Türkiyeyi
ortaçağın karanlıklarına, siyasal ümmetçilik
batağına çekmeye çalışan din tâcirlerine,
yabancı servis ajanlarına, kısaca Türklük düşmanlarına
lânet ve nefretle...
Fethullahçı İhaneti başlıklı yazının
hemen ardından başlayan gelişmeler, Türkiyedeki
ve A.B.D.ndeki şeriatçı dayanışmanın
boyutlarını da gözler önüne serdi. Fethullahçısı,
ışıkçısı, yeni asyacısı ile
seriatçıların önemli bir bölümü, ataları
Said-i Kürdi ile Hocaefendilerine (!) hakaret edildiği,
dil uzatıldığı gerekçesiyle ilk kez açık
olarak maskelerini indirdiler ve gerçek yüzlerini ortaya
koydular. Görünen yüz, asla ve asla Türkün yüzü değildi!..
Türke ve Türklüğe de alenen saldıran bu iğrenç
yüzü sahiplenenlerin sayısı -gerek Basında ve
gerekse internette- hiç de az değildi. Böylece, meşru
müdafaa haklarını (!) kullandıklarını
sanan bu müritler güruhu, şahsımın yanısıra
Atatürk ve Gaspıralı İsmail Beye de kin
kustular. Bu hakaret ve karalama kampanyasına ilk tepki gösterenler
arasında Kırımın yanısıra
Yeni Hayatın da bulunması, şeriatçı
kesimde gerçek bir paniğe yol açtı. Nedenine
gelince, düne kadar takiyye yaparak daha çok dindar,
birazcık da milliyetçi görünen mevcut tarikatlar,
özellikle de nurcular ve fethullahçılar, kendilerinin Türkçü
kesimde yargılandığını ve bu sürecin
genel olarak Türk sağında da devam edeceğini
farkettiler. İşte bu panik içinde kendi gazetelerinde
yayınladıkları yazı serilerinde, gönderdikleri
mektuplarda ve aracılar vasıtasıyla ilettikleri
mesajlarda az bilinen ya da üzerinde pek durulmayan birtakım
çelişkilerini de (2) ortaya koydular:
A. FETHULLAHÇI ORGANİZASYON VE YASAL
STATÜSÜ
Gelen tepkilerin çoğunluğunda, fethullahçılığın
bir tarikat olmadığı; hatta nurculukla bile ilişkisinin
bulunmadığı; cemaat tanımının da
yetersiz kalacağı vurgulandı. Fethullahçılık
adına bir tüzel kişilik bulunmadığı;
zaten fethulllahçıyım diyen bir kesimin hiç var
olmadığı; fethullahçılık tesmiyesini
din düşmanı laik çevrelerin yakıştırdığı
iddia edildi. Aynı şekilde, demokrasinin kurallarına
göre oynadıkları için her zaman ve her yerde var
olduklarını; yasalar önünde ve müslümanların
vicdanında sınırsız bir dokunulmazlığa
sahip bulunduklarını önesürenlerin sayısı
da az değildi. Bu iddialar, Türkiyede fethullahçılığın
yeniden tanımlanmasının ve somut bir statüye
yerleştirilmesinin gerekliliğini ortaya koydu.
Fethullahçılık, bir tarikatın ismi değildir,
doğrudur. Cemaat kelimesi de tanımlamada yetersiz
kalmaktadır, bu da doğrudur. O halde fethullahçılığın
siyasal hayatımızdaki konumu, literatürdeki karşılığı
ile hukuk sistemimizdeki statüsü nedir? Türkiyenın Türk
Silâhlı Kuvvetleri dışındaki anayasal kurum
ve kuruluşlarının fethullahçılara karşı
gösterdiği sorumsuzluğun gerisinde neler yatmaktadır?
Türk Devletini iç ve dış tehdit odaklarına karşı
koruyup kollama gibi anayasal ve de tarihsel bir misyonu üstlenen
Türk Silâhlı Kuvvetleri, 28 Şubat Kararlarında
fethullahçılarla ilgili olarak neleri gözardı etmiştir?
İşte somut değerlendirmeleriyle fethullahçı
yapılanma ve Türkiye Cumhuriyetinin bugünü ve yarınları
için bu yapılanmayı yoketmek yolundaki pratik öneriler:
1. Dinsel, Siyasal ve Toplumsal Yapılanma:
Hocaefendi (!) başlangıç itibariyle (çıraklık
ve kalfalık dönemlerinde) nurcudur. Bir başka
ifadeyle, manevi dünyası, bir aracının, Said
Nursinin risale ve söylemleri üzerine bina edilmiştir.
Ancak, ustalık yani olgunlaşma dönemiyle birlikte
muhteşem gerçeğe (!) ulaşarak, tarikat zamanı
değil, hakikat zamanı diyerekten kendi bağımsız
cemaatini kurmuştur. Hocaefendiye (!) göre, nurcu hareket,
Osmanlı kültürünün ve koşullarının
yarattığı bir harekettir. Kendisi ise Türkiyeye
özgü, bir İslâmi modernleşme yaklaşımının
ana damarları üzerinde yürüyen bir cemaat
organizasyonu kurucusudur. Günümüzde, Said Nursi ile
hocaefendi (!) ilişkisi çok muğlâk olup, geride kalmıştır.
Nurcuların eli kalem tutan, işadamı, gazeteci,
esnaf, öğretim üyesi, öğretmen ve bürokrat
kesiminin çoğunluğunu kendi cemaatine çeken
hocaefendi (!) için müritleri, oluşumda Said Nursi ve
eserleri, hocaefendinin kişiliği yanında çok zayıf
kalır diyebilme noktasına gelmişlerdir. Yine
de içlerinde geldikleri örümcek yuvasını inkâr
etmiyenler de yok değildir. Örneğin, yakın bir süre
öncesine kadar nurcu kesimin, şimdilerde de fethullahçıların
en ünlü ve kaliteli yazarlarından emekli
astsubay Ömer Okçu -adının arapça olmasına karşın
anlaşılmaz biçimde Hekimoğlu İsmail lâkabını
yeğlemektedir- sözkonusu makaleme tepki olarak yazdığı
mektubunda eski ve yeni şeyhine olan bağlılığını
şöyle uzlaştırmaktadır:
... Ben Said Nursiyi ve eserlerini 1953den beri tanırım
ve onun talebesiyim. Şu anda on bir ton kitabım var,
yirmi beş kitap yazdım. Zaman gazetesinde ve diğer
dergilerde yazılarım çıkıyor.... Ve Necip
Bey yazısının sonunda Atatürkten cümleler
almış. O da o şemsiyenin altına girmiş....
Ben bu yazıyı Zaman Gazetesinde yayınlamayacağım,
çünkü Fethullah Gülen Hoca Müslümanların aleyhinde
bir şey yazarsanız hakkımı size helal etmem
demiştir (3).
Fethullahçıların kadrosu, doğal olarak sadece
eski nurculardan ibaret değildir. Sahip oldukları
ekonomik, siyasal, imaj-propaganda ve eğitim gücü, leşe
üşüşen sinekler örneği hemen her tarikattan
kitlesel katılımları da beraberinde getirmiştir.
Politikaya girmek; devletten teşvik ya da ihale almak; üniversitelerde
yönetici olmak ya da akademik yükselme sağlamak; önemli
merkezlere kaymakam, vali, emniyet amiri ya da müdürü, hakim,
savcı atanmak; şube müdürlüğünden müsteşarlığa
kadar bürokraside bir yerlere gelmek; çocuklarını eğitmek,
sağlık sorunlarını gidermek ya da iş
bulmak ve benzeri konularda çıkar sağlayan, nimet dağıtan
bir organizasyon olarak fethullahçılar, Türkiyedeki tüm
tarikatlar ve şeriatçı örgütler açısından
cazibe merkezi haline gelmiştir. Nurcular ve nakşiler
en fazla mürit kaybına uğrarken, bu organizasyona en
az mürit kaptıranlar da süleymancılar ve kadiriler
olmuştur. Sözkonusu cazibe merkezi sadece şeriatçılar
için mi sözkonusudur?!. Elbette ki hayır!.. Propaganda
malzemesi olarak kullanabilecekleri, kişisel çıkarına
düşkün emekli subaylar, tanınmış masonlar,
başta II. Cumhuriyetçiler olmak üzere dünün en hızlı
solcuları, ateistleri olan gazeteciler, öğretim üyeleri,
sanatçılar -inançları ve yaşamları ile tam
anlamıyla farklı olsalar da- yüksek danışmanlık
ücretleri; program, makale, kitap, konferans başına
ödenen yüksek telif ücreti ve yolluklarla bu organizasyona
kapılanabilmişlerdir.
Fethullahçı bataklığını en fazla geliştiren
ise, başta M.H.P. olmak üzere tüm sağ partiler olmuştur.
Türk-İslâm sentezi adı altında uydurulan yapay
ideoloji, Türk sağındaki Türklük bilincini yoketme
pahasına siyasal ümmetçiliği ön plana çıkarmıştır.
Müridin şeyhi dururken siyasal bir lidere saygı
duyamayacağını, bağlanamayacağını
kestiremeyen kısır politikacılar, fethullahçı
ve benzeri yapılanmalara gaflet içinde yataklık etmişlerdir.
Bunun sonucunda, ortaya çıkan manzara: Türklük düşmanı
hizbullahçı militanlarla, dar-ül harpçilerin, kaplancıların,
Nizam-ı Alem Ocakları ya da Ülkü Ocakları
mensuplarının aynı sloganları atmaları;
benzer söylemleri paylaşmalarıdır. Bir başka
örnek vermek gerekirse, Türklük bilincinin tarihi ocağı
olan Türk Ocakları, hocaefendilerinin(!) yayınlarının
dağıtımını yapmak, kendisini yılın
adamı seçmek, Türk Dünyasını cemaate dahil
etmek gibi sapkın bir misyon üstlenmiştir. Kısaca,
Washingtonun erleri, kendilerine modern alp-erenler, Horasan
erleri yakıştırmasında bulunarak Türk sağını
iğfale devam etmektedirler...
Ülkemizin sağ politikacıları gibi, sol çizgideki
politikacıları da, fethullahçıların abartılı
reklam gücünden fazlasıyla etkilenmiş görünmektedir.
D.S.P. fethullahçılarla tam bir uzlaşma görüntüsü
verirken, C.H.P. bu organizasyonla mücadeleden kaçınıp
adeta görmemeyi, yok saymayı yeğlemektedir. Başta
küçük taşra politikacıları olmak üzere, önümüzdeki
genel seçimlerde milletvekili olmak isteyen öğretim üyeleri,
bürokratlar fethullahçıların desteğini almak üzere
adeta yarışa girmişlerdir. Seçim süreci, bu açıdan
fethullahçıların gücüne güç katarken, kaybeden
ulusal bütünlüğümüz, barışımız ve
de geleceğimiz olmaktadır. Fethullahçılar, oy
potansiyeli açısından bakıldığında,
gerçekte tabanı olmayan ama yetişmiş kadrosu,
ekonomik kaynakları ve de önemli dış desteği
bulunan şişirilmiş bir balona benzemektedir.
Hocaefendileri (!), her seçim dönemi boyunca siyasal parti
tercihi konusunda sessiz kalıp ancak son birkaç gününde,
oy tercihinde tabanı serbest bıraktıklarını
açıklamaktadır. Oysa bu ülkenin aydınları
çok iyi bilmektedirler ki, bu organizasyonun müritleri ve
sempatizanlarının oyları, kapatılan Refah
Partisinden başka hiçbir yere gitmemiştir, gitmez de.
Tıpkı, kendilerinden başka hiç kimseyi gerçek müslüman
kabul etmeyen, imam-hatip ya da ilâhiyat mezunu hocaların
arkasında namaz kılmayı reddeden süleymancıların
Refaha oy vermesinde olduğu gibi. Fethullahçıların
kendi siyasal partilerini kurmaları, ülke barajının
altında kalmalarının ya da Anayasa Mahkemesi
tarafından kapatılmasının kaçınılmaz
olması nedeniyle mümkün değildir. Onlar, reklamla
şişirilmiş organizasyonları ile mevcut
siyasal sistemi, partileri ve seçmeni ile iğfal etmeyi,
laik hukuk düzenini ise içten içe kemirmeyi tercih
etmektedirler...
2. Örgütsel Yapılanma
Fethullahçılar, olası bir devlet soruşturmasına
uğramak ve yargılama sürecine girilmesini önlemek
amacıyla yapılabilecek hukuki deyimle her türlü
muvazaaya, dinsel ifadeyle takiyyeye ya da hile-i şeriyyeye,
halk deyimiyle de sahtekârlığa başvurmaktadırlar.
Örneğin, organizasyonun sahip olduğu tüm medya
kuruluşları, sık sık kendilerinin
hocaefendileri (!) ile hiçbir ilgileri bulunmadığını
açıklamaktadırlar. Kâğıt üzerinde doğrudur.
Yurt dışındaki yüzlerce okulun, yurt içindeki yüzlerce
okul, dersane, yurt, binlerce ışıkevi ve hatta
malûm üniversitenin bile hocaefendi (!) ile herhangi bir
ilgisi bulunmamaktadır. Kâğıt üzerinde doğrudur
(bu kurumlar, F. Çağ A.Ş., F. Fetih A.Ş.
gibi yaklaşık 100e yakın şirketin sahipliğinde
görünmektedir). Hatta, bu organizasyonun ve hocaefendinin (!)
başta sigorta alanında olmak üzere, çoğu
devletin kaynaklarını ve masum halkın yardım
duygularını sömüren şirketleri de
bulunmamaktadır, tabii kâğıt üzerinde. Bu
organizasyonun bu olmayan şirketleri, doğal olarak
devletten teşvik, düşük faizli kredi, ihale de
almamakta; saf inançlı Anadolu insanından hiçbir
yasal güvencesi olmayan güvene dayalı kâğıtlarla
mevduat da toplamamaktadır. Devlete laik olduğu için
vergi vermekten kaçınan şeriatçı sermaye, hatta
şehir ve kasabaların küçük esnafları bile her
ay muntazam biçimde ve doğal olarak bu organizasyona
trilyonlar da akıtmamaktadır. Tabii hepsi kâğıt
üzerinde...
Fethullahçı organizasyon, yüzlerce eğitim kurumu ve
binlerce yurt ve ışıkevinde her yıl yüzbinlerce
Türk gencini ailesinden koparma ve devletine-rejimine düşman
etme; sonra onların eğitiminden işine,
evlenmesine kadar tüm hayatını kontrol altına
alma çalışmaları da yürütmemektedir, kâğıt
üzerinde. Hatta, yirmi yılı aşkın bir süredir
Polis Akademisinde koridor başkanlığından,
sınıf başkanlığına kadar
inen bir örgütlenme ile henüz tanışmış
bile değillerdir. Emniyet, Adalet, İçişleri, Eğitim
ve Sağlık teşkilâtları başta olmak üzere
devlet içinde kadrolaşma çalışmalarıyla da
hiçbir ilgileri bulunmamaktadır. Örneğin, 28
Şubat Kararlarından sonraki genel tasfiyeye ve de Aralık
Şûrasında atılan 86 subay ve astsubayın
53ünün bizden olmasına rağmen hala 30 valimiz ve
yüzlerce kaymakamımız görevde; geçtiğimiz ay
Danıştayda bir Daire Başkanı seçtirdik
diyenler kendilerinin dışındadır. Israrla Türk
Silâhlı Kuvvetlerine sızmak isteyenler de onlar değildir;
Y.A.Ş. kararı ile Orduyla ilişkisi kesilenlere de
iftira edilmektedir. Milli Güvenlik Kurulunun çeşitli
birimlerinde kendileriyle bağlantılı danışmanları
da sözkonusu bile değildir. Tabii hepsi kâğıt
üzerinde...
Fethullahçı organizasyonun bölge imamları
marifetiyle yönetildiği külliyen yalandır. Bu
toplantılara ilişkin olarak elde edilen ve
hocaefendinin (!) ses ve görüntüsünü -talimatlarının
içeriğiyle birlikte ortaya koyan- kasetleri de aslında
montajdır. Fuller, Henze gibi C.I.A. görevlileri,
hocaefendinin (!) doğru yolu buldurduğu müritleridir.
Hatta, tüm C.I.A., yakın bir gelecekte tümüyle
ışıklandırılacak ve kardeş
organizasyon olarak İslâm ümmetine hizmet edecektir.
Onların gösterdiği her yere gitmek; ılımlı
İslâm temsilcisi olarak okul açmak; kırmızı
pasaportlu Amerikalı öğretmen istihdam etmek; C.I.A.
şemsiyesi altında özellikle Rusyada K.G.B.yi ve
mafyayı aşmak ne ulvi bir başarıdır, ne
büyük bir İslâmi misyonerliktir. New Yorkun en pahalı
ve gösterişli binası olan Empire State
Buildingin 43. katındaki lüks büro bile, neredeyse
Nobel Barış Ödülüne aday gösterilecek kıymetteki
hocaefendinin (!) A.B.D.ndeki tedavisine yardımcı
olma işlevini yerine getirmektedir. Bu teveccühe lâyık
olabilmek için hocaefendinin gösterilen her yere, örneğin
Diyanet İşleri Başkanı dururken Türkiyeyi
resmi pasaportla temsilen Papa ile buluşmaya gitmesi; Türklük
düşmanı ortodoks din adamlarıyla sevgi-barış
pozlarında fotoğraflar çektirmesi; sonra Türkiye
Cumhurbaşkanının elinden yılın
adamı ödülünü alması ... kısaca bunların
hepsi faydalı ve hayırlı işlerdir. Ama
bir de yanlış anlayan fesatçılar olmasa!..
B. 28 ŞUBAT KARARLARI SÜRECİNE
KATKI ÖNERİLERİMİZ
P.K.K., Türkiyenin toprak bütünlüğüne yönelmiş
en büyük iç ve dış tehdit organizasyonudur.
Fethullahçılar da, Türkiyenin laik hukuk sistemine, Türklük
bilincinin kökleşmesine, Cumhuriyet bireyi oluşumuna,
tam bağımsızlığımıza yönelmiş
en büyük iç ve dış tehdit organizasyonudur.
P.K.K.lılar açıktan açığa silahlı
ve politik kavga yolunu seçerken; fethullahçılar sessizce
ve sinsice devleti içten ele geçirme yolunu yeğlemiştir.
P.K.K.lılar insanımıza sadece kan ve gözyaşı
verirken; fethullahçılar, eğitime yaptıkları
akılalmaz yatırımlarla ve propaganda
teknikleriyle körpe beyinleri yıkamakta, kendi sistemine
ve hatta ailelerine yabancılaştırmakta, militanlaştırmaktadır.
P.K.K. yalnızca yoketmektedir. Fethullahçılar ise,
devletin ve rejimin varlığına kasteden kadrolaşma
ihanetinin yanısıra, Türkiyede, kısmen eğitim
ve sağlık alanında; Rusyada, Balkanlarda ve özellikle
Irakdaki Türk azınlıkların eğitimi alanında
somut, bazı önemli hizmetler gerçekleştirmektedir,
ama sadece kısa vadede. A.B.D. ile Türkiyenin çıkarlarının
örtüştüğü sürece. Uzun vadede siyasal ümmetçiliği
öngören, ipleri dışarıda bir şeriatçı
organizasyonun, Türkiye ve Türk Dünyasına kısaca
her an ihanet beklentisinden başka ne faydası olabilir
ki?!.
Fethullahçılar, kendi organizasyonlarını ifade için
hukuk sistemimizde ve de literatürde yeri olmayan bir sıfatı
önesürmektedirler: Sivil Toplum Cemaati... Bir grubun
N.G.O yani Sivil Toplum Örgütü olabilmesi için evrensel
nitelikte kabul edilen birtakım asgari koşullara sahip
olması gerekir: Önce legal yani yasalara uygun olarak tüzel
kişiliğinin bulunması; sonra örgüt içi
demokrasinin tam işlerlik halinde bulunması (kaydı
hayat koşuluyla yönetimin sözkonusu olmadığı
bu yapılanmada seçim esastır) bir zorunluluktur.
Fethullahçı organizasyonun kendine yakıştırdığı
bu sıfat, en cahil, IQsu en düşük insanları
bile güldürecek bir saçmalığı ifade
etmektedir. Fethullahçılar, A.B.D.de görmeyi alıştığımız
en ileri reklam ve propaganda yöntemlerini kullanırken, diğer
yandan da Türkiye içinde klasik şark kurnazlığı
içinde hareket etmekte; kâğıt üzerinde
ispatlanamayacağını düşündükleri suç
niteliğindeki eylemlerini birbiri ardına işleyebilmektedirler.
O halde, bugüne kadar Türkiyede politikacıların,
adli kurumların ve hatta Türk Silahlı Kuvvetleri
komuta kademesinin telaffuz bile etmediği gerçek sıfatı
açık açık ifade etmek gerekirse, fethullahçılık
cürüm işlemek için oluşturulan bir teşekküldür.
Anayasal düzeni değiştirmek için Devleti elegeçirmeyi
amaçlamak, cürümlerin yani suçların en ağırıdır.
Ayrıca, yandaşlarını koruyup kolladığı
için de mafya türü çıkar ağırlıklı
bir organizasyondur. Fethullahçılık, hem laikliğe
karşı işlenen suçlar, hem de organize suçlar
kapsamında değerlendirmeye alınması acilen
gerekli bir oluşumdur. Nasıl mı?!. Fethullahçılık,
olumlu-olumsuz her türlü propagandayı reklam unsuru kabul
edip geometrik biçimde büyüyen, devletin bünyesini elegeçirmeye
çalışan -tabiri caizse- habis bir urdur. Bu habis
urun kesilip atılması için önce dokunmak
gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dokunulmazlığı
olan Hadepli milletvekillerine haklı olarak ve kararlı
biçimde dokunmuştur. Yurt dışına kaçanların
söylemleri, bu dokunmanın haklılığının
somut kanıtlarıdır. Sıra, kaçınılmaz
bir biçimde fethullahçılara gelmiştir. Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, fethullahçı organizasyonla ilgili
savunma mekanizmasını bir an önce harekete geçirmek
zorundadır. Bu organizasyon, kabul edilebilir inanç ve
fikir özgürlüğü sınırlarını çoktan
aşmış; laik hukuk sistemimizi ve de Anayasal düzenimizi
yıkma noktasına gelmiştir. Özetle kaydetmek
gerekirse, eğitim ve teknolojiye yatırım yaparak
adım adım devleti elegeçirmeye çalışan
fethullahçı organizasyon, mevcut kadrosu ve
ekonomik-siyasal ve de dış destek-propaganda gücüyle
Cumhuriyet Tarihimizin gelmiş-geçmiş en tehlikeli örgütüdür.
İşte başlangıç için, devletin yetkili
makamlarına bu cürüm teşekkülünün dağıtılması
için bazı somut öneriler:
1. Fethullahçı organizasyon, her ay, Türkiyenin hemen
her tarafında müritleri olan işadamlarından ve
esnaftan makbuzsuz-kayıtsız trilyonlarca lira
toplamakta; dış yardımlarla birlikte toplanan bu
paralar, okul-dersane-yurt ve evlerin giderlerine
sarfedilmektedir. Aynı şekilde, yurt dışında
300ü aşan okulun masrafları da çantalı öğretmen-kuryeler
vasıtasıyla elden karşılanmaktadır. Türkiye
Cumhuriyeti yasalarına göre, her ne ad altında olursa
olsun Valiliklerin izni olmaksızın para toplanması
suçtur. Keza, yurtdışına illegal yoldan para çıkarmak
da kaçakçılık kapsamında suçtur. Aynı
şekilde fethullahçı işadamları da, Rusya
Federasyonu, CIS ülkeleri ve Balkanlara yaptıkları
yatırımlar için çantalı öğretmen-kuryeleri
kullanmakta; kayıt korkusuyla, legal yollardan yani banka
havale işlemlerine başvurmaktan kaçınmaktadırlar.
Kâğıt üzerinde sözkonusu okulların sahibi görünen
şirketlerin ve bağlantılı işadamlarının
muhasebe kayıtlarında yapılacak ciddi bir çalışma,
fethullahçı organizasyona büyük bir darbe indirecektir.
Bu yolla, özellikle Rusya, Balkanlar ve diğer Türk
Cumhuriyetlerinde mafyaya kaptırılan, rüşvet
olarak dağıtılan, batırılan milyonlarca
doların, bir başka ifadeyle Türkiyenin zaten kıt
kaynaklarından yapılan illegal aktarımın
boyutları da saptanmış olacaktır. Kuryelerin
ve tahsildarların saptanması, ilgili şirketlerin
muhasebe kayıtlarına ulaşılması devlet
için çocuk oyuncağı sayılır. Halihazırda
eksik olan, niyettir, kararlılıktır, siyasal
iradedir.
2. Fethullahçı organizasyonu, Türkiyenin en büyük
sivil istihbarat örgütü ve arşivini oluşturma
yolunda girişimlerini sürdürmektedir. Kendi
organizasyonları açısından potansiyel risk taşıyan
politikacılar, gazeteciler, T.S.K. Komuta kademesinde yer
alan hedef subaylar, bürokratlar, öğretim üyeleri vd.
hakkında yerlebir etmeye yönelik ya da en hafifinden
şantaj değeri taşıyan ses ve görüntü
kasetlerinin, her türlü ailevi-yakın çevre ve de kişisel
istihbari bilgilerin bir merkezde toplanmakta olduğuna ilişkin
duyumlar gelmektedir. Türk yasalarına göre böyle bir oluşum,
girişim aşamasında olsa bile ağır suçtur.
Bu duyumların doğruluğunun araştırılması,
Türk istihbarat birimlerinin deneyim ve yeteneği dikkate
alındığında hiç de zor değildir.
3. Fethullahçıların muvazzaf subayların yanısıra,
askeri eğitim kurumlarına sızma girişimleri
öteden beri kamuoyunca bilinmektedir. Yüksek Askeri Şûranın
onurlu bir kararlılık ve gerçek vatanseverlilikle bu
tür sızmalara karşı radikal önlemlere başvurması,
fethullahçı organizasyonu hiç ama hiç caydırmamaktadır.
En az 10 yıl ya da daha ötesine yatırım yapan
fethullahçı organizasyon, yatılı kurslarında
militanlaştırdıklarından (kazandıklarından)
emin oldukları çok zeki ve başarılı öğrencileri,
askeri eğitim kurumlarına girmeye yönlendirdikleri de
bilinmektedir. Fethullahçı ya da başka tarikat veya
radikal dini grup üyelerinin Y.A.Ş. kararlarıyla Türk
Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edilmeleri, bu sapkınlara
müritleri nezdinde aksine itibar sağlamaktadır. Türk
Silahlı Kuvvetlerine organize biçimde sızmak, dışarıya
bilgi akışını da sağlamak demektir.
Askeri mevzuata göre, böyle bir eylem, girişim halinde
olsa bile suçtur ve ceza gerektirmektedir. Bundan sonra, şeriatçı
faaliyetler kapsamında meselâ fethullahçı bilinen
subay ve astsubaylara T.S.K.nden ihraç cezası
verilirken, arkalarındaki hocaefendi (!) örneği başta
olmak üzere deşifre olmuş organizasyon yöneticilerinin
de sorgulanıp yargılanmaları gerekir. Bir başka
ifadeyle, devlete karşı cürüm işlemek amacıyla
teşekkül oluşturanların yaptıklarının
yanlarına kâr kalmaması kaçınılmazdır
ve en etkili mücadele yoludur. Bu öneri, kararlı, radikal
sonuçlarıyla birlikte, şeriatçı örgütler için
de caydırıcı nitelik taşımaktadır.
4. Fethullahçı organizasyon içinde yer alan başta
medya kuruluşları olmak üzere tüm şirketlerin
muhasebe kayıtlarının incelenmesi, organizasyonun
kirli-yasadışı ilişkilerinin çorap söküğü
gibi çözülmesine yolaçacaktır. Organizasyonun kamuoyu
nezdinde sözcülüğünü yapanların yanısıra,
kilit yöneticilerin de (özel kalem müdürleriyle birlikte) gözaltına
alınmaları ile başlatılacak yasal süreçte,
yoğun sorgulama yöntemlerinin uygulanması da bu
mafyavari yapılanmanın çözülmesinde önemli etken
olacaktır. Tipik bir örnek olarak, öncelikle Polis
Akademisi ile birlikte, devleti temsil eden, devletten maaş
alan ama fethullahçı organizasyonun militanı olarak
hareket eden mülki yöneticiler arasındaki kadrolaşmanın
tüm boyutları ile ortaya çıkarılması
gerekmektedir. Kamuoyundaki tereddütlerin giderilmesi, karşı
propagandaya izin verilmemesi ve de stratejik devlet kuruluşlarının
bu safralardan temizlenmesi için konuyla ilgili skandal
nitelikli bilgi ve belgelerin, anlamsız gizliliklerden kaçınılarak
halka maledilmesi şart görünmektedir. Bu örnekte de
fethullahçı olarak temayüz eden üst düzey organizasyon
yöneticilerinin sorgulanması ve yargılanması,
çözülme sürecinin hızlanmasına katkıda
bulunacaktır.
5. Üniversitelerde yönetici konumundaki fethullahçıların
tasfiyesi ve diğer şeriatçı kadrolaşmanın
çözülmesi için Y.Ö.K.na istihbari bilgi akışı
sağlanmalı ve bu doğrultudaki tasfiyeler düzenli
olarak denetlenmelidir. M.G.K., (T.İ.B. dahil) öğretim
üyesi danışmanlarını, konferansçılarını
yakın izlemeye almalıdır. Keza, üniversitelerin
yanısıra, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Atatürk
Araştırma Merkezi ve de Atatürk Kültür, Dil ve
Tarih Yüksek Kurumu da sürekli büyüteç altında
tutulmalıdır. Aynı şekilde, Diyanet
İşleri Başkanlığının,
İslâmiyetin özünde ruhban benzeri aracılara yer
olmadığını; sonradan çıkan tarikat ve
cemaat benzeri organizasyonların müslümanlar arasında
bölünmeye ve çok yönlü istismara yol açtığını
ve devlet düşmanlığına kadar gittiğini
kitle iletişim araçları vasıtasıyla sık
sık gündeme getirmesi ve vurgulaması gereklidir.
Diyanet İşleri Başkanının,
hocaefendiyle (!) görülecek onur ve yetki hesaplaşmasının
zamanı gelmiştir.
6. T.B.M.M., fethullahçı ve benzeri şeriatçı
nitelikli tarikat ve organizasyonları tüm boyutlarıyla
ortaya çıkarmak için mutlaka pişmanlık yasası
çıkarmalıdır. İtirafçılara cazip ceza
indirimleri sağlanmalıdır. Bu taktirde önemli
bir bölümü çıkar ilişkilerine dayalı
organizasyonun darmadağın olması kaçınılmaz
görünmektedir.
Fethullahçı organizasyona müdahale, yasal çerçevede ve
ödünsüz olarak uygulanmalıdır. Tüm olasılıklar
önceden dikkate alınmalıdır. Örneğin,
A.B.D. Büyükelçisi ya da İstanbul Konsolosu, olası
destek girişimlerine karşı önceden uyarılmalıdır.
Keza, sadece medya kuruluşlarının kapatılması,
ekonomik gelir kaynaklarının kurutulması gibi geçici
önlemlerle yetinmek de çözüm getirmeyecektir. Bir örnek
olarak, bu organizasyonun TV kuruluşu kapatılsa ya da
Kablo TVden çıkarılsa, büyük bir olasılıkla
Med TVnin yayın yaptığı uydu ve ülkeden
yayınını sürdürme şansı sözkonusu
olacaktır. Önemli olan, elebaşılarını
yurtdışına kaçırmadan, gereğini
-yasalar çerçevesinde- Türkiyede tam dokunarak
yerine getirmektir...
SONUÇ:
İki basit soru, iki anlamlı
cevap:
Soru: Yurt içinde ve dışında yüzlerce eğitim
kurumuna; yetişmiş küçümsenemeyecek ölçüde
militan bürokrat kadrosuna; adeta küçük bir eğitimci
ordusuna; beyinleri yıkanmakta olan yüzbinlerce öğrencinin
barındığı yurt ve evlere; her ay ortada dolaşan
trilyonlarca liralık gelir kaynağını tahsil
eden, nakleden ve sarfeden tahsildar, kurye ve mutemetlere;
yurtdışı temsilciliklere; malûm servis
yetkilileri ile işbirliğini gerçekleştiren iyi
yetiştirilmiş koordinatörlere; çok sayıda
şirkete, derneğe, vakıfa ve basın-yayın
kuruluşuna; istedikleri ve gerekli gördükleri kişilere
devlet makamlarını peşkeş çekebilme,
milletvekili seçtirme ya da danışmanlık vererek
satın alma rahatlığına; etkili bir imaja,
reklam ve propaganda gücüne sahip, devleti ele geçirme iddiasındaki
bir suç organizasyonunun gerçek yöneticisi, sadece ilkokul eğitimi
almış hocaefendileri (!) olabilir mi?!.
Cevap: Cevap zaten sorunun içinde.....
Soru: Fethullahçılar nereye koşuyorlar?!..
Cevap: Türkiye Cumhuriyetinin barış, huzur ve iç
güvenliği için bir başlangıç olarak önce
askeri hapisanelere!..
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, Türklük bilincinin
simgesi, ulusal birliğimizin ortak paydası, çağdaşlaşmanın
öncüsü, ATATÜRKe sevgi ve rahmetle...
Türkiyeyi ortaçağın karanlıklarına,
siyasal ümmetçilik batağına çekmeye çalışan
din tâcirlerine, yabancı servis ajanlarına, kısaca
Türklük düşmanlarına lânet ve nefretle...
|