YENİ ŞAFAK GAZETESİ

Fatma Sibel Yüksek Yazıları

 

Zengin Sofrası ve Yeni Şafak
(Peygamber Ocağı ve Mustafa Karaalioğlu)

 

NTV'deki programda, Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay, Yeni Şafak gazetesi genel yayın yönetmeni Mustafa Karaalioğlu'na "AKP Genel Merkezi'nden gelmiş gibi konuşuyorsun" deyince ortalık karıştı...

AKP amigoluğuna soyunan internet sitelerine göre, Karaalioğlu'nun verdiği "tokat gibi cevap" karşısında Balbay, mosmor olup susmuştu...

Olayı ekrandan izleyen bizler, iktidar çanakçısı internet siteleri kadar "izan sahibi" olmadığımız için, ne cevabın "tokat gibi" olduğunu, ne de Balbay'ın "morardığını" anlayamadık...

Karaalioğlu'nun Balbay'a cevabı kısaca, " Sen de Genelkurmay'dan gelmiş gibisin..." şeklindeydi...

Balbay da "Genelkurmay'dan gelmenin utanç duyulacak bir şey olmadığını, ordunun bu ülkenin en onurlu kurumlarından birisi olduğunu" anlatmaya çalıştı, gözünü "genelkurmay" bürümüş olan bu arkadaşımıza...

Evet, sataşma Balbay'dan geldi. Bu durumda, Karaalioğlu'na cevap hakkı doğdu..

Ancak, neden örneğin "Sen de CHP Genel Merkezi'nden geliyor gibisin..." veya, "Sen de Sabih Kanadoğlu'nun yanından geliyor gibisin" değil de,

Neden, "Sen de Genelkurmay'dan geliyor gibisin?" gibi bir cevaba ihtiyaç duyuldu?

Gösterilen adresten daha önemlisi, Karaalioğlu "Genelkurmay" kelimesini nefretle tıslarken, neden o kadar kin dolu bir ruh hali içindeydi?

Mustafa Karaalioğlu'nu yakından tanırım.

Sinirlerinin ameliyatla alındığını düşündürecek kadar sakin yapılı bir adamdır. 28 Şubat sürecinde Yeni Şafak'ın "gelenekten gelmeyen" Başbakanlık muhabiriydim..

Karaalioğlu, Ankara Temsilcisi olarak amirim konumundaydı.. Bizim de bir bayana göre fazla sert ve kanlı çarpışmalara yatkın bir kişilik yapımız var..Zor bir süreçten geçiyorduk, iş içinde sık sık problemler çıkıyor, Karaalioğlu benim yarattığım veya taraf olduğum bütün krizleri, büyük bir sabır, itidal ve siyasi manevra kabiliyeti ile her seferinde püskürtmeyi başarıyordu...

Günde en az 75 kez sinirlenen ben, Mustafa Karaalioğlu'nun sinirlendiğini ömrümde bir kez bile görmedim...Ama, NTV'deki o gece, bambaşka bir Karaalioğlu vardı. Ve "nefret" duygusunun odaklandığı kelime "Genelkurmay" dı...

Karaalioğlu'nun içinde bulunduğu zihniyet cephesi, asker, ordu, genelkurmay vs. gibi kelimelere karşı neden bu kadar tepkili hale geldi?

28 Şubat sürecini, bu insanlarla birlikte yaşadım.

Evet, bazı tatsız olaylar oldu..Türbanlı kız arkadaşlarımız basın toplantılarına alınmadı, yasalarda belirtilen şartlarda bir eksiklik olmamasına rağmen bu tür yayın kuruluşlarında çalışanlara basın kartı verilmedi, yazılara ceza davalara açıldı falan...

Ama öyle örneğin 12 Mart ve 12 Eylül'de solculara yapıldığı gibi işkenceden, zindanlardan geçilmedi...

Bir takım sıkıntılar yaşandıysa da, Türk halkı kendilerine bu haksızlıkları da gidersinler, "türban sorunu" başta olmak üzere "inançlı insanlara" uygulandığını öne sürdükleri sorunları düzeltsinler diye bu kesimin temsilcisi AKP'ye tek başına iktidar da verdi...

Ama yapmadılar...

"Kurumlararası mutabakat şart" diye bir şey uydurup yan çizdiler..

Şimdi, ortaya çıkan her sorunda, TSK'yı ve Cumhuriyet'in kurumlarını, değerlerini hedef tahtasına koyarak, orduya, "Peygamber ocağına" nefret kusarak ne yapmaya, bize ne anlatmaya, nereye gitmeye çalışıyorlar?

Kimdir bu insanlar?

Nereden gelip nereye gidiyorlar? Zihin kodlarını ve düşünce dünyalarını hangi etkenler belirliyor? Muhafazakarlık, mütedeyyinlik, mustazaflık nasıl böyle bir Peygamber Ocağı allerjisine dönüştü?

"Demokratım, dolayısıyla darbelere karşıyım"

gibi kimsenin karşı çıkmayacağı orta malı bir fikir, bu nefretin kaynağı olmaya yeterli mi? Bu ülkeyi bölmek isteyenler, marksist solu bile "Truva atı" yapmayı başaramamışken, çoğunluğu Anadolu'nun yoksul ailelerinden gelen bu insanlar Türkiye Cumhuriyeti'nin değerlerine neden bu kadar yabancılaştı?

Her türlü ayrılıkçılık fikri ve oluşumla nasıl bu kadar yakınlaşabildiler? (Kürt Konferanısı'nın en ateşli organizatörleri arasında Karaalioğlu da vardı)

Ben bu soruların cevabını bilmiyorum..Kendilerine sorduğumda

"Biz cumhuriyete karşı değiliz,siz paranoyaksınız!"

diye sinirleniyorlar ama, kimseleri de ikna edemiyorlar...

Bakın, belki bazı şeyleri çözmemize yardımcı olur diye yazıyı uzatıp sizi sıkmak pahasına Yeni Şafak'ı biraz anlatmak istiyorum..

Pek gariban insanlardık biz.. Maaşlar doğru düzgün ödenmez, karnımız doymaz, borcumuz harcımız bitmek bitmezdi. Ramazanda gönderilen erzak paketini dört gözle beklerdik. O dönem gazetenin yazarları arasında olan Ömer Çelik'in evini elektriği kaç kez borçtan dolayı kesilmiştir mesela...

Genelkurmay'ın, Meclis'in, Başbakanlığın, hatta Meteroloji Genel Müdürlüğü'nün kapısının önünden bile geçemezdik.

Gidebildiğimiz tek yer, Hak-İş Konfederasyonu'nun iftar yemekleri, MÜSİAD'ın basın toplantıları, bir de Mazlum Der'in panelleriydi..Medyanın havalı tavalı tipleri, o günlerde Genelkurmay brifinglerinde edindikleri "bilinçle" bizi görünce hamam böceği görmüş gibi tiksintiyle uzaklaşırlardı..

Ankara Temsilcisi Mustafa Karaalioğlu, diğer gazetelerin temsilcileri arasına alınmazdı.

Yolda görseler selam bile vermezlerdi. Biz de öyle mahsun, mahcup, dışlanmış bir durumda kendi içimizde birbirimize destek olmaya, bu insanlık dışı kuşatmayı onurumuzla atlatmaya çalışırdık.

Herşeye rağmen güzel günlerdi...Ben, evde kurabiye, çörek falan yapıp büroya getirirdim. Karaalioğlu temsilci olduğu için, kendisine daha bir özenli davranır, kurabiyeleri biz masanın üstüne serdiğimiz gazetenin üstünde yerken, ona tabak içinde ayrı servis yapardık...

AKP iktidara gelince, basın sosyetesi birden bire Mustafa Karaalioğlu'nun, Ömer Çelik'in, "Takkeli liboş" Fehmi Koru'nun "bir numaralı dostu" kesildi...

Ye kürküm ye!

Bu arkadaşlar da

"Durun bakalım beyler hanımlar, bize yaptıklarınızı unuttuk mu zannettiniz?"

falan demediler. Bu aşağılık kucak açmaya hemen karşılık verdiler..

Hatta, zor günlerde yanlarında olan insanları tanımazdan gelmeye,
"Medyanın orostopolları" ile birlikte zengin sofralarına takılmaya başladılar...Amerikan aksanıyla konuşan bir takım şımarık, yavşak tiplerle arkadaş olmak için birbirleriyle yarıştılar...

Geçen gün, Mustafa Karaalioğlu'nu Meclis'te gördüm...Hasan Cemal'e "Hasan" diye hitap ediyordu...Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu yapılacaktı ve medyanın bütün eliti oradaydı, AKP kulisinin dört bir yanından entel kahkaha sesleri duyuldu ...
Karaalioğlu, yanında müezzin-şair karışımı adamla birlikte "Sevgili Ertuğrul! Sevgili Hasan!.." diye dolaşıp durdu...

Bir kaç kez burun buruna geldiğimiz halde, beni görmezden geldi.
Yoksul bir geçmişi hatırlatan eski tanıdıklarla karşılaşmak...İşte hayatın en zor sınavlarından birisi!

Ama bu "görmezden gelme" vicdan duvarında küçük bir tuğla düşürdü ki, yemekhaneye giden koridorun tenha bir köşesinde tekrar karşılaştığımızda, yaptığı "çiğliği" hafif bir baş selamıyla telafi etmek istedi (Yanında Cemal Paşa'nın torunun Hasan Cemal'gillerden kimse yoktu.. )

Bu kez de ben hiç tanımadığım birine bakar gibi baktım..."Dost satışını" öbür dünyada bile affetmeyen huyumuz kurusun...

Yeni Şafak'taki o yoksul ama onurlu günlerimizden geriye halis dostluklar hiç mi kalmadı?

Kalmaz olur mu?

İçimden "Rabbim, bizi niye böyle sefil ruhlu yarattın!" diye kendi kendime iman tazelerken, şimdi Meclis'te danışman olan eski bir dost kolumdan yakaladı,

" Gel Fatma gel, biz şöyle bir köşede yemek yiyelim seninle...Eski günleri yadederiz.." dedi...

Bilmem anlatabildim mi, ey bu makalenin okuyucuları?

Ve bilmem anlatabildim mi ey Mustafa?

Balbay'a cevap verirken, özellikle "Genelkurmay" derken yüzüne çöken nefret ve tiksinti ifadesini bant kaydını isteyip bir kez daha izle..Adeta "düşman karargahından" bahseder gibiydin. Eminim "haçlı ordusu" derken bile bu derece nefret içinde olamazdın...

Bahsettiğin senin ordundu..Ocağında dedeni, babanı, erkek kardeşini barındırmış olan, belki oğlunu barındıracak olan ordu..

Doğduğun topraklar -Allah korusun!" işgal edilecek olursa eşinin, kızının namusunu koruyacak olan Türk ordusu...

İşte bu psikolojiyi, bu kimlik sorununu yok edemezsen...

yok edemezseniz...

Hayatta çok sıkıntı çekersiniz ey Mustafa!

Yine de üzülen eski dostlarınız, ekmeği bölüp yediğiniz "yoksulluk günleri" arkadaşlarınız olur....


http://www.acikistihbarat.com/Yazilar.asp?yazi=439

 

Tayyip Erdoğan'ı Nasıl Sattılar
(Yeni Şafak ve Zengin Sofrası - II)

 

"Yeni Şafak ve Zengin Sofrası-Peygamber ocağı ve Mustafa Karaalioğlu" adlı yazımız çok ses getirdi...
Ben, Yeni Şafak kadrolarının geçmişini bilen çok kişi var zannediyordum; meğer onların doğuştan "Beyaz Türk" olduklarını düşünenler çoğunluktaymış..."İftar paketini" dört gözle beklediğimize, parasızlıktan elektrik sayacımızın söküldüğüne kimse inanmak istemedi...

Gel gör ki hayatın gerçeklerinden kaçılmıyor...

Biz, Ediz Hun'lu, Hülya Koçyiğit'li Türk filmleriyle büyüdük: Köşk'ün zengin ve yakışıklı sahibi, meğer eskiden bahçevanmış!..
Bu hüzünlü "ikbal öyküsü" internet medyasının dikkatinden kaçmadı. Basın çevrelerinin yakından izlediği bazı internet siteleri, "Yeni Şafak ve Zengin Sofrası" yazımızı manşet yaptılar. Sonra bir baktık, Aaaa! yazı kaybolmuş!..
Bizim yazı gitmiş ,yerine Mustafa Karaalioğlu ve saz arkadaşlarının yeni yükselişlerini, yani Star gazetesine transferlerini anlatan övgü dolu haberler gelmiş...

Telefonlar yine çalışmış yani..
Bazı 'nüfuzlu kişiler' "Bu yazıyı kaldırın" diye ricalar etmiş...

Oldu mu şimdi bu; yakıştı mı?
Hani demokrasi ve basın özgürlüğü?
Hani eleştiriye tahammül?

Hani "sansürcülük" ayıptı?
Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığına karşı çıkmayınca, AKP'nin en abuk politikalarını bile avuçların patlayıncaya kadar alkışlayınca, Yeni Şafak'a övgüler dizince "demokrat"..
Bunları yapmayınca, "demokrasi karşıtı" oluyorsun...
İnternet sitelerinden çeşitli yol ve yöntemlerle haber çektirtmek, hangi demokrasi kitabında yazıyor Sayın Mustafa Karaalioğlu?

E madem öyle, biz de kaldığımız yerden devam edelim o zaman...

Efendim,
Sene 1999...

Bugün AKP İstanbul Milletvekili olan Hüseyin Besli, o zaman Tayyip Bey'in basın danışmanı..

Tayyip Bey'in başı da okuduğu şiirden dolayı fena halde belada...Tayyip Bey baktı gidişat iyi değil, "hiç değilse onun sağlama alayım" diye Besli'yi Yeni Şafak'ın Genel Yayın Yönetmenliği'ne atadı...

Yeni Şafak'ı Yeni Şafak yapan, bilindiği gibi Erdoğan döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden alınan ihalelerdir..

Dolayısıyla, Tayyip Bey Yeni Şafak'ı "kendi evladı" gibigörüyor..
"Mapus damlarına düşersem, hiç değilse arkamdan ağlayacak olanım var" diye düşünüyor...

Ve tabii ne kadar yanıldığını bilmiyor...

Besli'nin Erdoğan tarafından gazetenin tepesine atanması, Yeni Şafak'ın "Bermuda üçlüsü" olarak bilinen Mustafa Karaalioğlu, Mehmet Ocaktan ve Yusuf Ziya Cömert'in hiç hoşuna gitmedi. .

Hemen gerekli cadı kazanlarını kaynatmaya başladılar..

Gazete, "utanma belasına" Tayyip Bey'i destekleyici yayınlar yapıyor ama, bir yandan da "Ne olur ne olmaz" diye Erbakan Hoca'ya göz kırpmaktan geri durulmuyor..
Derken efendim, Erdoğan'ın durumu iyice çarşafa dolanmaya başladı..

Devlet, "Reis"i diri diri mezara gömmeye kararlı!


Bir anda, çevresindeki herkes toz oldu.Ve işte bu "izole oluş" döneminde, "fırsat bu fırsat!" diyen "Bermuda üçgeni", Hüseyin Besli'yi kapınını önüne koyuverdi!
Yayın danışmanı, yayın koordinatörü ve Ankara temsilcisi bir olup "Genel yayın yönetmenini" yani gazetenin tepesindeki adamı işten attılar anlayacağınız...
Eşekten düşmüşe dönen Besli'nin eli böğründe kaldı.

Gidecek hiç bir yeri, başını vuracak hiç bir taşı yok! Tayyip Bey, kendi canının derdine düşmüş, ekip darmadağın...

Tayyip Bey'e ve Besli'ye yapılanı hiç etik bulmadım ve 'sıradan bir muhabir' olduğuma bakmadan sordum:
"Arkadaşlar, bir genel yayın yönetmeninin bu şekilde kapı önüne konulması hiç şık olmadı..Hem Tayyip Bey'e de ayıp değil mi?"

Cevap:
"Besli de durmadan Tayyip Bey'e laf taşıyordu kardeşim, ne yapsaydık?!"

Ve Tayyip Bey siyasetten men edildi, hapse atıldı...
"Bermuda üçgeni" hemen "acil toplantı" yapıp kararı açıkladı:
"Tayyip Bey bitmiştir. Allah sevenlerine sabır versin..Malum, ölenle ölünmez, Yaşasın Erbakan Hoca!"

Gazete ertesi gün "En büyük Erbakan!" diye manşetler atmaya başladı...
Ah kahpe dünya! Ah vefasız dünya, ah hain dünya!..

Erdoğan kaderine terk edildi..
(Sevmem etmem ama, Allah'ı var, Ömer Çelik "Tayyip Ağabey"i hemen satan bu ekibin içinde yer almadı. Bu vefasızlığa çok içerledi ve tahta bavulunu alıp Kırıkkale Üniversitesi'nin yolunu tuttu...)

Fakaaat...
"Herkesin bir hesabı varsa, benim de bir hesabım" var diyen Allah, sonunda kendi iradesini ortaya koydu. Tayyip Bey, hücreden çıkıp Başbakan oldu...
Bilmiyor mu kendisini zor gününde satanları?
Bilmez olur mu?

Ama ne yaparsınız ki siyasette herkesi sırtınızdan indirmek mümkün olmuyor..Elinizdeki insan terkibi bu!
Tabii bir de paranın ve iktidarın gözü kör olsun..
Orhan Kemal'in dediği gibi,

"Zalım para, hayın para! Anayı kızından ayıran para!"
Düşmanlıklar, ihanetler unutuldu.

Şimdi Hüseyin Besli, Mustafa Karaalioğlu ve Mehmet Ocaktan zaman zaman Besli'nin Çengelköy'deki muhteşem evinde bir araya gelip fasıl dinliyorlar.

Kendilerine bazen, "cumhurbaşkanı adayımız", Yeni Şafak'ın eski avukatı Nimet Çubukçu hanımefendi de katılıyor..
Allah mutluluklarını bozmasın...
Yeni Şafak dosyasını şimdilik kapatıyoruz..
NOT: Sayın Karaalioğlu, internet sitelerinden yazı çektirerek geçmişimizden kurtulmak mümkün olsa, parayla hacker tutup bütün siteleri çökertirdim valla!


http://www.acikistihbarat.com/Yazilar.asp?yazi=446

 

Kara liste...


Siz hiç "kara listedeki gazeteci" oldunuz mu?

Ben oldum...

1998 yılında Yeni Şafak gazetesinin başbakanlık muhabiriyken "kara liste"deydim..."Selam verdiğimi gören olursa, beni de listeye alırlar" korkusuyla eşim dostum bile başını çevirip geçerdi...

Hiç mütevazı olmayacağım, "aslanlar gibi" mücadele ettim. Ekmek yediğim gazeteyi bir gün bile satmadım.. "Ben onlardan değilim" mesajları vermedim. Gazetemi 'kimliği" ile birlikte temsil ettim..Aşağılamalara, kapılardan geri çevrilmelere göğüs gerdim..Bir gün bile pes etmedim...

Bir gün, Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı  Ömer Kayır biraz da şaka yollu .."Gavurun ekmeğini yiyen gavurun kılıcını kuşanır Fatma Hanım, onun için sizin yanınızda ihtiyatlı konuşuyoruz" dedi...

Devlet Bakanı Yüksel Yalova, bir gün Özel Kalem Müdürü'ne benim duyacağım şekilde bağırdı: "Yeni Şafak meni şafak gibi ne idüğü belirsiz gazeteciler istemiyorum kardeşim ben odamda!"


Sonradan iyi dost olduğumuz Mehmet Ali İrtemçelik, Basın Müşaviri Recep Karagözlü'ye "Recep, NTV'yi, Hürriyet'i falan anladım da, bu Yeni Şafak ne iş? Dikkatli olun, benim canımı sıkmayın..." dedi...

Sadece Yeni Şafak'ın değil, Kanal 7'nin "haber alma hakkını" da savundum...

Sıkı bir solcu olan kızkardeşim, "Bugün özgürlüğünü savundukların, yarın seni Nureddin Kiyanuri gibi arka bahçede idam edecekler! deyip durdu..

Nureddin Kiyanuri kim mi? İslam devrimine destek verdikten sonra Evin Hapisanesi'nin  arka kapısında boynuna ilmik geçirilen İran Komünist Partisi lideri...

Gün oldu, devran döndü...

Yüksel Yalova'nın "ne idüğü belirsizler" dediği insanlar iktidar oldu...Ezik büzük haller gitmiş... Marka takım elbiseler, güneş gözlükleri, öyle herkesin selamını almamalar...

Elbiseden ibaret 'müheykel' insanlar!

Girgin Kahvehanesi'nden Papermoon'a terfi ettiler...

Ve...

 

"Kara listeler" yaptılar...

Bir gün "Basın tarihinin en büyük sırrı" diye yazılacak olan kara listeler...

Kapkara listeler...

***

http://www.internethaber.com/author_article_detail_05.php?id=24

 

Ben de Nişantaşı çocuğuyum, ben de üniversite bitirdim!

 

 

Sene 1999...Biz, Yeni Şafak gazetesinin Ankara bürosu olarak bir avuç mustazaftık..28 Şubat üstümüzden silindir gibi geçmişti, boynu bükük insanlardık...

 

Sayın Başbakan'ın enflasyon hesabına göre, üç çuval nohut almaya yetmeyen maaşlar alıyorduk. Garip gureba takımıydık..Nohut alsak, kirayı ödeyemez, kirayı ödesek yakıt parasını denkleştiremezdik...Medya aristokrasisi tarafından en hakaretamiz şekilde dışlanmıştık."Pis irticacılar!" olarak en fazla Hak-İş sendikasının iftar yemeklerinde görünür, Hilton ve Shareton'daki resepsiyonlara yanaşamazdık..Garibin tekiydik...

 

Kış aylarında pazar günleri ayrı bir ızdıraptı. Yakıt parası ödenmediği için büronun kaloriferleri yanmaz; biz de sırtımızda birer battaniye ile haber yazmaya otururduk.

Ömer Çelik, o yıllarda, islamcı gariban kitlenin "Mezarlarınıza Tüküreceğim!" diye haykıran Boris Vian'ıydı. İçinde bulunulan fakr-ü zarurete inat "İslamcılar da aşık olur" türünden yazılarla mütedeyyin genç kızların gönlünde taht kurmaktaydı..Kapıya dayanan evsahiplerini, borçtan sökülen elektrik sayaçlarını, yedek çorap yokluğundan bir ayağına mavi öbür ayağına bordo çorap giyenleri 'insanlık halidir' diye, hem de "Amma fakirlik edebiyatı yaptın ha!" demeyesiniz diye yazmıyorum...

 

Ama çok şükür, o kötü günler-en azından bazılarımız için- geride kaldı.. Mustazafın ah'ı müstekbirin peşini bırakmadı...

 

Ömer Çelik'in Alem dergisindeki 'janti' pozlarını görünce, bunları düşünerek gururlandım. Hele Ertuğrul Özkök, "Ömer Çelik benim iyi dostumdur. Zaman zaman buluşur, çok zevkli sohbetler yaparız.Okuduğumuz, seyrettiğimiz güzel şeyleri birbirimize anlatırız" diye yazınca, ağlamaklı oldum.

Ey Nişantaşı zenginleri, ey Arnavutköy aristokrasisi! Yiğidin harman olduğu Anadolu'dan ne cihangir gençler çıktığını görün!

Sen daha sekiz yıl önce, sırtında delik bir battaniye ile yazı yazarken, kalk Ertuğrul Özkök'ün 'en iyi dostu' ol!

 

Bu, bir de şudur:

 

Bizim burjuvazimiz, insan ayrımı yapmayan asil ruhlu bir burjuvazidir. Kapıları herkese açıktır. Hiç kimsenin sekiz yıl önceki halini yüzüne vurmaz. İkbal basamaklarını bir şekilde tırmanmış olan herkesi bağrına basar. Dünyanın neresinde böyle "Kim olursan ol gel" felsefesine sahip bir burjuvazi var?

Burjuvazimizin de, fukaramızın da kıymetini bilelim! Birlik ve bütünlüğümüzü bozmak isteyenlere geçit vermeyelim!


http://www.internethaber.com/author_article_detail_05.php?id=10

 

Sus Pus Oldunuz Bakıyorum?
(Gravatçı Haluk'un Maceraları)

 

 

Genelkurmay Karargahı'nın orta yerinde "siber casusluk" yöntemiyle belge çaldınız...


Yasalar önünde suçlusunuz...


Üstelik, çaldığınız bu belgeyi, ABD'deki bir e-mail adresine gönderdiniz...


Casusluk ve ülkeye ihanet suçundan yargılanmanız için hiç bir engeliniz yok!

Yetmedi...


Yurtdışına yasa dışı yollardan gönderdiğiniz bu belgeler, Utah eyaletinden "ilgili yerlere" servis edildi...


O "ilgili yerler" bu belgenin nasıl Türk ordusunu zor durumda bırakacak şekilde kullanılacağını planladı... Türk Silanlı Kuvvetlerini, yani Türk milletinin gözbebeğini , yani "Peygamber Ocağı"nı halkın gözünden düşürmek amacıyla yabancılarla birlikte planlar yaptınız...

Vatana ihanet amacıyla, uluslararası çete oluşturmaktan suçlusunuz...


Ne yapmış TSK?

"Medya analizi" yapmış.

Aman ne büyük suç!


Kaçacak delik aramak lazım!


Elinizde başka malzeme yok yani?


Ama, Türk milletinin elinde artık sizinle ilgili çok güzel bir malzeme var:

"Türk ordusunu küçük düşürmek amacıyla casusluk yapmak, yabancı devletlerle işbirliği halinde çete oluşturmak!"

Bu suçların mevcut yasalardaki cezasını biliyor musunuz?

Bilmiyorsunuz...Çünkü siz, her şeyi "demokrasi için" yapıyorsunuz...

Bir ülkeniz, bir bayrağınız, bir ordunuz olmadan "demokrasi" dediğiniz şeyin ne işe yarayacağını bilemeyecek kadar şuursuzsunuz çünkü..."Peygamber Ocağı"nın böyle beş paralık kampanyalarla, ucuz tuluatlarla gözden düşürülemeyeceğini göremeyecek kadar ahmaksınız çünkü...

Hem de o kadar ahmaksınız ki...


İçine düştüğünüz duruma bakmadan, hala "Andıç itirafı" diye manşetler atıyorsunuz...

"Yeni Şafak" adlı gazeteye söylüyorum. Bu manşeti telaşından attın sen...Baktın, senden daha akıllı oldukları için işin nereye gideceğini gören "kartel medyası"ndan ses soluk yok; davayı tek başına omuzlamak zorunda kaldın.. Ev sahibini bastıran yavuz hırsız pozuna yattın...


Yediremedin tabii...


Şimdi dava açılacak. ..Medya analizi taslağını Genelkurmay'ın bilgisayar sisteminden yürüten casus ile UTAH'taki patronları ve bunların medyadaki işbirlikçileri bir bir açığa çıkarılacak...


"Andıç yazmak" mı daha büyük suçmuş, yoksa vatana ihanet mi hep birlikte göreceğiz...

Burnunuza sürülecek aklınız varsa, Amerikan filmlerindeki gibi yapın ve "susma hakkınızı" kullanın...

Yazıyı bitirmeden...

"NOKTA" adlı derginin künyesine baktım şöyle bir.. En tepedeki isim, Haluk Örgün...


Haluk Örgün kim mi?

Samanyolu Tv'nin eski Ankara Temsilcisi. Star gazete ve televizyonu hükümetin elindeyken bir ara gökten zembille indi ve "medya grup başkanı" oluverdi. Sonra baktık, bir ay içinde tası tarağı toplayıp ortadan kayboldu...


Bu ani kayboluşun sebebi de o günlerde internet sitelerine bir uçkur davası olarak yansıdı...


Arkadaş, sekreterine "kravatımı bağlar mısın?" teklifinde bulunmuş.... Artık bu teklifi nasıl bir üslup ve tarz içerisinde ilettiyse, kızcağız soluğu savcılıkta almıştı...


Hakkında "cinsel taciz" davası açılması binbir çaba ve rica ile durduruldu ama, görevden alınması da kaçınılmaz oldu...


İşte bu "Gravatçı Haluk" şimdi TSK aleyhine kampanya başlatmak için yırtınan NOKTA dergisinin başında bulunuyor...


Aynı zamanda da Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın apartmanında oturuyor..Subayevleri'ndeki apartmanda komşu komşu geçinip gidiyorlar...


http://www.acikistihbarat.com/Yazilar.asp?yazi=411

 

Seni Deşifre Etmek Zorundayım "Yasin Doğan"

Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın yakın çevresinde
"Mevlam türlü türlü halketmiş mahlukatı.."
dedirtecek sayıda insan çeşidi mevcuttur..

Neredeyse tamamı İmam Hatip kökenli olan bu arkadaşlarımız; mukaddesatçı ve muhafazakar toplum kesimlerinden gelmektedirler. Genellikle yoksul ailelerin çocuklarıdır.

"Değiştik" yemini ettikten sonra talih yüzlerin güldüğü ve "iktidar" denilen kuyruklu yıldıza bindikleri için, bu günlerde kendilerini her türlü "lüks ortamda" görmek mümkündür...

Alkollü içki asla içmezler ama!

Mayoyla uluorta denize de girmezler. Açık açık namaz kıldıkları görülmemiştir de oruç tutmaktan asla vazgeçmezler...Flört edenine, evlilik dışı ilişkilere tevessül gösterenlerine Allah için rastlamadık. Bayanlara karşı samimi, ama mesafelidirler...

Modernleşme fikrine, -Atatürk Türkiye'sinin gelenekleri içinde değil de- AB ve liberalleşme gibi bağlamlarda yatkındırlar. (çünkü Atatürkçülük gericilik sayılmaktadır) Pek kaliteli ve güzel kravatlar takarlar. Takım elbiseleri de iyi kumaştandır. Sinek kaydı traş olup iyi ütülenmiş gömlekler giyerler. Schopenhaur (İnşallah doğru yazmışımdır!) okumak en büyük referanslarıdır...

Fakat, ayakkabılarını pek özenli seçmezler nedense... Bunun sebebini bilmiyorum; şimdilik kafa yormayı da düşünmüyorum...

Fikirleri de pek açıktır.

Federasyonlaşma başta olmak üzere, islami feminizm, açık toplum, üçüncü cinsin kendini ifade edebilme hakkı, statükonun ve merkezi devletçiliğin zararları, sivil itaatsızlik, etnik kimlikler gibi konulara kafa yorarlar.

Sayın Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'na da bu konularda fazlasıyla bilgi bombardımanı yaptıklarından, ara sıra karşımıza "Sayın Öcalan" türünden can sıkıcı söylemler çıkar...

Her türlü marjinal fikre bu derece yatkınlık vardır ama bugünlerde "marjinallik" diye hakir gördükleri "ulusalcılık" veya "milliyetçilik" ten pek nefret ederler!

Madem "ulusalcılık" veya "milliyetçilik" bu toplumda affedersiniz, homoseksüellik kadar marjinalldir; öyleyse neden türlü çeşitli marjinalliklerden sadece birisi saydıkları "milliyetçilikten" bu derece tiksinti duyarlar?

Bunun pek çok sebebi olabilir...Ama ben, en azından bir tanesini biliyorum.

Aşağılık kompleksidir sebeplerden birisi...

Çünkü kendileri yıllar yılı "pis irticacı!" diye, "pis yobaz!" diye aşağılanmışlardır...

Bir gün zengin olduğunda, Köşk'ün oğlundan intikam alan bahçevanın oğlu gibi, dövmek için gözlerine "ulusalcıları" kestirmişlerdir. Dünün "pis irticacıları" aşağılamak için kendilerine "pis ulusalcıları!" bulmuşlardır...

Yeni Şafak gazetesi yazarı Sayın "Yasin Doğan"...

Yazılarını bir yıldır derviş sabrıyla okuyorum.

Ama son yazında, Baykal'a "geçireceğim" derken,

"Peki Baykal bir avuç staükocunun, radikal ulusalcının desteğiyle mi Başbakan olmayı düşünüyor?"

diye bir cümle yapmışsın...

Devleti yönetme görevini üstlenip de kafayı bir İtalyan anarşisti kadar "statükoya" takmak gibi bir garabet, bu ülkede yalnız sizin başınıza geldi...

Yaşadığınız kimlik bunalımlarını anlıyor ve onun için saçmalama hakkını sonuna kadar kullanmanızı tebessümle izliyoruz...

Ama sen, hem o beğenmediğin "ulus devletten" güzel bir "başmüşavirlik" maaşı alıyor, hem de Yeni Şafak gazetesinde "Yasin Doğan" mahlası ile "marjinal fikirler" döktürüp para kazanıyorsun...

Devletten aldığın maaş, kendisine "kimliğine sahip çıkma hakkını" çok gördüğün Türk milletinin cebinden ödeniyor...

Hem, gazetelerde yazı yazman Devlet Memurları Kanunu'na da aykırıdır, bak söyleyeyim...

Kredi kartı borçlarını falan biraz hafiflettiysen, şu "mahlasla yazma" işinden vazgeç artık!

Türk milletinin kafasının tasını attırma!

Evine karakol polisi gönderip nerelerden maaş aldığını sordururlar sonra bak...

 http://66.223.33.111/Haberler.asp?haber=6448