|
Temmuz 1998 Tarihli ve 70 No.lu İstihbarat Bülteni'ni kimler
hazırlamış, kaleme almış ve onaylamıştır?
Örneğin, o tarihteki İstihbarat Daire Başkanı, bugün
hangi görevdedir? Sözkonusu yasadışı yapılanma ile
ilişkilerini ortaya koyacak bir soruşturma geçirmiş mi,
yoksa taltif ile aynı görevde tutulmaya devam etmekte midir? Bu
soruların kilit isminin Sabri Uzun olduğunu kaydederek, onunla
ilgili ifadelerin yeraldığı bir başka soruşturma
dosyasından örnek vermek yerindedir:
"... Yine yazışmalarında ve ifadelerinde Fethullah Gülen
ve örgütünün sanki avukatlığına soyunduğu
izlenimi veren Sabri Uzun'un bu örgütlenmeye yönelik düşünce
ve yaklaşımları ile varsa sempatisinin tespiti açısından
İstihbarat Daire Başkanı olarak görev yaptığı
süre zarfında bu örgüte ilişkin altında imzası
veya parafı bulunan tüm yazışmalar ile sorumluluğu
altında ilgili birimlere intikal ettirilen haber dağıtım
notu, istihbarat notu, broşür, kitap ve benzeri her türlü dokümanın
dosyaya intikalini talep ediyorum.
Zira, ifade ve yazışmalarında '...Bu cemaat devir tarikat
devri değildir, hakikat devridir özdeyişiyle tarikatçılığı
reddeder (13.06.1999 tarihli ifadesi sayfa 14, 7.05.1999 gün ve 6203
sayılı Sabri Uzun imzalı yazının 3. sayfası)
söylemini kendine temel dayanak olarak gören, Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi Savcılığı'nın 20.03.1998 tarihli
takipsizlik kararına hukuki dayanak olarak sığınan
(aynı ifade sayfa 12, aynı yazı sayfa 2) Sabri Uzun'un,
Fethullahçılığı 'geleneksel islami hareket' olarak
adlandırması ve bir kısım personelin avukatlığına
soyunması bu hususa ilişkin ciddi şüphelerimi arttırmaktadır.
Acaba geçmişte Dev-Yol, DHKP-C, PKK, İBDA-C, Hizbullah gibi
örgütlerle ilişki ya da bağlantısı bulunduğu
iddiası ile soruşturmaya muhatap olan ve sonuçta 'delil
bulunamadığından' takipsizlik kararı verilenleri de
aynı mantıkla değerlendirmekte midir, merak ediyorum.
03.06.1999 tarihli ifadesinin bütünlüğüne bakıldığında
Sabri UZUN'un ifadesine başvuran Sayın Müfettişlerin böyle
bir savunmayı yazılı hale getirmeleri tarihi bir görev
olmuştur. Zira, Fethullah Gülen bizzat bu ifadenin arkasında
durmakta, Sabri UZUN'un ifadesini ve imzasını taşıyan
yazıları, bu kesimlerce Fethullahçılığın
meşruiyet ve legalizeliğine gerekçe olarak gösterilmektedir.
Bana bu emirler doğrultusunda yapılan çalışmaların
sonuçlarının teşkilât bünyesindeki Fethullah Gülen
yandaşlarında yaratmış olduğu endişe, bu
çalışmayı yapanlar aleyhine acilen bir suç üretme
gayretine dönüşmüştür" (37).
Yukarıdaki değerlendirmenin yeraldığı yazılı
savunma, Emniyet Müdürü Osman Ak'a ait olup, yasadışı
yapılanma mensubu imamlara, "gücümüz karşısında
ezilen, pişman edilen aciz laikçinin hezeyanı" notuyla,
dağıtılmıştır. Gizli yürütülmesi ve de
muhafaza edilmesi gereken bir ifade metninin, cumhuriyet düşmanı
kesimin elinde "moral malzemesi" olarak dağıtılması,
konunun bir başka vahim yönünü oluşturmaktadır.
Diğer taraftan, gözönünde tutulması gereken bir başka
husus, fethullahçı örgütlenmenin, Emniyet Teşkilâtı içinde
bugüne kadar niçin çözülemediğidir. Bunun da en önemli
nedeni, çözecek makam sahiplerinin, birtakım siyasal denge
hesapları ve de koltuk endişeleri ile konuya soğuk
bakmaları, risk üstlenmemeleridir. Bu fırsatçı ve ikiyüzlü
politika, Emniyet Teşkilâtı içinde, statükocu zihniyetin kökleşmesine
yolaçmıştır. Değişik zamanlarda bu örgütlenmenin
üzerine gidenler ise, fethullahçı kadrolar ve yandaşları-işbirlikçileri
tarafından -kendi deyimleri ile- "pişman ve perişan"
edilmişlerdir. Örneğin, 1992'de Polis Koleji'ndeki fethullahçı
kadrolaşmayı ilk kez resmi raporları ile ortaya çıkan
müfettişler, daha sonra Teşkilât içinde yükselme şansından
mahrum edilmişlerdir. Fethullah Gülen hakkında en kapsamlı
raporu hazırlayan dönemin Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral,
İstihbarat'tan sorumlu yardımcısı Osman Ak ve ekibi,
o tarihe kadar hiç kimsenin hayal bile edemeyecekleri bir manüplasyona,
kurban edilmişlerdir. Saral ve Ak, raporlarında, fethullahçı
yapılanmaya karşı önerdikleri "PLANLI İSTİHBARAT
OPERASYONU"NUN, tam tersine kendilerine yapılacağını
hesaplayamamışlardır. Yasal çerçevede rutin telefon
dinleme işlemi, fethullahçıların hareket noktasını
oluşturmuştur. Adına "Telekulak" kod adı
verilen bu "planlı istihbarat operasyonu"nun, fethullahçı
yapılanmaya yaklaşık 20 milyon dolara malolduğu önesürülmektedir.
Bu operasyon bütçesinin büyük bir bölümünü oluşturan
kamuoyu oluşturma faaliyetleri faslından, Basına önemli
paralar akıtılmıştır. Böylece, medyada,
Cumhurbaşkanlığı telefonları başta olmak
üzere, sıradan vatandaşın telefonlarının
dinlenmekte olduğuna ilişkin kanı yaratılma kapsamında,
görüntülü-görüntüsüz yüzlerce haber ve köşe yazısı
yeralmıştır. Bu kampanya boyunca, tüm "gizli"
belgeler ve bilgiler, çarpıtılarak, Basına kesintisiz
bir enformasyon hizmeti (!) sunulmuştur. Bu dezenformasyon çalışmaları
kapsamında, adıgeçen Emniyet Müdürlerinin özel hayatları
masaya yatırılmış, malvarlıkları adeta
didik didik edilmiştir. Fethullahçı istihbaratçılar,
Saral ve Ak aleyhine hiçbir şey bulamayınca, bu defa çok sayıda
soruşturma açılması, bunların sonucunda disiplin
cezası verilmesi, Ağır Ceza'da yargılanmaları
gibi hukuksal baskı mekanizmasını harekete geçirmişlerdir.
Bu da yetmemiş, telefonları dinlendiği önesürülen kişi
ve kuruluşlarla birebir temasta bulunularak, İçişleri
Bakanlığı aleyhine tazminat davası açmalarını
sağlamışlardır. Orta vadede ise, idari yargıda
takdir olunacak tazminatların, Saral ve Ak'a rücu edilmesini sağlayarak,
onları maddi anlamda -bir daha asla baş kaldıramayacak ölçüde-
cezalandırmayı öngörmüşlerdir. Bu operasyon tüm hızıyla
sürdürülürken, yoğun çarpıtılmış bilgi
bombardımanı etkisindeki hiç kimse, "Telekulak" kod
adlı kampanyanın gerçek amacının, fethullahçı
yapılanmayı dağıtmayı amaçlayan Cumhuriyet aydını
emniyetçilerin cezalandırılarak tasfiyesi olduğunu; yıllardır
telefon dinleme prosedürüne uygun olarak görev yapan ve hâlâ aynı
prosedür çerçevesinde ve aynı tekniklerle bu görevi yerine
getiren fethullahçı emniyetçilere neden dokunulmadığını
sorgulamamıştır (aşağıdaki bölümlerde, sözkonusu
planlı istihbarat operasyonunun ayrıntılarına yer
verilecektir).
Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde, Türkiye çapındaki tüm
istihbarat faaliyetlerinin en üst düzeydeki sorumlusu Sabri Uzun'un,
bu bağlamda Cumhuriyet'in temel değerlerine, laik hukuk
sistemine, Atatürk ilke ve devrimlerine ve de meslek etiğine olan
"samimiyetinin sorgulanması" da kaçınılmaz
olmaktadır. Fethullah Gülen'in takiyyeye yönelik söylemlerine"inanmış
görüntüsü veren" bu sorumlu istihbaratçı, acaba yine aynı
kişiye ait aşağıdaki açıklamaları niçin
görmezden gelmektedir? Örnek mi? İşte birkaçı:
"Sürekli ittikaya kendisini salmış, kaptırmış,
arayışına girmiş, yakalamış dahasını
arayan, takvanın dahasını arayan derinlerden derin
kutsiler... Hz. Muhammed Mustafa'nın askerleri, Cindullah; Allah
ordusu... HİZBUL-LAH; Allah cemaati, tabiri caizse Allah Partisi...
Siyasi boğuşmalar, siyasi partiler karşısında
Allah Partisi....Rüyalarınıza girerler. Hayal alemlerine
girdiğiniz zaman sizi yakalarlar. Misali levhalarla her yerde sizi
kovalarlar. Her köşe başında karşınıza çıkarlar.
Bazen kendinizi tam onların içinde görürsünüz, onlarla beraber
kılıç çalıyorsunuz....Duygu ve düşünce birliğine
vardığınız zaman, siz aynı ordunun erleri
haline gelirsiniz. Ve ben bunu size anlatmaya çalışıyorum.
Allah'ın askeri olduktan sonra, kutsiler ordusu olduktan sonra,
Allah'ın kulu olduktan sonra, Hz. Muhammed'in erleri olduktan sonra
zaman ve mekan onları ayıramaz" (38).
"İç ve dış mihraklar, ellerindeki terör
alternatiflerini daima muhafaza edeceklerdir. Bunlardan birisi yıpranıp
işlemez hale gelince, bir başkası öne sürülecektir.
Nitekim dün, çeşit çeşit isimler altında nice örgütler
vardı ve bunlar anarşiyi komünizm adına körüklüyorlardı.
Şimdilerde PKK ve benzeri illegal örgütler de etnik grupları
harekete geçirme çabasındalar. YARININ TÜRKİYE'SİNİ
BEKLEYEN EN KORKUNÇ TERÖR VESİLESİ İSE, MEZHEP
DUYGUSUNA YENİK DÜŞENLER OLACAĞA BENZER. BU YENİ
TEHLİKE, TERÖR ADINA PKK'DAN ELLİ KAT DAHA FAZLA BİR
POTANSİYEL GÜCE SAHİPTİR" (39).
"Cihad bir hayır kapısıdır; o kapıdan
giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya
şehid olup ebedi bir hayat, ya da gazi olup hem dünya, hem ukba
nimetlerine kavuşacaktır. İşte bu cihadda bir de böyle
bereket var.... Cihad sözcüğü; içinde bulunulan asır ve
şartlara göre değişkenlik arz eden geniş kapsamlı
bir kelimedir. Gün olur, mal-mülk her şey feda edilerek bu vazife
yerine getirilir, zaman gelir, yollar gider bir can pazarına ulaşılır
ve can alınır verilir"(40) .
"Cihad, bir müminin uğruna canını feda edebileceği
en tatlı bir mefkûre ve en yüksek bir idealdir. Zira mümin kendi
teri içinde boğulmaya veya kendi kanı ile abdest alma gibi
bir payeyi ancak cihadla elde edebilir" (41).
"Bu mesuliyetin yerine getirilmesinde hayatımız bile söz
konusu olmayabilir. Esasen bu mukavelenin önemli bir buudunu da ölümü
göze almak teşkil etmektedir" (42).
"Evet, her ferd, ben niye fiili mücahedenin önünde, ön cephede,
ölüm ilk defa kendine gelecekler arasında ... yerini alamadım
dememesi ve bu teessürü vicdanında duymaması için şimdiden
kendini şartlandırmalıdır. Evet, artık söz değil,
hamle ve aksiyon devri" (43).
Fethullahçı takiyyecilerin iddia ettikleri gibi, cihaddan murat,
insanın kendi nefsiyle mücadelesiyse, kanla abdest alma, can pazarında
can alınıp verme, mezhep terörü, hizbullah övgüsü de,
herhalde bu mücadelenin, masum (!) ve iyiniyetli (!) ritüel ve
taktikleri olsa gerek...
|