|
Küreselleşme sürecine uyum sağlamak isteyen
ulusal-uluslararası düzeydeki kurumların pekçoğu kabuk
değiştiriyor. Hiç şüphesiz değişen bu
kurumların başında da istihbarat örgütleri geliyor. Değişen
tanımlar ve kavramlara koşut olarak, istihbarat ve karşı
istihbarat faaliyetleri artık nostaljik 007 kalıplarından
oldukça uzaklarda. Örneğin, dünya üzerindeki her türlü kitle
iletişimini kontrol eden "Echolon Ağı", uzaydan
her türlü görüntüyü sağlayan uydu sistemleri, klasik casusların
tüm işlevini fazlasıyla üstlenmiş durumda. Sanayi
casusluğu hâlâ önemini korurken, istihbarat terminolojisinde
yeni kavramlar, konseptler ön plana çıkmakta:
"Sosyal-Ekonomik-Siyasal-Dinsel-Kültürel İstihbarat"
kavramları gibi. İstihbarat ve Karşı İstihbarat
Servisleri, gelişmiş ülkelerde eskiden olduğu gibi tam
bir gizlilik içinde işlerini yürüten kurumlar değil artık.
Şimdilerde, Dışişleri, İçişleri,
Ekonomi-Maliye, Adalet Bakanlıkları, Kızılhaç, özel
servis veren pilot üniversiteler, enstitüler, vakıflar, özel
misyonu olan kardinaller, piskoposlar, hahamlar ve tüm misyoner örgütleri,
yurtdışında yatırım yapan şirketler, yurtdışında
temsilciliği olan medya kuruluşları ve haber ajansları
ile de -gerektikçe- içiçe çalışılıyor. İstihbarat
servislerinin rolü, koordinasyon, finansman, lojistik destek ve yönlendirme
ile sınırlı. Artık hedef ülkelerde özellikle
istihbarat-ajitasyon faaliyetlerinde deşifre olma riskine
girilmiyor; bu iş genellikle doğrudan yada dolaylı olarak
servisle ilişkili yerli işbirlikçilere, taşeronlara
sipariş ediliyor. İşte literatürde bu yerli işbirlikçilere-taşeronlara
"etki ajanları", "yönlendirici ajanlar" ya da
kapsamlı bir deyişle "nüfuz casusları"
deniliyor.
Öncelikle kullanılan ajanları üç ana grupta toplamak
gerekir: "Profesyoneller", "Satınalınabilir Aydınlar"
ve de "Sempatizanlar" (amatör muhipler). Profesyoneller yurtiçinden
ya da yurtdışında yaşayanlar arasından seçilir
ve bilahare kendi ülkelerinde özel eğitime tabi tutulur.
"Satınalınabilir Aydınlar" özellikle
ulus-devlete geçiş aşamasının sancısını
çeken toplumlarda, özellikle de Üçüncü Dünya Ülkelerinde en çok
rastlanılan metadırlar, borsa değerleri vardır; özellikle
medyada, bürokraside ve siyaset sahnesinde boy gösterirler. Örneğin,
"yönlendirici ajan" statüsünde etkili bir gazeteciye ya da
medya patronuna sahipseniz, yüzbinlerce okuyucuyu ve siyasal iktidarı
doğrudan etkileyecek bir silâha da kavuşmuş olursunuz.
Keza, bir tarikat-cemaat şeyhini satın almışsanız,
yüzbinlerce müridini de "yularından tutma" ve de
gelecekte güdümünüzde bir halk hareketi başlatma gücüne sahip
olursunuz. "Sempatizanlar" ise hedef ülkelere yoğun biçimde
yönlendirilen kültürel emperyalizmin kesintisiz silahı olan
kitle iletişim, eğlence ve eğitim araçlarından
(sinema, müzik, moda, internet, televizyon vb.) olumsuz biçimde
etkilenen tüketicilerdir. Parasal ya da siyasal güç için en güçlü
bir devletin himayesi altına girmeye can atanların yanısıra,
örneğin "green card" için ulusal onurundan ve
gururundan gönüllü olarak vazgeçebilenler de bu gruba girerler.
İşte bu kesimi sürekli zinde tutabilmek için örneğin
ABD'nin her yıl gerçekleştirdiği tüm dünyada 50.000
şanslıyı (!) belirleyen lotaryaları hatırlamak
yeterlidir. Etki ajanları, her üç kategoride de özellikle kendi
ülkesine ve toplumuna aidiyet duygusu zayıf, parasal ve siyasal güç
için her türlü ilişkiye girme eğilimli, ulusal bilinci gelişmemiş,
tercihan da etnik-dinsel (laik sistemde kendilerini ezilen kabul edilen
sünni şeriatçılarla, sünniler karşısında
kendilerini ezilen kabul eden aleviler ya da süryaniler, nasturiler,
bahailer, yehova şahitleri, bahailer vd.) özürlü azınlık
ırkçıları arasından seçilirler.
İşte, iki yıl önce yayınlanan ve etki ajanı-nüfuz
casusluğu kavramını tarihsel süreçte anlatmayı ve
örneklendirmeyi amaçlayan raporda, "Türkiye'deki Etki Ajanı
Borsası: Fethullahçılar" ara başlığı
altında aşağıdaki bilgiler yeralmıştır:
"Mevcut şeriatçı yapılanmalar içinde eğitime,
dolayısıyla insana en fazla yatırımı yapan;
ABD'nin tüm dünyada tarikatlara öngördüğü modeli ülkemizde
en iyi uygulayan fethullahçılar, laik Cumhuriyetimizin öncelikli
en büyük tehdidi konumunda. Arkalarındaki dış desteğin
ABD olduğunu bugün artık Türkiye'de de, dünyada da bilmeyen
yok. Bilindiği gibi, bu illegal yapılanmanın liderinin müritleri
tarafından verilmiş 'hocaefendi' ünvanı da Devrim
Yasalarına göre suç. Ancak, suç olmasına karşın
ülkemizdeki kimi etki ajanlarının, üstlendikleri tüm resmi
sorumluluklara karşın, sözkonusu elebaşıları
tanımlamakta kasden 'hocaefendi'yi kullanmakta ısrar etmeleri,
diğer illegal şeriatçı yapılanmalar için de özendirici
faktör oluşturmuştur. Artık, süleymancılar, nakşiler,
vilayet imamları için bile hocaefendi ünvanını alenen
kullanmaya başlamışlardır. Dolayısıyla
yurtiçinde ve dışında laik hukuk devleti aleyhine
faaliyet gösteren hocaefendilerin yanısıra, hatta ahirete
intikal ettikten sonra bile müritleri tarafından bu ünvana lâyık
(!) bulunan hocaefendilerin sayısında da tuhaf bir artış
gözlemlenmektedir.
Konumuza dönersek, işte bu hocaefendilerden biri, bir yılı
aşkın bir süredir ABD'de 'zorunlu ikâmette'. Nedeni, şayet
dönerse, büyük bir olasılıkla, Türk Silahlı
Kuvvetleri bünyesine sızma girişimine azmettirmek ve bu amaçla
gizli teşekkül oluşturmak suçlaması ile açılacak
davalardan yargılanacak. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden
Yargıtay'a, kendi deyimleri ile adliyeden mülkiyeye, maariften
emniyete kadar kadro gücünü kanıtlayan; avrasya ölçüsünde dağıtımı
yapılan bir gazete ile 'yeryüzü kanalı' iddiasındaki
bir televizyona, yılda 1 katrilyon TL'nı aşan ciro yapan
yüzlerce şirkete, yurtiçinde ve dışında 300 civarında
okula, onbinlerce ışıkevine, yüzlerce öğrenci
yurduna, yüzlerce dersaneye, yurt içinde ve dışında üniversitelere,
-çoğu iyi derecede yabancı dil bilen öğretmen ve dış
ticaret uzmanı- onbinlerce profesyonel personele, en az 25 milyar
dolarlık bir mal varlığına sahip bulunan bu illegal
yapılanmanın hocaefendisi, iç ve dış desteklerine,
DGM'de sırf vatanına dönebilmesi için özel (!) surette TCK
313'e indirgenen davasına rağmen, Türkiye'ye dönemiyor.
Oysa, dönse, belki de Başbakan dahil TBMM'nde grubu bulunan tüm
partilerin liderleri 'geçmiş olsun' ziyareti için sıraya
girecek. Ama nerede? İmralı'da mı, işte o dönmediği-dönemediği
için de hiç kimse ziyaretçi kabul edeceği resmi koğuş
binası hakkında bir tahmin yapamıyor.
Sözkonusu hocaefendilerden biri olan malûm zât, kalabalık
maiyeti ile -buna 24 saat yanından eksik olmadığı söylenen
doktorları dahil- Pennsylvania Eyaletinde Philedelphia yakınlarında
özel bir çiftlikte yaşıyor. Çiftliğin bulunduğu bölgenin
FBI koruması altında, refakat memurlarının
(conducting officer) gözetiminde olduğu ve buralardaki çiftliklerde
yaşayanlara birinci derecede özel öneme sahip koruma programının
(countursurveillance faaliyeti) uygulandığı kaydediliyor.
Örneğin, telefon rehberinde hocaefendinin ya da bir başka Türkün
adı yok. Özel çiftlik arazisine girme yasağını
belirten levhaları ve de refakat memurlarını geçmek mümkün
değil. Gerçekte bu çiftliğin, cemaatin gazetesinin
sorumlularının da aralarında bulunduğu, ABD yasalarına
göre kurulan 'Altın Nesil Vakfı' adına FBI tarafından
fethullahçılara 1991'in başında tahsis edildiği ve
aynı yılın ortalarında YÖK ya da MEB bursu ile bu
ülkeye gönderilen fethullahçı yüksek lisans öğrencilerinin
bir yaz kampı oluşturarak sözkonusu çiftlikte örgütlenme
toplantıları gerçekleştirdikleri biliniyor. Üstelik,
CIA yetkililerinin Eyalet Valisi ile temasları sonucu, cemaatin
eyalet sınırları içinde bu yıl bir de okul açtığı
gelen -teyidi alınmış- duyumlar arasında.
Fethullahçılar, bugüne kadar A.B.D. derin devleti (NSA, CIA, FBI,
SDDS, NSC vd.) ile ilişkilerini inkâr edecek bir açıklama
yapmaktan sürekli kaçındılar. Hatta bu tür şüpheleri,
hem de hocaefendilerinin ağzından 'dünya jandarmasının
arkalarında olduğu' kanısını uyandıracak,
kamuoyunda kendilerine daha bir olağanüstü güç hamlettirecek açıklamalarla
artırmak için özel çaba sarfettiler (4). Diyelim ki böyle bir
durum yok, ileride takiyye yaparak bu girift ilişkiyi inkâr
edebilirler. Şimdi, fethullahçı yapılanmasının
istihbarat tekniğine dayalı kısa bir irdelemesi, sizleri
olası bir inkârın tüm dayanaklarını ortadan kaldıracak
verilere götürecektir. İsterseniz en basitinden başlayalım,
daha teknik ayrıntı ve bilgileri DGM Savcısı ile
Askeri Savcıya bırakalım:
a) Hocaefendilerin tümünü 'masum' varsayalım: A.B.D.'nde ikâmetin
yasayla belirlenmiş katı koşulları bulunmaktadır.
Hiç kimse yasal olarak, resmi başvuru yapmaksızın ve de
gerekçesini belgelemeksizin -defactor statüsü hariç- bu ülkede altı
aydan uzun bir süre kalamaz. Kaldı ki bu hocaefendilerin en ünlüsü,
Haziran 1999'da Show TV'de Reha Muhtar'a yaptığı bir
saati aşan açıklamada, 14 gün sonra Türkiye'ye döneceğini
taahhüt etmiştir. Tabii ki hem de kamuoyuna yapılan bu taahhüt
sahibi tarafından bugüne kadar hâlâ yerine getirilmiş değildir.
Hocaefendilerin tümünün yeşil karta sahip olmaları teknik açıdan
olanaksız, çünkü yasal koşullar uymamaktadır. Bu ülkede
yaşayanlar, sıradan insanlar için lotarya şansı (!)
dışında yeşil kart almanın zorluğunu ve
formalitelerini çok iyi bilmektedirler. Gerçekte, ABD'de derin devlet
koruması altındaki hocaefendilerin, 'kaç!' komutunu aldıkları
andan itibaren CIA 'İltica ve Taraf Değiştirme Departmanı'nın
acil (exfiltration) planına dahil olarak kendilerine tanıdığı
kolaylıklardan yararlandıkları bilinmektedir. Bu arada,
Merve Kavakçı gibi ABD vatandaşlığına alınmışlarsa
o başka. O zaman her şey apaçık ortada olacağı
için bu irdelemenin ayrıca bir anlamı kalmaz. Bu arada, ABD Büyükelçiği
ve Konsoloslukları, hocaefendilerini ziyaret amacıyla
cemaatten usulüne uygun gönderilen tüm ziyaretçilerin vize
problemini -10 yıllık vize vererek- çözümlemektedir.
Cemaatten sızan bilgilere göre, cemaate dahil dış
ticaretle iştigal eden tüm şirketler, temsilcilik açarak bu
ülkeye sermaye aktaracakları taahhüdünde bulunmuşlardır.
Hocaefendinin haleflerinden biri olan Amerika Kıta İmamı
ve aynı zamanda cemaatin ABD Başkanı İ. İsmail
Büyükçelebi, -Başkanlık (imamet ve riyaset) merkezi New
Jersey'de bulunmaktadır- ülke (yeni vatan) çapındaki
sistematik örgütlenme çalışmalarına 11 Haziran 2000'de
ABD'nin en kuzeybatısındaki Seattle'daki bölge toplantısı
ile start vermiştir. Bugüne kadar daha ziyade saf insanlarımızdan
para çarpmak için düzenledikleri himmet toplantıları, örgütlenme
toplantıları ile çeşitlilik göstermiş bulunmaktadır.
Aynı toplantıların Kanada'yı da kapsayacağı,
cemaatin burada da sermaye aktarımı yoluyla göçmen vizesi
kolaylığından faydalanarak koloniler oluşturacağı
önesürülmektedir. Zaman gazetesinden Nuh Gönültaş'ın
deyimi ile 'Amerika'nın zorunlu keşfi' başlamıştır.
Herhalde hocaefendileri, tarihe pekçok sapkınlıklarının
yanısıra, müritlerinin ikinci Kristof Kolomb'u olarak da geçme
niyetindedir...
b) Hocaefendilerin aldıkları ilkokul mezunu emekli maaşı
ile bunca süre ABD'de nasıl -hem de Mayo Fethullahçı Kliniği
dahil- tedavi görüp, 24 saat süreyle doktor gözetiminde nasıl
kalabildiğini; çiftlikte rutin harcamaların yanısıra,
kâhya, aşçı gibi personelin maaşlarını nasıl
ödeyebildiğini; her hafta onlarca, bazen yüzlerce misafirin ağırlama
masrafını nasıl karşılayabildiğini
kerametle açıklayan müritlere inanmak ne derecede olanaklı?!.
Keza, ilkokul mezunu olmanın verdiği yabancı dil düzeyi
(!) ile İngilizcenin güncel terminolojisini de kullanarak
'Fountain' dergisine yazdığı akademik (!) düzeydeki
makalelerin kerameti -her ne kadar inanmasak da- nereden geliyor? Amazon
şirketi, ingilizce yazılmış kitaplarını
nasıl pazarlıyor? CIA ile organik dayanışma içindeki
ABD üniversitelerinden hangilerinde hocaefendilerinin bilimsel (!) çalışmaları
ile ilgili onlarca doktora çalışması yürütülüyor?
Paul Henze, Graham Fuller, Lois Freeh, Carey Cavanaugh gibi ünlü
istihbaratçı ve malûm kişilerle, hatta çiftlikte beraber
kalıp, eyaletleri birlikte gezdikleri istihbarat memurları
(handolder) ile hangi dil düzeyi ile iletişim kuruluyor? Hiç
şüphesiz bunlar küçük ve önemsiz sorular.
c) Fethullahçı yapılanma, CIA'nın öngördüğü
tarikat (sözde sivil toplum cemaati) modeline -Mormon, Moon,
Scientology vd. gibi- tıpatıp uymaktadır. Modelin amacı,
tarikatları, birer sivil toplum örgütü (NGO) olarak yeniden yapılandırmak;
küreselleşme sürecinde mevcut düzene karşı çatışma
görünümü yaratmadan uysallaştırmak... Öncelikle müridin
toplumsallaşması ile başlatılan süreç, suya bir taşın
atılmasıyla oluşan halkalar gibi müridi kuşatan çevreler
yaratmaya dayanıyor. Bu çevreler; sosyal çevre/yakın çevre
olarak ailenin ve müridin içinde bulunduğu bir anlamda özel alan
olan cemaat; cemaatın kendi ekonomik, eğitim, sağlık,
teknolojik, politik ve kültürel sistemlerine dayalı kamusal alan
(cemaatın kendi gereksinimlerini karşılarken, bu
sistemler aracılığıyla cemaatin sürdürülebilirliğine,
gelişmesine ve yayılmasına olanak sağlamaktadır);
tüm bunları da içine alan, cemaatın inanç-düşünce
sistemine göre oluşturulan yönetim sisteminden oluşmaktadır.
d) Yönetim sisteminde, kâinat imamından, düz müride kadar inen
hiyerarşik sıralama önem taşımaktadır. ABD için
hiyerarşinin sadece tepesini kontrol altında tutmak
yeterlidir, çünkü cemaat disiplini nedeniyle tabanda sıkıntı
yaşanmayacaktır. Oysa, ulus-devlet yapılanması içinde
sömürüye dur diyenler her zaman var olacaktır, dolayısıyla
da hedef ülkeye yönelik her yatırımının maliyeti
ve riski yüksek olacaktır. ABD'nin tarikatlara öngördüğü
modelde, önemli olan hiyerarşinin tepesinde yer alan tek karar
vericiyi ve veliahtlarını-varislerini sımsıkı
kontrol altında tutabilmektir. Bu modelde, hocaefendinin yanısıra,
kıta imamları ülke imamları ve de az sayıdaki danışman
ABD'ne (CIA) muhataptır. Dolayısıyla istihbari gizlilik
sadece bu üst kesim için sözkonusudur. Daha altta yer alan bölge
imamları, il-esnaf-semt-ev imamları, ortaokul-lise ağabeyleri,
serrehberler ve şakirtler, cemaatin özgün gizlilik kuralları
çerçevesinde faaliyet göstermektedirler. Örneğin,
ışıkevlerinin gizliliği, en az emniyetteki kadroların
gizliliği kadar önem taşımaktadır. Yurtdışı
faaliyet göstermeye tam yetkili muhatapların mutlaka kod adları
(alias) bulunmaktadır. Örneğin, hocaefendilerinden birinin Türkçe
kod adları arasında 'Abdülfettah Şahin', '***' (üç yıldız),
'Molla', 'Dahhak' (arapça gülen anlamında) bulunmaktadır
(CIA nezdinde geçerli ingilizce kod adları henüz deşifre
olmamıştır).
e) Pennsylvania'daki çiftlik adresinin gizliliği, en tepedeki
hocaefendinin Türkiye'deki eski ikâmetgahı konusu için de geçerlidir.
Örneğin, resmi makamlara (mahkemelere) hâlâ ikâmet adresi
olarak (Accommodation Adress) bir aracı adres verilmektedir. Adres
incelendiğinde, İzmir'de faaliyet gösteren cemaate ait bir
yayınevi çıkmaktadır. Tüm resmi yazışmalar,
İzmir Kemeraltı'daki bu adres üzerinden yapılmaktadır.
Hatta adıgeçen, ABD'de yaşadığı halde, bu ikâmet
adresinde hala 150.000.000 TL (yüzellimilyon TL) maaşla redaktör
olarak çalışıyor gösterilmektedir. Aynı kişinin
İstanbul'daki resmi ikâmetgahı ise kayıtlarda
yeralmazken, okul, dernek ve vakıf binalarında kendisine
tahsis edilen özel katlarda kaldığı, faaliyetlerini
buralardan sürdürdüğü ve her ziyaretçi grubundan sonra sık
sık adres değiştirdiği bilinmektedir. Legal, devlet
karşıtı olmayan, salt dinsel ya da siyasal faaliyetlerde
bile bu olağanüstü gizliliğe gerek duyulmazken, fethullahçıların
bu aşırı duyarlılığının özel
nedenleri olsa gerektir. Bu örgütsel yapı ve gizliliğe
verilen aşırı önem, fethullahçıların bir Ajan
Şebekesi (Agent Net) olduğuna ilişkin kuşkuları
kuvvetlendirmektedir.
f) Sayıştay ve Danıştay başta olmak üzere adli
ve idari yargıya, Anayasa Mahkemesi'ne, İçişleri ve
Milli Eğitim Bakanlıkları dahil devletin stratejik önemi
haiz tüm kurum ve kuruluşlarına ötedenberi sızma çabası
içinde bulunan fethullahçılar, Türk Silahlı Kuvvetleri içinse
özel bir (infiltration) stratejisi izlemektedirler. Saptanan fethullahçı
ajanların ordu ile ilişkisi Yüksek Askeri Şura kararları
ile kesilse de, bu stratejinin mimarlarının ve yöneticilerinin
yaptıkları bugüne kadar yanlarına kâr kalmaktaydı.
Şimdi, gecikmeli de olsa, bu sızma girişimlerinin
sorumluları da -başta hocaefendileri, bölge ve il imamları,
askeri okul sınavları için özel ders veren dersane yönetici
ve öğretmenleri olmak üzere- geriye dönük olarak hesap
vereceklerdir (gelecek sayıda, fethullahçılara uygulanacak
askeri ceza mevzuatının yanısıra, İmralı
ve diğer askeri hapisanelerde --beyazsaray- konuklar için
uygulanan günlük program verilecektir. Takip eden yazılarda da
fethullahçı yapılanmanın tüm sorumluları; şûra
üyeleri, kıta ve ülke imamları, bölge ve il imamları,
medya ve eğitim sorumluları, temsilciler, emniyetçiler ve de
üst düzey bürokratların isimleri çarşaf listeler halinde
deşifre edilecektir -N.H.).
g) Bizzat kendi yandaşlarının açıklamalarına göre,
hocaefendileri, yakın zaman öncesine kadar Türk devletinin
istihbarat örgütlerine ajanlık yapmaktaydı; bir başka
ifadeyle gerekli ve önemli bulduğu sakıncasız bilgileri
-sırf gizli ilişkilerin ve amacın örtülmesine yönelik
olarak (second cover)- Türk ilgili makamlarına iletmekteydi. CIA
ile bağlantının gelişmesinden sonra bu tür
enformasyon hizmeti, (double-agent) statüsü içinde bir süre daha
devam etti. CIA bağlantısı, fethullahçıların
ve de hocaefendilerinin yerinde yani kendi vatanlarında taraf değiştirmeleri
(defection in place) sonucuna yol açtı; ta ki bu çarpık ilişkiyi
Türk Silahlı Kuvvetleri ve MİT farkedinceye kadar kamuoyu
onları 'barışın, hoşgörünün, uzlaşmanın'
simgesi olarak tanımaya devam etti...
h) Fethullahçılar, bir yandan Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sızmaya
çalışırken, diğer taraftan malûm hasım ülke
istihbaratçıları tarafından öngörülüp geliştirilen
(active opposition) stratejisi çerçevesinde alternatif aktif direniş
oluşumunu da hızlandırdılar. Pompalı tüfek satışlarındaki
patlamanın, yaz kamplarında uzak doğu dövüş
sanatlarının öğretilmesinin yanında, çok daha
etkili olarak Polis Kolejlerine ve Polis Akademisine el attılar.
Alternatif silahlı kuvvetler, böylece 1975'lerden itibaren giderek
güç kazandı. Buralardan mezun olan fethullahçılar, tercihan
polis okullarına, eğitim, istihbarat, personel, bilgi-işlem
birimlerine dağılıp kadrolaştılar. Emniyet içindeki
Cumhuriyetçi müdürler marifetiyle, yakın tarihte bir ilk olarak
fethullahçılar aleyhine -eksik de olsa- bir rapor yayınlandı.
Ancak bu raporu yayınlayanlar, yaklaşık on yıldır
süregelen ama hiç kimseyi rahatsız etmediği anlaşılan
'telekulak' skandalı gerekçe gösterilerek tasfiye edildiler. Cüretlerini
iyice artıran fethullahçı emniyetçiler, son kaset olayından
sonra ABD'ne sığınan hocaefendilerine resmi koruma sağlama
çabası sergilediler. Hiç şüphesiz, hakkında DGM tarafından
hazırlık soruşturması yürütülen hocaefendiyi
devletten maaş alan emniyetçilerin tabiri caizse -kulağından
tutup- Türkiye'ye getirmeleri gerekmekteydi. Ama öyle olmadı,
devletin parasıyla -hem de tüm yasal harcamaları karşılanarak-
bu ülkeye gönderilen bir başkomiserin moral anlamda 'koruma' görevini
üstlenmesi, etki ajanlarının gücünü gösteren bir çelişkiyi
de ortaya koydu. Özellikle sözkonusu başkomiserin görevini
uzatma belgesinin altında imzası olan Sadettin Tantan'ın
hâlâ görevini sürdürüyor olması ve de diğer imza
sahibinin (dönemin İçişleri Müsteşarı) şimdi
Ankara Valiliği görevinde bulunması, sözkonusu çelişkinin
boyutlarını gösteren çarpıcı örnek oldu. Bilindiği
kadarı ile, gerek basında yeralan emniyetçi fethullahçılara
ilişkin haberlere, gerek devletin diğer istihbarat kuruluşlarının
arşivinde mevcut bilgi ve belgelere ve gerekse de MGK'nın yakın
takibine rağmen, Emniyet Disiplin Yönetmeliği, bu şeriatçı
organize suç örgütü üyelerine değil de, onlara karşı
olan memurlara karşı işletildi. Örneğin, geçtiğimiz
yılın sonunda, fethullahçı kadrolaşmaya karşı
dikkat çeken Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün ünlü raporuna
katkıda bulunan emniyetçilerin tamamı dahil, 38 kişiye
çeşitli disiplin cezaları verilirken, aralarında hiç
fethullahçının bulunmaması oldukça dikkat çekiciydi.
Oysa, 'telekulak' olayının gerçek faillerinin fethullahçılar
olduğunu duymayan kalmamıştı. Hatta, Alaattin Çakıcı
ile Eyüp Aşık arasındaki telefon görüşmesinin
kasetlerinin, keza Korkmaz Yiğit ile ilgili kasetlerin hükûmeti
sonlandıracak sonuçlar vermesi, fethullahçıların MİT
ve Genel Kurmay İstihbaratı'na muadil ve alternatif bir sivil
istihbarat örgütü kurma çabalarını hızlandırdığı
kaydedilmişti. Bu örgütün, (audio surveillance) hizmeti, cemaati
gizlemeye yönelik yanıltıcı bilgi (build up material) üretme
hizmeti dahil, tüm teknik hizmetlerini fethullahçı emniyetçilerin
yürüteceği, siyasilere ve de hedef kişilere yönelik tehdit-şantaj
amaçlı özel bilgi bankası gibi çalışılacağı
öğrenilmişti. Bu duyumların üzerine gidildi mi? Kim
gidecekti? Başbakan mı, yoksa yardımcıları mı,
yoksa İçişleri Bakanı mı? Yoksa, diyorsunuz, 'mütareke
İstanbulu'nun işbirlikçi Osmanlı devlet adamlarının
ruhları Ankara'da mı dolaşmakta?!.'
Fethullahçıların ABD casusu, etki ajanı, yönlendirici
ajanı ya da kısaca nüfuz casusu olmadığını
bugüne kadar iddia eden çıkmadı. Hatta kendi yayın
organlarında bile bu yolda bir inkâr sözkonusu olmadı.
Fethullahçılar, hocaefendileri ABD'nde (refugee) statüsünde kalıcı
olmadığını iddia etseler de, CIA nezdinde tüm
fethullahçılar, (walk-in) tabir edilen bir kategoride tutulmaktadırlar;
yani kendi ayaklarıyla ve gönüllü olarak ajanlık hizmetini
talep ederek gelmişlerdir. Fethullahçılara göre, nasıl
Humeyni zorunlu sürgün sonrası bir gün İran'a dönmüşse,
hocaefendileri de öyle anlı-şanlı bir biçimde dönecek
ve doğrudan Çankaya'ya oturacaktır. Bu beklentinin devamında,
ABD ise, küreselleşme önünde en tehlikeli bir ulus-devleti
ortadan kaldırmanın, yerine kendi ılımlı, uysal
müslüman patriğini getirmenin nimetlerini görecektir. Ancak çift
taraflı bu beklentiler, fethullahçı gerçeğini ifadeye
yeterli olmamaktadır. Fethullahçılar, asla ve asla ABD'ye sığmayacak,
CIA ile yetinmeyecek büyük ihtiraslara sahiptirler. 'Kâinat İmamlığı'nı
hiyerarşide en üst makam olarak kabul eden fethullahçılar,
her konuda olduğu gibi ajanlık konusunda büyük düşünmekte
ve büyüğe oynamaktadırlar. Bir yandan ABD ile ilişkiyi
sürdüren fethullahçılar, diğer yandan Vatikan, Fener Rum
Patrikhanesi, Musevi Hahambaşısı derken, farklı ülkelerin
istihbarat servisleri tarafından yönetilen-yönlendirilen çeşitli
uluslararası kuruluşlarla da paslaşmaya başlamışlardır.
Kimi zaman Lordlar Kamarası'nda İngiltere Kraliçesi adına
Lord Rotherham'ın elinden 'İngiltere'ye Üstün Hizmet Ödülü'
alan fethullahçılar, kimi zaman İspanya'da 'Leaders Club',
'Editorial Office' gibi kuruluşlardan ya da Orta Asya'da faaliyet gösteren
'Booruker Vakfı' gibi NGO (!)'lardan ödül almaktadırlar. Örneğin,
Özbekistan'da 21 okulun, Hong Kong'da ise 1 okulun kapatılmasından
sonra, gerek Çin Halk Cumhuriyeti'nin ve gerekse Özbekistan'ın üzerinde
büyük nüfuz sahibi olan Almanya ile de temas kuran fethullahçılar,
Alman dış istihbarat servisi olan BND'nin tavassutuyla, ilk adımda
Afganistan'daki okul sayısını 6'ya yükseltmişlerdir.
BND bağlantısı dolayısıyla Almanya'nın iç
istihbarat örgütü olan 'Federal Anayasa'yı Koruma Teşkilâtı'nın
desteğini de otomatikman alan fethullahçılar, yaklaşık
2.400.000 vatandaşımızın yaşadığı
bu ülkede, himmet parası toplama ve yandaş-mürit kazanma
amacına yönelik olarak Köln, Hanover, Münih, Ausburg, Stuttgart
gibi Türklerin yoğun olara yaşadıkları tüm şehirlerde
'Y. Burg A.Ş.' gibi şirketlerin yanısıra, 'Dost Yolu
Derneği', 'Türk Alman Akademisyenler Birliği', 'İslâm
Din Birliği' gibi çok sayıda aktif çalışan örgüte
sahip olmuşlardır. Anlaşılacağı üzere,
fethullahçılar sadece CIA hesabına çalışan tek
taraflı ajan değil, (double-agent) olarak da piyasalarını
yükseltmişlerdir. İngiltere'de de okul açan ve Londra'da büyük
bir merkez binası satın alan fethullahçılar, İngiltere'nin
dahilde yabancılara dönük faaliyet gösteren MI5 ve dış
istihbarat servisi MI6'nın Uzak Doğuya yönelik faaliyet gösteren
departmanı (CIFE) ve Orta Doğuya yönelik faaliyet gösteren
departmanı (MEIC) ile okullar konusunda müşterek çalışma
yürütmektedirler. Daha çok yakın zamana kadar Nakşibendiler
ve İsmailiye mezhebi mensupları üzerinde tartışmasız
kontrol gücüne sahip olan İngiltere, fethullahçıları
desteklemekle Türk müslümanları konusunda da söz sahibi olma
niyet ve iradesini ortaya koymuştur. Örneğin Lord Rotherham,
Londra'daki sözkonusu ödül töreninde, fethullahçıların
toplam okul sayısını kendi okulları gibi kabul ile
övünerek '50'den fazla ülkede 500'den fazla müessese' olarak açıklamıştır.
Keza, fethullahçıların Balkanlarda Romanya, Bulgaristan,
Arnavutluk, Moldova gibi ülkelerdeki okullarının sayısını
artırma çabalarının yanısıra, Yunanistan'da da
okul açma pazarlıkları bilinmektedir. Fethullahçıların
şirket-okul açma, örgütlenme çabası içinde oldukları
diğer ülkeler ise aynen şöyledir: Fransa, Belçika, İsveç,
Norveç, Hollanda, Finlandiya, Danimarka, İspanya, Kanada, Çin ve
Japonya. Tüm bu ülkelerdeki okulların açılmasında Türkiye'nin
sözkonusu ülkelerle imzaladığı ikili kültürel antlaşmalar
kesinlikle devredışıdır. Dolayısıyla
fethullahçıların yurtdışındaki okullarında
Milli Eğitim Bakanlığı'nın herhangi bir
denetimi de sözkonusu değildir. Diyelim ki olsa bile bu denetimi
yapacak birimin başında hâlâ militan bir fethullahçının
bulunması, devletin ve sistemin aczi adına oldukça manidardır.
Dolayısıyla tüm bu okulların açılma izni ve
denetimi, ilgili devletlerin istihbarat servislerine aittir. Dolayısıyla,
fethullahçıların ikili ajan rolü oynadıklarına
inanmak da doğru olmaz, onlar multi-ajan statüsü ve işlevi
dahilinde hareket etmektedirler. Fethullahçılar, Türkiye'nin hasmı
olan ülkeler için en uygun ve en zengin ajan borsasını oluşturmuşlardır.
İyi derecede yabancı dil bilen, hocaefendilerine 'dog'
sadakati ile bağlı, okul ve şirket açma izni karşılığında
her şeye, kendi devletine, ulusuna, gerektiğinde kendi söylemlerine
bile ihanet edebilen -örneğin, Doğu Türkistan Türklerini,
Kosova Türklerini, Kerkük Türklerini yok sayacak kadar sağırlaşabilen-
fethullahçılar, artık ulusal bir cemaat değildirler.
Olsa olsa uluslararası bir ajan borsası: Okul-şirket açma
izni ver, istediğin kadar ajanı tepe tepe kullan!" (50).
Raporun yayınlanmasından sonra, tepki gösteren malûm çevreler
içinde başı, dönemin İçişleri Bakanı
Sadettin Tantan çekmiştir. Tantan'ın "İçişleri
Bakanlığı'nı yayın yolu ile tahkir ve
tezyif" gerekçeli suçduyurusu dikkate alınmış;
ancak İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, E. No. 2001/222,
K. No. 2001/260 sayılı kararla, raporun yazarı olan
şahsımla birlikte, raporun yayınlandığı
Yeni Hayat Dergisinin Sorumlu Yazıişleri Müdürü Veli Bayır'ı
aşağıdaki kararla aklamıştır:
"Sanıklar haklarında İçişleri Bakanlığı'nı
yayın yolu ile tahkir ve tezyif etmek suçundan kamu davası açılmış
ise de, yapılan yargılamaya, sanıkların savunmalarına
ve yazı içeriğine göre yazının tümü itibariyle
eleştiri mahiyetinde olduğu, yazı içeriğinde tahkir
ve tezyif edici sözcüklerin olmadığı ve sanıkların
suç kasıtlarının da bulunmadığı anlaşıldığından,
sanıkların atılı suçlarından ayrı ayrı
BERAATLERİNE"...
Ankara 16. Asliye Hukuk Mahkemesi de, yine dönemin İçişleri
Bakanı Sadettin Tantan tarafından açılan 25.000.000.000
(Yirmibeş Milyar) TL tutarındaki manevi tazminat davasını
şu gerekçeyle reddetmiştir:
"... Davaya konu yazı, tümü ile incelendiğinde yazıda;
Türkiye'deki şeriatçı ve fethullahçı yapılanma ve
bunun önlenmesi için yapılması gerekenler açıklanarak
davacının Bakan olarak görev yaptığı İçişleri
Bakanlığı ve diğer devlet kademelerindeki mevcut
uygulamaların eleştirilmesi amacı ile kaleme alındığı,
doğrudan davacıyı ve kişiliğini hedef alan bir
ibare bulunmadığı görülmektedir. Bakan olarak davacının
da bu eleştirilerden etkilenmesi ve bu eleştiriler nedeniyle
biraz da olsa kişilik haklarının saldırıya uğraması
kaçınılmazdır. Siyaset ile uğraşan ve özellikle
Bakan olarak devlet yönetiminde görev alan davacının, kendi
uygulamaları nedeniyle ulaşan durumlardan dolayı sert eleştirilere
katlanması zorunluluğu bulunmaktadır. Siyasetçi ve
devlet kademelerinde görev alanlar açısından eleştiri sınırlarının
kişilik haklarına tecavüz açısından biraz daha
geniş tutulması gerektiği yerleşmiş Yargıtay
kararları gereğidir. Bu nedenle davalının yayınladığı
yazıdaki belirtilen hususların eleştiri sınırları
içinde kaldığı, tazminat sorumluluğunun doğmadığı,
yazının hukuka uygun olduğu kabul edilmiş, davanın
TÜMÜ İLE REDDİ GEREKMİŞTİR".
Sadettin Tantan'ın kim olduğunu, İçişleri Bakanlığı
görevinde ne yapıp, ne yapmadığını tüm
kamuoyu bilmektedir. Tantan'ın İçişleri Bakanlığı
döneminde, fethullahçı istihbaratçıların
faaliyetlerine ilişkin örneklere, bu dosya içinde ayrıca yer
verilecektir. Ancak, bu raporla ortaya çıkan çok yönlü baskılar,
devlet erkini elinde bulunduranların, bu gücü devleti savunanların
aleyhine nasıl kullanabileceklerini, kullandıklarını
gösterme açısından önem taşımaktadır.
|