|
Sabri Uzun'un yönetim ve denetiminde "İstihbarat Bülteni"
ile fethullahçılara karşı duruşunu ortaya koyan
ekiple, Ankara Emniyet Müdürü olduğu dönemde yukarıdaki
İstihbarat Raporunu hazırlayan Cevdet Saral ve ekibi arasındaki
savaşım, bilindiği üzere, Emniyet Teşkilâtındaki
fethullahçı "çürük elmaları" temizlemeyi bir
istihbaratçı ve yurtsever olarak görev edinmiş Saral
ekibinin tasfiyesi ve cezalandırılmaları ile sonuçlanmıştır.
Bu sonuç, devlete can damarından sızmaya çalışan mürtecilerin,
sahip oldukları gücü göstermeleri açısından ibret
vericidir. Artık, devletin gücünü belli ölçüde eline geçiren
bu unsurlar, devleti ve laik hukuk sistemini, Cumhuriyet rejimini
savunanlara karşı, bizzat devletin gücünü silah olarak
kullanma aşamasında olduklarını göstermişlerdir.
Bir başka ifadeyle, bizatihi devlet olanakları ile, savunma
boyutundan "saldırı boyutuna" geçmişlerdir
(bir sonraki bölümde, Cevdet Saral ekibine karşı fethullahçı
kadrolar tarafından yürütülen sistemli dezenformasyon
faaliyetleri, tipik örnekleri ile anlatılacaktır).
Konunun can alıcı bir başka noktasına gelince,
fethullahçıları "masum" gösteren Sabri Uzun ve
ekibi, 2002 Temmuzunun son haftasına kadar görevde kalmışlardır.
Buna karşılık, Cevdet Saral ve ekibi, maddi-manevi baskılar
altında tasfiye ile pasifize edilmiştir. Sonuca bakıldığında,
tasfiye edilen, cezalandırılan ekibin haksızlığının
ortaya çıkarılmış olması gerekmez mi?!. Eğer
Türkiye bir hukuk devletiyse, bu sonunun yanıtının
"evet" olması icabeder. Ancak, aşağıdaki
belge, tasfiye edilenlerin "haklı" olduğunu ortaya
koymaktadır. Hem de kimin tarafından?!. İşte,
Emniyet Genel Müdürlüğü'nün "Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdiği
24.12.2001 tarih ve 505139 (B.05.1.EGM.0.71.03.02.Müf.98/244-İZLEME)
sayılı yazı ve Türkiye'nin içine yuvarlandığı
güvenlik-istihbarat zaafı:
"Laik Devlet yapısını değiştirerek yerine
dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı
örgüt kurup bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunmak suçundan
sanık Fethullah GÜLEN hakkında Ankara 2 No.lu Devlet Güvenlik
Mahkemesi'nin 2000/124 esasına kayden açılan kamu davasının
duruşma ara kararı uyarınca, Teftiş Kurulu Başkanlığınca
düzenlendiği iddia edilen 99/60 sayılı rapor, Emniyet
Genel Müdürlüğünde mevcut ise, bu rapordan bir örnek ile
eklerinin incelenmek üzere duruşmanın bırakıldığı
26.12.2001 tarihinden önce Mahkemelerine gönderilmesine dair anılan
Mahkemenin ilgi (a) yazısı, ilgi (b) havaleniz ekinde alınarak
kayıtlarımız incelenmiştir.
Polis Müfettişi Ahmet SARAÇ ve arkadaşları tarafından
düzenlenen 22.06.1999 gün ve (126) 99/60 sayılı inceleme
raporu, 10.01.1999 tarihli Aydınlık Dergisinde 'Devlete
sunulan rapor', 'Fetullah Emniyeti ele geçirdi' başlığı
altında yayınlanan ve haberde (2) si mükerrer olmak üzere
toplam 85 Fethullahçı personelin, Personel Daire Başkanlığı
ve Eğitim ve Öğretim Kurumlarında görev yaptıkları
iddiası ile ilgilidir.
Aydınlık Dergisinde iddiaların yayınlanması üzerine
konuyla ilgili olarak;
1) 11.01.1999 Tarihinde iddiaların araştırılması
için görevlendirilen üç Polis Başmüfettişi tarafından
düzenlenen 23.06.1999 gün ve 99.60 sayılı inceleme
raporunda;
'Aydınlık dergisinde çıkan ve ihbar dilekçesinde
isimleri geçen 85 personelden 10 personelin Fethullah Gülen cemaati
ile ilgilerinin bulunmadıkları.
İddialara ilişkin olarak Müfettişliğimizce yapılan
çalışma sırasında söz konusu cemaate mensup
oldukları iddia olunan personelin çoğunun vasıflı,
çalışkan ve amirleri tarafından vazgeçilmez eleman
oldukları,
85 Personelden bazılarının Fethullah Hoca Cemaati
oldukları yolunda tespitlerin yapıldığı ve
bahse konu cemaatin uzun süreden beri Polis Akademisi, Polis Koleji,
Polis Okulları ve bazı merkez birimlerinde yapılanmaya
gittikleri kanısına varıldığı,
Ayrıca Müfettişlerimizin istemi üzerine Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün
yapmış olduğu çalışma sonucunda ihbar dilekçesinde
yer alan 85 personele ilâve olarak 132, 262 ve 6 kişilik isim
listeleri ile 74 personele ait değerlendirme raporlarını
tarafımıza göndererek isimleri geçenlerin Fethullah Hoca
Cemaatine ait Işık Tarikatına mensup oldukları
belirtilmiştir. Ankara Emniyet Müdürlüğü'nce belirtilen
konuya ilişkin yaptığı çalışmalarda,
ışık tarikatına mensup teşkilâtımız
içerisindeki bazı elemanların toplantı yaptıkları
10 adet ev ile bu evlerde toplantıya katılanların
kimlikleri tespit edilerek tarafımıza gönderilmiştir.
Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün tespitlerinde de belirtildiği
üzere, Fethullah GÜLEN ve cemaatinin çok iyi organize olmaları
ve takiye kurallarını mükemmel şekilde uygulamaları
sonucu Teşkilâtımız içerisindeki personelin cemaat
elemanı olup olmadığının tespiti ve bunların
delillendirilmesinin güç olduğu anlaşılmıştır.
Bu sebeple sözkonusu cemaat elemanları oldukları kanısına
varılan ve tarafımızca tespit edilenler ile Ankara
Emniyet Müdürlüğü'nün yaptığı çalışmalar
sonucu tespit olunan ışık tarikatına mensup teşkilât
elemanlarımızın toplantı yaptıkları yerler
ile buralarda toplantıya katılan personele ilişkin cezai
müeyyide uygulamasını mümkün kılacak adli ve idari
soruşturma aşamasına geçebilmek için uygulama
birimlerince teknik çalışma (izleme, operasyon vs.) yapılması
sonucu elde edilecek delillere göre tahkikatın yürütülmesinin
daha sağlıklı olacağı ve Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün
bu konuya ilişkin yapmış olduğu çalışmalarının
sürdürülmesinde ve bu hususta yurt genelinde yapılacak çalışmaların
İstihbarat Daire Başkanlığı'nca koordine
edilmesinde ve belirtilen çalışmalara işlerlik kazandırılmasında
yarar görüldüğü',
Görüş ve kanaati belirtilmiştir.
2) Polis Müfettişleri tarafından düzenlenen bu inceleme
raporu, Bakanlık Makamına arz edilmiş ve Makamın
konunun bir kez daha Bakanlık Teftiş Kurulunca (Mülkiye Müfettişlerince)
ele alınarak incelenmesi emri üzerine, konu 30.06.1999 tarihinde
Bakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı'na
intikal ettirilmiştir.
Görevlendirilen Mülkiye Başmüfettişleri tarafından düzenlenen
30.12.1999 gün ve 48/32, 3/81 sayılı inceleme ve soruşturma
raporunda; Polis Başmüfettişlerince düzenlenen 22.06.1999 gün
ve (126) 99/60 inceleme raporunda ismi yer alan toplam 528 personelden
40 tanesinin, yine benzeri konuda düzenlenmiş 28.02.1992 gün ve
15-92 sayılı raporda adı geçen toplam 84 personelin (19
tanesi mükerrer olduğu için toplam 105 kişi) personelin
Fethullah GÜLEN cemaati ile ilişkileri olduğu ya da sempati
duydukları kanaatine varıldığından 'öncelikle
Emniyet Teşkilâtının Personel, İstihbarat ve Eğitim
Kurumları gibi hassas birimlerinde istihdamlarının önlenmesi,
sözkonusu personelin durumlarının tam olarak tespiti ve ayrıca
adli ve idari soruşturma açılması için uygulama
birimlerince operasyonel faaliyetlerin icra edilmesinin, teknik izleme
çalışmalarının yürütülmesinin ve tüm bunların
sonucunda elde edilecek deliller çerçevesinde işlem yapılmasının
gerektiği' görüşü belirtilmesi üzerine,
Gerekli işlemlerin yapılması amacıyla ilgili
birimlere bilgi verilmiş olup, halen çalışmalar devam
etmektedir.
Bahse konu Polis Başmüfettişi Ahmet SARAÇ ve arkadaşları
tarafından düzenlenen 22.06.1999 gün ve (126) 99/60 sayılı
inceleme raporu ve eklerinin, bu konularla ilgili olarak halen devam
etmekte olan 'ÇOK GİZLİ' gizlilik dereceli çalışmalara
ait olması, bu çalışmaların teşkilât
personeline yönelik olması, bu bilgilerin herhangi bir şekilde
kamuoyuna yansıması halinde bu çalışmaların
zarar göreceği, kurumumuzun yıpratılacağı, ayrıca
bu konuda hakkında inceleme ve araştırma yapılan
personele ilişkin iddiaların asılsız çıkması
halinde, personelin manevi şahsiyetinin zedeleneceği ve kurum
aleyhine dava açma hakkı kazanacağı düşünülmektedir".
Konunun bu kapsamda değerlendirilerek, bu bilgilerin gizliliğinin
korunmasını ve verilen bilgilerin yetersiz olması halinde
ek bilgilerin verilebileceği hususunu takdirlerinize arz
ederim" (48).
Emniyet Genel Müdürlüğü adına, Ankara 2 No.lu DGM'ne gönderilen
yukarıdaki yazıda, iç güvenliğimizden birinci derecede
sorumlu bir makamın, içine düştüğü-düşürüldüğü
traji-komik pozisyonunun tüm ögelerini görebilirsiniz. Şöyle
ki:
Yazıda, Emniyet Teşkilâtı içinde fethullahçı adıyla
bilinen yasadışı bir kadrolaşmanın olduğu
resmen kabul ediliyor. Bu durumda Cevdet Saral ve arkadaşlarının
haklılığı da zımnen kabul görüyor. O halde,
fethullahçı kadrolaşma olgusunu ortaya çıkaranlara işten
el çektirilirken, onlarca soruşturma ve davaya muhatap edilirken,
niye fethullahçı kadrolaşma içinde yer alan emniyet
mensuplarına aynı yasal prosedür ve yöntemler uygulanmıyor?
Dahası, Türk halkının verdiği vergilerden maaş
alarak, Türk Devleti'nin bekasına ve iç güvenliğe koşulsuz
hizmet yerine, ne idüğü belli olan şeyhlerine hizmet sunan;
meslek yeminine ihanet eden; mesleki ayrıcalıklarını
ve temsil ettiği devlet gücünü, cemaatinin hizmetine sunan ve
cemaat düşmanlarına karşı silah olarak kullanan; iç
hizmete ilişkin tüm yönergeleri çiğneyen; dinsel kadrolaşma
sonucu, kendilerinden olmayan emniyet mensuplarının terfi ve
atamalarında haksız rekabete yolaçan; devlete ait gizli
bilgileri, cemaat istihbaratına aktaran; tüm mesleki deneyim ve
birikimlerini, dezenformasyon, istihbarat, istihbarata karşı
koyma, değerlendirme, ajitasyon ve provokasyon servisleri ile
cemaat hizmetine hasreden; vatandaşın güvenine ihanet eden ve
bir anlamda can güvenliğini tehlikeye düşüren; Cumhuriyeti
savunan aydınlara ve de meslekdaşlarına karşı
" tetikçi mürit" pozisyonunda kullanılan bu işbirlikçilere
karşı bugüne kadar ne yapıldığı sorusunun
da yanıtı ortaya çıkmaktadır: Koskoca bir HİÇ!..
Vatandaşta "hangi polis, tarikatçı mı, normal
mi?" kuşkusunun doğmasına yolaçarak, Emniyet Genel
Müdürlüğü'nün imaj kaybına neden olanların; bu doğrultudaki
anketlerde en güvenilir kurumların başında T.S.K.'nin adı
geçerken, Emniyet'in güvenilmez ya da az güvenilir kurumlar arasında
yer almasından birinci derecede sorumlu oldukları, daha fazla
ne kadar görmezden gelinecek ki?!.
"Bu soruşturma, sonunda, soruşturanın soruşturulmasına
dönüşmüştür. Bizden sonra soruşturmanın örtbas
edildiği kanaatindeyim. Fethullahçı olduğuna inandığım
meslekdaşlarım şu anda önemli görevlerde. Benim
cezalandırılmamı isteyenlerden birisi TEMÜH, diğeri
Asayiş Daire Başkanı. Böyle bir İstihbarat Daire Başkanı
da var. Benim teşkilâtımın maalesef şu anda ZAPTEDİLDİĞİ
kanaatindeyim". Bu açıklama, bir başka batı
devletinde yapılmış olsaydı, emin olunuz ki, bırakın
Emniyet Genel Müdürü ya da İçişleri Bakanı'nı, Hükûmet'in
istifası sözkonusu olurdu. Ya bizde?!. Bu ifadenin sahibi,
Fethullah Gülen Raporu'nun hazırlayıcılarından,
eski İstihbarattan Sorumlu Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı
Osman Ak'ın Ankara 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde verdiği
"yenilir-yutulur olmayan" tanık ifadesi, ne Emniyet Genel
Müdürlüğü, ne İçişleri Bakanlığı ve
ne de Hükûmet'te en küçük bir tepki ya da hareket yaratmamıştır.
Anlaşılan, "zaptedenler", tepki verilmemesini uygun
görmüşler ve bunu da çok yönlü gerçekleştirmişlerdir.
Nitekim, Ak'ın açıklamaları, bir gün sonrasında
kamuoyunun gündeminden düşmüştür, düşürülmüştür.
Ancak, bu suskunluğun, tepkisizliğin isnadı kabullenmek
anlamına geldiğini de, konuyu bilenler algılamışlardır.
Diğer taraftan, yazıda, 1992 ve 1999 tarihli resmi soruşturmalarda
adıgeçen bağlantılı işbirlikçi sayısı
528 olarak belirtilmektedir. Bu sayıyı, tüm Türkiye geneline
yaydığınızda, akılalmaz bir rakam ortaya çıkacaktır
ki, biz vazgeçtik bu varsayımları, bunların gittikleri
10 adet ev -o da ilk etapta saptanan- adresleri belli olduğu halde,
bu evler bugüne kadar hiç basılmış -pardon- savcılık
müzekkeresi ile hiç aranmış mıdır? Bu evlerdeki
izinsiz toplantılara katılanlara yönelik operasyonlar düzenlenmiş
midir? Yukarıdaki yazıdan da anlaşılacağı
üzere, bu sorunun yanıtı, "hayır"dır.
Peki, her yıl, neredeyse binlerce operasyonla hücreevleri,
randevuevleri, örgüt merkezleri, hatta şirketler, bankalar, kamu
kurum ve kuruluşlarındaki makam odaları basılır
ve yakalananlar için bilinen her türlü polisiye yöntemle gereği
yapılırken, bir başka ifadeyle "konuşmaları"
sağlanırken, fethullahçıların evlerinin dokunulmazlığı
mı bulunmaktadır?!. Bu mudur, anayasal eşitlik?!. Ya da
yine yazıda belirtildiği üzere, "... personelin
Fethullah GÜLEN cemaati ile ilişkilerinin olduğu ya da
sempati duydukları kanaatına varıldığından
'öncelikle Emniyet Teşkilâtının Personel, İstihbarat
ve Eğitim Kurumları gibi hassas birimlerinde önlenmesi",
aradan geçen üç yıl zarfında ne ölçüde gerçekleştirilmiştir?
Kaç kişi, bu tür hassas birimlerden uzaklaştırılmış
ya da daha pasif görevlere atanmıştır? Örneğin,
her yıl Emniyet Teşkilâtı'ndan, gasp, tehdit, narkotik
kaçakçılığı gibi çok sayıda suça adı
karışan yüzlerce emniyet mensubunun ilişkisi
kesilmektedir. Bu bağlamda, fethullahçıların dokunulmazlığı
mı sözkonusudur?
Yine yazıda belirtildiği üzere, "... ayrıca adli ve
idari soruşturma açılması için uygulama birimlerince
operasyonel faaliyetlerin icra edilmesinin, teknik izleme çalışmalarının
yürütülmesinin ve tüm bunların sonucunda elde edilecek deliller
çerçevesinde işlem yapılmasının gerektiği"
konusunda, aradan geçen üç koca yılda ne yapılmıştır?
Bu soruların yanıtı, D.G.M. açısından hiçbir
anlam ifade etmemektedir: "Gerekli işlemlerin yapılması
amacıyla ilgili birimlere bilgi verilmiş olup, halen çalışmalar
devam etmektedir". Daha da acısı, Fethullah Gülen'in
yargılaması aşamasında D.G.M.'ne yarayacak ek
bilgilerin, Emniyet Genel Müdürlüğü'nde mevcut olması,
ancak yeniden talep halinde bu ek bilgilerin gönderilebileceğinin
sözkonusu yazıda belirtilmesidir. Sormak gerekmez mi, elinizde ek
bilgi var da, niye acilen ve öncelikle mahkemeye sunmuyorsunuz? Amaç,
Adliyeye, Mülkiyeye, Emniyete, kısaca devlete sızmaya çalışan
bir yasadışı oluşumu, bir şeriatçı yapılanmayı
ortaya çıkarmak ve elebaşısını yargı
kararı ile mahkûm ettirmek ise, makama sormazlar mı, ek
bilgileri hemen göndermeyip niye tutuyorsunuz ve ayrı bir taleple
göndermek için kime-kimlere zaman kazandırmayı umuyorsunuz?
Nitekim, Ankara 2 No.lu DGM'nin isteği üzerine, Emniyet Genel Müdürlüğü
yeniden bir yazı göndererek, duruşmanın yapıldığı
6 Mayıs 2002 tarihi itibariyle, "sözkonusu soruşturmanın
henüz sonuçlanmadığı, yapılan çalışmaların
çok gizli bir biçimde sürdürüldüğü, soruşturma
tamamlandığında bilgi verileceği" yolunda görüş
bildirmiştir.
Yazıda, düşündürücü bir biçimde, "İddialara
ilişkin olarak Müfettişliğimizce yapılan çalışma
sırasında söz konusu cemaate mensup oldukları iddia
olunan personelin çoğunun vasıflı, çalışkan
ve amirleri tarafından vazgeçilmez eleman oldukları"ndan
bahsedilmektedir. Sadece fethullahçı örneği için değil,
hiçbir emniyet mensubu için, örneğin "gaspçı ama vasıflı,
çalışkan", "rüşvetçi ama vasıflı,
çalışkan" üstelik de "vazgeçilmez" diye
nitelendirmeye âmirlerin hakkı, yetkisi ve hukuku bulunmamaktadır.
Üstelik şeyhi D.G.M.'de yargılanan, tüm istihbarat
birimlerinin raporlarında devlet için "tehdit" algılanan;
Türk Silahlı Kuvvetleri'nden saptandığında derhal
ilişkisi kesilen bir cemaatin mensuplarının, sadece tipik
örnek olarak, hırsızlardan, mafya mensuplarından ve
diyelim ki fuhuş pazarlamacılarından veya travestilerden
ne üstünlüğü ve dokunulmazlığı olabilir ki?!. Çalışkanlık
ve vasıflılık, istihbarat ve güvenlik esaslı bir
kuruma ve dolayısıyla devlete sızma olgusunu ortadan kaldırır
mı? Yoksa, bilmediğimiz, Emniyet Teşkilâtı'nın
güvenlik açısından, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne göre
ayrı bir dokunulmazlık ve de aymazlık statüsü mü
bulunmaktadır? Sözkonusu personel hakkında vasıflı,
çalışkan ve vazgeçilmez nitelendirmesinde bulunarak onları
himaye eden, koruyan, kamufle eden âmirlerin, bizatihi kendilerinin
fethullah cemaati ile ilişkileri ayrı bir soruşturma
konusu yapılmış mıdır? Bütün bunlar, nasıl
bir sömürge modeli istihbarat ve güvenlik konseptine işaret
etmektedir?!.
Yazıda, "Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün tespitlerinde
de belirtildiği üzere, Fethullah GÜLEN ve cemaatinin çok iyi
organize olmaları ve takiye kurallarını mükemmel şekilde
uygulamaları sonucu Teşkilâtımız içerisindeki
personelin cemaat elemanı olup olmadığının
tespiti ve bunların delillendirilmesinin güç olduğu anlaşılmıştır"
denilmektedir. Bu itiraf, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü ya da
Tavukçuluk Enstitüsü tarafından yapılmış olsa,
bir dereceye kadar önemlidir. Ama, bu acziyetin, Türkiye'nin iç güvenlikten
sorumlu, en yetkili birimi olan Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından,
hem de Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne ifade edilmesi, Cumhuriyet
Tarihi'nin en önemli skandalıdır. Bu itirafla ortaya çıkan
yetersizlik nedeniyle, Emniyet Genel Müdürlüğü'ndeki ilgili üst
düzey bürokratların tayin değil, sırf gördüklerini görmezliğe,
duyduklarını duymazlığa, anladıklarını
anlamazlığa, bildiklerini bilmezliğe geldikleri için
bile re'sen emekliye sevkedilmeleri gündeme getirilmelidir. Türkiye'nin
güvenliğinden birinci derecede sorumlu olan ve fethullahçı
yapılanmayla ilişkisi olanların tasfiye edilmeleri
yetmez, bu olguya -hangi nedenle olursa olsun- ses çıkarmayan,
tepki vermeyen ve mücadele etmeyen, kısaca asli görevlerinin gereğini
yerine getirmeyen tüm yetkililerin de tasfiye edilmeleri; bu bağlamda
Emniyet Teşkilâtı'nın yeniden yapılandırılması
gerekmektedir. Örneğin, A.B.D.'nde, "11 Eylül Terör Olayları"ndaki
yetersizliği ortaya çıkan F.B.I., yeniden yapılandırılmaktadır.
Bir ülke, büyük bir ülke kalmak istiyorsa, önce iç güvenliğine
koşulsuz sahip çıkmak zorundadır. Bunun da olmazsa olmaz
koşulu, askeri-sivil, tüm istihbarat kuruluşlarındaki
"çürük elmaların" ayıklanmasıdır.
Askeri istihbarat kuruluşlarında sorun yaşanmadığına
göre, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Milli İstihbarat Teşkilâtı'nın
yeniden yapılandırılması kaçınılmazdır.
Bir başka ifadeyle, tam bağımsızlıkla, güvenlik
kavramlarını birbirinden ayırmak olanaksızdır.
Bunlardan birini elinizden kaçırırsanız, sonuç "su
kevgirine" ya da "yolgeçen hanına" benzetilen
şimdiki Türkiye görüntüsüne dönüşür...
Yazıda, "Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün bu konuya ilişkin
yapmış olduğu çalışmalarının sürdürülmesinde
ve bu hususta yurt genelinde yapılacak çalışmaların
İstihbarat Daire Başkanlığı'nca koordine
edilmesinde ve belirtilen çalışmalara işlerlik kazandırılmasında
yarar görüldüğü" ibaresi dikkat çekmektedir. Bu çalışmaların
koordinasyonunun, yukarıda açıklaması yapılan
"İstihbarat Bülteni"ni hazırlayan, Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde
hazırlanmış Fethullah Gülen Raporu'nun sorumlularının
tasfiyesinde ve çok yönlü cezalandırılmasında
"anahtar" rolü oynayan İstihbarat Dairesi'ne bırakılması,
"kuzunun kurda teslim edilmesi" anlamına gelmektedir.
Pes, demekten başka -tabii şimdilik- elden ne gelmektedir
ki?!.
Son olarak, yazıda, "... bu konularla ilgili olarak halen
devam etmekte olan 'ÇOK GİZLİ' gizlilik dereceli çalışmalara
ait olması, bu çalışmaların teşkilât
personeline yönelik olması, bu bilgilerin herhangi bir şekilde
kamuoyuna yansıması halinde bu çalışmaların
zarar göreceği, kurumumuzun yıpratılacağı, ayrıca
bu konuda hakkında inceleme ve araştırma yapılan
personele ilişkin iddiaların asılsız çıkması
halinde personelin manevi şahsiyetinin zedeleneceği ve kurum
aleyhine dava açma hakkı kazanacağı düşünülmektedir.
Konunun bu kapsamda değerlendirilerek, bu bilgilerin gizliliğinin
korunmasını...." denilmektedir. Öncelikle, "hangi
gizlilik?" diye sormak gerekir. "Köstebek" başlıklı
bu çalışmada kullanılan tüm "gizli" ve "çok
gizli" yazışmalar ve raporlar, yasadışı
fethullahçı yapılanmanın tüm "imam" düzeyindeki
mürit-militanlarına bilgi ve moral için verilen "İstihbarat
Evrakı" yazılı dosyada bulunmaktadır. İkincisi,
devam eden ve nedense bir türlü bitirilemeyen soruşturmalara rağmen,
hâlâ bir tek üst düzey fethullahçı emniyetçiye
"dokunulamamışsa", dolayısıyla cemaate
"gizli bilgi sızdırılması değil, akıtılması"nın
önüne geçilememişse, daha hangi çalışma zarar görecektir?
Kurumun yıpratılacak daha nesi kalmıştır? Bütün
bu gizlilik söylem ve gerekçelerinden, şayet fethullahçı
kadrolaşmanın kamuoyundan saklanması ve varlığını
sürdürmesi amaçlanıyorsa; "kol kırılır, yen
içinde kalır" mantığı ile hareket ediliyorsa,
bu ülkenin gerçek sahiplerinin, tüm yurtsever Cumhuriyet aydınlarının
"yeter!" diye haykırmalarının bir ulusal
refleks olarak kabulü ve buna saygı gösterilmesi gerekmez mi? Niçin
Fethullahçı kadrolardan korkulmuyor da, yurtseverlerin tepkisinden
korkuluyor? Üçüncüsü, hem fethullahçı kadrolaşmayı
bir olgu olarak görecek ve soruşturma başlatacak, ev
adreslerine kadar tespit edeceksiniz, sonra da "ya haklarındaki
iddialar asılsız çıkarsa, personelin manevi şahsiyeti
zedelenirse ve kurum aleyhine dava açma hakkı kazanırsa?"
diyerek, olumsuz önyargınızı ortaya koyacaksınız!..
Türkiye'de her yıl, gerçek suçluların yanısıra, yüzlerce,
belki de binlerce insan "zanlı" olarak evlerinden ya da işyerlerinden
apar-topar gözaltına alınmakta; basına teşhir zararı
verilmekte; yasal süre, bazen de ek süre zarfında sorgulandıktan
sonra masum olduğu anlaşılanlar, bir özür bile
dilenmeksizin, basına suçsuzluk açıklaması yapılmaksızın,
hiçbir şey olmamış gibi, manevi şahsiyeti -aileleri
de dahil- zedelenmemiş gibi serbest bırakılmaktadır.
Emniyet Teşkilâtı'ndan en basit disiplinsizlik suçundan bile
yüzlerce, binlerce personel hakkında soruşturma açılıp,
bunların bir bölümü açığa alınırken ve önemli
bir bölümünün de işlerine son verilirken, kurum aleyhine dava açabileceklerini
dikkate almayanlar, neden konu fethullahçılar olduğunda
birden kurum aleyhine dava açılması fikrinden ve olasılığından
bile rahatsız olmaktadırlar? Zanlılar fethullahçı
olduğunda onlara bu yakınlık, duyarlılık,
hamilik niye, niçin ve neden?!. Bilmediğimiz, vatandaşlık
hukukunun üstünde, Anayasamızın eşitlik ilkesinin dışında
ayrıcalıkları mı var; canımızı, malımızı,
güvenlik ve bağımsızlığımızı,
yasalarla emanet ettiğimiz Emniyet Teşkilâtında?!.
Kısaca, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün fethullahçılarla
ilgili yaşamsal ve öncelikli sorunu, sadece İstihbarat,
Personel, Eğitim, Bilgi-İşlem, TEM Daireleri için sözkonusu
değildir. Yurtdışına koruma görevine gönderilenlerin
tamamının, geriye dönük olarak son 10 yıllık bölümünün
de büyüteç altına alınması gerekmektedir.
|