bazı generallerle bağlantılarını kuran kişi ise, Çevik Bir'dir. Çevik Bir Siyonist kuruluş JİNSA'dan ödül alan birisidir.

JİNSA (Yahudi Milli Güvenlik Enstitüsü)

JEWİS COMMİTE (Amerikan Yahudi Komitesi)

USIP (Birleşik Devletler Barış Ve Strateji Enstitüsü) gibi Siyonistlerin kontrolündeki örgütlerin Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ve Çevik Bir'le ortak ilişkileri dikkat çekmektedir.

USIP, CIA ve Pentagonla bağlantılı, başka ülkelerde ve özellikle Türkiye'de iktidara gelecek kişilerin İsrail ve ABD'ye sadık kalıp kalmayacaklarını araştıran ve garantiye alan bir üst kuruluş olarak bilinmektedir.

1998 yılında bu USIP'ın düzenlediği Lonra'daki bir özel toplantıya Abdullah Gül ile, MÜSİAD'ın eski başkanı Erol Yarar katıldı...Ve ne tesadüf aynı tarihler Tayyip Erdoğan da Londra'daydı. ABD'nin Yahudi kökenli iki Türkiye stratejisti Marc Grosman ile Morton Abramowitz ise bu toplantının mimarlarıydı...

Çevik Bir, talihsiz 28 Şubat hareketinde ABD'nin truva atı görevini üstlenmişti. Şükür ki bu ekip kısa bir zaman sonra tasfiye edilmişti. Tayyip Erdoğan'la münasebetleri, belediye başkanlığı döneminde başladı. Ocak 1999 da cezaevinden çıktıktan sonra Çevik Bir'le İstanbul'da yine bir araya gelindi. Bundan bir müddet önce de Çevik Bir ekibinden emekli Koramiral Atilla Kıyat'la Hidiv Kasrında yemek yenildi. Çevik Bir'le Atilla Kıyat'ın Danışma Kurulu üyesi olduğu Cumhuriyet Gazetesinin yayın yönetmeni İlhan Selçuk, Tayyib'i "gerçekçi" ilan etti ve "değiştiğine inandığını" yazıverdi. Daha da enteresanı İlhan Selçuk "Yeni oluşumcuların miladının (AKP'nin doğum başlangıcının) 28 Şubat olduğunu" dile getirdi!.?  İlhan Selçuk doğru söylemekteydi. Çünkü 28 Şubatın gizli ve kirli olan asıl hedefi, Siyonist sömürü sermayesinin korkulu rüyası Erbakan'ı etkisiz hale getirmek, Milli Görüşü bölmek ve Tayyip Erdoğan'ı sivrilterek yeni oluşumu "kurtuluş ümidi ve can simidi" diye millete takdim etmekti... Yoksa, görünürde farklı kutupların adamları olan Tayyip Erdoğan'la, Çevik Bir'in irtibat ve ittifakı nasıl izah edilebilir?

Çevik Bir ekibinden olan ve 2 Temmuz Pazartesi NTV de İshak Alaton'la yaptığı bir programda "Eylül ayında halkı sokağa dökülmeye" çağıran yani ordumuza ve Milli oluşumlara karşı halkımızı isyana kışkırtan bu Atilla Kıyat... Ve yine Çevik Bir ekibinden olup, ordudan ayrıldıktan sonra Albayraklar Holding'e girip Tayyib'e danışmanlık yapan emekli Albay Adem Darama gibi kişilerle Tayyip Erdoğan'ın buluşmasını "Askerle iki temas" manşetiyle duyuran ve güya Genel Kurmayın  Tayyib'i desteklediği imajını yayan Hürriyet gazetesinin bu balonu Genel Kurmayın net ve sert açıklamasıyla söndürüldü.

3 Kasım 2002 seçimleri öncesi Deutsche Bank, Chase Manhattan, Moore Kapital, American Expres gibi siyonist sermayenin güdümündeki finans kurumlarına:"AKP'nin tek başına iktidara taşınacağını, ve bunun endişe duyulacak bir sonuç doğurmayacağını" söylemek üzere bilgilendirme çıkan ve bu ziyeretlerini araştırma şirketi verso'nun başkanı Erhan göksel ve mesut Yılmaz'ın kuzeni meşhur borsacı Mehmet Kutman'la birlikte yapan kişi'de yine çevik Bir'dir.

Bu Atilla Kıyat ki, Fethullahçıların Aksiyon Dergisi "Terfisine kesin gözüyle bakılırken, teamüllere aykırı olarak emekli edildi" diye sahip çıkılmıştı ve uzun uzadıya övülmüştü...

Tayyip hareketinin önemli finansörlerinden Asya Finansın yönetim kurulu başkanı ve Fethullah Gülen'in yakın adamı İhsan Kalkavan da Tayyip Erdoğan, Çevik Bir, Atilla Kıyat buluşmalarına önemli katkılar ve kolaylıklar sağlamaktaydı.

Bu arada "Genel kurmaya kulak yerleştirmek ve elde ettiği bilgileri ABD'ye iletmekle" suçlanan eski emniyetçi Bülent Orakoğlu,  Hanefi Avcı ve Meral Akşener ekibinin de önce Tayyip Erdoğan'la birlikte  hareket ettiklerini açıklayıp, sonra her ne hikmetse bundan vazgeçmeleri de oldukça ilginçti.

Ve yine Amerikan güdümünden çıkan Milli ve güçlü orduya karşı, alternatif bir polis teşkilatını kurmayı ve bunu ılımlı ve Amerikancı İslamcılarla doldurmayı ve ordu-polis çatışması gibi bir kaos ve kavgayı başlatmayı amaçlayan, Emniyetteki "Süper NATO" örgütlenmesinin ele başlarından sayılan Abdulkadir Aksu ve ekibi de Tayyip Erdoğan'ın çekirdek kadrosunu teşkil etmekteydi. Turgut Özal 1983'ten itibaren, ABD'nin talimatları doğrultusunda "Polis vazife ve Selahiyetleri yasasını" değiştirdi. 1987 de polis, iç güvenlik harekatında TSK'nin önüne geçirildi. Polise olağanüstü yetkiler hatta TSK içinde bile istihbarat toplama imkanları verildi. Bu "Özel Harekat Timleri" ABD'li subaylar ve MOSSAD tarafından eğitildi. Emniyetteki ele başları ise, Korkut Özal'ın hazırlayıp, ANAP'a devrettiği bir ekipti.

21 Şubat 1998 tarihli "2000'e Doğru" Dergisinde "Gizli Kırıkkale Toplantısı" başlığıyla TÜPRAŞ Tesislerinde, dönemin Gaziantep Valisi Abdulkadir Aksu, İzmir Valisi Vecdi Gönül, Ankara Valisi Cahit Bayar, Emniyet Genel Müdürü Saffet Arıkan Bedük, içişleri Müsteşarı Galip Demirel gibi isimlerin 21 Ocak 1987 de toplanarak, TSK ya karşı emniyette oluşturulan bu tehlikeli yapılanmayı planladıkları bildirildi.

Polisimizin her bakımdan güçlendirilmesi elbette milletimizin takdir edeceği ve sevineceği bir şeydir. Ama hıyanet kokan ve kuşku uyandıran gelişmeler, polisimizi ordumuza karşı kullanma girişimleriydi...

Yine sevinerek söyleyelim ki, bu yöndeki girişim ve oluşumlar, sonunda fark edilip  etkisiz hale getirildi.

Son yıllarında genel merkezi kısmen bazı masonların kontrolüne giren MTTB'nin bir nevi devamı mahiyetinde görünen ve 29 Mayıs 1985 de MTTB eski başkanlarından İsmail Kahraman, Ali Coşkun, Cemil Çiçek, Abdulkadir Aksu, Zeki Ergezen, Hasan Kalyoncu ve Tayyip Erdoğan tarafından kurulan BİRLİK VAKFI'da Yenilikçilerin karargahı gibi faaliyet gösterdi. Açılışına, Star Tv'nin bir "Kırmızı Koltuk" programında "Türkiye İsrail'in önderliğinde oluşacak bir Orta Doğu ortak pazarına girmelidir!?." diyen Korkut Özal ve Necati Çetinkaya da iştirak etti. 1 Temmuz 1995'teki 10.Genel Kuruluna ise Mesut Yılmaz, Hasan Celal Güzel, Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ve Abdulkadir Aksu'nun yanında Fethullah Gülen ve yakın adamı Manisa milletvekili Rıza Akçalı'nın da katılımı dikkatleri çekti.

O dönemde Prof. Esat Coşan'ın da desteklediği bilinen bu hareket, Milli Görüş bünyesinde anti Erbakan bir oluşuma hız verdi ve partide yenilikçi-gelenekçi tartışmasını tetikledi.

Tayyip Erdoğan'ın, ABD ile ilişkili İslam ülkelerindeki bazı masonik mahfillerle münasebetlerini ayarlama konusunda Riyad Büyükelçisi Yaşar Yakış ta önemli görevler üstlendi.

Ve yine eğitimini Amerika'da yapan, ABD'deki birçok lobiyle ve özellikle Amoco petrol şirketiyle irtibatları saptanan ve MİT eski Kontr-terör daire başkanı olup sonra Amerika'ya kaçan Mehmet Eymür'le de ilişkileri bulunan ve Kanal 7'nin Ankara temsilciliğinde görev alan bir kişinin de Tayyip Erdoğan'ın Amerikan Büyükelçiliğindeki görüşmelerinde rol aldığı iddia edildi.

Şimdi bütün bunların ışığında, izanla ve insafla düşünelim; Siyonist lobilerden TÜSİAD üyelerine... Din istismarcılarından Atatürkçü geçinenlere... Mason Localarından, medya temsilcilerine bütün karanlık ve kiralık merkezlerin el birliği içinde Tayyib'i desteklemeleri ve sürekli şişirmeleri... Müslüman kesimi ürkütmemek için bir yandan vuruyor görüntüsüyle tozunu silkelemeleri... Ama diğer taraftan da suni ve sahte anketlerle AKP'yi yüzde 30'larda göstermeleri... Evet bütün bunlar sadece tesadüflerin ve ülkemiz hakkında iyi temennilerin bir sonucu olabilir mi?

Ve hatta AKP'nin kendisini batıya beğendirmek için geçmişini bu denli inkar etmesinin ve kimliksizleştirmesinin toplum tabanında nefret uyandıracağını ve AKP'nin hazır dünya düzenine fark eden Cengim Çandar'ın İsrail'den yazdığı yazı ibret ve dikkatle okumaya değerdir.

"Hele hele AKP'li Murat Mercan'ın Ariel Sharon'a yakın The Jerusalem Post gazetesine verdiği ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin asla zarar görmeyeceğini dile getirdiği demeci, bende "ama yeter artık!" gibisinden bir duyguya yer açtı.  "Bu yatıştırma girişimlerinin AK Partiyi "Kimliksizleştirme" sonucunu vermeye dönüşmesi tehlikesini de fark etmek gerekir."

"Ak partinin "İslami Kimlik" imajını top yekun ortadan kaldırmasının hiçbir gereği yoktur." "Böyle bir gelişme AK Partiyi anlamsızlaştıracağı gibi, Türkiye'yi uluslar arası sisteme yapabileceği en önemli katkıdan da mahrum bırakır."

Yarım asır boyunca ülkemizi yapay sağ-sol çekişmeleri ve Ecevit-Demirel ikilisiyle oyalayan güçler, şimdi aynı oyunu Tayyip'li AKP ve Dervişli CHP tahterevallisiyle sürdürmek peşindedir. Evet AKP, köksüz, renksiz, fikirsiz ve hedefsiz bir derlemedir. Bu gerçeği anlamak için dahi olmak gerekmiyor, biraz samimiyet ve feraset yeterlidir. Ve zaten, medya patronları ve Amerikancı parti başkanlarının katılımıyla gerçekleşen Frankfurt mutabakatı da bunun açık bir göstergesidir. Ve yine Erbakan Hoca'nın defalarca uğradığı haksız mahkumiyet ve mağduriyet kararlarına ilgisiz kalan, hatta alkış tutan kesimlerin, şimdi Tayyip Erdoğan'a doğrudan veya dolaylı destek çıkmaları da düşündürücü değil midir?

AKP'nin kaynak için düşündüğü 12 projeye dikkat edin:

  • 1. Yastık altı tasarrufların ve gurbetçi gelirlerinin ekonomiye çekilmesi için özel tedbirler alınacak
  • 2. Boğaz köprüleri, barajlar ve havalimanları 3-5 yıl kar garantisi ile hisse senedi düzenlenerek satılacak.
  • 3. Devlete ait 100 bin lojman öncelikle içerisindeki personele belirli vadeler içinde devredilecek.
  • 4. Kamunun elinde bulunan 2 bin 350 sosyal tesisin en az bin tanesi özelleştirilecek.
  • 5. Devlete artık yük olan 125 bin resmi aracın en az 50 bin adedi peyderpey elden çıkarılacak.
  • 6. İmar affı ve gecekondu önleme projesi ile modern şehir planları yapılarak gelir sağlanacak.
  • 7. Kamunun elindeki araziler belediyelerle işbirliği yapılarak arsa üretilmek suretiyle satılacak.
  • 8. Turistik tesislere tahsis edilmiş Hazine arazileri işletmeci firmalara rayiç bedelle devredilecek.
  • 9. Maden ve enerji kaynakları ile bor madenleri daha iyi değerlendirilerek devlete ek gelir sağlanacak.
  • 10. Bütçeye yük olmaktan kurtarılamayan KİT kuruluşlarından özelleştirilemeyenler tasfiye edilecek.
  • 11. RTÜK tarafından TV'lerin frekans tahsisi ihalesi yapılarak gelir sağlanacak.
  • 12. Paralı askerlik uygulamasına geçici olarak bir kez daha imkan sağlanacak.
  • Açıkça görülüyor ki, bunların içinde yatırım yoktur, üretim yoktur... Yerli imkanlarla Milli kalkınma hedefi yoktur. Sadece, Mirasyedi kafasıyla ülkeyi bir avuç rantiyeye pazarlama ve Türkiye'yi top yekun satılığa çıkarma ve böylece geleceğimizi karartma pahasına günü kurtarma niyeti taşımaktadır.
  • Ve zaten AKP'nin seçim kazanmasını sevinçle karşılayan Yunan hükümetinden batı gazetelerine Avrupa Birliğinden Amerikan lobilerine...Bu malum merkezlerin tavrı da oldukça anlamlıdır.

Bu arada asla unutulmasın ki, mazlumların bedduasını alıp zalimlere yanaşanlar, en büyük hıyanet ve hakareti yine onlardan görecektir. Bu ilahi adaletin bir tecellisidir. Ve herkes cezasını  işlediği suçun cinsinden çekecektir. Uğruna Hak'tan ve hayırdan ayrıldığı şeylerden de mahrum edilecektir.

Derin devletin ve gizli güçlerin ortaya çıkardığı ve paravan olarak kullandığı Genç parti'nin MHP,DYP, ve ANAP gibi partilerden kopardığı birkaç puanla onların barajın altında bırakılması sayesinde tek başına iktidara taşınan ve hatta anayasayı değiştirebilecek şekilde önü açılan AKP'nin hiçbir mazerete sığınamayacağı bu şartlarda neleri yapıp yapamayacağına çok kısa bir sürede anlaşılacak ve bir tasfiye sonucu Milli güçler yönetime el koyacaktır.

Artık bu oyunları bozmak ve şeytan şebekelerinin tuzağından kurtulmak zamanı gelmiştir.

İşte bunun için Erbakan ve Milli Görüş her zamankinden daha çok anlamlı ve önemlidir. Ve göreceksiniz, AKP'de her şey tersine dönecek ve Milli Görüş, saflaşmış olarak saadet sabahına erişecektir. Ve tüm Mili güçlerin toparlanma zamanı gelmiştir.

Evet; AKP hükümetinin karnesini doldurmak için yeterli zaman verilmiş, işte bir yıla yakın süre geçmiştir. Bugüne kadar AKP iktidarının başarılı ve yararlı sayılacak ve hayra yorumlanacak hiçbir icraatı görülmemiştir.Yapılan bütün anket ve kamuoyu araştırmaları da bu yöndedir.Ekonomi bütünüyle IMF'ye,dış politikamız siyonist CFR'ye teslim edilmiştir.Geleceğimizi karartma pahasına,"günü kurtarma" politikaları ve "suni bahar" havaları ile,halkımız boşuna ümitlendirilmiştir.

Mirasyedi kafasıyla bütün KİT'leri,devlet arazilerini, SİT alanlarını,hatta okul binalarını satılığa çıkaran...

Misyonerlik faaliyetleri,yani fakir ve fikirsiz bırakılan halkımızı Hıristiyanlaştırma hıyanetleri için; "Apartman Kiliseleri" oluşturmak üzere özel kanunlar hazırlayan,ama 365 milletvekiline rağmen İmam Hatip mezunlarına ve Başörtüsü mağdurlarına sahip çıkamayan...

İşçiyi,emekliyi,memuru,köylüyü,esnafı,sanatkarı unutan, tarımı, sanayileşme ve kalkınmayı perişan bırakan...

 AB'ye alınmak hayaliyle Kıbrıs'ı ve Ege'deki hayati çıkarlarımızı feda etmeye hazırlanan...

Batılı dostlarımızın dayatmasıyla Milli savunma harcamalarımızı kısıtlayarak ve yerli politika ve projeler üretiminde,Milli duruş sergileyen askerleri etkisiz bırakarak,ordumuzu zayıflatmayı, amaçlayan...

Amerikanın isteği doğrultusunda 2.tezkereyi Meclisten çıkaramamış olmanın ayıbını ve kaybını(!)telafi etmek üzere,bu sefer "gizli kararnamelerle" bütün üs ve limanlarımızın ,İran,Suriye,Arabistan ve Pakistan saldırılarında kullanılmak üzere ABD ve yandaşlarının emrine verilmesini sağlayan ve hatta AKP İstanbul Milletvekili ve Milli Savunma Komisyonu üyesi Emin Şirin'i bile çileden çıkaran ve tayip taraftarı eşi Nazlı Ilıcakla boşanmaya kadar varan, ve sonunda partiden ayrılmasına sebep olan...

Ve hatta, Irak işgaline ve Amerikan vahşetine direnen Müslümanları sindirmek ve Irak'ı rahat sömürmek için,oraya Türk askeri göndermeyi bile tasarlayan...

ABD askerlerinin Süleymaniye'deki 11 gözlemci subay ve astsubayımızın ve karargah çalışanlarının küstahça bir girişimle ve Türk ordusunu küçük düşürmek niyetiyle göz altına alınması ve yine Türkmen parti merkezi ve TV vericisinin basılıp görevlilerin tutuklanması karşısında Abdullah Gül'ün ağzı ve aracılığıyla Amerika'dan bile Amerikancı davranarak ve ABD'nin avukatı gibi konuşarak "Bu baskın lokal bir davranıştır.ABD üst yönetiminin bu gelişmeden haberi olmamıştır" deyip köle ruhlu bir tavır takınan...

Ve kendi ördüğü koza içerisinde boğulan ipekböceği misali,etrafımızdaki İslam ülkelerinin tek tek istila edilmesine göz yumarak,hatta taşeronluk yaparak,asıl hedef olarak Türkiye'mizin işgaline ve Arz-ı Mev'ud-Büyük İsrail hayaline zemin hazırlayan...

Ve böylece,ülkemizi,şuursuz ve sorumsuzca korkunç kriz ortamlarına ve sosyal patlamalara doğru,hızla yuvarlayan bu AKP hükümetini, İsrail cumhurbaşkanı Siyonist Moshe Katsav : "Türk halkının, 3 Kasım seçimlerinde en doğru kararı verdiği her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.Çünkü AKP, İsrail'den önce TÜRKİYE'Yİ AB'ye sokacaktır!?" sözleriyle alkışlamakta ve böylece AKP'yi hangi güçlerin iktidara taşıdığı ve kendi şeytani amaçları için kullanmaya çalıştığı da,kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Ama unuttukları-daha doğrusu şiddetle korktukları ve unutmaya çalıştıkları- bir şey daha var!..

Amerika'nın da, Siyonist saltanatının da, işbirlikçileri olan iktidarların da sonları yaklaşmıştır.

Erbakan Hoca'nın ve aklı selim erbabının tarihi  uyarılarına kulak tıkayan ve bu son fırsatlarını da kaçıran zavallıların, zelil ve rezil olacakları günler kapıdadır...

AKP iktidarının duyarsız ve ayarsız davetiyle hem de 90 kişilik bir ekiple Türkiye'ye gelen, İsrail'in Terör başkanı Moshe Katsav'ın, Cumhurbaşkanı Sezer tarafından kabul edildiği, aynı gün ve saatte, Erbakan Hoca'nın Filistin temsilcisini Parti merkezinde misafir etmesi ise, anlayanlar için, şeytanları şaşkına çeviren onurlu bir davranış ve çok anlamlı bir karşılıktır.

İşte AKP iktidarının ilk bir yıllık karnesi:

Devlet her gün 248 Trilyon kazanıyor... Ama buna karşılık 386 trilyon harcıyor... Yani her gün 138 trilyon açık... Günlük 248 trilyon gelirin, 207 trilyonu, işçi, memur, esnaf ve köylüden toplanan vergilerden, 3 trilyonu da çeşitli ceza ve gelirlerden oluşuyor.

Günlük 248 trilyonluk gelirin 194 trilyonu faize gidiyor. Elde kalan 54 trilyon da memur işçi maaşına ve cari harcamalara veriliyor.

Yani yatırıma bir kuruş kalmıyor. AKP İstanbul milletvekili Cengiz KAPLANOĞLU, Silivri de "Allah'ın gavuru İMF bile, AKP'den çok razı, ama bu millet hala bizden şikayetçi !?" diyerek kime hizmet ettiklerini itiraf ediyor.

Ve Tayyip Erdoğan YAŞ kararlarına şerh koyma şovlarıyla halkı oyalamaya çalışıyor...

YAŞ toplantısında Başbakan "İrticai faaliyetleri tespit edilenlere, bu tür ihraç kararları verilmesin demiyoruz. Ama ille gerekiyorsa bu platforma gelmeden, kendi bünyelerinde halledilsin istiyoruz!?  Diyerek, bu tür uygulamaların kamuoyu gündemine taşınmadan ve tartışma konusu yapılmadan, gizlice yürütülmesini öneriyor...

Ama topluma ve tabanına da, "Bakınız tepkimizi koyduk..." diyerek sahte kahramanlık gösteriyor.

Pentagon'un yarı resmi sözcüsü sayılan Newyork Post gazetesinde eski general Ralph Peters'in "Türkiye 2. tezkereyi çıkarmamakla ABD'ye kalleşlik yapmıştır. Artık Türkiye'yi hesaba katmadan  Irak'ı 3'e bölmenin ve Kürdistan'ı kurmanın zamanıdır." Şeklinde küstahça açıklamalar yaparken AKP yöneticileri hala Amerikan dostluğundan bahsediyor.

Amerika ve Avrupa'nın dayatmasıyla ülkemizin geleceğini karartacak kanunları bir bir çıkarırken, başörtülüye imam hatipliye sahip çıkılmıyor.

Annesi Sebataycı, babası sabataycı, eşinin annesi sabataycı, kendisi İsrail'de yetişmiş, iyi derece ibranice bilen Yahudi asıllı mason Türk diplomatını MİT'in başına geçirme görüşmeleri için Tayip Erdoğan kalkıp Avusturya'ya gidiyor.

"Hortumcularla savaşan kahraman" edasıyla Uzan Grubuna müdahale eden AKP iktidarına sormak lazım:

1-Evet hırsızların, hortumcuların üzerine mutlaka gidilmesi gerekir. Ancak, niye sadece Uzanlar seçilmiştir?

Yoksa, daha büyük vurgun ve soygunları gözlerden gizlemek için midir?

2-Uzan Grubu'nun üzerine, her haltına ve haksız kazancına rağmen, "Milli ve yerli" cephede gözükmesi, ABD, AB ve IMF karşıtı bir tavır sergilemesi yüzünden mi gidilmiştir?

3- Halkımızı Türkiye üzerindeki oyunlar konusunda uyaran yayınların susturulması da hedeflenmiş midir?

Evet dürüst, değerli ve dengeli bir aydın olan Mehmet Şevket Eygi Beyefendi soruyor:

Uzanlar Başbakana saldırmamış olsalardı başlarına bunlar gelecek miydi?

Gelmeyecekti...

Uzanlar Başbakanla, AKP ile iyi geçinselerdi, onlara şirin görünselerdi bunca dosya ortaya çıkacak, takibat yapılacak, mahvetme ve bitirme hareketlerine girişilecek miydi?

Hayır...

İşte Türkiye'nin hastalığı budur.

Kanunlar, nizamlar var ama onlar bazen işletiliyor, bazen işletilmiyor.

Şimdi soruyoruz: Niçin Aydın Doğan'a (ve perde arkası asıl patronlarına) dokunulmuyor?

Ve dikkatli ve deneyimli yazar Vahap Munyar soruyor:

"Onları devirmeyi ABD mi istedi."

OKUYAN, yazan, ‘‘çok bilen'' iki entelektüel, Uzan olayını tartışıyor...

ENTELEKTÜEL 1: AKP'nin Uzan Grubu'nun üstüne gitmesini ABD istedi. Cem Uzan'ın Genç Parti'si (GP) öne çıkmaya başlayınca ABD bundan rahatsız oldu. Adamlar Petkim ihalesini de kazanınca, ABD iyice huysuzlandı.

ENTELEKTÜEL 2: Uzanlar, Çukurova Elektrik ve Kepez'de ‘‘halka açıklık'' kurallarını yıllarca çiğnedi. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) bu iki şirkete 50 dolayında dava ve soruşturma açtı. Tek başına iktidara gelen AKP, önce ÇEAŞ ve Kepez'e el attı, iki şirketi yeniden devlet yönetimine aldı. Bu, yıllar önce yapılmalıydı. Bunlar olurken, Petkim Uzanlar'a verilemezdi.

ENTELEKTÜEL 1: Neden geçmiş hükümetler bu işe el atmadı? Bence çıkarları çakışıyordu. Şimdi siyasi çatışma var, ABD de bastırınca AKP düğmeye bastı.

ENTELEKTÜEL 2: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) İmar Bankası'nı kapattıktan sonra içinden bin bir türlü oyun çıkmaya başladı. Bankanın içine girilince, 8-9 katrilyon liraya varan ‘‘kayıt dışı hesap'', ‘‘açığa bono satışı'' gibi oyunlar çıktı. Türkiye bunları yabana mı atacak?

ENTELEKTÜEL 1: Bu durumu geçmişte Hazine, son birkaç yılda BDDK nasıl görmedi? Bence göz yumulmuş. ABD istedi, Uzan'a karşı kahraman kesildiler.

Zaten ABD Motorola ve Nokia'nın başına gelenlerden sonra Uzan'ın ipinin çekilmesini istedi. Sonrasında hep ABD parmağı var.

Ve usta yorumcu Necati Doğru soruyor: Bütün bunlar ABD uşaklığına, kahramanlık kılıfı geçirmek midir?

Amerikan özel timine bağlı komandolar Washington'dan verilen emirle Kuzey Irak'ta görev yapan 11 Türk subayının karargahını basmışlar, tıpkı Saddam'ın askerlerine yaptıkları gibi, bizimkilerin de başlarına çuval geçirmişler, ellerini arkadan plastik kelepçelerle kelepçelemişler, dipçiklerle kollarına, kanatlarına vurarak kamyonetlere yükleyip götürmüşlerdi.

Özür de dilememişlerdi.

Sadece; "Bizi sizin askerinizin başına çuval geçirmek zorunda bıraktığınız için teessürlerimizi bildiririz" türünden aşağılayıcı, küstah tavırlarına devam da etmişlerdi.

Şunu anlatmak istediler.

Türk Ordusu bir hiçtir.

Gücü yoktur. ABD arkasında olmazsa Türk ordusu hiçbir şey yapamaz. Karargahına gideriz, "parola söylemeden" içeri gireriz, çuvalı geçiririz, ateş bile edemezler.

Lütfen hatırlayın. 11 çuvalın anlamı neydi? Bu değil miydi?

Şimdi aynı ABD, Irak'ta girdiği "belalı-kanlı-yalanlı bunalımdan" çıkabilmek için Türkiye'den ordusunu istiyor.

Gücü yoktur. Hiçtir. ABD olmazsa savaşamaz. Durumuna düşürmeye çalıştığı Türk Silahlı Kuvvetleri'nden 10 bin Mehmetçik Irak'a gidecek, her gün 2-3 Amerikan askerinin öldüğü bölgeyi "Iraklı direnişçilerden temizlemek" için çarpışacak. Her gün Amerikan askerleri yerine 2-3 Mehmetçiğin cesedi ülkeye gelmeye başlayacak. Ve böylece... Dünyaya yalan söylemiş Amerika... Irak'ı işgal etmiş Amerika... Irak üzerindeki yetkilerini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne devretmek istemeyen Amerika... Savaşta tahrip gücü çok yüksek, fakat girdiği ülkede kalabilme gücü çok düşük olduğu ortaya çıkan Amerika...

Haftada üç gün askerlik yapmak, dört gün de bira içip kafa bulmak, yüksek maaşlar almak için orduya yazılmış paralı askerleriyle Irak'ta direnenleri durduramayacağını anlayan Amerika, Türk ordusuna "Irak'ta yarattığı kaosu temizletmede" hizmet erliği yaptıracak.

Başına çuval geçirdi. Hizmet eri de yapacak.

Ve bütün dünyaya "Ben hem çuval geçirir, hem de çuval geçirdiğime uşaklık yaptırırım" diye ilan edecek. Birleşmiş Milletler şemsiyesi ve bütün dünya ülkelerinin ortak katılımı olmadan Irak'a Türk askeri göndermek, "Amerikan uşaklığı" değilse nedir?

Geçmişte, "dünyanın egemeni benim" diyen bütün imparatorlukların sonu hep aynı oldu. Roma'yı tarih doğurdu, tarih gömdü. Bizans'ı tarih doğurdu, tarih gömdü. Osmanlı'yı tarih doğurdu, tarih gömdü. Üzerinde "güneşin batmadığı İngiliz İmparatorluğu"nu da tarih doğurdu, tarih gömdü.

ABD imparatorluğunu da.. Tarih doğurdu. Tarih gömecek. Belki 25 yılda gömecek... Belki 50 yılda... Ama mutlaka gömecek...

Saldırma ve işgal etme gücü çok yüksek, fakat işgal ettiği ülkede kalma gücü çok düşük bir sürece girmiş olması, ABD imparatorluğunun da bitişe dümen kırdığının göstergesidir. Bitecek bir imparatorluğun bataklık temizleyicisi olarak biz tarihe niçin geçelim?

Dört koldan çembere aldılar. AKP; ABD'ye söz vermiş. Başbakan çok istekli. Genelkurmay "olur" diyor.

İş dünyası, "Amerika'yı zaten küstürdük, şimdi asker göndererek kendimizi affettirelim" plağını çalmakta. Bazı aydınlar; "Amerika'nın istediğini yapmaz, asker göndermezsek Kürtler'in arkasına geçer, isyan çıkarır, Güneydoğu'yu elimizden alır" özgüvensizliğine batmışlar. ABD'deki Bush yönetiminin Türkiye'deki yerli uzantıları ise Amerikan direktiflerinin şakçakçılığını yapmaktalar.

İsrail Dışişleri Bakanlığı eski müsteşarlarından... 1977'de Ankara'ya büyükelçilik diplomatı olarak atanan... Ve 25 yıldır ülkemiz ve milletimizle  ilgili araştırmalar yapan, İsrail'in Türkiye özel uzmanı Alon Liel adlı Siyonist, son yayınladığı: "Demo-İslam: Türkiye'nin Yeni yüzü" adlı, ibranice kitabında "Tayyip Erdoğan'ı 10 yıl öncesinden keşfettiklerini" itiraf etmesi...

Ve yine "İsrail'de ders verirken Tayyip Erdoğan'ın ne olduğunu soran öğrencilere "Light (layt) İslam" (yani kullanılmaya ve korkutulmaya müsait adam) cevabını verdiğini söylemesi, AKP'nin perde arkasının, en net aynasıdır.

Tayyip Erdoğan'ı "Kuranın Adil düzenini ve İslam Birliğini önleyen Adam" anlamında "Şeriatı o engelledi... Erdoğan, İslam'ın özel hayattaki yeriyle Kamudaki yeri arasına bir duvar çekti. Bu ise tam aradığımız şeydi.." diye öven İsrailli diplomat, bu ifadeleriyle önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır.

Bu arada Turkısh Daily News'in haberine göre: "Bir iki ay içerisinde, ABD Kuzey Irakta  bağımsız bir Kürdistanı ilan edecek ve bu devletin cumhurbaşkanlığına sıra ile Barzani ile Talabani getirilecek.

Bunların ardından, Türkiye'de de, adım adım "federe sistemine" geçilecek ve yerel yönetimlere yetki verilmek suretiyle ve dış güçlerin de desteğiyle, yapılacak iç oylamalar sonucu, Güneydoğu da bağımsızlığa erişecek ve böylece 2. Sevr'in gerçekleşecek."

İşte bu iki fotoğrafı birleştirdiğinizde, T.Erdoğan'ın ve AKP  olayının gerçek yüzü daha iyi sırıtmaktadır.

25 Eylül 2003 TRT 2 11.00 haberlerinde verildiği gibi, 27 İsrail pilotu, Hava kuvvetlerine dilekçe verip, Filistin mevzilerine yapılacak vahşi ve çağdışı saldırılara katılmayacaklarını, bu zulme alet olmaktansa istifalarını sunacaklarını" söylemelerine karşılık, AKP'nin ABD ve İsrail'in Iraktaki katliamlarına jandarmalık yapmaya can atmaları, "Layt (ılımlı) İslam'ın" anlamını ve amacını yansıtmaktadır.

AB'ye kabul edilme hevesiyle, Millete danışılmadan, mecliste bile tartışılmadan, CHP ile birlikte kabul edilen, 7. uyum paketiyle  MGK sekreterliğinin işlevsiz hale getirilmesi gibi, Orduyu etkisizleştirme girişimlerini...

Ve yine Orduya lojistik destek sağlayan ve Ulusal Kriptoloji Enstitüsü gibi, gizli ve milli strateji ve projeler üreten birimleri bünyesinde barındıran TÜBİTAK'ı siyasallaştırma ve dolaylı olarak orduyu sıkıntıya sokma denemelerini hayra yormak imkansızdır!

Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in dediği gibi: Adnan Menderes'de bazı merkezlerin yönlendirmesiyle bu tür girişimler başlatmış, ama bütün bunlar hüsranla sonuçlanmıştır.

Bu hükümetin geleceğimizi ve milli güvenliğimizi ipotek altına sokan Kıbrıs ve Irak politikaları da umarız hedefine ulaşmadan gafil başlarına bela olacaktır.

 

http://www.millicozum.com/content/view/595/47/

 

BİR ÇETE ARANIYOR

Milli Çözüm Dergisi

Yazar Erdoğan PİŞKİN   

 

 

"Küresel çete"ye (Siyonist sermaye hakimiyetine) teslim olmuş AKP iktidarı, Danıştay saldırısının arkasından aradığı çeteyi bir türlü bulamıyor!... Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor. AKP'nin bu alık tavırları Hz. Mevlana'nın nefsi emareye işaret ederek: "Düşman kendi odasında ve hanımının koynunda bulunuyor. Zavallı ahmak, silahını almış, dışarıda ve bahçe kapısında düşman arıyor!" benzetmesini hatırlatıyor.

 

Başbakanın bilgiçlik edasıyla açıkladığı gibi, Danıştay'a yapılan saldırının arkasından bir ihanet çetesi çıktı. Ama bir gün bile geçmeden bu çetenin çatısı yıkıldı.

Başbakanın kehaneti çıkmıştı ama ortada küçük bir soru işareti kal­mıştı! Çete neredeydi? Lideri kimdi? Gözler tabii hemen Emniyet'te sorgulanan eski subay Muzaffer Tekin'e çevrilmişti. Basın kullanıl­mış, Muzaffer Tekin bir kuşku yumağı ve çete lide­ri kisvesine sokulmuştu. Birtakım fotoğraflarla işin ucu emekli subaylara ve orduya uzatılmıştı... Lider bulunmuştu! Ama bu lide­rin Danıştay baskınıyla ilgi­si kurulamıyordu. Tekin 4 gün Emniyet'te tu­tuldu. Gazetelere birtakım fotoğraflar dağıtıla­rak kafalar karıştırıldı. Sonunda beklenen ol­du.

Tekin serbest bırakıldı. Danıştay bas­kınını saptırmak ve azmettirici koltuğuna bir "ulusalcı çete" oturtmak girişimi şimdilik başa­rılı olmadı. Oysa bu yolda nasıl da yoğun çaba harcanmıştı. Örneğin Hürriyet'te Saygı Öztürk şu haberi yapmıştı:

"Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mü­cadele Şubesi'ndeki sorguda Alparslan Arslan'a ‘örgüt şeması' gösterildi. İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, bazı emekli su­bayların da isimlerinin, fotoğraflarının yer aldı­ğı şema hakkında Arslan'a, ‘Bunlardan hangisiyle berabersin?' sorusunu yöneltti. Fotoğrafları inceleyen Arslan, ‘Hiçbiriyle beraber değilim. Eyleme kendim karar verdim' karşılı­ğını verdi... "Eylemi Müslüman Türk gencinin refleksiyle yaptım" şeklinde yanıtladı.

Vuran da fethullahçı, sorgulayan da! Nasıl oluyor?

Danıştay saldırısını sorgulayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in Fethullahcılık sicili bulunduğu biliniyor. Saldırının tetikçisi Alparslan Aslan'ın ailesinin Fethullahçı olduğu söyleniyor. Ayrıca, mezun olduğu Marmara Hukuk Fakültesi'nden Arslan'ı tanıyanlar da onun Fethullahçı olduğunu anlatıyor. Bu durum Danıştay saldırısının ilginç bir yönünü ortaya koyuyor. Saldırıyı gerçekleştiren tetikçi Fethullahçı. Saldırıyı sorgulayan ve aslında tertibin merkezinde olduğu anlaşılan Emniyet İstihbaratı'nın başı da Fethullahçı.

2006 Sonu-2007 Başı vizyona girecek bir "film" mi çekiliyor?

Bu rapor, PINR Report adıyla çeşitli ülke analizleri­nin yer aldığı ağırlıklı olarak Amerikan kaynaklı bir siteden. Raporun, yayınlanış tarihi 17 Mayıs idi. Ya­ni, Danıştay'a karşı girişilen alçak saldırıyla aynı gün. Sonuç kısmında şöyle deniliyor: "Türkiye'nin AB'ye katılma girişiminin çöküşü, Erdoğan hü­kümeti üzerinde Türkiye'nin laik seçkinlerinden gelen siyasi harareti çok büyük ölçüde arttıra­caktır. Bu hararet, Mayıs 2007'de cumhurbaşkanlığının el değiştirmesi yaklaştıkça, daha da artacaktır. Türkiye'nin laik seçkinleri AKP'nin atadığı bir İslamcıyı ülkenin yeni cumhurbaş­kanı olarak kabul edeceğe benzemiyorlar. Türk askeri bunu engellemek için siyasi müdahalede bulunmayı oldukça gerekli ve uygun görebilir. Müdahale, Erdoğan hükümetinin 2006 sonu ya da 2007 başlarında çöküşünü provoke edebilir." (22.5.2006 / Cengiz Candar / Bugün)

 

Oysa Cengiz Çandar'ın da bağlı olduğu lobilerden vahiy alan Hoca: "Türkiye'de 28 Şubat'ı aratacak gelişmeler yaşanacak" kehanetini ortaya atmıştı.

Ve bu zat Nuriye Akman'la yaptığı röportajında:

Bana göre İslam dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların yaşadığı yerler var. O da kültür Müslümanlığı, İslam'ı kendi düşüncelerine göre yeniden inşa etmiş Müslümanlar var. İnsanın, inandığı şeylere doğru inanması, doğru inandığı şeyleri de doğru uygulaması lazım. Müslümanlığa sahip çıkması lazım. İslam dünyası dediğimiz coğrafyada bu anlayışta, bu felsefede toplumların var olduğu söylenemez.

Müslümanların dünya muvazenesine katkıda bulunacaklarına şu anda ihtimal vermiyorum. İdarecilerde de o mantığı göremiyorum. İslam dünyası, şimdilerde belli ölçüde aydınlanma olsa da çok cahil. Ferdi Müslümanlık var. Dört başı mamur Müslümanların var olduğunu şahsen görmüyorum. Başkalarıyla münasebet içinde olabilecek ve aynı zamanda bir birlik teşkil edebilecek, müşterek problemlerini halledebilecek, kainatı yorumlayacak, kainatı çok iyi okuyacak, geleceği çok iyi okuyacak, gelecek adına projeler üretebilecek Müslümanların olmadığı bir dünyaya ben İslam dünyası demiyorum. (Gurbette F.Gülen. Nuriye Akman, 6. baskı sh.21)

Sözleriyle:

a) İslam dünyası gerçeğini ve Müslümanların güç potansiyelini yok sayarak, Amerika'ya yaranmaya ve yamanmaya,

b) Müslümanlara ümitsizlik ve çaresizlik aşılayarak, siyonist emperyalizme mahkum ve mecbur bırakmaya,

c) Erbakan Hoca'nın artık zafere yaklaşan tarihi girişimlerini ve D-8 gibi projelerini küçümseyip kötüleyerek, şeytani cephenin işini kolaylaştırmaya çalışmıştı.

d) Asla gerçekleri yansıtmayan ve hele bir İslami cemaat liderine hiç yakışmayan bu karamsar ve karalayıcı sözler; kendi kendilerini de inkar anlamındaydı.

Fethullah Gülen'in başındaki hareketi, "Mehdiyet ve Mesihiyet" hizmeti sayanlar, acaba bu itiraf ve iftiraları nasıl karşılamıştı?

 

 

Saldırganın Fethullahçı Olduğu Söyleniyor

Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi Derneği Genel Başkanı Taner Ünal, Danıştay'a yapılan saldırı ile ilgili olarak "ilginç" açıklamalarda bulundu..

"Danıştay'da yapılan menfur saldırıyı yapan şahıs ailecek Fetullahcıdır" diyen Ünal şöyle dedi:

Bu olay Fetullahçı ekip - Pentagon - CIA - Nato Güçleri tarafından ortaklaşa yürütülen bir provakasyondur.

Pentagon'da hazırlanan bir takım planlar sanki emniyetten alınan bilgilermiş gibi kamuoyuna aktarmakta diğer basın kuruluşları ise bu aldıkları bilgilerin doğruluğuna inanarak yayın ve yorum yapmaktadırlar.

Ortada bir yılan vardır ve bu yılanın kuyruğu nerede bir Vatansever - Milli - Milliyetçi - Ulusalcı kişi veya kurum varsa ona değmektedir.

Menfur saldırıyı yapan katilin ilişkileri Ülkücü Hareketten Ulusal solculara oradan Vatansever kuvvetlere kadar oldukça geniş bir yelpaze içerisinde nerede vatan millet sevgisiyle bir şeyler yapmaya çalışan kurum veya kuruluş varsa onunla irtibatlandırılmaya çalışılmıştır.

Bu saldırının sebebi:

PENTAGON CIA VE NATO GÜÇLERİ TARAFINDAN MALUM HOCAEFENDİ EKİBİNE SİYASETEN YOL AÇILMASIDIR" diyordu.

Alparslan Arslan'ı MOSSAD Bulgaristan'da eğitiyor!

Genelkurmay'a yakın bir kaynağın Ankara Terörle Mücadele elemanlarının belirttiğine göre, MOSSAD'a bağlı çalışan ve Gonca Bahar adına bir kimliği de bulunan kadının, Alparslan Aslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulgaristan'da eğittiği biliniyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpira adlı şirketin Bulgaristan'daki tesislerinde veriliyor.

Genelkurmay'a yakın bir kaynaktan Aydınlık'a ulaşan bilgiye göre, Al­parslan Arslan'ın Süper NATO'yla olan bağlantısı MOS­SAD üzerinden kuruldu. Bu ger­çek Ankara Terörle Mücadele Şubesi tarafından da tesbit edil­di. MOSSAD'a bağlı çalışan "Gonca Bahar" adına bir kimli­ği de bulunan kadının, Alpars­lan Arslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulga­ristan'da eğittiği belirtiliyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpra adlı şirketin Bulgaris­tan'daki tesislerinde verildi. Bu durum, Alparslan Arslan'ın ba­şından beri üzerinde durulan Bulgaristan bağlantısını da açık­lıyor.

"BULGAR HOCA" KİMDİR?

Bulgaristan'la ilgili diğer bir nokta da, Alparslan Arslan'ın Bulgar kökenli bir kişiyle olan ilişkisi. Tetikçinin babası, olay­dan hemen sonra yaptığı açıkla­mada, oğlunun bir Bulgar ile ta­nıştıktan sonra hayatının değiş­tiğini söylemişti. Tabii tek başı­na "bir Bulgar" ifadesi pek bir anlam taşımıyor. Ancak daha sonra söz konusu Bulgar'ın la­kabının "Bulgar Hoca" olduğu ortaya çıktı.

Ancak "Bulgar Hoca" la­kaplı istihbaratçının Bulgaristan istihbaratından atıldığı belirtili­yor. Adı Jelyo Penev olan Bulgar istihbaratçı ara sıra Türkiye'ye gelen ve Rusya'ya girmesi yasak olan bir kişi.

Penev, 2001 yılında Bulgar askeri istihbaratından atıldı. Atılma nedeni; Bulgar gizli ser­visinin Rus gizli servisiyle birlik­te 1998 yılında yaptığı ortak bir araştırmanın bilgilerini satmak. Kısa bir süre yargılandıktan sonra delil yetersizliğinden ser­best bırakılınca, İngiltere'ye gi­diyor. Bazı Rus kaynaklar, Jelyo Penev'in MI-6'ya çalıştığını, söz konusu bilgileri İngiltere'ye sat­tığını belirtiyor.

Jeljo Penev'in Türk asıllı bir sevgilisi var. Penev çok iyi dere­cede İngilizce, Arnavutça, Türk­çe ve Rusça biliyor. Bir dönem Kosova'da bulunmuş. Türki­ye'yi ara sıra ziyaret ediyor. Pe­nev, 2003 yılında Rusya Federasyonu'nun Inguşetya bölgesi­ne gitmiş. 3 aya yakın bir zaman kalmış. Vize ihlali nedeniyle sı­nır dışı edilmiş.

Bulgar Hoca lakabı ise ol­dukça dikkat çekici. Rus kay­naklara göre "Bulgar Hoca" lakabı, Jelyo Penev'e Hıristiyan olmasına rağmen Müslümanlar­la yakın ilişki kurması nedeniyle verildi.

 

Fethullahçı Yapılanma Organize Suç Örgütü Gibi Çalışıyor

Şu anda Danıştay'a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu ekip, suça azmettiren merkezlerin üzerini örtmeye, böylece suçun aslî faillerini giz­lemeye çalıştığı için, suça ortak olmuştur. Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip eki­bine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan'ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Su­çu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yık­mak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. Soruşturma ekibi, kamuoyunu, suçun merke­zinde bulunan ABD'nin ve Cumhuriyet yıkıcı­sı iktidar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek aynı zamanda Cumhuriyete, vatana ve millete karşı ağır suçların içine bat­maktadır.

Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmek­tedirler. Yani polis açıklamalarındaki ifadesiy­le "Organize suç örgütü."

ABD'nin Derin Devleti faaliyettedir ve Tür­kiye'nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur.

Soruşturmanın başında fethullah sicilli daire başkanı bulunuyor!

İşte bir sicil raporu:

"Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullahcılara) yakın. Dikkat edilmelidir"

Rapor, 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından el yazısıyla yazılmış ve imzalanmıştır.

Bu sicil rapor, 59983 sicil numaralı Emniyet istihbarat Daire Baş­kanı Ramazan Akyürek hakkındadır.

Sicil raporu öyle kasalarda falan değil, Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyalarında..!

Sicil Amiri öyle sıradan bir şef veya müdür değil, İstanbul Valisi Ramazan Akyürek'in "Emniyetteki hizipleşmenin içinde" bulundu­ğu, yani örgütlü olduğu, görev sorumluluğu taşıyan Cumhuriyet valisince sicile yazılmış ve imzalanmış.

Sicilinde Ramazan Akyürek'in örgütü de saptanmış: "irticai akımdan" ve parantez içinde (Fethullah) diye adı belirtilmiş. Ve "dikkat edilmelidir" notu düşülmüş.

Anlaşılan sicildeki bu "dikkat edilmeli" notu, Ramazan Akyürek'i, Emniyet istihbarat Daire Başkanlığı'na yükseltmiş.

Dikkat edilmesi gereken adam, şimdi herkese dikkat eden ma­kamda.

Ve "dikkat edilmesi" gereken Fethullah sicilli daire başkanı, Da­nıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiriyor.

"Dikkat edilmesi" gereken Fethullah sicilliye, Türk Emniyeti'nin istihbarat dairesi, yani beyni teslim ediliyor."

Soruyoruz: "Fethullahçı" emniyet yetkilileri Danıştay cinayetini ne kadar ciddi araştırıyor?

Emniyet istihbaratının Muzaffer Tekin fotoğrafları üzerinden kamuoyuna yapılan servis sürerken; Danıştay saldırısının arkasında iki ana odağa doğru gidiliyor:

Bir tarafta Fethullahçı olarak adlandırılan odakların,

Öbür tarafta Masonik yapıların ve MOSSAD bağlantılarının pis kokuları yayılıyor!

Danıştaydaki saldırı öncesinde bozulacağı tutan kameralar ve kayıt sistemi ile ilgili Oyak Güvenlik'in apaçık teknik bir yalan söylemesi de ayrı bir anlam taşıyor.

Bu anlamı güçlendiren somut done ise;

Soruşturmayı yürüten Emniyet ekibinin bizzat merkezinde yer alıyor.

Evet, Emniyet İstihbarat Müdürü Ramazan Akyürek kimden yürekleniyor?

Belgenin tarihi: 16 Temmuz 2001

Konu: Asya finans

Belgenin Yollandığı Yer: DGM Cumhuriyet Savcılığı

Şunları yazıyor:

"Asya Finans isimli kurumun halka yüksek faiz karşılığı krediler verdiği ve geri ödemeleri temin etmek için silahlı çete oluşturmak suretiyle zor kullanma ve tehdit yolu ile para tahsilatı yaptıkları bildirilmiştir."

Asya Finans'ın para tahsilatı için çete kurduğunun tespit edildiğini belirten resmi bir belge bulunuyor.

Bu resmi belge sonucunda İstanbul DGM sözkonusu çetenin tespitine yönelik bir çalışma grubu kurulmasına karar veriyor.

Sonra mı ne oluyor?

Gelin yine 10 Temmuz 2002 tarihli resmi bir belgeden okuyalım:

Fethullah Gülen grubunun Emniyet içerisindeki etkinliği: özellikle İstihbarat Şube Müdürlüğü ve Daire Başkanlığı'nın teknik takip birimlerinde odaklanmaktadır.

 

 

Bu nedenle ilgili birimlerden habersiz dinleme ve izleme faaliyetlerinde bulunulması başlangıçta planlanmış ancak 30.10.2001 tarihli ekte sunulan talimatnamenin 8. maddesinin "h" ve "ı" bendlerine göre bu birimlerden habersiz, yargı kararı da olsa teknik takip ya da izleme yapılması imkansız hale getirilmiştir.

Bu talimatnamenin de esasen bu grubun girişimleri ile çıkartıldığı kanaati tarafımızda mevcuttur."

Yani: Fethullahçı olarak bilinen Asya Finans'la bağlantılı çalıştığı belirtilen bir çeteye yönelik istihbarat çalışmasının;

Emniyet içindeki Fethullahçı odaklar tarafından engellendiğine dair resmi bir şikayetle karşı karşıyayız.

Daha da vahimi;

Asya Finans'la bağlantılı çalıştığı belirtilen bu çetenin; aslında "Fethullahçı" Emniyetçilerin başında bulunduğu 12 kişilik bir çekirdek olarak işe başladığı yolundaki somut iddialar bulunuyor.

Sanırız Ramazan Akyürek; bir istihbaratçı olarak, meşhur Şahinler Grubu'nun başındaki ismi çok iyi biliyor.

Muzaffer Tekin'i resmin ortasına oturtup; kartvizit ve telefon dedektifliği üzerinden, Alparslan Arslan'la ilişkilendiren ve buradan yola çıkarak devasa bir çeteyi ortaya çıkarma başarısı gösteren (!) Emniyetin bir gün;

Alparslan Arslan'ın, Maslak'ta sürekli görüştüğü Nurcu şeyh bağlantısı üzerinden Fethullah Gülen'i de resme dahil etmesi de imkan dahilindedir.

2001 yılında hakkında istihbarat çalışması yapılması engellenen ve aralarında Fethullah Gülen'in İstanbul III. imamı Ahmat Karabey'in de olduğu ekibin resmi belgelerdeki tanımı ile finansal sorumlusunun Asya Finans'ın ortakları arasında olduğu da ortaya konabilir.

 

Sonra da emniyet orada da durmayıp;

Danıştay'ın iptal ettiği liman ihalelerinden, enerji ve özelleştirme ihalelerine kadar birçok davanın dökümünü yapıp; bu iptallerle önleri kesilen küresel ve yerli baronların kesişme noktasında:

Fethullah'a yakın sermaye odaklarıyla, masonik sermaye odaklarının olduğunu tespit edebilir!

Zaman Gazetesinde yer alan;

"Muzaffer Tekin'in Rus sevgilisi olduğu" yolundaki çarpıtmalar bile aleyhinize dönebilir!

Böylece Danıştay cinayeti sadece Türkiye'deki değil, diğer ülkelerdeki melun çeteleri temizlemek için de bir vesile olabilir.

AKP'nin iktidar olduğu gün, derhal görevden aldığı Kaçak­çılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, Emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütlenmeyi 1978 yılında Polis Kolejinden itibaren takip ettiğini söylüyor. Geçen ay "Birharf Yayıncılık" tarafından yayımlanan "Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye" isimli kitabında, "polis teşkilatındaki F tipi" olarak adlandırdığı Fethullahçı örgütlen­meyi, somut olaylarla anlatıyor.

Faaliyetleri Yasal Zemine Dayanmıyor

4422 sayılı yasada yapılan değişikliklerden sonra, günümüz­de polis teşkilatınca "teknik takip" yapılmasının yasal zemini­nin belli olmadığına dikkat çeken "eski" polis müdürü Saçan, bu tespitinden hareketle; "her türlü teknik takip ve izleme" işle­rinin bütünüyle "F tipi örgüt" tarafından yürütüldüğünü söylü­yor. Saçan'a göre; "F tipi örgüt, bu ayrıcalığı elinde bulundur­duğu için, teşkilat içerisinde dokunulmaz hale geldi, iktidar, bir kişiyi ya da kurumu hedef aldığında, F tipi örgüt de iktidarın amacına uygun malzeme üretimine başlıyor. Uzağa gitmeye ge­rek yok. Bu yılın olaylarını hatırlayın: Van Yüzüncü Yıl Üniver­sitesi Rektörünün tutuklanması, Şemdinli iddianamesinde Kara Kuvvetleri Komutanına çamur atılması ve son olarak Danış­tay'a saldırı olayında soruşturmanın saptırılması söyledikleri­min kanıtıdır" diyor.

Takvime bakmak yeterli

Dr. Adil Serdar Saçan'ın saptamalarını doğrulayan çok sayı­da olay var. Dergimizin kapak dosyasının "kahraman"ı ve Fethullahçılığı mahkemeden tescilli Ramazan Akyürek'e, AKP'nin iktidara gelmesinden sonra, Emniyet'in İstihbarat Daire Başkanlığı'na atanma sözü verilmiş. Bunun belgesi de Trabzon'da yerel bir gazetede (Taka Gazetesi'nin 6 Haziran 2005 tarihli nüshasında) yayımlanmış. Fethullahçı Akyürek konusunda dik­kat çeken ikinci nokta, Cumhuriyet Gazetesi'ne ilk bomba atıl­dığı sırada, 5 Mayıs 2006 günü; Akyürek'in "tayin kararnamesi"nin hazırlanmış olması. Üçüncü nokta ise tayin kararnamesi­nin çıkması ile; Alparslan Aslan'ın Danıştay'a silahlı saldırısını yaptığı tarih arasında 9 gün gibi kısa bir süre olması.

SüperNATO'nun Taşeronları!

Aydınlık'a başka bir kaynaktan ulaşan bilgi ise, Alpaslan As­lan'ın, 5-6 yıldır; AKP'ye çok yakın bir kişinin himayesinde ol­duğuna ilişkin. Bu ilişki polis tarafından bilindiği halde, Akyü­rek'in ve SüperNATO'nun taşeronluğunu da üstlenen emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütün, asker kesim ile bağlantı iddi­alarını sürekli gündemde tutması, medya sayesinde sağlanıyor. Medyanın, saptırma çabalarını yoğun biçimde desteklemesinin arkasında, emniyet içerisindeki bu örgütün, "teknik takip ve dinleme" faaliyetlerini elinde tutmasının büyük rolü olduğu da akla geliyor.

Milli Güvenlik Kurulunu da Basarlar mı?

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 12 Nisan 2006 günü, Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada, "irticai kadrolaşma"ya önemle vurgu yapmış ve AKP'yi uyarmıştı. Bu uyarıya karşı Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, adeta "alaycı" bir üslupla "Cumhurbaşkanı, buna ilişkin belgeleri bize gönderirse, gereğini yaparız" demişti. Aca­ba, Dr. Adil Serdar Saçan'ın (gerek görüşmemizde, gerekse "Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye" isimli kitabında somut olaylara dayanarak) işaret ettiği, SüperNATO'nun taşe­ronluğunu yapan "F tipi" örgüt, yasal mı görülüyor? Bu "irticai-haçlı" örgütlenmelerin dağıtılması için, A. Serdar Saçan'ın değindiği gibi, Milli Güvenlik Kurulu'nun baskına uğratılması "falan" mı bekleniyor?

 

http://www.millicozum.com/content/view/77/

 

"ZAMAN"CILAR EHLİ KİTAP MI DIR?

Milli Çözüm Dergisi 

İsmet SEZGİN   

...

Şunu artık kesinlikle ve net olarak saptamalıyız:

Fetullah Gülen, baştan sona bir Amerikan Planının Parçasıdır. Yeni Dünya Düzeni'nin Türkiye'ye dayattığı mafya-Gladyo-tarikat sisteminin bir ayağıdır. Gülen'in önemi, ABD'nin Yeşil Kuşak projesinde üstlendiği rolden kaynaklanmaktadır. Saidi Nursi çizgisinde Erzurum'dan yola çıkan Gezici Vaiz Fetullah Gülen'i, New York-Vatikan-Kudüs hattına taşıyan sihirli güç, "büyük müttefikimiz" Amerika'dır. Fetullah Gülen'i Ahlat'tan şimdi bulunduğu Pennsylvania'ya uçuran süreç ve araçlar, CIA tarafından ayarlanmıştır.

Amerika'yı Karşıya Almadan Fetullah Sorunu Çözülemez!

Dün hükümet koltuğunda oturan Ecevit'in, Mesut Yılmaz'ın ve Devlet Bahçeli'nin, bu gün ise AKP'nin, Gülen olayına yaklaşımlarını açıklayan gerçek burada gizlidir. Bunların Fetullah Gülen'le ilişkileri, aslında Amerika'yla ilişkidir. Bunu bilerek hareket etmektedirler. İlkokulu dışarıdan bitirmiş, Risale-i Nur'u istismar etmiş, vaaz verirken ağlayıp, bayılmakla şöhret edilmiş ve Amerika'nın oyuncağı, ılımlı İslam'ın sahte mehdisi haline getirilmiş, bu gezici vaizin el üstünde tutulmasının sebebi, Siyonist ABD'dir. Fetullah olayını çözmek isteyenler, Amerika'yı karşılarına almak cesaretini göstermelidir.

Değirmenin Suyu Washington'dan:

Fetullah Gülen'in bugün hükmettiği güç, Genelkurmay Başkanlığı tarafından 1998 başında hazırlanan bir raporda şöyle sıralanmaktadır: "Yurtiçinde, 85 vakıf, 18 dernek, 89 özel okul, 207 şirket, 373 dershane, yaklaşık 500 öğrenci yurdu ve biri İngilizce yayınlanan 14 dergi, 15 ülkede yayınlanan 300 bin tirajlı Zaman gazetesi, ulusal düzeyde yayın yapan 2 radyo ve uluslar arası yayın yapan Samanyolu televizyonu; Yurtdışında, 6 üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkokul, 8 dil ve bilgisayar merkezi, 6 üniversiteye hazırlık kursu ve 21 öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kurulusu" bulunmaktadır.

Gülen'in avanesinin sahip olduğu 300'e yakın şirketle, 600 trilyon liraya hükmettiği saptanmıştır. Yurtdışındaki okullarının yıllık gideri ise, Fetullahçılar tarafından 1,5 milyar dolar olduğu açıklanmıştır. 1986 yılında, Özal tarafından gıyabi tutululuktan kurtarılan Gülen'in 12 yılda bu kadar büyük bir güce ulaşmasının izahı da uluslar arası bağlantısıdır. Daha doğrusu bu güç, zannedildiği gibi Müslümanların değil, aslında Siyonist masonlarındır.

Amerika'yla Entegrasyona Katiyen Karşı Değil

Fetullah Gülen, ne zaman başı sıkışmışsa ABD'ye kaçmıştır. 28 Şubat'ta da ABD'ye hicret yapmıştır!... Ankara DGM Başsavcılığı'nın hakkında soruşturma başlatacağını öğrenince de hastalık bahanesiyle Amerika'ya sığınmıştır... Şimdi hakkında kırmızı bülten çıkarılmıştır.

Esasen Gülen, ABD'yle ilişkilerini gizlemeye gerek görmüyor. Aksine bu ilişkiyi güçlülüğünün bir kanıtı olarak kullanıyor. Kendi tarikatına ait Zaman gazetesinin 4 Eylül 1997 tarihli sayısında Batı ile ilişkiler hakkında şu değerlendirmeleri yapıyor:

"Bu manada inanmış bir insanın Batı karşısında, Batı'yla entegrasyon karşısında, Amerika'yla entegrasyon karşısında olması katiyen düşünülemez."

Moon Tarikatı Ve Fetullah Gülen

Dinlerarası Diyalog, Fetullah Gülen'in CIA ile ilişkilerini sürdürmede kullandığı kılıf gibidir. Ama bu örtüyü bile kendisi icat etmiş değildir.1950'lerden itibaren dünyanın efendiliğine soyunan ABD, kıtalararası imparatorluğunu sürdürmek için, her kıtasal din içinde kendisine bağlı bir tarikat örgütledi. Bu tarikatların hepsinin söylemi de aynı: Dinlerarası diyalog. CIA denetiminde yürütülen bu faaliyetin ilk başarılı örneği Moon tarikatıdır. 1951'de Kore'yi işgal eden ABD, Güney Kore'yi sömürgeleştirirken, sömürgeleştirmenin aracı olarak bir de Hıristiyan tarikatı kurdu. CIA'nin misyonerleri, bu tarikatı kullanarak Güney Kore nüfusunun yüzde 40'ini, Budistlikten vazgeçirip Hıristiyan yaptılar. Moon, işte bu tarikatın adıdır. Resmi adıyla söylersek; Birleştirme Kilisesi.

CIA, Moon tarikatını kullanarak Dünya Anti Komünist Lig'ini örgütledi. Türkiye'de Komünizmle Mücadele Dernekleri, Dünya Anti Komünist Lig'inin uzantıları olarak kuruldu.

"İsrail İle İlişkinin Avantajları:

Moon tarikatının, Latin Amerika'daki askeri diktatörlüklerle, İsrail üzerinden kurduğu uyuşturucu ve terör bağı dikkat çekicidir. Bir başka dikkat çekici nokta Fetullah Gülen'in İsrail ile yakın ilişkisidir. Körfez Savaşı'nda, Irak yönetiminin İsrail'e attığı Scud füzesi üzerine İstanbul'da verdiği vaaz ve döktüğü gözyaşları ve ettiği bedduaların kaseti, hala pek çoklarının elindedir.

İsrail ile ilişki, ABD açısından kilit öneme sahiptir. Graham Fuller'in İslamcı hareketi konu alan Kuşatılanlar kitabında, İslamcı hareketlerin Batı ile entegrasyon için yapması gerekenlerin, en başta İsrail ile iyi ilişkiler geliştirmesi istenmektedir.

Gülen'in İslamcı kitleleri kendisinden soğutma tehlikesine karşın, Kudüs Baş hahamı ile kurduğu yakın ilişki ve Fetullahçıların İşadamları derneği olan İSHAD'in İsrail'le bağları iste bu politikanın bir gereğidir.

Abdullah Çatlı İle Birlikte!

"Moon tarikatı ile Fetullah Örgütü arasındaki bağ, hedef benzerliğinden ibaret değildir. Aralarında organik ilişkiler ağı geliştirilmiştir. Moon tarikatının Türkiye halifesi eski CHP Genel Sekreterlerinden Kasım Gülek ile Fetullah Gülen'in dostluğu artık sır değildir.

Gülen, 1992 yılında ABD'ye gittiğinde, Kasım Gülek'in Amerikan Ordusu'nda albay olarak görev yapan, daha sonra şüpheli bir şekilde ölen baldızı Aylin Rodomisli (Adı Aylin romanında anlatılan kişi) aracılığıyla Pentagon ve CIA ile ilişkiye geçtiğini de bizzat kendisi söylemiştir. Kasım Gülek'in kızı Tayyibe Gülek, daha sonra DSP'den Adana milletvekili seçilmiştir. Tayyibe Hanımı Fetullah Gülen'in Pentagon'la ilişkisini kuran teyzesi yetiştirmiştir.

Moon tarikatı ile Fetullah Gülen'i birleştiren bir diğer isim; Abdullah Çatlıdır. Çatlı, 1981 yılında Dünya Anti Komünist Ligi'nin toplantısına katılmıştır. 1992'de Gülen'i ABD'de havaalanında karşılayan da, Abdullah Çatlıdır.

Uluslararası Okullar Nasıl Kuruldu?

Diğer cemaatler Kur'an kursu ve İmam Hatip Liseleri gibi doğrudan devlet kontrolündeki dini eğitim kurumlarına önem verirken, Fetullah Gülen cemaati, Turgut Özal döneminde, yurt içinde Anadolu liseleri ve kolejler açmaya yöneldi. Sovyetler Birliği'nin çözülmesi üzerine Gülen örgütü uluslararası okullar atağına geçti. Gülen'in öncelik verdiği ülkeler son derece dikkat çekici: Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar. Yani Amerika'nın ilgi alanındaki bölge ve ülkeler. Nitekim 1992'den itibaren, öncelikle Orta Asya Türk cumhuriyetleri olmak üzere Kafkas ve Balkan cumhuriyetlerinde, "Fetullahçı" diye bilinen vakıf ve şirketler, art arda kolejler açtılar. Ardından Asya ve Afrika ülkeleri geldi.

ABD'nin Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği'ni çökertmek için örgütlediği ve büyük olanaklarla yürüttüğü "CIA muhalefeti"nin, Gülen Örgütü'nün önünü açtığı net olarak saptanabiliyor. Sovyet bloğuna karşı yürütülen psikolojik savaşın en önemli aygıtı Hür Avrupa Radyosu, Fetullah Gülen'i bültenlerinin baş konusu yapıyor. Amerika'nın Sesi radyosunun değişik lehçelerdeki Türkçe yayınlarında, Gülen ve misyonu döne döne övülüyor.

CIA'nin İlgi Alanlarında

Fetullah okullarının ülkelere dağılımı şöyle: Kazakistan (28), Rusya Federasyonu'na ait çeşitli bölgeler (24), Özbekistan (18), Türkmenistan (15), Azerbaycan (14), Kırgızistan (11). Bunları Arnavutluk ve Moğolistan (4'er); Afganistan, Irak, Gürcistan, Ukrayna ve Romanya (5'er); Moldova (2); Pakistan, Bangladeş, Makedonya, Macaristan, Fas, Güney Afrika, Sudan, Endonezya, Tayland, Çin ve Tayvan 1'er okul.

Dünyadaki uyuşturucu merkezlerinden Tayland'ın Çin sınırındaki Çenday kentine okul ve yurt açmanın Türkiye açısından bir anlamı bulunmuyor. Fetullah Gülen'in bırakalım Çenday'ı, Tayland diye bir ülkenin varlığından haberdar olması bile mümkün değil. Ama CIA tarafından Fetullah Gülen örgütlenmesine dâhil ediliyor... Ve Kırgızistan'da ABD'ye karşı tavır alan ve Rusya'ya yanaşan Askar Akayev'i deviren Soros Vakıflarıyla Fetullah Gülen okulları işbirliği yapıyor!...

"Arkamda Amerika var" mesajı veriliyor!

Fetullah Gülen, Susurluk olayı üzerine ve 28 Şubat sürecinde önce telaşa kapıldı. Uzun süre ABD'de kaldı. Hükümet ve CIA yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Milli Güçleri: "Arkamda Amerika var" mesajı vererek tehdit etmeye çalıştı. İkinci Cumhuriyetçi köşe yazarlarını seferber ederek kendini Amerika'nın adamı olarak tanıttı.

Nevval Sevindi'nin Sabah Kitaplarından çıkan, "Fetullah Gülen İle New York Sohbeti"nde ABD emperyalizmiyle Fetullahçıların bağı, açıkça dile getiriliyor. İşte kitaptan bazı seçmeler:

"Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hala bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır." (s.6)

"Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkışmamalıdır." (s.7)

"Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinden hiçbir is yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz." (s.8)

"Amerika ile iyi geçinmezseniz işinizi bozarlar. Amerika'nın bize yarım arpa kadar bile, sadece bizim menfaatimize olacak bir desteği yoktur. Buna rağmen şurada bulunmamıza izin veriyorsa, bu bizim için bir avantajsa, bu avantajı sağlıyor demektir." (s.9) Şimdi söyleyin, Fetullah Gülen, yegane kuvvet ve kudret sahibi olarak, Allah'a mı inanıyor yoksa Amerika'ya mı?

Graham Fuller Aracılığıyla CIA İle Görüşmeler yapılıyor!...

Gülen, 1997'de, ABD'de kaldığı süre içinde, Amerikan Merkezi İstihbarat Örgütü'nün (CIA) Ortadoğu Masası şefi ile gizlice görüştüğü, Aydınlık dergisinde yayımlandı ve şimdiye dek yalanlanmadı. Bu görüşme için, CIA Başkanı'na bağlı dört önemli birimden biri olan Ulusal İstihbarat Konseyi'nin eski Başkan Yardımcısı ve RAND Corporation analisti Graham Fuller'in, Gülen'e aracılık ettiği biliniyor. Söz konusu görüşme, Türkiye'nin Washington Askeri Ataşesi tarafından sağlanıyor. Gülen'in CIA yetkilileriyle gizlice görüştüğü bilgisi, Askeri Ataşe tarafından Türkiye'ye iletiliyor.

Mark Parris'in Rolü

Gülen, Türkiye Cumhurbaşkanı'nın himayesini de ABD ile bağı sayesinde elde etti. Sayın Süleyman Demirel'i Fetullah'ın elinden ödül almaya ABD Ankara Büyükelçisi Mark Parris'in ikna etti...

Mark Parris'in Fetullah Gülen'e ilgisi, Ankara'ya geldikten sonra başlamıyor. Gülen'in, ABD'de devlet ricali tarafından kabul görmesini sağlayan da, Mark Parris'in başında olduğu, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Yakın Doğu ve Güney Asya Bölümü. Fetullah Gülen'in, Beyaz Saray'ın yol vermesiyle, ABD'de 14 önemli temasta bulunduğu biliniyor.

Demirel ile Fetullah arasındaki ikinci köprü, yine bir Amerikan yetkilisiydi: ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz. Abramowitz, Fetullah Hoca'yla görüşmesinin yararlı geçtiğini açıklamıştı.

ABD'nin önde gelen think-tank kuruluşu Carnegie Vakfı'nın eski Başkanı Abramowitz'in, Ilımlı İslam'ın destekçilerinden olduğu biliniyor. Abramowitz, ABD'nin en faal gruplarından Yahudi Lobisi'nin de önde gelen isimlerinden. Özal'la mutfak arkadaşlığıyla ünlenen Abramowitz, Washington'a döndükten sonra da elini Türkiye'den hiç çekmedi. Sık sık ülkemize gelen Abramowitz, Türkiye'den gidenlerin de uğramayı ihmal etmediği isimlerden.

Fetullah'ın Okullarında CIA Ajanı Öğretmenler atanıyor!

Fethullah'ın okullarının propagandası, "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar Türk dünyasının hizmetinde" sözleriyle yapılıyor. Oysa bu okullar, Türkiye Cumhuriyeti'nin ve İslamiyetin değil, ABD'nin hizmetindedir.

Fethullah Gülen cemaati tarafından yurt dışında, özellikle de Türk Cumhuriyetlerinde açılan okullarda, diplomatik pasaportlu Amerikalı CIA ajanları, "İngilizce öğretmeni" diye barındırılıyor. Bu işbirliği, Türkiye'de yapılan üst düzey resmi bir toplantıda, bizzat Fetullahçı okul yöneticisi tarafından itiraf edilmiştir. Toplantıda, dönemin Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam ve MİT temsilcisi de bulunduğu halde, olay karşısında sessiz kalındı. Durum, devletin resmi olarak yayımladığı kitapla da belgelenmiştir.

İşte Çarpıcı Açıklama geliyor!...

Tarih, 3 Mart 1997. Yer, Ankara'daki Başkent Öğretmenevi. Önemli bir toplantı yapılmaktadır. Ev sahibi, Milli Eğitim Bakanlığı Yurt Dışı Eğitim Öğretim Genel Müdürlüğü. Konu, yurt dışında açılan Türk okullarının sorunları. Toplantıya, başta Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam olmak üzere Bakanlığın bütün üst düzey bürokratları katılıyor. Dahası; Başbakanlıktan, MİT'ten, Dışişleri Bakanlığı'ndan temsilciler de katılımcılar arasında. Ve elbet, yurt dışında okul açmış vakıf ve özel şirket yetkilileri de hazır.

Sıra, Özbekistan'daki 18 okulun sahibi gözüken Silm A.Ş.'nin yetkilisi Mehmet Mesut Ata'ya gelir. Bu okullar da, "Fetullahçılara ait" diye bilinmektedir. Ata, birçok talebini dile getirir. Sözlerini Amerika'nın Özbekistan'daki bir uygulamasını örnekleyerek bağlar. MEB'in yayımladığı "Yurt Dışında Açılan Özel Öğretim Kurumları Temsilcileri- İkinci Toplantısı" adlı kitabın 63-64.sayfalarından okuyalım:

"Amerika Birleşik Devletleri, dostluk köprüsü adı altında getirdikleri 70 öğretmene diplomatik statü kazandırmışlardır. Biz de, eğer devletimiz, büyükelçiliğimiz, bu konuda diplomatik statü konusunda bize yardımcı olursa Türk öğretmenlerinin, Türk eğitim elemanlarının itibarlarının biraz daha artacağını zannediyoruz."

Özbekistan'da diplomatik pasaportla bulunan ABD'li "öğretmen"lerin çoğu, Fetullah Gülen cemaatinin okullarında çalışmaktadır. İngilizce dil "öğretmeni" olarak gözükmekte ama misyonerlik yapmaktadır.

Hemen Her Okulda Mutlaka İngiliz ve ABD'li Bulunuyor!

Kırgızistan'da da 50-60 kadar Amerikalı "öğretmen" var. Bunlar da diplomatik pasaportlu. Ve Kırgızistan'da "Fetullahçı" diye bilinen okullarda "öğretmenlik" yapıyorlar.

Fetullah Gülen'in okulları, Adriyatik'ten sadece Çin'e kadar değil, Vietnam'a, Endonezya'ya kadar uzanmaktadır ve eğitim dili olarak da Türkçeyi değil, İngilizce' yi kullanmaktadır. Özellikle hazırlık sınıflarında haftalık ortalama 24 saati bulan İngilizce derslerine, çoğu okulda ABD'li ve İngiliz "öğretmenler" giriyor.

CIA Fetullah'ın Öğretmenlerine Resmi Pasaport Veriyor!

Olayın ABD cephesini ise, 1 Mart 1998'de açıklamıştık; Fetullah Gülen'in yurtdışındaki okullarında çalışan bine yakın ABD'li öğretmende, yalnızca devlet görevlilerine verilen ABD resmi pasaportu var. Çoğunluğu Türk Cumhuriyetleri'nde faaliyet yürüten okullardaki ABD'li öğretmenler, İngilizce adıyla "official passeport"a sahipler. Amerikan Eğitim Bakanlığı personeli olmayan ABD'li öğretmenlerin, normal olarak turist pasaportu sahibi olmaları gerekiyor. Ancak, Amerikan devleti, Gülen'in okullarında çalışanları resmi görevli sayıyor. Türkiye'deki karşılığı "yeşil pasaport" olan resmi görevli pasaportu, ABD'li öğretmenlere diplomatik dokunulmazlık sağlıyor.

Amerikalı kaynaklar, bu pasaportların CIA'nin talimatıyla düzenlendiğine işaret ediyorlar.

Emperyalizmin İstediği "Ilımlı İslam", Müslümanlığı Yozlaştırmayı Amaçlıyor!

Gülen'in Türk Dünyası'na yaklaşımı, Amerika'nın Orta Asya'ya olan yaklaşımı ile tam bir uygunluk göstermektedir. Türkiye'nin, diğer Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerini geliştirmesi, son derece önemlidir. Bu ilişkilerin, koşulların elverdiği ölçüde sıkı olması, Elbette Türkiye'nin çıkarınadır. Ancak Amerika'nın güdümünde kurulacak ilişkiler, Türkiye'nin komşularıyla olan ilişkilerinin bozulmasına, bölgesel karışıklıklara ve savaşlara yol açmaktadır. Amerika'nın istediği de budur, yani Türkiye'nin Siyonist sömürüye taşeronluk yapmasıdır. Fetullah Gülen, ABD'nin bu planlarında rol almaktadır.

Kırgızistan ve Özbekistan darbeleri, Fetullah Gülen'in, yani ABD'nin güdümündeki Nurculuğun, Türkiye'nin Türk Cumhuriyetleri'yle ilişkisinde oynadığı rolün son kanıtıdır.

 Halbuki Fetullahçıların ve Zaman'cıların bu Amerikan âşıklığı ve İsrail uşaklığı: ne İslam'ın ruhuna ve ne de Bediüzzaman'ın yoluna asla uymamaktadır.

Rejisör, Siyonist mihraklardır. Fetullahçılar sadece figürandır.

 

http://www.millicozum.com/content/view/387/34/

 

FETULLAH GÜLEN İHBARCI MI, İSTİHBARATÇI MI?

 

Kan Seylaplarını önlemek için:

Fetullah Gülen, üst seviyede görev yapmış bir insanın: "Türkiye'de yeniden kan gövdeyi götürecek. Falan tür simalar bu dönemde Türkiye'de bulunmasa iyi olur" dediğini kaydetti. Devletin ülkeyi kargaşaya sürükleyebilecek hadiseler karşısında, kendi hassasiyetini göstermesi gerektiğini belirten Gülen, "istihbarat, emniyet teşkilatı, JİTEM iyi çalışırsa, bence bu kana susamış vampirlerin önümüzdeki günlerde yeniden Türkiye'yi kan gölüne çevirmeleri önlenebilir. Harici güçlerin emellerine hizmet eden bir kısım Cemiyet-ı sırrıye'nin (gizli cemiyet ve cephelerin) çok iyi takibe alınması gerekir" diye konuşmuş...

Şimdi Soralım:

1- Türkiye'de çok üst seviyede görevlerde bulunmuş, anlaşılan MİT ve JİTEM'le içli dışlı olmuş bir adam, niye ülkemizle ilgili endişelerini Fetullah Gülen'e aktarıyor? Fetullah Gülen, siyaset adamı değil, yetkili bir bürokrat değil, gazeteci değil, üstelik Türkiye'de değil...

2- Fetullah Gülen "MİT, emniyet, JİTEM" gibi geçmişte ve günümüzde, CIA ve MOSSAD gibi Siyonist teşkilatlarla ilişkisi ve işbirliği zaten bilinen ve pek çok ihtilal ve iç savaş senaryolarında maalesef gayrı milli bir tavır sergileyen kurumları kendilerinden saydığına ve göreve çağırdığına göre...

   Ve yine gizli ve kirli mason locaları ve misyonerlik ocakları zaten kardeş kuruluşları ve diyalog dostları olduğuna göre; acaba Fetullah Gülen'in "çok tehlikeli ve etkili" dediği bu "gizli oluşumlar hangileridir?

3- Erbakan Hoca'nın başkanlığında, bir yılda harikalar başaran; ekonomiyi düze çıkaran, denk bütçe yapan, D-8'leri kuran Refah-Yol iktidarına karşı, Siyonist merkezlerin tahrikiyle post modern darbeler yapanları alkışlayan Fetullah Gülen'in, şimdiki telaş ve tedirginliğinin sebebi nedir?

4- Ve hele, AKP iktidarıyla ülkemizde, acaba hangi çarpıklıklar düzeltilmiştir ve hangi işler iyiye gitmektedir? Ekonomi IMF'ye, dış politika ABD'ye havale edilmiştir. Türkiye; Amerika ve İsrail'in işgaline ve vahşetlerine taşeron haline getirilmiştir. Başörtüsü, İmam-Hatip ve Kuran Kursu gibi zulümler hala sürmektedir.

5- Yoksa bütün bunlar; Arz-ı mev'ud hayaline, ortadoğuyu yutmak ve Türkiye'yi yıkmak isteyen güçlerin hükümete taşıdığı ve AB hevesiyle ülkemizin altının oyulmasında taşeron olarak çalıştırdığı AKP iktidarına, masonik mihraklara, sömürücü sermaye baronlarına, hıyanet odaklarına, diyalogcu münafıklara karşı yapılacak milli ve haysiyetli bir hareketin... Yeni bir Kuvayı Milliye devriminin telaşı ve tedirginliğimidir?

6- Fetullah Gülen hayranı Nazlı Ilıcak'ın 18 Kasım tarihli, baklayı ağzından kaçırdığı yazısında "Türkiye'de gerçek demokrasinin yerleşebilmesi büyük ölçüde askerin tavrına bağlı. Bu hususta Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök bize umut veriyor..." diyor. Böylece, Kuvayı Milliye ruhuna sahip etkili ve kesretli komutan ve kurmayların da umutlarını kararttığını ve işbirlikçi teslimiyetçileri korkuttuğunu, dolaylı biçimde dile getiriyor ve kendisini ele veriyordu...

New York Times'in Türkiye şefliğini yapan Stefen Kinzer'in "Demokrasinin en büyük başarısı, askeri gücü sivil denetimin altına alınmasıdır. Ama dünyada bu düşünceye en ters düşen ülke Türkiye'dir" sözlerini de aktaran Nazlı Hanım, acaba demokrasi aşkına:

Kıbrıs'ın Yunana, Güneydoğunun Kürdistana, egemenliğimizin Avrupa'ya, ordumuzun ise İslamı düşman seçen NATO'ya devrine ses çıkarmayacak, Süleymaniye'de subaylarımızın başına çuval geçirilirken, Kuzey Irak'ta bütün kırmızı çizgilerimiz çiğnenirken susacak, Ama başörtüsü ve laiklik konusunda sert uyarılarda bulunacak kafaların azlığından nı dert mi yanıyordu?

Moonların maşası, masonların sırdaşı, diyalogcuların Hocası Fetullah Gülen'in AKP'nin akıbetiyle ilgili endişelerini dile getirmesi:

•·   Siyonist merkezlerin Türkiye'ye müdahale ve milletimizi manipüle etme gücünü artık yitirdiğini

•·   Dış güçlerin ve Siyonist merkezlerin kontrolü dışında oluşan, yerli ve güçlü bir Milli Cephe'nin ciddi bir eyleme ve değişime girişeceğini

•·   Fetullah gibi figüranlar kullanılarak, bu milli ve haysiyetli girişim ve gelişmelerin kötülenmek, körletilmek ve kösteklenmek istendiğini, ortaya koyması bakımından da sevindirici ve ümit vericidir.

...

 

http://www.millicozum.com/content/view/471/32/

 

G.K.B. Büyükanıt:AKP HÜKÜMETİ DEVLET POLİTİKASINDAN SAPIYOR (VE KIBRIS'I SATIYOR!..)

Milli Çözüm Dergisi 

Yazar Milli Çözüm Araştırma Ekibi   

 

 

Bu tarihi uyarılar, acı bir gerçeğin özetidir. Milletimize ve tüm sorumluluk sahiplerine:

"Şimdi şahsi hevesler ve hesaplar için, ülkemiz ve geleceğimiz feda ediliyor" mesajı yerindedir.

AKP, sanki babalarının malıymış, kendilerine miras kalmış gibi, Kıbrıs'ı AB'ye hibe ve hediye etmektedir.

Hala "Asker siyasete karışmasın, Genel Kurmay konuşmasın" diyen çevrelerin bu tavrı, hıyanetleri gizlemeye yöneliktir ve kahpeliktir! 

Cumhurbaşkanının, Genel Kurmayın, Ana Muhalefet Başkanının, hatta bakanların bile haberi ve bilgisi olmadan, AKP Kıbrıs'ı ve Türkiye'nin çıkarlarını rüşvet veriyor!

 

Başörtüsü ve İmam-Hatip zulmü konusunda muhalefetle ve marazlı sivil inisiyatifle mutabakat arayan AKP; şahsi hesapları için milli çıkarlarımızdan taviz vermeye gelince hiç kimseye sormayarak münafıklığını mühürlüyor.

Oysa Tayip ve şaşkın ekibi, bütün tavizleri verseler de AB'ye yaranamayacaklarını, "Türkiye'nin AB'ye girmesine asıl engel, halkının Müslüman olmasıdır." Diyen İtalyan Bakan Emma Bonino açıklıyor.


Kıbrıs'ı; Ecevit'in ve muhalefetin direnmesine rağmen 1974 çıkarmasına ön ayak olan Erbakan kurtarmıştı. Şimdi Tayip Erdoğan AB'ye ve İsrail'e rüşvet veriyor. Hala her ikisini aynı gösteren kasıtlı çevreler aslında AKP'nin hıyanetine dolaylı destek veriyor.


AKP'nin teslimiyetçi ve işbirlikçi tavrı Kıbrıs'ı Girit olmaya sürüklüyor ve Kıbrıs, Rum'lara teslim ediliyor!

AB sevdası ile taviz üstüne taviz veren AKP iktidarı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ortadan kaldıracak bir girişim yaptı. 40 yıllık Kıbrıs davasını bir kalemde silen AKP,  KKTC'deki Ercan Havaalanı'nın uluslar arası trafiğe ve Maraş limanının da doğrudan ticarete açılması karşılığında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ne Türkiye'den bir havaalanı ve birkaç limanı açmayı önerdi.

Brüksel'de başlayan daimi temsilciler toplantısında ele alınan öneri, 2007 sonuna kadar sonuçlandırılmak üzere, Kıbrıs için Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında bir çözüm girişimi başlatılmasını, bu bir yıllık süre için birkaç liman ve havaalanının Rumlara açılmasını, buna karşılık KKTC'deki Magosa Limanı ile Ercan Havaalanı'ndan doğrudan ticaret ve uçuşların yapılabilmesi teklifi hükümet üyelerinden bile gizlendi.

AB daha fazlasını bekliyor!

AB Dönem Başkanı Finlandiya, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül'ün, limanların açılması konusunda Türkiye'nin önerilerini içeren bir mektubunun ellerine ulaştığını bildirdi.

Finlandiya'nın AB Daimi Temsilciliği Sözcüsü Mikko Norros, Dönem Başkanlığının, Gül'ün mektubunu incelemeyi sürdürdüğünü söyledi.

Böylece Türkiye de aynen AB ülkeleri gibi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni Kıbrıs Cumhuriyeti olarak kabul edilecek ve KKTC yok sayılmış olacak.

Avrupa Birliği'nin (AB) dönem başkanı Finlandiya ise, Türkiye'nin, üyelik müzakerelerindeki tıkanıklığı aşmak için bir liman ve bir havaalanını Kıbrıslı Rumlara açma teklifinin çok olumlu bir adım olduğunu belirtti.

Almanya da, Türkiye'nin bir liman ve bir havaalanını Kıbrıslı Rumlara açma teklifine oldukça sevindi.

KKTC tasfiye edilmek isteniyor

Türkiye'nin kırk yıllık Kıbrıs politikası tezlerini yerle bir eden, 1974 Barış Harekatı'nı ‘işgal' harekatına düşüren Türkiye'nin bu teklifi KKTC'nin tamamen tasfiyesi anlamına geliyor. Avrupa Birliği üyesi Rumlar'ın çıkarlarına yönelik bu teklifin, Avrupa Birliği'nin iki güçlü üyesi Almanya ve Fransa'nın geçenlerde yaptığı müzakereleri askıya almanın yeterli olmayacağı bunun için süre verilmesi ve yeniden bir rapor hazırlanması önerisinin arkasında gelmesi dikkat çekti.

Avrupa Birliği üyelik süreci ile Kıbrıs sorununun birbiriyle ilgisi olmadan yürütülmesi gerektiğini her fırsatta dile getiren AKP Hükümeti'nin bu girişimi sadece bununla sınırlı değil. Eylül ayı içerisinde Bakanlar Kurulu'nun Gümrük Birliği ile ilgili bir kararnamede Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nden Kıbrıs diye bahsetmesi ile devam eden süreç bugün KKTC'nin tamamen yok edilmesine yönelik adımlarla daha da ileri gitti.

Öte yandan AB Dönem Başkanı Finlandiya ise Türkiye'nin bu önerisinin birliğin taleplerini tam olarak karşılamayabileceğini de açıkladı. Kaynaklar, bu meselenin AB içinde görüşülmeye devam edildiğini, taraflar arasında görüş alışverişinin sürdüğünü ve konunun AB Daimi Temsilciler Komitesi (COREPER) Toplantısı'nda ele alınacağını dile getirdi.

Rumlar buna bile razı olmuyor!

Türkiye'nin bu önerisine Rum yönetiminden ise olumsuz cevap geldi. Bu teklife Avrupa Birliği çevreleri olumlu bakarken Rumlar tepki vermede geç kalmadı. Rum Dışişleri yetkilileri KKTC'deki havalimanı ve limanların açılmasına kesinlikle karşı olduklarını ifade etti. Türkiye'nin bir liman ve havaalanını Rumlara açacak' duyurusu Borsa'yı da etkiledi. Endeks, 900 puan yükselerek 39 bin puanı aştı. Amatör yatırımcılara da borsa uyarısı geldi.

Onur Öymen: "Ha bir liman, ha 10 liman" diye uyarıyor!

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Türkiye'nin Kıbrıs konusunda AB'ye yaptığı öneriyle ilgili olarak, "Bir limanı; bir havalimanını açmakla, 10 limanı açmak arasında hukuki ve siyasi açıdan hiçbir fark yok. Kimse kimseyi kandırmasın. Bu, adım adım Türkiye'nin bugüne kadar gayri meşru saydığı Kıbrıs Rum Yönetimini meşrulaştırma yönündeki gidişin işaretidir" dedi.

Öymen, TBMM Dışişleri Komisyonu toplantısı öncesi gazetecilere, Türkiye'nin AB'ye yaptığı, "Ercan Havaalanının uluslararası trafiğe, Mağusa  limanının da doğrudan ticarete açılması karşılığında, Türkiye'den de bir havaalanı ve limanın Rumlara açılabileceği yönündeki" teklifi değerlendirdi.

Türkiye'nin, bir süreden beri kapalı kapılar ardında bu konuda müzakereler yaptığına ilişkin endişeleri bulunduğunu dile getiren Öymen, Hükümetin, Türkiye'nin çıkarlarını çok yakından ilgilendiren milli davaya, bu gibi gelişmeler hakkında Meclise ve muhalefete hiçbir bilgi vermediğini ifade etti.

Ercan Havaalanından, doğrudan uçuşlar konusu gündeme geldiğinde, Rum Yönetimi Lideri Papadapulos'un, "Bunu müzakere konusu bile yapmayız. Bu, bizim için bir egemenlik konusudur" dediğini hatırlatan Öymen, Rumların bu noktada geri adım atmayacağını düşündüklerini söyledi.

Öymen, arkasında AB'nin desteğini hissederken Kıbrıslı Rumların taviz vermesi için bir sebep bulunmadığını dile getirerek, şöyle devam etti:

"Belli ki bütün çabalar, Türkiye'yi adım adım tek taraflı tavizlere yönlendirmektir. Son haberler gerçeği yansıtıyorsa, Türkiye'nin, bir çözülme başlangıcının içinde olduğunu görüyoruz. Bu gidiş, sonunda Kıbrıs'ı Girit gibi elden çıkarmamıza yol açar. Hükümeti son kez uyarıyoruz; Bu vahim hatayı yapmayınız, direniniz, haksız baskılar karşısında direniniz Çünkü Türkiye'nin önüne Kıbrıs meselesini çıkarmak isteyenler, gerçek niyetlerini ortaya koymuyorlar."

Dışişleri Komisyonu Başkanı Mehmet Dülger de öneriyle ilgili olarak Dışişleri Bakanlığı ile konuşmadıklarını ifade ederek, "Böyle bir teklif gitmiş. Liman açıldığı zaman, fiili olarak o limana gelecek adam, kağıdını getirecek, kağıda itibar ederek damga atılacak. Onu fiili olarak tanıyor durumuna geçiyorsunuz. Buna dikkat etmek lazım Ercan açılıyorsa, o da oraya geldiği zaman KKTC'yi tanımış oluyor. Burada hukuki bir husus var. Yeni bir şey" diye konuştu. 

Tayip Erdoğan AB'ye gizli tavizler ve taahhütler veriyor!

"Ein mann ein wort"

BAŞLIKTAKİ iki kelime Almanca. Ein Mann, bir adam, ein Wort bir kelime demek. Arka arkaya kullanıldığında, bu bir deyim, "adam olan sözünde durur", anlamına geliyor.

Bu deyimi 8 Kasım 2006'da, yani bir ay önce Alman Başbakanı Merkel Berlin'de bir toplantıda kullanıyor.

Tayyip Erdoğan'ı kastederek, "ein Mann, ein Wort" diyor. Erdoğan'ın verdiği sözde durmadığını öne sürüyor. Sert bir üslup. Kızgınlık ve hayal kırıklığı ifade ediyor.

08 Kasım, Berlin. Alman Dış Politika Enstitüsü'nün toplantısı. Kürsüde Merkel:

"Türkiye sözünde durmadı, buna karşı bizim de bir tavrımız olacak. Biz, AB'de Türkiye için başından beri özel statü istedik, ama devlet politikası izlediğimiz için, bundan vazgeçtik. Ancak, şimdi Türkiye sözünde durmuyor. Bizim de, Türkiye'nin AB üyeliğine destek veren devlet politikasını rafa kaldırma hakkımız doğmuştur".

Çok kesin ifadeler. Son sekiz yılda Almanya'nın izlediği politikayı tam tersine çeviren sözler.

Merkel konuştukça, daha da sertleşiyor. Ve hatta:

"Bizim dönemimizde Türkiye ile görüşmeler sürmeyecek" Diyor.

Türkiye denilince, Merkel kendini kaybediyor.

Aynı toplantıda Türkiye Araştırmalar Merkezi Başkanı Prof. Faruk Şen de var.

Toplantı sonrasındaki yemekte Şen, Merkel'le konuşma fırsatı buluyor. Şen'in "Türkiye'ye neden bu kadar sert çıktınız" sorusuna, Merkel'ın yanıtı çok kısa:

"Ein Mann, ein Wort".

Erdoğan sözünde durmuyor, anlamında. Erdoğan'ın sözünde durmadığını öne sürdüğü konu, 29 Temmuz 2005 tarihli Ek Protokol. Merkel devam ediyor:

"Erdoğan o protokolde Güney Kıbrıs'ı tanıyacağına dair söz verdi. Hava alanları ve limanları açacağına söz verdi, birbuçuk yıl geçti, açmadı".

Şimdi soruyoruz:

Bu nezaket ölçülerini ve diplomasiyi aşan eleştiri karşısında, Erdoğan'ın Merkel'e yanıt hakkı doğuyor. Ortaya hayati bir soru çıkıyor.

Gerek ek protokol yoluyla, gerekse ikili görüşmelerinde, Erdoğan gerçekten "Güney Kıbrıs'ı tanıyacağız" diye bir söz verdi mi?

Tayip Erdoğan AB'yi mi, Türkiye'yi mi, Yoksa şahsi emellerini mi kayırıyor?

Bırakın bir sefer de AB kaybetsin!.. 

 Bazı AB ülkelerinin Yunanistan ve Kıbrıs Rumları ile kolkola girerek Türkiye'ye yeni şartlar dikte ettirmeye kalkışmaları, hatta müzakerelerin askıya alınması yönündeki çalışmaları Türkiye'deki AB yandaşlarını iyice köşeye sıkıştırdı. Türk halkına karşı söyleyecek söz bulamamanın sıkıntısını yaşıyorlar. Çünkü, adamlar hem Türk halkına hakaret anlamına gelen istekler sıralıyorlar hem de bunun Türk halkına hakaret olduğunu bağıra bağıra söylüyorlar. Sormazlar mı adama, "Madem ki yapılan iş Türk halkına hakaret anlamına geliyor niçin böyle bir gelişmeye meydan veriyor, engellemiyorsunuz?" diye.

Bu arada Başbakan Erdoğan da Merkel'i arayarak, "Türkiye'yi masadan uzaklaştırmak vahim bir hata. Türkiye değil AB kaybeder" demişmiş!..

Şimdi, birisi de çıkıp: "Sayın Başbakan madem Türkiye'nin AB masasından çekilmesi ile Türkiye değil de AB'nin kaybedeceğine inanıyorsunuz. Öyle ise masadan çekilin de hep kaybeden taraf biz olmayalım. Bir defa da AB kaybetsin" diyecek olursa acaba ne cevap verirmiş...

Kaldı ki, Başbakan Erdoğan'ın bu sözleri yıllardan beri Türkiye'deki AB yanlılarının ve başta da kendisi ve partisi yöneticilerinin söylemlerine ters bir çıkış değil mi? Yıllardan beri AB'ye girmenin meziyetlerini ve faydalarını anlatanlar kendileri değil miydi? AB Türkiye'yi yokuşa sürmeseydi kazanan Türkiye olmayacak mıydı? Bunun aksine inanılıyorduysa bu AB sevdasının tutarlı bir izahı olabilir mi? Varsa yapılsın da bizde bilelim.

Bu ülkeyi yönetenlerin asli görevi önce ülkemizin çıkarlarını korumak değil mi?


Asıl İsrail rahatsız, Siyonistler Türkiye'nin AB'den kopup, yeni bir oluşuma kaymasından korkuyor!

Avrupa Birliği ile Kıbrıs üzerinden başlatılan kriz giderek derinleşiyor... Avrupa Birliği kriziyle birlikte Amerika'dan yükselen darbe ihtimali seslerine de kulak vermek gerekir. Türkiye'nin Avrupa Birliği vizyonunu kaybetmesinden veya yönünü Doğu'ya çevirmesinden en büyük rahatsızlığı duyacak ülkelerin başında İsrail'in geleceğini düşünmek yanlış olmaz. 28 Şubat döneminde Erbakan iktidarının böyle bir his vermesi, post-modern darbe sürecini başlatan en önemli etken olmuştu. İsrail'in şu anda da kendisinin kötü ilişkiler içinde olduğu ülkelerle Türkiye'nin dostane ilişkiler geliştirmesinden memnun olduğunu söylemek çok gerçekçi olmaz.

Türkiye eğer Kıbrıs sorunu nedeniyle Avrupa Birliği rayından çıkacak olursa, kim ne derse desin, bir yön arayışına girecektir. İsrail böyle bir gelişmeyi istemez ve bunun düşüncesinden bile rahatsız olur. Üst düzey komutanların Amerika ziyaretlerinde İsrail yanlısı düşünce kuruluşlarında konuşma yapmaları tesadüf değildir. Bu ziyaretlerin ardından önce Soner Çağaptay'ın Türkiye'nin istikameti hakkında olumsuz değerlendirmeler yapması, Zeyno Baran'ın da darbe ihtimalinden söz etmesi de tesadüf değildir. 28 Şubat'ın yeniden tartışmaya açıldığı ve göklere çıkarıldığı bugünlerde her satırı dikkatli okumakta, atılacak adımlara dikkatli karar vermekte yarar var. Doğrudur, Avrupa Birliği, Türkiye'ye karşı sözlerini yerine getirmemiş ve Kıbrıs'ta verdiği sözleri tutmamıştır. Doğrudur, Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunda attığı adımlar kimi ülkeleri rahatsız etmektedir. Ama Türkiye'nin mükemmel, her türlü dış müdahaleden uzak bir demokratik sisteme henüz kavuşmadığı da doğrudur.  Bu ülkede yeni müdahalelere zemin sağlayacak dış dinamikler hâlâ mevcuttur ve oyun planlarını uygulamaya koyma zemini aramaktadır. (06 12 2006 / Sabah / E. Babahan)

AB'den AKP'ye seçim kurtarma mühleti mi veriliyor?

AB ve AKP arasındaki ‘danışıklı dövüş' mü yapılıyor?

Ankara Protokolü'nün uygulanmasında geri adım atmadığını halklarına göstermek isteyen AB ülkeleri ile yaklaşan genel seçimler öncesinde Kıbrıs konusunda bir taviz vermek istemeyen AKP hükümetinin bu görüşleri birlikte değerlendirildiğinde başka bir tablo ortaya çıkıyor. Şuan ki AB dönem başkanı olan Finlandiya'nın müzakereler konusunda Türkiye'ye ek süre verilmesine karşı çıkmasına rağmen Almanya ve Fransa'nın böyle bir çıkış yapması farklı yorumlara sebep oluyor. Müzakereleri uzun bir dönem içinde ve seçimlerden sonra değerlendirme önerisi, Almanya ve Fransa'nın bir bakıma AKP hükümeti ile bir dönem daha çalışmak istemesinin bir belirtisi olarak nitelendiriliyor. AKP yönetimindeki Ankara Hükümeti'nden istediği tavizleri alacağına inanmış olan AB ile vereceği tavizleri seçim sonrasına öteleyeceğini işaret eden AKP hükümetinin bu danışıklı dövüşü hem AB hem de Türkiye halkı tarafından merak ve endişe ile takip edilmeye devam ediyor.

Eyvah, kaybedecek bir şeyimiz kalmamış! 

AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın Türkiye-AB ilişkileri ile ilgili olarak yaptığı "Türkiye'nin kaybedecek bir şeyi yok, kaybederse AB kaybeder" değerlendirmesini nasıl yorumlamalıyız?

Türkiye'nin elinin çok güçlü(!) olduğu şeklinde mi yoksa her şeyini kaybetmiş bir ülke olarak mı?

Türkiye'nin elinin çok güçlü olmadığı ortada!

Böyle bir şeye inanmayı bırakın düşünmeyi bile yersiz buluruz.

O zaman her şeyini kaybetmiş bir ülke ile karşı karşıya olduğumuzu düşünmek durumundayız demektir.

AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın bu sözlerini ilk duyduğumuzda tüylerimizin diken diken olduğunu ve "Eyvah, kaybedecek hiç bir şeyimiz kalmamış" diye hayıflandığımızı söylemeliyiz!

Bu sözler bir bakıma Türkiye'nin içine sokulduğu çıkmaz sokağı da bize tarif etmiyor mu?

Türkiye-AB ilişkilerini ele aldığımız zaman bugüne kadar verdiğimiz tavizlerin hep maldan olduğunu ama karşı tarafın bitip tükenmek bilmeyen istekleri yüzünden artık bıçağın kemiğe dayandığını görüyoruz.

Özelleştirme dediler özelleştirdik.

Kıbrıs dediler verilebilecek her şeyi verdik.

Ama karşımızda adeta ne versek doyuramayacağımız aç bir ejderha vardı ve hep daha çoğunu istiyordu!

Böyle bir ortamda AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın sözlerini "Neyimiz var neyimiz yoksa hepsini kaybettik, artık kaybedilecek bir şeyimiz kalmadı" şeklinde anlamak en doğrusu galiba!

Bu duruma düşmenin tek avantajı var, o da bizim için artık hiçbir tehdidin para etmemesidir!

İnsan kaybedecek bir şeyi olduğu zaman onu kaybetmemek için taviz verebilir!

Ama kaybedecek bir şey kalmamışsa yani sıfırı tüketmişse korkması için bir neden kalmamış demektir.  

Dileriz, kendi değerlerimize sımsıkı sarılarak yeniden ayağa kalkmaktan başka çaremiz olmadığının farkına erilir.

Unutulmaması gereken çok önemli bir husus ise Türkiye'nin AKP iktidarı döneminde kaybedecek hiç biri şeyi kalmamış ülke durumuna geldiğidir.

Yani sıfır tükettiğidir.

AKP'nin güvendiği ABD sarılacak yılan arıyor

ABD, Irak Çalışma Grubu'nun (IÇG) raporuna epey bel bağlamıştı. Ama hayaller suya düştü. Raporu şöyle özetleyebiliriz: ABD boğulmak üzere, kendinden başkasını düşündüğü yok, sarılabileceği yılan arıyor.

Raporun işlevi sınırlı olabilir ama sembolik anlamı çok büyük. Çünkü bu rapor ABD'nin Irak'taki savaşı kazanamadığının, kazanmasının da mümkün olmadığının açık bir itirafı olarak tarihe geçti. Peki ABD yenildiyse kim kazandı? Tabii ki Irak değil. Her ne kadar raporda Irak'ın bölünmesi fikrine kesinlikle karşı çıkılsa da bir süre sonra ortada böyle bir ülke kalmayacağını öngörebiliriz. Şii Araplar ile Kürtler mi? ABD'nin çekilmesi halinde Irak'ta ve Ortadoğu'da neler yaşanacağını, Irak Şiileri ve Kürtlerinin akıbetinin ne olacağını kestirmek zor.

İran ve Suriye mi? Kesinlikle evet. İran Şiileri, Suriye de Sünnileri arkalayarak Irak'ın kontrolünü büyük ölçüde ele geçirdiler. Irak bölünse de parçalansa da ipleri ellerinde tutacağa benziyorlar. En azından nükleer silah konusunda açık bir garanti almadan İran'ın elini güçlendirmek istemeyecektir. Bu öneriye en sert itirazsa kuşkusuz İsrail'den ve onun ABD'deki güçlü destekçilerinden gelecektir. Bu arada IÇG'nin, Filistin sorununun çözümüne yoğunlaşılması önerisi İsrail'i rahatsız ediyor. Aslında IÇG, sadece İran ve Suriye'yi değil Irak'a tüm komşu ülkeleri sürece dahil etmeyi öneriyor. Bu noktada Türkiye'ye Kürtler, Suudi Arabistan, Mısır gibi Sünni Arap devletlerine Şii Araplar ve bir ölçüde de Kürtler karşı çıkacaklardır. 

Türkiye ve İran, Irak'a müdahaleye mi hazırlanıyor?

Şu ana kadar İran, nüfuz alanını alabildiğine güçlendirdi. Bunu, büyük oranda ABD/ İsrail cephesiyle yürüttüğü çatışma eksenli stratejiye borçlu. Irak içinde neredeyse ABD'den daha etkin hale gelirken, Lübnan'da Suriye ile birlikte, ABD/İsrail cephesiyle kıyasıya bir güç mücadelesine girişti. Küresel göstergelerin aksine, Tahran iki cephede de tahminlerin ötesinde bir başarı sağladı. Bunun dışında, Hem Irak'ta hem de Lübnan'da Suudi Arabistan'la kıyasıya bir mücadele yürütüyor. ABD ve işgalci güçleri bir tarafa bırakırsak, iki ülkede de aslında İran-Suudi Arabistan çatışmasından söz edebiliriz. Aslında bu çatışmanın İran-Irak savaşından beri devam ettiğini, Birinci Körfez Savaşı'nın bu çerçevede şekillendiğini, şimdi Irak'taki iç çatışma ile kendini gösterdiğini, giderek yayılma işaretleri gösterdiğini söylemeliyiz. Irak'ta izlediğimiz mezhep üzerinden iktidar savaşının önlenmesi, Lübnan'a ve Körfez bölgesine sıçramaması için bu iki ülkenin ikna edilmesinin tek yol olduğunu da...

ABD'nin yeni Savunma Bakanı Robert Gates, Irak'taki savaşı kazanamayacaklarını açıkladı. Aynı zamanda da komşuların Irak'a müdahale edebileceğini söyledi. Irak Gözlem Grubu ABD askerlerinin Irak'taki varlığının 2008'den itibaren çekilmesine ilişkin bir yaklaşım sunarken askeri kaynaklar ABD askerlerinin 2007'nin ortalarında görevi Irak birliklerine devretmeye başlayacağını söylüyor. Gözlem Grubu ayrıca İsrail-Filistin krizine müdahale konusunda da ABD'nin rolünü artırıcı öneriler getiriyor. 

Mandacı ruh yeniden hortluyor!

Atatürk ölünce ipleri ele geçiren İnönü, Sevr kabusu yaşanırken İstanbul'da geliştirdiği mandacı kişiliğine döner ve devleti dönüştürür. Malum, Paşa, Amerikan veya İngiliz mandası altında bir Türkiye hesabı yaparak hayatını 'Çiftçi İsmet Ağa' olarak geçirmek istiyordu...

Dilimde tüy bitse de bu gerçeği sıkça vurgulayarak bağlantılı konularda meram anlatmayı sürdüreceğim. Zira 1938'de olan biteni anlamazsak, Atatürk'ün de bir değeri kalmaz, Cumhuriyet'in de... İnönü'nün Atatürk Ankarası'na çökerttiği mandacı ruh yüzünden gelen gideni aratır. Cumhuriyet'in püf noktası budur...

İlginçtir; Atatürkçülük ve laiklik konusunda aslan geçinen Demirel AB meselesine dair son beyanıyla çok daha aşırı bir mandacı ruh yansıtır:

-Ne olursa olsun Avrupa hedefinden cayamayız...

Türkiye-AB şamatasında gaflet, dalalet ve ihanet ehli olmayan her Türk, bizi tutan İngiltere'ye karşı Fransa ve Almanya'nın ikiyüzlü muhalefetindeki basit hakikati görür. Bu demektir ki, Ankara ile oynanan oyun, İngiltere ile Almanya-Fransa ittifakı arasındaki çekişmenin yan ürünüdür. Ankara, kendisi için AB üyesi olmayı hedeflediğini sanırken işin aslı İngiltere'nin Brüksel'deki Alman-Fransız ağırlığını dengeleme manevrasıdır.


ABD ve yandaşları Irak'ta kaostan kurtulamıyor!

Raporda Irak'ta "kaosa doğru gidişat olduğunun" belirtilmesi, Avrupa basınının tepkisini çekti. Raporun gerçekleri gizleme amacı güttüğünü belirten gazeteler, Irak'taki vahşetin çok daha büyük insani bir felaketi tetikleyeceğini yazdı.

İngiliz basını, Irak Çalışma Grubu'nun Raporunu eleştirirken, The Independent "Kıyamet" manşeti ile çıktı. Irak'ta durumun felaket olduğunu yazan gazete, raporun Irak'taki gerçek vahşeti gizlediğini, buradaki kaosa doğru gidişatın insani bir felaketi tetikleyebileceğini kaydetti. Financial Tımes ise, Irak'taki çöküşe, Bush'un politikalarının neden olduğunu belirterek, işgal güçlerinin derhal Irak'tan çekilmesini istedi. Öte yandan her gün Irak'taki  direnişçi saldırılarında onlarca Amerikan askeri öldürülüyor. Bunun üzerine ABD, hava saldırılarıyla masum sivil halkı katletmeye devam diyor.

Bu arada Irak ve İran'dan hem de Amerika'nın bilgisi dahilinde ülkeye sokulan kaçak mallardan bölücü örgütün yüzde 20 pay aldığı resmen açıklandı.

Kaçakçılık geliri PKK'ya gidiyor!

Van Emniyet Müdürlüğü ekiplerince, 2006 yılında düzenlenen 111 operasyonda 2 milyon 580 bin 947 paket kaçak sigaranın ele geçirildiği bildirildi.

Van Emniyet Müdürlüğü yetkililerinden alınan bilgiye göre, Van'da kaçakçılıkla uğraşan kişilerin, geçmiş dönemlerde İran'daki baskılar nedeniyle Van'a gelerek sınır bölgelere Azeri kimliğiyle yerleştikleri, daha sonra da geçim kaynağı olarak İran'daki yakınlarıyla işbirliği yaparak kaçakçılık yapmaya başladıkları öğrenildi.

Bölge arazisinin engebeli olması ve İran ile 352 kilometrelik uzun sınıra sahip olması nedeniyle kaçakçılığa yönelik denetimlerin zorlaştığını belirten yetkililer, katır ve at sırtında yapılan kaçakçılığın bölgede yaşanan işsizlik ve geçim sıkıntıları nedeniyle geçim kaynağı haline geldiğini ve kaçakçılığın bölgede normal bir iş kolu olarak görüldüğünü belirttiler.

Yüzde 20'si Amerika kontrolünde PKK'ya gidiyor!

Bölgedeki kaçakçılıktan elde edilen gelirin yüzde 20'sinin yıllardır terör örgütü PKK'ya finans olarak aktarıldığını tespit ettiklerini belirten emniyet yetkilileri, dağ yoluyla hayvan sırtında getirilen kaçak malzemeleri İran'dan Türkiye'ye PKK'nın kontrolü altında olan bölgelerden getirildiğini, bu nedenle kaçakçılıktan kazanılan paranın yüzde 20'sinin pay olarak örgüte aktarıldığını vurguladılar. Yetkililer, bu nedenle bölgede kaçakçılıkla mücadelenin daha önem kazandığını söylediler.

 

http://www.millicozum.com/content/view/828/32/

 

AKP ACI AKIBETİNE KOŞUYOR!

Milli Çözüm Dergisi 

Yazar Milli Çözüm Araştırma Ekibi   

 

Siyonist sermayenin ve "meşhur aktörler"in nihai amacı olan "Küresel Krallık"a giden yolda en önemli merhalenin; Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi olduğu biliniyor.

Uzun bir süreden beri altyapısı hazırlanan bu plan; NATO'nun geçirdiği mutasyonlardan ve ABD'nin karizmasını çizen "11 Eylül Miladı"na ve buradan da "Çok sinirlendim! Ama aynı karşılığı verip 'kaka çocuk' olmaktansa, durun siz 'haydut devletler'e bir 'demokrasi' getireyim!" diyen "şeytani deha"ya kadar "son derece bir profesyonellikle uzanıyor...

 

Ve arka planı, ancak "global emperyalizm" şeklinde yumuşatabileceğimiz bir "ilkel sömürü anlayışı"na dayanan bu "karanlık plan"ı sahneye koymada en etkili metot olan "siyasi komplikasyonlar" da kesintisiz devam ediyor...

Bu "Küresel irade!:"siyasi seçeneksizlik ortamı"nı hazırlarken, Acaba devleti koruması gereken siyasi figürler" ne yapıyor?

Söz konusu "uluslararası siyasi komplikasyonlar"ın Türkiye'deki yansımalarına bakıldığında; "siyasi pusula"nın "küresel parametreler"i işaret ettiği kolaylıkla görülüyor. Zira uzun bir süreden beri itina ile hazırlanan "siyasi seçeneksizlik ortamı"; tamamıyla bu "küresel göstergeler"in bir "ana ürün"ü durumunda.

İşe zemini temizleyerek başlayan "keskin zekalar", kazma sallamaya devam ederken; siyaset gömleğini sözde "Halka hizmet hakka hizmettir!" "düstur"u eşliğinde büyük bir eda ile giyenler ise, "Türk Siyaseti'nin determinist hastalıkları" şeklinde tanımlanabilecek "kemikleşmiş sorunsallar"ı sergilemeye devam ediyorlar.

Aslında "nüfus", "halk", "ana kitle" anlamına gelen "populatıon" ifadesinden gelen ve halkın ihtiyaç, beklenti ve söylemlerini ön plana almak şeklinde hayli pozitif bir anlama tekabül eden "popülizm"in, bugünün Türkiye'sindeki karşılığı acaba nedir? Sözkonusu temel sorunun yanıtı, tahmin edileceği üzere hiç de ümit verici bir renkte değil. Zira, aslında halkın beklentilerini ön plana almak anlamına gelen "popülist ilke", Türkiye'de son derece geniş çaplı bir deformasyona uğratılarak; en net tanımlamayla "iktidara giden yolda halkın gönlünü okşayıcı söylemlerle edebiyat parçalama ve şahsi çıkarlarını amaçlama, aktivitesi"ne dönüştürülmüş durumda. Pratikte ise bir avuç rant vampirinin ekmeğine yağ süren söylemlerin ötesinde hiçbir şey yok ortada! Hal böyle olunca, "popülist söylemler aracılığıyla ümitleri yeşertiliyor gibi yapılan geniş kitlenin verdiği oy desteği" ile "iktidar gücü"ne erişenlerin, temsilcisi oldukları halkı hüsrana uğratmaları da gayet doğal bir netice...

Bu "toplumsal hüsran"ın somut açılımları ise; "kadrolaşma", yolsuzluk", "sanal gündem oluşturma" ve "icazet - hükümet denklematiği içerisinde dış kaynaklı güçlere tabi olma" gibi hayli büyük tehlikelerle uzayıp gidiyor. Yani en açık ifade ile, "küresel aktörler" siyaseti "araç" kılıp, şeytani sistem inşaası için zemini temizleme gayretleri"ne yüklenirken; bizimkiler de kuzu kuzu yola gelip bindikleri dalı kesmeye devam ederek, kendilerine uzanan oltaları hayli sıcak tebessümlerle yutuveriyorlar!

"Uluslararası Siyasi Dalgalandırmalar"ın Perde Arkasındaki Plan; Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi!

Gelecekte Türkiye'yi bekleyen siyasi süreci tahmin edebilmek yakın plan verebilmek için, Türk Siyaseti'nin müzmin hastalıkları denebilecek "determinist hastalıklar" ile kurgudaki "sabit değişkenler"le birlikte, dünya coğrafyası üzerinde "küresel güç olma yönelimleri"ne paralel seyreden "stratejik denklem"e ve mevcut denklemdeki çıkar ilişkilerine bakmak gerekiyor. Zira Türkiye'deki "siyasi pusula"nın gelecek haritasını belirleyecek olanlar; Türkiye Siyaseti'ne dâhil oldukları zannına kapılan "rozetliler" değil, dünya gündeminde yer alan "jeo-politik ve jeo-stratejik projeler"dir

Bu bağlamda ABD - İsrail - İngiltere Üçlüsü, Avrupa Birliği, Rusya, Çin, Hindistan gibi güç dengelerinin "Soğuk Savaş Sonrası Dönem"deki konumlarına bakılacak olunursa; bu ilişkiler ağını en çok etkileyen asli unsurun PNAC, yani "Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi" olduğu görülür. "Vaat Edilmiş Topraklar", "Evanjelizm", "Siyonizm-Judaizm", "Kabala Felsefesi'nden Hareket Eden Kaballar Hareketi" ve "Sabatayizm" gibi etkili teolojik veriler dahilinde "tek kutuplu" bir dünya düzeni var edilmeye çalışılmakta ve bu amaca giden yolda "Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi" gibi son derece somut ve geniş ölçekli bir plan sahneye konulmaktadır.

Samuel Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" ve Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezlerine paralel bir süreçte konuşarak "Amerika için ana jeo-politik ödül Avrasya'dır. Dünya olayları beş yüz yıl boyunca; bölgesel egemenlik için birbirleriyle dövüşen küresel iktidar peşindeki Avrasyalı Güçler ve halklar tarafından belirlenmişti. Şimdi Avrasyalı olmayan bir güç Avrasya'da öncüdür ve Amerika'nın küresel önceliği, doğrudan doğruya Avrasya Kıtası'ndaki hâkimiyetini ne kadar süreyle ve nasıl bir etkiyle sürdürebileceğine bağlıdır." diyen Amerikan İdeoloğu Siyonist Zbıgnıev Brzezinski'nin net söyleminden de anlaşılacağı üzere; "Küresel Kraliyet"in müstakbel mensupları, Avrasya Coğrafyası'nda adeta girilmedik yer bırakmayarak söz konusu bu "çatışma üreten bölge"yi kendi "küresel hesaplar"ına göre yeniden düzenlemeyi dönüşü olmayan bir mantıkla kesin olarak planlamış ve bu somut planı açıkca uygulamaya koymuşlardır.

Afganistan ve Irak'taki işgaller ile girizgâh yaparak ısınma turları atan ve sözkonusu "organize hareket"in en önemli parçalarından biri olan ABD; şimdi ise daha önce siyasi sürecine müdahale ettiği için rejimdeki sert iklimiyle "geçilmez bir kale" görüntüsü veren İran'a gelip dayanmıştır. İran'ı "Katı Humeyni Rejimi"ne kadar getiren siyasi kulvarda aslında ABD'nin "TP-Ajax" kod adlı Musaddık Operasyonu'nun büyük etkisi vardır. Zira siyasi kulvarda; Musaddık Çizgisi ile oynanmayıp, süreç doğal akışına bırakılmış olsaydı; şu an İran'da çok daha ılıman bir iklimi hâkim olaacktı. Ancak kendi vatandaşı olan J. Kennedy'yi bile "demokratik takıntılar"ı sebebiyle Amerikan Ulusal Çıkarları'nı gerçekleştirmede bir engel olarak görerek devre dışı bırakan Siyonist merkezlerden, Musaddık Çizgisi'ne karşı doğalcı bir yaklaşım sergilemesini beklemek, pek de akılcı olmasa gerek! Hem de söz konusu olan belirleyici öğe, bugün de aynı konumda yer alan petrol iken...

"Türkiye'nin BOP Faturası"nda Siyasi Yansımalar!

Tüm bu veriler ışığında Türkiye'deki siyasi pusulanın işaret edeceği sonuç; Türkiye'ye "Büyük Orta Doğu Projesi" kapsamındaki yol haritası içinde biçilen role ve buna bağlı olarak sergilenecek "uyum sürecine" endeksli durumdadır. Ancak "Ilımlı İslam Modeli", "model ülke", "cephe ülke", "kilit ülke" gibi söylemlerle sırtı sıvazlanarak şimdilik "haydut devletler" kapsamına dâhil edilmeyen Türkiye'nin, açıktan bir düşman ilan edilmesinden çok daha fazla bedel ve beklenti ile karşı karşıya kalacağı da oldukça açıktır.

Zira İran'daki Musaddık Operasyonu'nda General Fazlullah Zahidi'ye verilen "geçiş misyonu" bu sefer BOP kapsamında, şu ana kadar ki performansından Edelman'ın da minnettarlığını belirttiği üzere hayli memnun olunan org. Hilmi Özkök'den istenilecek; nasıl ki General Zahidi içerideki bir adam olarak "planlı darbe operasyonu"nu omuzlamış ve yapılan plan dahilinde Şah Rıza Pehlevi'nin şartlı liderliğine kapı açmışsa, şimdi Türkiye'den de bir Müslüman ülke, yani hedef ülkelerin "içinden biri" olarak "küresel aktörlerden alınacak talimatlar" doğrultusunda hareket ederek; başta İran olmak üzere diğer Müslüman ülkelerin siyasi rejimlerinde bir "yumuşatıcı" işlevi görmesi beklenilecektir. Neticede "Ilımlı İslam Modeli" denilerek Türkiye'ye pazarlanmaya çalışılan safsatanın en net tanımlaması budur! Yani Türkiye, Siyonist Amerikanın Avrasya ve Ortadoğu hakimiyetine Truva atı olmalıdır.

Sonuç olarak; eldeki şu malzeme ile yani bugünkü yöneticilerle, bu sivil ve asker yetkililerle, Türkiye için bu temel stratejik verilerin uzağında bir siyasi model düşünmek maalesef hiç de gerçekçi değildir ve ülke uluslararası arenada, böylesi bir köklü planlar silsilesi ile başetmeye çalışırken siyaset sahnesinde boy gösterenlerin çizdiği fotoğraf da oldukça iç karartıcıdır. Ve bu nahoş fotoğrafın önemli karelerine zoom yapılacak olursa, şu net sonuçlar göze çarpmaktadır.

Şefsiz bir orkestra fotoğrafı veren Türkiye; siyasetçi bolluğundan  geçilmeyen bir ülke olmakla birlikte, uzun süreden beri büyük bir lider boşluğu ile yol almaya çalışmaktadır. Dolayısı ile bu şefsiz orkestranın kitleye sunduğu resital, estetik açıdan asla doyurucu olmadığı gibi, son derece kaygı verici bir niteliğe de haiz durumdadır.

Bu kritik siyasi sürecini, stratejik formasyondan yoksun "sözde siyasal aktörler" ile sürdüren Türkiye'de, bu eksiklikten doğan geniş bir vizyon açığı, yani ferasetsizlik ve dirayetsizlik tehlikesi mevzubahistir.

"Dış kaynaklı sosyal hipnoz operasyonu"nun da etkisiyle, maalesef zihni üretim açısından hareketsiz bırakılan toplumsal kitle politika ile ilgilenmemekte; ve halkın bu kendini tecrit hareketi de, "Gittiği yere kadar gider!" gibi endişe verici bir heyecansızlık halini körüklemektedir.

Siyasi analiz yeteneğinden yoksun, hayli dar bir bakış açısıyla salt "seçkinler"e ve "küresel baronlar"a yönelik söylemlere asılarak ilerleyen bugünkü siyasi güç odakları, ülkeyi proje üretimi bakımından neredeyse hareketsiz bir noktaya getirmekte; ve bu kör noktanın ötesine geçemeyen siyasal süreçten çözüm beklemek de beyhude bir bekleyiş halini almaktadır.

İzlenen "siyasi stratejisizlik astratejisi" ile hem teşkilatını kucaklama başarısını gösteremeyen genel merkez yapıları ile teşkilatları arasında; hem de iktidar konumunda olan siyasi yönetimle halk arasında açılan tehlikeli uçurum gitgide derinleşmektedir.

Her Genel Başkan "Lider" olamaz!

 Tabela partileriyle birlikte sayıları ortalama 50'yi bulan Türkiye'deki siyasi partiler, aslında ülkeyi müthiş bir lider bolluğuna daha doğrusu lider boşluğuna gark etmiştir. Çünkü her siyasi parti genel başkanının bir "lider" olabilmesi o kadar da kolay bir iş değildir!

"Lider karizması" - "karizmatik lider" ayırımını yaparak bakılacak olunursa; herhangi bir şekilde karizmatik olarak nitelenen her siyasi, yazık ki "lider karizması"na sahip bir kimlik olamıyor! Örneğin ağır yürüyüş tarzı ve konuşma üslübu ile "Kasımpaşalı Tayyip" imgelemi çerçevesinde kendi seçmen kitlesi tarafından karizmatik bulunan Recep Tayyip Erdoğan, acaba "lider karizması"na sahip bir siyasi midir?

Gerçek bir lider olduğunu, birçok tarihi fotoğrafıyla kerelerce ispatlamış olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün "milletin efendisi" olarak nitelediği köylü ve bugün kendisinin o koltukta oturmasını sağlayan çiftçiyi azarlayıp, ABD ile İsrail yollarını gide gele aşındırarak "küresel irade"den medet uman bir başbakandır, ama Lider olabilmiş midir?

Tam da bu noktada, Erdoğan'ın ABD ziyareti sonrasında basında yer alan bir karikatürü hatırlatmadan geçmemeli! Karikatürde eli havada Özgürlük Anıtı'nın yakınından telaşla geçen R. Tayyip Erdoğan, yanında duran Gül'e şöyle diyor; "Buraya kaç kere geldik Aptullah! Baksana o bile tanıdı, el sallıyor!"

"Yağmur yağdı, yarabbi şükür!" mantığıyla yürüyen, kendi ülkesini "Türkiye'de özgürlük yok!" diyerek yabancı televizyon kanallarından dünya kamuoyuna kötüleyen ve muhalefet partisi olan CHP'yi ABD'ye şikâyet ederek "Bakın biz uslu çocuğuz ama uslu olmayanlar var! 1 Mart Tezkeresi'ni de meclisten geçirecektik ama hep bunlar mani oldu!" şeklinde mesajlar veren bir siyasi figür acaba "lider"lik vasfına sahip midir?..

Acaba şu an siyasi arenada Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne liderlik eden Recep Tayyip Erdoğan; bırakın Erbakan'la,  Özal,ya da Demirel ile kıyaslanacak olsa nasıl bir fotoğraf açığa çıkar?

Temelde Milli Görüş Mektebinin kaçaklarından olan, öncelikle sabır ve sükunet hususlarında son derece cafcaflı "söylemler"i tekrarlayan Erdoğan ne hocası Erbakan, ne yıllar yılı büyük iniş ve çıkışlara sahne olmuş hayatıyla klasikleşen Demirel, ne de vizyona koyduğu atılım projesi ile yoğun eleştirilere maruz kalmasına rağmen yol almayı başaran Özal kadar yetenekli olamadığını ispatlamıştır.. Zira bu uzun soluklu süreçler bir yana; ortada, nahoş bir soruyla karşılaşıverdi mi basın mensuplarını azarlayacak ve sivil toplum örgütleriyle sık sık bozuşacak, bugün efelenip söylediklerinden yarın cayacak bir başbakandır.

 Konuya, bir lideri lider yapan bilgi, birikim, vizyon, misyon, sağlıklı analiz yetisi, geleceği planlama becerisi, gündeme hakimiyet ve sağlıklı yorum yapabilme, hedef belirleme ve belirlenen hedefi gerçekliğe taşımada formasyon sahibi olabilme, inisiyatif kullanabilecek cesarete haiz olma, insan odaklı hareket etme anlayışı ile değişim yaratabilme gücü gibi son derece önem taşıyan olmazsa olmaz nitelikler açısından bakıldığında ise; sonuç yine hüsrandır. Zira ortada ülkeyi AB ve BOP şeklinde açılan çift kanatlı küresel kapıya sıkıştırmada gördüğü işlevin ötesinde bir işe yaramayan Acil Eylem Planı ile hayli edebi bir metin olmasına rağmen pratikte sağlıklı bir yansıması görülemeyen 59. Hükümet Programı'ndan başka birşey bulunmamaktatır. Zaten proje üretmeye gerek de yok, zira IMF gibi yeterince bizim adımıza düşünen ve küresel senaryoya uygun projelendirmeleri gerçekleştiren bir kurum varken başka gayrete gerek duyulmamaktadır.

 "Apolitizasyon Süreci"nden Nasibini Alan Siyasiler ve Kapanması Güç "Vizyon Açığı"

Erbakan'ın dediği gibi "Bakan" Çok Ama "Gören" Yok!

Eskiden adı "bakış" anlamındaki "nazar" ifadesinden gelen "nazırlık" olup, sonrasında ismi değiştirilen "bakanlıklar"; bugün mütemadiyen bakan ancak hiçbir şey göremeyen ufuksuz ve umutsuz kişilerin işgali altındadır.

Başbakanın da tekrar ettiği gibi çiftçiye "Gözünüzü toprak doyursun!" diyen tarım bakanları; "IMF bizim adımıza düşünür!" mantığıyla hareket eden ekonomi bakanları; mütemadiyen uyuyup turistlere "yolunması gereken kaz" muamelesi yapmayı tavsiye buyuran turizm bakanları; enerjisini, peşindeki sermaye gruplarına mama dağıtarak geçiren enerji ve tabii kaynaklar bakanları ile nice nice bakıp da görmeyen yönetici fotoğrafları karşımızdadır.

Sokrates'in tabiriyle; gökyüzündeki yıldızlara bakarken önündeki çukuru göremeyip içine düşen bilim adamları misali, bizim siyasilerden de ne dediklerini dahi bilmezlerken "vizyon" sahibi olmalarını bekleme boşunadır.

Sözkonusu "vizyon açığı"nın en temel sebebi ise; siyasete soyunan aktörlerin "Siyaset yapıyoruz!" zannı içinde figüran olarak oyuna alındıklarını anlamamalarıdır. Zira siyaset, bugünün siyasileri tarafından sahneye konulan bir koltuk yarışı değil, sistematik bakışı zaruri kılan hayli geniş çaplı bir sahadır. Ancak siyaset ilmini bu sistematik yapı dahilinde kavrayabilme yetisinden hayli yoksun bulunan siyasi figürler; siyasal süreci siyaset ilminden hayli uzak bir noktaya taşımışlardır. Hal böyle olunca da; apolitize olmuş siyasetçilerle yol alan Türkiye'de, kapanması bir hayli güç görünen vizyon açığı doğal bir netice halini almıştır.

Sözkonusu bu "vizyon açığı"nın "bedel" gerektiren en tehditkar yansımaları ise şüphesiz dış politika alanında yaşanmaktadır. Zira bu süreç içinde öngörü ve oyunu deşifre ederek doğru pozisyonu belirleme yetisinden bir hayli mahrum olan başbakanın Egemen Bağış gibi, Cüneyt Zapsu gibi "küresel misyonerler"in ağına düşmesi son derece kolay olmaktadır. Bu canavar danışman kadrosunun organize etmeyi başardığı ABD temasının karnesi ise; sürecin taşındığı yere işaret eden en somut fotoğraftır.

Şimdi: Reel siyasi fotoğraf bu olacak ve siz oy verdiğiniz, "Liderimdir!" dediğiniz ya da siz demeseniz de birilerinin öyle deyip iş başına getirerek sizi temsil etme noktasına ulaştırdığı siyasi figürden; heyecan doğuran ve açığa çıkardığı bu heyecanı sinerjiye taşıyan, özgüven sahibi olmakla birlikte lideri olduğu topluma özgüven kazandıran, siyaset ve devlet felsefesine vakıf, kuşatıcı bir bakış açısı ile sağlıklı bir medeniyet tasavvurunu vizyona koyan, donanım sahibi ve farklı bir kimlik olmasını bekleyeceksiniz...

Korkulur ki, bu beklenti de pek gerçekçi bir beklenti değil ve salt kendi sınırları içindeki çıkar ilişkilerini gözeterek bütüne yönelik geniş bir bakış açısı oluşturamayan siyasiler türemeye devam ettiği müddetçe de öyle kalacaktır.

Halk Adına Düşünmesi Gerekenler, Kendinden Başka Birşey Düşünemezse.!? 

Toplumsal kitle üzerinde uygulanan "kültürel sabote amaçlı gürültü programı" zaten hipnotize edilerek uyuşturulmaya çalışılan beyinleri yeterince engellemekteyken, "sözde çok katılımlı demokratik sistem içinde birer konu mankenine dönüştürülen halk" da, oluşturulan "siyasi güvensizlik" ortamında hızla politik sorunlardan uzaklaşmaktadır.

Sistemini kurarak, yönetim mekanizmasını "otomatik koruma" altına alma başarısını sağlamış, ülkelerde politikanın azalması doğal bir olaydır. Ancak bizim gibi güya gelişmekte olan ülkeler arasında yer alıp da, sistem sorunu ayyuka çıkmış ülkelerde bu durum tamamıyla bir tehlike sinyali sayılmalıdır. Zira sistemin kendi kendini koruma şansı olmadığı için, bir emniyet şeridi konumunda olan "kitlesel zihni süzgeç" de devre dışı kalınca; işlerin büsbütün karışması kaçınılmazdır.

Sonuçta halk adına düşünmesi gerekenler kendi siyasi rantları ile şahsi menfaatlerinden başka birşey düşünmezlerse ve kendi başının çaresine bakmaya terkedilen halk da siyasi sorumluluk şuurundan uzaklaşıp tepkisizleşirse; bu nemelazımcılık ve heyecansızlık ortamının toplumu götürebileceği yer ise kaos ortamıdır..!

Halkı; bu kendi kendini tecrit aşamasına getiren temel nokta ise; işi siyasilere bırakmak yönündeki bir karar değil, aksine sergilenen "siyasal yetersizlik"in bir ürünü olan "güvensizlik duygusu"dur. Zira sistemin dönüp dolaşıp aynı türden siyasetçileri piyasaya sürdüğünü gören ve demokrasinin sahteliğini sezen halk kitlesi, sonunda heyecanını tamamen yitirme noktasına getirilmiş ve adeta sistem içinde bir konu mankeni durumuna itilmiştir. Yani halka başka bir seçenek bırakılmamıştır...

Omuzlara Alınınca Burnunun Ucunu Göremeyenler ve "Proje Üretimi" Bekleyen Türkiye!

İlim sahibi olmak denilen hadise; insan olmanın en büyük sınav sorusu olan enaniyet'in, yani ben-merkezcilik şeklinde ifade edebileceğimiz ve son derece nefsani bir durum olan "ego-santrik bakış açısı"nın aşılabilmesi hadisesidir.

Ancak bu aşkınlık hali; cafcaflı söylemlerle değil, sağlıklı bir hakkaniyet bilincinden kaynak alan vicdani eylemlerle gerçekleşir. Dolayısıyla "Bilgelik; acaba yalnız hamallığı yapılmak suretiyle üstüste yığılan bilgileri toplamak mıdır, yoksa hakikatine mazhar olunan ilmin içinde gözden kaybolmak mıdır?" sorusuna verilecek yanıt, belki de en temel noktadır.

Sorunun yanıtı ise hayli açık! Eğer eylemlerinizi düzeltmek yerine, salt söylemlerinizi parlatmak yoluna giderseniz; yola çıktığınız yer her neresi olursa olsun, başa dönmeye mecbur bırakılırsınız! Yani "Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz!" söylemi misali, ilerlemeyi getirecek olan boş laf kalabalığı değil, icraattır!

Tam da bu noktadan siyasi düzleme bakılacak olunursa; parçalanan edebiyatlarla omuzlara alınan siyasi figüranların ayakları yerden kesilir kesilmez, hemen şımardıkları ve şaşırdıkları görülür. Bu talihsiz ve seviyesiz siyasi ahlakın anlık bir durum değil, kemikleşmiş bir yapı olması ise asıl problemdir. Zira koltuğun pompaladığı rüzgar ile burnunun ucunu görmekten aciz olan iktidar mensuplarından, ülkeyi saplandığı kör noktadan kurtaracak nitelikte proje üretimleri beklemek de son derece beyhude bir bekleyiş olacaktır...

Nitekim öyle de olmuştur ve her seçim döneminde "Bu sefer yürüyeceğiz!" diyerek sandık başına giden seçmen kitlesi hayal kırıklığına uğratılmış devam edilerek, adeta bu konuda yıllara yayılan bir alışkanlık sağlanmıştır. Son dönemde ise; "insan unsuru" tamamen gözardı edilerek, seçmene "Sen seçim oldukça çalışan bir oy makinesisin!", milletvekiline de: "genel kurulda oylama oldukça "Önemlisin!" diyen siyasi anlayış tavan yapmıştır! Belki de "siyasi anlayışsızlık" demek daha yerinde bir tespit olacaktır.

Vagonlar Lokomotiften Ayrı Düşünce Tren Nereye Gider?

Birçok açıdan artık işlevini yerine getiremeyen siyasi düzlemde bu boşluklardan doğan bir önemli problem daha yaşanmaktadır ki; bu sorun hem yaşanan olumsuzlukların bir sonucu, hem de yeni problemlerin sebebi durumundadır.

"Halk ile yönetim arasındaki uçurumun açılması" şeklinde nitelenebilecek bu sorun, aslında sözü edilen siyasi açmazlardan kaynak almakla birlikte, süreci çok daha problematik bir boyuta taşımaktadır. Zira bu uçurum sebebiyle sistemi tamir etmek yönünde bir adım atılamadığı gibi, süreç çok daha vahim bir boyuta ulaşmaktadır.

Lokomotif konumunda olan siyasi yönetim, onu takip eden vagonlar pozisyonunda olan halk ile bağlantıyı koparıp; kendi başına bir yerlere gidince; ortada ne tren kalmıştır, ne de yol! Ancak durum açıkça bu olduğu halde, hala laiklik laklakası yapılmakta ve çağdaşlaşma hayalleri kurulmaktadır.

Sonuçta halk ile yönetim arasındaki bağlantı koparılıp da konvoy parçalanınca; araya Soros gibi, IMF gibi, küresel zemin hazırlayıcılar girmekte ve milli menfaatler doğrultusunda yol alması gereken tren de kolaylıkla havaya uçurulmaktadır! Kolaylıkla diyoruz, zira treni dağıtma girişimlerinde kitle üzerinde yürütülen "sosyal hipnoz operasyonu"nun çekici gücü olan "medya", manipülasyon görevini başarıyla yerine getirmekte ve bu bilinçli olarak yaratılan gürültü ortamı, tüm karanlık planları perdeleyip bu noktaları hızla görüntü dışına taşımaktadır.

Lokomotifle ayrı düşen vagonların diğer bir örneği ise; siyasi yapılar içindeki "genel merkez - yerel teşkilatlanma ikilemi"dir. Siyasi iradenin "Siz bizim baş tacımızsınız!" diyerek aldığı oy desteğiyle koltuğa eriştikten sonra sırt döndüğü halka sergilediği tavırın bir benzeri, yerel teşkilatlar için de geçerlidir. Zira genel merkez teşkilatlanmaları ile yerel teşkilatlanmalar arasında büyük bir kopukluk yaşanmaktadır. Bu "kopukluk"un ülkeyi taşıyacağı kaçınılmaz nokta ise; yine çözümsüzlük ortamından başka bir yer olmayacaktır.

"BOP Oltası"nda Sallanan Bir "İktidarsız İktidar"

Türkiye Siyaseti sözü edilen PNAC (Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) gibi, GOKAP (Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi) gibi "küresel planlar"a endeksli bir hale getirilmişken ve Türk Siyasi Yapısı saydığımız sorunlarla düğümlenmiş durumdayken şu anki siyasi iktidar nasıl bir portre çiziyor?

Kurt Postuna Bürünmeye Çalışan Kuzu; AKP

Sözkonusu açmazlar içinde şu anki siyasi iktidarın verdiği fotoğraf, abartısız "kurt postuna bürünme" çabasında bir kuzu fotoğrafıdır. Zira iç siyaset sınırları içinde kükreyip dağları deviren Kasımpaşalı Tayyip'in, İsrail ile ABD yollarına düşünce birdenbire sesi soluğu kesiliveriyor! Yani burada aslan kesilen sayın başbakan, uluslararası ilişkiler sözkonusu oldu mu ani bir mutasyonla kediye dönüşüveriyor!

Kısacası kuyruğu küresel baronların elinde olan Erdoğan, "Bile bile lades!" mantığı ile ülkemizi AB ve BOP şeklinde açılan "çift kanatlı küresel kapan"a fena halde sıkıştırmış durumdadır. Bu vahim sıkışmanın en son örnekleri ise; giderayak BOP ile ilgili "mesaj" veren Eric Edelman'ın açıklamaları ve başbakanın talihsiz ABD ziyareti'nde yaşananlardır.

Eski ABD Ankara Büyükelçisi Edelman, daha önce de tersten okumasını yaptığımız üzere "BOP konusunda düğmeye bastık! Bu Proje, sizin coğrafyada ister istemez sıkıntılar doğuracaktır. Aslında başkaseçim yapma lüksünüz de yok; öyle ise gelin uslu uslu teslim olun, üzerinize kan sıçramasın! Aksi takdirde siz bilirsiniz!" demeye getirdi. Aslında kullandığı orjinal cümleler gayet ılımlıydı ama biz o kadife eldivenlerin altındaki demir pençeleri yakından bildiğimizden, gerçek iletileri okumakta da güçlük çekmedik. Sonuçta Edelman'ın ağzından verilen mesajlarla, Türkiye'ye yönelik psikolojik savaş da, bir kez daha kendini göstermiş oldu. Gâvurun söylediği gayet açık! Başka seçeneğiniz yok, bize zaman kaybettirmeyin!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın son derece olaylı ABD ziyareti ise; abartısız vehametin doruk noktaya çıktığı bir adım oldu. Çünkü ziyaret öncesinde yaşanılan ve aylarca devam eden randevu krizi, İsrail Yolları'nı arşınlamayı kabul eden Erdoğan'ın "uzlaşmacı tavır"ı ile çözülse de; sonuç pek parlak olmadı! Basına 45 dakikayı bulan ve Irak Meselesi, Kıbrıs Sorunu, ekonomik açmazlar gibi bir çok çetrefilli konunun masaya yatırıldığı geniş bir görüşme şeklinde yansıyan "detaylı temas", hiç de aktarıldığı gibi olmamıştı. Ayaküstü bir laflamayla beklediği ilgiyi bulamayacağını bilen Erdoğan ve canavar ekibi, Bush'u öğlen yemeği faslında yakalayabilmeyi çok arzuladılar ancak bu talep de reddedildi ve uzun süre girişte bekletilen Türk Heyeti'nin vakti, ancak "BOP'a destek veriyoruz!" demeye yetebildi! Zaten ABD'nin niyeti de, bu teyitten başka bir konunun gündeme gelmemesini temin etmekti, beklenen gerçekleşti... Ancak sayın başbakana gerçekten hak vermek gerek, zira topu topu 7 dakikalık bir görüşmeye onca konuyu nasıl sığdırabilmişti!

Tayyip Erdoğan'ın ziyaret sonrasında sürekli görüşmenin "uzun süresi"nden dem vurması ise; psikolojide "yansıtma mekanizması" şeklinde geçen bir savunma mekanizmasından başka birşey değildi! Ertesi gün manşetlere yansıyan başbakana ait "ABD'nin vizyonunu takip etmemizden daha doğal birşey olamaz!" söylemleri de, sergilenen kamuflaj çalışmasının bir diğer ayağıdır.

Ancak şu nokta çok iyi bilinmelidir ki; bu vizyonun hangi vizyon olduğu gayet açıktır ve Türkiye'nin bu tarz "küresel öngörüler"e değil, bir "milli görüş"e, "onurlu bir siyasi duruş"a gereksinimi vardır!

Ayrıca Musevi Kuruluşu Anti Defamation League'nin Erdoğan'a verdiği Cesaret Ödülü kafa karıştırmaktadır ve Fener Rum Patriği'nin "ekümenik"liğini tanımak saçmalıktır. Newyork'ta Musevilere yönelik döşediği incilerin akabinde Türkiye adına Cesaret Ödülü'nü alan Recep Erdoğan bir küresel siyaset kuryesi olabilir ama; Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimlik ve duruşu belli olan köklü bir yapıdır ve kişisel hırsları peşinde koşan siyasi piyonların gafletleri sebebiyle zaman zaman zor durumlara düşse de, milli ve haysiyetli çizgisini elbette ve ilelebet koruyacaktır!

Ve şu da çok iyi bilinmelidir ki; Recep Tayyip Erdoğan'ın geniş temaslar içinde bulunduğu (!) ABD ziyareti sırasında ABD Kongresi'nin alt kanadı olan Temsilciler Meclisi'nin alelacele kabul ettiği yasa tasarısı ile patriğin "evrensellik" sıfatını tanımaya mecbur bırakılmaya uğraşılan Türk Milleti, başka uluslar gibi "siyasi zorlama" ve "dayatma"lara razı olmayacaktır! Bu sebeple; Brüksel'de gerçekleştirilecek olan 16-17 Haziran Liderler Zirvesi'nin sonuç bildirgesinden genişleme ile ilgili paragrafı çıkartan AB Yetkilileri de: AB Üyeliğinin Türk Halkı'nın "olmazsa olmaz"ı sanmamalıdır!

"YENİ ANAYASA" HAZIRLIĞI  "GLOBAL REJİM"E ESTETİK GEÇİŞTİR!

BOP Oltası'nda Sallanan İktidarsız İktidar'ın bir diğer fotoğrafı ise; şüphesiz gizliden gizliye hazırlığı içinde olduğu Yeni Anayasa Çalışmasıdır. Beyni "küresel irade"ye bağlı bir "başkanlık sistemi"ne yumuşak geçiş yapacak olan bir hazırlıktır.

"Küresel senaristler"in asli amacı ise çok açıktır. Çok fazla yorulmadan Türkiye'nin yönetim sistemi üzerinde istedikleri değişiklikleri istedikleri dakika yapabilecek bir rahatlığı yakalamaktır.

"Küresel proteinler"den, neredeyse 1 Mart Tezkeresi'nden bu yana epey mahrum kalarak bünyesi bir hayli zayıf düşen iktidar ise; bu anayasa dopingi ile dış güçlerin gözüne girmeyi amaçlamaktadır.

 Bu sinsi modele göre; Yargı sistemi tamamen değişecek ve siyasallaşacaktır!

  • Şu an HSYK'nın hatalı konumu üzerinden siyasi irade ile irtibatlandırılan yargı gücü, bu değişimden sonra tamamen siyasi ellere bırakılacak ve "etkisiz eleman" pozisyonuna terkedilerek "küresel programlı siyasi manevralar" adına araçlaştırılacaktır!
  • Anayasa Mahkemesi tamamen kaldırılacak ve adli zemin sorun yaratabilecek tüm pürüzlerden temizlenerek açılacaktır!

Bilmiyoruz bu nokta size, T.B.M.M. Başkanı Bülent Arınç'ın Anayasa Mahkemesi'nin kapatılması hususunda sergilediği beylik laflarını anımsattı mı! Yani Sayın Arınç aslında bir gaf yapmıyor ve "Hazırlıklarımız son sürat devam ediyor!" mesajı ile bir yumuşak tehdit savuruyor...

  • "Askeri güç" Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanacak ve ordu gücü "küresel hedefler" doğrultusunda sorunsuzca kullanılacaktır!
  • YÖK kaldırılacak ve aydın nesillerin neyi nasıl düşünmesi gerektiğine yine siyasiler tarafından karar verilip, üniversite gençliği ile akademik camia bu büyük yükten kurtarılacaktır!
  • Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılıp; halkı dini konularda aydınlatma misyonu, otomatikman tarikat ve cemaatlere dağıtılmış olacaktır! Bununla birlikte uzun zamandır askıda kalan türban yasağı da kaldırılacaktır!
  • Danıştay, Sayıştay, RTÜK vs. gibi kurumlarda geniş çaplı bir revizyon gerçekleştirilecek ve özerklikler iptal edilecektir!
  • Ve tüm bu "matematik ayarlar" sonrasında ise; her siyasi partinin bir sermaye grubuna çalıştığı gerçeği neredeyse bir "suç" olmaktan çıkıp sistem içinde sırıtmaz hale gelecek ve küresel proteinlerle siyasi gururu okşanan sanal iktidarlar türemeye devam edecektir...

AKP İktidarı "Yeni Anayasa Planı"nı İşletmeyi Başarırsa Ne olur?

 Bu plandan istenilen düzeyde sonuç alınabildiği taktirde sergilenecek ilk hamle, şu an tüm gözlerin üzerinde olduğu Cumhurbaşkanlığı Makamı'nın el değişimini sağlayabilmek olacaktır. (Cumhurbaşkanı'nın sağlığı ile ilgili haberleri bu yazıdan sonra daha dikkatli ve başka bir gözle izlemenin önemini de yeri gelmişken hatırlatalım...)

Tam da bu noktada;

Başbakan olması sistem gereği mümkün olmayan Erdoğan'a Siirt Seçimleri üzerinden nasıl bir atraksiyon yapıldıysa, aynı yöntemle bir zemin daha inşaa edilip Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer istifaya zorlanacaktır.

(İstifanın en kuvvetli bahanesi ise sağlık sebebi olabilir!)

İstifadan sonra ise meclise Anayasa değişikliği ile ilgili teklif sunulup, onayı temin edilecektir.

Onaydan sonra ise tüm idari yapı başkanlık (ve Amerika'ya bağımlılık) sistemine entegre edilerek hayli estetik bir geçiş sağlanacaktır.

Sözkonusu Yeni Anayasa ile, tıpkı Irak Anayasası'nda hazırlanan profesyonel zeminde olduğu gibi bir "ince ayar" yapılacak ve "gevşetilmiş konfederalizm"e geçilerek GOKAP'a (Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi) sağlam bir hazırlık yapılmış olunacaktır.

BOP'a giden yolda "gevşetilmiş konfederalizm" olarak piyasaya sürülen elmalı şekerin içi ise etnik kurtlarla doldurulacak ve inşaa edilen yapının istenilen dakika alaşağı edilebilmesi adına temele "çok parçalı bir yapıya kapı açıcı kışkırtıcı unsurlar" itina ile döşenecektir.

Kimbilir belki de bütün bunlar AKP'nin başını yiyecektir

 

http://www.millicozum.com/content/view/402/32/

 

.

 

 

.