|
Fethullah Gülen, A.B.D.'ne hicret etmeden önce, Aktüel Dergisi'ne
verdiği demeçte, kendisinin devletin istihbarat birimleri ile ilişkisini
açıklama gereğini duyarak, bu birimlere yaptıkları
hakkında önceden bilgi vermekte olduğunu söylemiştir.
Tabii, bu bilgi alışverişini, kendi müritleri dururken,
laik hukuk sistemini savunan Cumhuriyetçi istihbaratçılarla yaptığına
inanmak safdillik olacaktır. Başka bir kaset konuşmasında,
Gazi olaylarının iki ay öncesinden istihbarat vasıtasıyla
öğrendiğini açıklamıştır:
"... hatta burada yine bir kısım istihbari raporlara
dayanarak, demeye mezun muyum, değil miyim, bir hususun kapağını
açacağım. Burada bir ukalâlığımı da arz
etmemi müsaade eder misiniz? Bunca böyle bu işte saçlarını
ağartmış adamların ukalâlığı
olabilir. Ben iyi bir insan değilim. Gaziosmanpaşa olayları
olmadan evvel, Türkiye'nin her yerinde böyle bir patlama olacağını
1.5 ay evvel ben devletin başındaki insanın en yakınına
verdim. Dedim Türkiye'de birşeyler planlanıyor, raporu
okuyun, buna bir dostum verdi bunu. Aleviliği oyuna getirmek
istiyorlar. Türkiye'de bir kısım Aleviler ocak ve bucakları
kundaklayacaklar. Avrupa'da bu iş için çıkardıkları
mecmualar var. 1.5 Ay önce evvel ben bunu, raporu verdim, 20-30 sayfalık
bir rapor. Alevilerden bazı yerleri vuracaklar ve Sünniler bizi
vurdu diye Alevileri ayaklandıracaklar. Verdim ve bekledim ki
devletin başındaki insanlar bu mevzuda bir çare ararlar.
Sonra hata ettiğimi anladım. Mesela o, medyaya verilebilirdi.
O mesele. O bir Samanyolu'nda bir
Ayna programında benim de şahsen o arkadaşı
bilmemden ötürü mütalâam alınarak değerlendirilebilirdi...
" (29).
Şayet Fethullah Gülen'i ve fethullahçı yasadışı
yapılanmayı tanımıyorsanız, bu kasedi izlediğinizde,
mutlaka bir fikir sahibi olursunuz. Bir devlet düşünün ki,
ulusal birliği ve bütünlüğü açısından tehdit
altında. Bu, devletin istihbarat birimlerince saptanıyor ve
raporlaştırılıyor. Buraya kadar tamam; esas önemli
olan buradan sonrası. Bu raporun, hiyerarşiye uygun bir biçimde
makamlara sunulmasından sonra Emniyet Genel Müdürlüğü'ne,
oradan İçişleri Bakanlığı'na ve konunun
aciliyeti ve önemi açısından da Cumhurbaşkanlığı
ve Milli Güvenlik Kurulu'na gönderilmesi gerekmez mi? Bu devlet, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti olursa, iş değişiyor. Raporu hazırlayan
istihbaratçı, raporunu gereği için Fethullah Gülen'e gönderiyor
ve ancak onun "durumun vahametini idrak etmesinden" sonradır
ki, aynı raporun kopyası, yine gayrıresmi "en üst
makam" ya da cemaat hiyerarşisinde "Kainat İmamı"
Fethullah Gülen eliyle, bir başka mutemete, yani halk arasında
"Başbakan'ın Gölgesi" olarak ünlenen şahsa
iletiliyor. Bu arada, devlet adına yaşanılan bir çelişkinin
de altının çizilmesi gerekiyor: Cemaat hiyerarşisine göre,
bir polis memuru, bir bekçi ya da bir astsubay üst bir konumda ise,
cemaat hiyerarşisinde daha altta bulunan bir Emniyet Müdürü'nün
ya da General'in, devlet ya da kurum hiyerarşisini dikkate almaksızın,
o kişiye "biat" etmesi, bir başka ifadeyle onun
emirlerine harfiyen uyması gerekiyor. Aynı şekilde, mübaşirin
ya da zabıt kâtibinin "imam" olduğu bir sistemde,
bu mübaşirin ya da zabıt kâtibinin, mürit hâkime emir
vermesi, karar dikte ettirmesi gibi bir sonuç doğuyor.
İşte, tarikatların ya da cemaatlerin güçlenip devlete sızdığı
noktalarda, devlet hiyerarşisi resmen çöküyor. Türk Devleti, en
önemli zaafını bu noktada yaşıyor...
Devlette, özellikle "Adliye, Mülkiye, Emniyet ve Ordu"
hiyerarşisini altüst eden bu tehlikeli kadrolaşma, Fethullah
Gülen için normal bir süreç anlamına gelmektedir. Gülen, özellikle
Emniyet içindeki yandaşlarını, buram buram takiyye kokan
şu cümlelerle mazur göstermeye çalışmaktadır:
"Herkesin bildiği gibi, yıllarca va'z ettim. Hemen her
şehirde konferanslarım oldu. Yayınlanmış pek çok
kitabım var. Halkımız Müslümandır ve dinine bağlıdır.
Bu bakımdan, Din ile alâkalı her şeye alâka duyar. En
çok da İDARECİLERİNİN, ASKERİNİN VE POLİSİNİN
DİNDAR OLMASINI İSTER. ORDU da, EMNİYET de halkın bağrından
çıkmış insanların teşkil ettiği müesseselerdir.
Başka millet fertlerinin veya fezadan gelmiş varlıkların
teşkil ettiği müesseseler değildir. Dolayısıyla,
bunların içinde de çok tabii olarak va'zımı dinlemiş,
kitabımı okumuş, konferansımda bulunmuş, hatta
belli bir alâka duymuş insanlar olabilir. Bu, son derece tabii bir
şey değil mi? Sonra ben, kanunlar aleyhinde bir şey söylemiş
veya yazmış değilim ki! Önemli olan, bu insanlar,
ORDUNUN ve EMNİYET'in kaide ve prensipleri aleyhinde faaliyette
bulunmuşlar mıdır? Ben, bu kaide ve prensiplere rağmen
bir telkinde bulunmuşum ve onlar da bu telkini esas alarak, kaide
ve prensipleri çiğnemişler midir? Bu tespit edilmelidir ve bu
hususta vaki olmuş tek bir misal gösterilebilir mi? Gösterilmezse,
böylesi iddialarla kafaları bulandırmaya ve ORDUMUZU, EMNİYETİMİZİ
milletine ve milletinin inancına rağmen bir çizgide göstermeğe
çalışanların gerçek niyetleri elbet bir gün ortaya çıkacaktır.
Hiçbir şey, uzun süre gizli kalamaz" (30).
Fethullah Gülen, bu açıklamayı, Lynne Emily Webb adlı
bir yazara yapmıştır. Ancak, bugüne kadar Türk Silâhlı
Kuvvetleri'nden, fethullahçı oldukları gerekçesiyle Yüksek
Askeri Şura kararları ile ilişkileri kesilen yüzlerce
yandaşının durumlarını ise es geçmiştir.
Gülen'in mantığına göre, Y.A.Ş.'nın gerçek
niyeti ne olabilir? Kaldı ki, bu açıklamayı niçin bir
A.B.D. vatandaşına yapma gereğini duymuştur? Bir
Amerikalı, "milletin inancını" daha mı iyi
aksettirmektedir? Kaldı ki, Webb, kitabının 93-142.
sayfaları arasındaki bölümüne şu başlığı
uygun bulmuştur: "Fethullah Gülen'den, Aleyhindeki İsnatlara
Kesin ve Net Cevaplar". Bu bölümün 82. sorusunun "e"
şıkkında, adıgeçene şu isnat yöneltilmektedir:
"Bir yandan TSK'ne sızarken, diğer yandan, TSK'ne karşı
POLİSİ güçlendirerek ...." Ancak, bu isnada "net
ve kesin cevap" beklerken, sadece TSK ile ilgili açıklamaya
karşılık, polisle ilgili bölümün yok sayılarak geçiştirildiğini
görürsünüz (31).
Fethullah Gülen'in, istihbarat birimlerindeki yandaşları üzerine
bu kadar çok düşmesinin, cemaat deyimiyle "hamilik kanatlarını"
örtmesinin sayılamayacak kadar çok taktiksel nedeni bulunmaktadır.
Ancak, kişisel nedenler daha da ağır basmaktadır. Örneğin,
"herşeye rağmen", Fethullah Gülen'e 1996'da resmi
koruma tahsis edilmiştir. Asli görevi ve varlık nedeni,
Cumhuriyeti, laik hukuk sistemini, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğünü korumak, Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkmak
olan ve bunun için devletten maaş alan emniyetçiler, Fethullah Gülen'i
korumak konumuna getirilmişlerdir. İstanbul İl Koruma
Komisyonu'nun bu doğrultudaki kararı, İçişleri
Bakanlığı tarafından 30 Temmuz 1996'da onaylanmıştır.
Dahası, kasetlerinin medyada yayınlanarak maskesinin düşürülmesi
olayının kısa bir süre öncesinde Fethullah Gülen,
A.B.D.'ne beraberinde resmi korumasını da götürmüştür.
4 Mayıs 1999'da A.B.D.'ne geçici görevle gönderilen resmi
koruma, 22 Eylül 1999 tarihine kadar adıgeçeni "korumuştur"
(32). Oysa, çok özel durumların dışında yurtdışına
koruma görevlendirilmemektedir. Hatta, Başbakan ve İçişleri
Bakanı'nın yurtdışı gezileri dışında,
Bakanlara da, yüksek bürokratlara da yurtdışında koruma
tahsis edilmemektedir. Yakın tarihimizde bir istisna olarak, bir dönem
parti genel başkanlığı yapan Cem Boyner'e, -o da çok
yönlü girişimlerinin ve de masrafları üstlenmesinin
sonucunda- bir yurtdışı gezisinde koruma tahsisi yapılmıştır.
İlkokul mezunu, emekli vaizlikten müstafi, hakkında çeşitli
defalar soruşturma açılmış, tutuklama kararı
çıkarılmış ve uzun süreyle aranmış,
dahası yaptıkları ve yapacakları çok iyi bilinen ve
DGM'de dava açılması her an sözkonusu olan bir kişiye,
yani Fethullah Gülen'e, yurtdışına yargılamadan kaçarken
-pardon, tedaviye giderken- İçişleri Bakanı oluru ile
resmi koruma tahsis edilmesi, kuşatılmışlığın
boyutlarını ve cüretini göstermesi açısından büyük
önem taşımaktadır. Uğur Mumcu, Bahriye Üçok,
Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı gibi Cumhuriyet aydını
yurtseverleri kendi sınırları içinde
korumayan-koruyamayan Emniyet'in, adıgeçeni hem de yurtdışında
kimden koruduğu (!) ise apayrı bir araştırma
konusudur...
|