NECİP HABLEMİTOĞLU CINAYETININ PERDE ARKASI:

Necip Hablemitoğlu ugramis oldugu suikastten kisa sure once; Fethullahçıların asagida makalesinde bahsettigi can dusmanlarini ortadan kaldirmak icin aradigi taşeronu buldugunu:

Bu taseronun Fethullah Gulen'e oldurulmesi gerekli "7 kisilik" listenin ayrintili raporunu  verdigini,

Bu raporda oldurulmesi gerekli 7 kisiden "1. sirada oldurulmesi gerekli kisinin HANS AIBERG" oldugu,

4. sirada oldurulmesi gerekli kisi ise bizzat Necip Hablemitoğlu (yani kendisi) oldugunu,

Necip Hablemitoğlu bu raporda ismi gecen diger 6 kisiyle  tek-tek baslanti kurup uyarmistir. Bu uyarilardan hemen sonra, Rahmetli Hablemitoglu elindeki belgeyi kamuoyuna sunamadan ugramis oldugu kalles suikast sonucunda hayatini kaybetmistir.

Hans Aiberg Hablemitoglu'nun uyarisini aciklamis, gunumuzde mecliste milletvekili olan bahsi gecen taseron hakkinda bilgiler vermistir.

Biz Hanifler olarak elimizdeki tum bilgileri ve belgeleri kamuoyuna sunmaya haziriz. Lakin Rahmetli Hablemitoglu'na hayatlarini borclu olan diger 5 kisininden sadakat ve vefa gostererek:

Kamuoyuna Rahmetli Hablemitoglu tarafindan uyarildiklarini ve bu konu hakkinda tum bildiklerini acik ve net olarak aciklamalarini istiyoruz.

"Faili mechul degil, Faili malum olan Hablemitoglu cinayetinin" sorumlularinin yargi onunde hesap vermesi icin, diger 5 kisinin insanlik borcunu yerine getirmesini istiyoruz.

Asagidaki Bolumler "Fethullahcilarin" Gercek Yuzunu Gosterdigi Icin, Öldürülen Necip  Hablemitoglu'nun:

"FETHULLAHÇILAR VE HİZBULLAHÇILAR" adli makalesinden ve

"KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI"adli kitabindan alinmistir. 

ADETA RAHMETLI HABLEMITOGLU KENDI CINAYETININ FAILLERINI ONCEDEN HABER VERIYOR, UYARIYOR!!!

DIKKATLE OKUMANIZI ONERIRIZ.

ALLAH Kendisine Rahmet Eylesin. Kaldigi Yerden  Vatanin Gercek Evlatlari Devam Edecek InsaALLAH.

 

FETHULLAHÇILAR VE HİZBULLAHÇILAR

Dr. Necip Hablemitoğlu'nun makalesinden:

Fethullahçıların son iki yıl zarfında başlarına gelen tüm olumsuzluklardan sorumlu tuttukları -biri TSK kökenli- beş "can düşmanı" için taşeron peşinde olduklarını hiç bileniniz var mıydı?!. Dahası, önce Ülkü Ocakları vasıtasıyla bu beş "can düşmanı"nın korkutularak pasifize edilmesi talebini içeren girişimlerin sözkonusu olduğunu; ancak Devlet Bahçeli'nin cemaate ve diğer şeriatçı yapılanmalara mesafeli davranışı nedeniyle olumlu yanıt alınamadığını kaç kişi bilir?!. Keza, cemaate bağlı emniyetçilerin devreye girmesi önerisinin riski nedeniyle geri çevrildiğini?!. Ve en önemlisi de "tedbir merhalesi"ndeki fethullahçıların, tedbiri bir kenara bırakarak hizbullahçılara müstakbel taşeron olarak yeşil ışık yaktıklarını?!.

...

MÜRİTLERE TEDBİR (İHTİYAT) TAŞERONLARA SALDIRI

Fethullahçıların, cemaat düşmanlarına karşı Ülkü Ocakları'nı kullanma girişimini, MHP içindeki nurcular vasıtasıyla yaptıkları biliniyor. Kamuoyuna "kaba kuvvet" imajı ile tanınan Ülkü Ocakları yönetiminin, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin tepkisinden çekinerek red yanıtı verdikleri gelen duyumlar arasında. Fethullahçıların emniyet içindeki kendi yandaşlarını kullanma düşüncelerinin ise, zaten izlenmekte olan bu kadroların deşifre olması ve tasfiyeye yolaçması gerekçeleriyle yaşama geçirilemediği kaydediliyor. Buna rağmen, İstanbul'daki kimi üst düzey bölge imamlarının, hedef kişilerin, diğer muhaliflere de gözdağı olacak biçimde etkisizleştirilmesi doğrultusunda sürekli arayış halinde oldukları da gözlemleniyor.

Fethullah Gülen, diğer taraftan sözkonusu internet sitesinde 24 Ocak 2001'de yayınlanan yazısında, riski üstlenerek, cemaat mensuplarına ise koşulsuz "ihtiyat" önermeye devam ediyor:

"İhtiyat, bir iş ve bir hamlede zarar ihtimallerine karşı ve maruz kalınan musibetler neticesinde ah u vaha düşmemek için ehemmiyetli bir davranıştır. Sebeplere tevessülde gerekli hazırlığı yapmamış nice müteşebbis vardır ki, neticede ya dizini döver ya da kadere taş atar. ... Bir hamle ve teşebbüste hedef alınan netice ne kadar büyükse, o uğurda gerekli görülen tedbirlere riayet de o nispette ehemmiyetlidir.... İhtiyatlı olma, korkup geriye durmaktan tamamen farklı olduğu gibi, tedbirsizce davranışların da cesaret ve yiğitlikle hiçbir alakası yoktur.... Her kötü haslet gibi, sırf bir aldatmaca olan kitle ruh haletiyle yine kitle avına çıkmak, Batının bize armağan ettiği şeylerdendir. Bu sakat ve nesebi gayrisahih düşünceyi benimseyenlere göre, bir yumurtanın başında bir sürü 'gak gak gıdak' normal görülse de, bize göre her milli mesele, bir mercan sabrı ve sessizliği içinde, en kuytu yerlerde ve mercan kuluçkalarının ızdıraplı, fakat gürültüsüz hallerine uygun bir çizgide cereyan etmelidir" (7).

Fethullah Gülen'in cemaati yönlendiren -Ocak 2001'in son haftasında yayınlanmış- yazılarından kısa alıntıları okudunuz. Belli ki, ABD'de rahat durmuyor, örgütsel faaliyetlerini devam ettiriyor. Kendisi, devletimizin istihbarat birimleri tarafından sadece yakından izlenmesi değil, ABD dışına çıktığı saptandığında derdest edilmesi ve uçakta kendisine "memlekete hoş geldin Fethullah Gülen" denilmesi gereken çok önemli bir kişi. Hiç şüphesiz, cemaati tek başına yönettiğini zaten hiç kimse iddia etmiyor ama onu bir simge, karizma sahibi bir yönlendirici olarak önemini kabul etmek, "burnu akan" bir vaiz nitelemesi ile geçiştirmemek gerekiyor. İstihbarat birimleri açısından ne kadar önemli olduğu, 30 Ocak 2001 tarihinde sözkonusu internet sitesinde yayınlanan şu satırlardan net bir biçimde anlaşılıyor:

 

"İç ve dış mihraklar, ellerindeki terör alternatiflerini daima muhafaza edeceklerdir. Bunlardan birisi yıpranıp işlemez hale gelince, bir başkası öne sürülecektir. Nitekim dün, çeşit çeşit isimler altında nice örgütler vardı ve bunlar anarşiyi komünizm adına körüklüyorlardı. Şimdilerde PKK ve benzeri illegal örgütler de etnik grupları harekete geçirme çabasındalar. YARININ TÜRKİYE'SİNİ BEKLEYEN EN KORKUNÇ TERÖR VESİLESİ İSE, MEZHEP DUYGUSUNA YENİK DÜŞENLER OLACAĞA BENZER. BU YENİ TEHLİKE, TERÖR ADINA PKK'DAN ELLİ KAT DAHA FAZLA BİR POTANSİYEL GÜCE SAHİPTİR" (8).

Evet, iç ve dış tehdit odağı olarak Fethullahçıların şu ana kadar bir terör (cinayet veya cinayete teşebbüs, bombalama vb.) girişimi sözkonusu olmadı. Ancak bu, -ipleri dışarıdan yönetildiğinden- olmayacak anlamına da kesinlikle gelmiyor. Türkiye Cumhuriyeti, giderek büyüyen ve sorumsuz-çıkarcı-düşük politikacıların himayesinde adeta kangrene dönüşen fethullahçı yapılanmayı bertaraf etmek zorunda, çünkü başka seçeneği yok!.. Hep birlikte izleyelim, görelim!...

 

http://www.geocities.com/hablemitoglu/fetulahcilar_ve_hizbullahcilar.htm

 

 "KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI"

KITABIN ONSOZ BOLUMUNDEN

...

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en karanlık, en hazin dönemini yaşıyor. Bir tarafta, Türkiye Cumhuriyeti’ni koşulsuz savunan, Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi, aydınlanmacı, tam bağımsızlıkçı,  sömürünün her türüne karşı, evrensel barıştan yana,   yurtsever, ilerici, ulusalcı kesim var. Ancak, ne bir siyasal partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler. Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izliyorlar. İşlerini ve işyerlerini kaybedenler, üniversite kapılarında bekleyenler, sefalet sınırının altında yaşayanlar, ülke güvenliğini sağlamaya çalışırken baba ocağına tabut içinde dönenler,  Mumcular, Üçoklar, Aksoylar, Kışlalılar ve olup-biteni izleyen  milyonlarca örgütsüz, dağınık  Türk yurtseveri!.. Karşı tarafta ise, ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye, yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya, din devleti kurmaya ve halkın dinsel inançlarını sömürmeye, hatta Cumhuriyet’in başına numara koymaya kararlı, zengin, güçlü, dış destekli, örgütlü vatan hainleri ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürükledikleri ulusal bilinçten yoksun diğer bir  kesim!..

İşte “Köstebek” adlı bu çalışma, içinde bulunduğumuz kapkara dönemde, devletimizin altının nasıl oyulduğunun, nasıl zaafa düşürüldüğünün  binlerce örneğinden sadece birine ışık tutuyor: Türk Devleti’nin istihbarat birimlerine sızmış, kadrolaşmış fethullahçıları!..

Şeyhleri A.B.D.’de yaşayan, ancak kendi ülkesinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanan; C.I.A., MI6 ve BND gibi yabancı ülke istihbarat örgütlerine taşeronluk yapan bir cemaate mensup müritlerin, asli görevi kendileri ile mücadele etmek olan istihbarat birimlerinde kadrolaşabileceğini, devletin gücünü, devleti savunanlara karşı kullanabilecek düzeye gelebileceklerini kim tahmin edebilir ki?  “Köstebek”, bu ihanet öyküsünün adıdır. ..

Siz, hiç fethullahçıları devlete karşı bir tehdit olarak algılayan, şikâyet eden ya da onlarla uğraşan  bir PKK’lı, Brüksel ya da Köln merkezli bir terörist ya da bir TÜSİAD üyesi ya da bir siyasal parti lideri ya da bir ikinci cumhuriyetçi ya da bir azınlık mensubu ya da misyoner ya da Hükûmet üyesi ya da bir Başbakan gördünüz mü? Nitekim, fethullahçıları kontr-espiyonaj kapsamında iç ve dış tehdit odağı olarak tanımlayan ve mücadele konsepti geliştiren gelmiş-geçmiş bir İçişleri Bakanı, bir Emniyet Genel Müdürü ve bir M.İ.T. Müsteşarı da göremezsiniz, gösteremezsiniz!..  Haklı olarak sorarsınız, kendi iç güvenliğini sağlayamayan, sızıntılara engel olamayan bir ulusal istihbarat birimi, nasıl olur da ülkenin güvenliğini sağlar?!.  Bu sorunun yanıtı, doğal olarak olumsuzdur.  Önünüzde iki tercih vardır; ya çoğunluğun yaptığı gibi bu çelişkiye karşı başınızı çevirir, farketmemiş gibi yaparsınız veya risk üstlenerek araştırmaya ve mücadeleye başlarsınız!.. 

Fethullahçılar, Türkiye’de Mevleviler, Bektaşiler, Cerrahiler gibi salt dinsel inancını yaşamaya çalışan bir cemaat değildir. Uluslararası alanda at koşturan, son derecede tehlikeli bağlantılarıyla, ekonomik  kaynakları ve eğitim kurumlarıyla, Türkiye’nin yüzyüze olduğu en tehlikeli tehdit odağıdır.  Örgütlenme modeli itibariyle Türkiye’de bir eşi yoktur; örgütlenme modeli olarak, tamamı C.I.A.  denetimindeki Moon, Falun-Gong, Scientology gibi tarikatlarla benzeşmektedir. Fethullahçılar, mevcut ekonomik kaynaklarını, yapılabilecek en akılcı ve en değerli alana, eğitim yatırımına tahsis ettiklerinden, diğer şeriatçı yapılanmalara kıyasla, ülkemizin sadece bugününü değil, daha çok geleceğini tehdit etmektedirler.  İşte bu yasadışı yapılanmanın, eğitimin yanısıra, en az onun kadar önemli olan  istihbarat alanına yönelmesinde, birtakım stratejik gerekçeler rol oynamaktadır:

1.        Tüm dünyanın pekçok merkezinde uygulanmakta olan terörist ve de köktendinci ideolojik yaklaşımların yaptığı gibi, devlete ya da yabancı devletlere karşı silahlı mücadele vererek hedefe varmanın mümkün olmadığını en kavrayan dinsel organize suç örgütü, Fethullahçılardır.  Mevcut sistemi yıkmak yerine, takiyyeyi ön plana çıkararak, devlet yapısıyla çatışmayacak bir örgütlenmeyle, zaman içinde devletin stratejik kurum ve kuruluşların içine sızmak ve ele geçirmek, bu yasadışı yapılanmanın “ılımlı” görüntüsünün altındaki en önemli neden ve etkendir.

2.        Fethullahçılar, istihbarat birimlerine sızmakla, kendilerine gelebilecek her türlü operasyonu önceden haber alma, önleme ve de karşı operasyonu başlatma olanağına sahip olmaktadırlar.  Bu durum, onlara sadece savunma değil, saldırı olanağı da sağlamaktadır.

3.        Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızmakta zorlanan ama buna rağmen yılmaksızın girişimlerini sürdüren fethullahçılar, istihbarat birimlerindeki kadrolarını, alternatif Silahlı Kuvvetler olarak algılamaktadırlar.  Bu durum, onların kendilerini güvende hissetmelerine yol açmaktadır.  Nitekim, emniyet mensubu fethullahçıların toplanma ve eğitim merkezlerine “ışık kışlaları”, emniyet içindeki kadrolarına da genel bir ifadeyle “ışık orduları” denilmektedir. Fethullahçıların emniyet içindeki kadroları, T.S.K.’ne karşı “denge” sağlama çabalarının bir sonucudur. Devletin ele geçirildiği, sistemin bütünüyle değiştirildiği, “Çin Seddi’ne otağ kurulduğu” en son aşamada, alternatif silahlı kuvvetlerin T.S.K.’ne karşı kullanılması olasılığından, moral anlamda sıkça söz edilmektedir.

4.        Fethullahçılar, Türkiye’nin tek özel istihbarat örgütüne sahiptirler. Devletin istihbarat birimlerinin tüm olanaklarını kullanan; gizli bilgilerin tamamını elde eden bu yasadışı örgüt, gerek kendi “hasım”ları ve gerekse, hedef siyasiler, gazeteciler, mafya babaları, bürokratlar, akademisyenler, askerler ve diğer önemli meslek mensuplarının “açıklarını” içeren, şantaj malzemesi olarak kullanılabilecek her türlü görsel ve işitsel bant kayıtlarından,  bu kayıtlara ait çözümlerden, fotoğraflardan her türlü resmi belgeye, hatta kişisel anekdotlara kadar herşeyi içeren bir arşive de sahip bulunmaktadırlar.  Parayla satın alamadıklarına, hatta korkutamadıkları “hasım”larına karşı, çarpıtılmış, fabrikasyon  bilgi  ve belge tanzimi de, bu örgütün ilgi ve uzmanlık alanı içindedir.  Aynı şekilde, fethullahçılar, kendi şirketlerine rakip şirketleri bertaraf etmek için bu özel istihbarat örgütünü kullanmaktadırlar.  Bunun için daha çok, “kaçakçılık” duyumları çerçevesinde şirket merkezlerine yapılan aramaların yıkıcı etkisinden söz edilmektedir. Aynı taktik, “hasım” vakıf, dernek ve şahıslar için de uygulanmaktadır. Bu örgütün servis hizmetlerinden kimi siyasilerin sıkça yararlandığı yolunda duyumlar alınmaktadır. Özel istihbarat örgütü sayesinde, radikal sosyalist partilerin dışında, seçim barajını aşma olasılığı kuvvetli olan tüm siyasal partilerde, fethullahçıların aday gösterme gücünün  sözkonusu olduğu bilinmektedir. Bu örgüt aynı zamanda, “hasım”ların enterne edilmesi, etkisizleştirilmesi ya da tasfiyesi; yandaşların ise önemli yerlere getirilmesinde işlevsel rol oynamaktadır.

İşte, “Köstebek” çalışması, fethullahçıların bu az bilinen karanlık yüzüne ışık tutmak amacıyla hazırlanmıştır. Özellikle Basın Savcılarının şu gerçeği  bilmeleri gerekmektedir:  Bu kitap,  İçişleri Bakanlığı’nı ya da Emniyet’i tahkir ve tezyif amacıyla kaleme alınmamıştır. Aksine, kitabın yazılmasında, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T. gibi kuruluşlara, devletin güvenliğini koruma gibi asli görevlerini hatırlatma ve bu görevlerinin gereğini talep etme amacı  ön planda tutulmuştur.

Bu kitabı hazırlarken, Fethullahçı istihbaratçıların “imam” düzeyindeki mensuplarına “moral” amacıyla dağıttıkları “İstihbarat Evrakı” yazılı dosyalardan (“gizli”, “çok gizli” kaşeli yazışmalar, soruşturma evrakları, ifade tutanakları, yazılı savunma ve diğer matbu metinler) çok yararlandığımı belirtmek istiyorum.  Ama bunun için de  fethullahçılara teşekkür etmem gerekmiyor. Buna karşılık, fethullahçı kadrolaşmaya karşı mücadele verdikleri için zarar gören ve bu çalışmada yardımlarını esirgemeyen  “Kemal’in Polisleri”ne minnet duygularımı sunuyorum.  Hukuksal yardımlarından dolayı dost ve fedakâr avukatım Hüseyin Buzoğlu’na ve Av. Neşet Yıldırım’a, “Yeni Hayat” Dergisinin sahibi Av. Hanifi Altaş’a, ve ayrıca bu alandaki çalışmalarından yararlandığım Dr. Ümit Emre’ye, M. Emin Değer’e, Ergün Poyraz’a, Zübeyir Kındıra’ya, Sertaç Eş’e ve Yasemin Güneri’ye teşekkür ediyorum.

 

 

"KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI"

Kitabin 3. Bolumunden:

...

3.1.3.   BİREYSEL MÜCADELE VE DEZENFORMASYON ÖRNEKLERİ

Fethullahçıların üniversitelerdeki “hasım”larına yönelik taktik ve stratejilerini –yaşayarak, bedel ödeyerek  öğrenen- bir akademisyen olarak, devam etmekte olan bir savaşımın mütevazi tarafıyım. 12 Eylül döneminden itibaren, intihal (66) dahil, her türlü iftiraya maruz bırakılıp, 3 kez üniversiteden uzaklaştırılan; toplam 76 ceza ve disiplin soruşturmasına ve de 100’e yakın idari ve adli davaya maruz ve muhatap bırakılan, ancak tümünden onanmış yargı kararlarıyla aklanan bir Cumhuriyet Tarihçisi olarak, diğer ülke ve devlet düşmanı yasadışı örgütlerin, tarikatların ve benzeri yapılanmalar yanısıra, fethullahçılara karşı mücadelemi de kesintisiz sürdürmekteyim. Yaklaşık 20 yıllık süreçte açılan dava dosyaları içinde yer alan binlerce belge, hiç şüphesiz, her fırsatta “din, ahlak, mukaddesat, fazilet, dürüstlük, namus” gibi kavramların ardına sığınan fethullahçıların, “hasım”larını tasfiye doğrultusunda sınırtanımaz etiksizliğinin göstergeleridir. İşte, sadece birkaç örnek:

Fethullahçı istihbaratçılar tarafından “hasım” kabul edilen kişi ve kuruluşlar aleyhine yürütülen dezenformasyon faaliyetlerinden biri de, çarpıtılmış bilgilere dayalı sahte belgeler üretmektir; teknik deyimle “fabrikatörlük” yapmaktır. Bu kapsamda, şahsımla ilgili üretilmiş onlarca sahte belge sözkonusudur ve bu sahte belgeler, daha çok internet ortamında dağıtılmaktadır. Bunlar arasında, kayda değer olarak “M.İ.T. mensubu olduğumu gösterir kimlik fotokopisi”, “Gagauz-Hristiyan olduğuma dair nüfus kütüğü fotokopisi”, “yüzkızartıcı suçlara ilişkin yargı kararları fotokopileri”, “komünist örgüt militanı olduğuma ilişkin istihbarat raporu fotokopisi”, “masonluğuma dair kimlik fotokopisi” vs. vs. sayılabilir. Sahte belge üretiminde sınırtanımazlığın ve utanmazlığın en tipik örneğinde şu bilgiler yer almaktadır:

“AA0012A7A-SİY/04-EYL-0511-2895

TERÖR ÖRGÜTÜ OPERASYONU

BÖLÜCÜ ÖRGÜTÜN SÖZDE SİYASİ KANADININ ANKARA SORUMLUSU ELE GEÇİRİLDİ

 (FOTOĞRAFLI)

 

ANKARA (AA) – Güvenlik güçlerince Ankara’da yapılan operasyonda bölücü terör örgütü PKK’nın sözde siyasi kanat ERNK’nın Ankara sorumlusu Necip Hablemitoğlu ele geçirildi.

Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne bağlı ekiplerin bir ihbarını değerlendirerek Ankara Gençlik Caddesi’nde bir hücreevine düzenledikleri operasyonda Hablemitoğlu’nun yanısıra çok sayıda örgütsel doküman ve kırsal kesimdeki teröristlere gönderilmek üzere eğitim notları da ele geçirildi.

Sorgusu halen Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde sürdürülen Hablemitoğlu’nun bir üniversitede görevli olduğu ve örgütün kitleselleşmesi için çaba sarfettiğini itiraf ettiği kaydedildi.

TALİMATLAR BEKAA’DAN

Hablemitoğlu’nun ilk sorgusunda, talimatları bizzat terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’dan aldığı, PKK’nın geniş kitlelere ulaşması için bazı teklifler sunduğunu itiraf ettiği öğrenildi.

Doğu Perinçek ile Abdullah Öcalan ile ilişkileri de sağladığı öğrenilen Hablemitoğlu’nun önceki yıllarda da bazı sol gruplarla birlikte olduğu provakatif faaliyetlerde uzman olduğu ifade edildi.

(AB-TK-NHK)

04.09.1989 14:59:07 TSİ

NNNN”

 

Normal posta, faks ve elektronik posta aracılığı ile dağıtılan ve de halen http://www.gerçekergenekon.com adresinde “servis”e sunulmaya devam eden bu sahte belgeye, uzun yıllardan sonra ilk kez,  Bandırma’da yayınlanan “Genç BAYRAK” adlı bir gazetenin 25 Mayıs 2002 tarihli nüshasında “Necip Hablemitoğlu eşittir PKK” başlığı altında yer verilmiştir. Bandırma’daki MHP eski ilçe başkanı tarafından yayınlanan gazetedeki haberde, sahte belgeye ek olarak –imla bozuklukları dahil aynen- şu iddia, iftira, hakaret ve isnatlarda bulunulmuştur:

“Kısa bir süre önce, yerel bir gazete, Bandırma’da bir öğretim görevlisini konuk edip Belediye düğün salonunda konferans verdirdi. Şahsın adı Necip Hablemitoğlu. Elbette Bandırma’nın iyi niyetli ve onurlu insanları bu konferansı tüm samimiyetlikleri ile gidip dinlediler. Necip Hablemitoğlu anlattı. Bandırmalılar dinledi.  Ancak meslekten mi bilinmez bizde bir araştırma hastalığı vardır. Biri Bandırma’ya geliyor ve onlarca kişiye gözlerinin içine baka baka birşeyler anlatıyor ve gidiyor, elbette sormak gerek kim bu Necip Hablemitoğlu diye. Sordukta.

Necip Hablemitoğlu hakkında araştırma yaptığımızda ne o yapılanın konferans olduğunu nede insanları bilgilendirmeyi hedeflediğine inanmadık, inanmayacağızda. Çünkü geçmiş dönemlere ait olan tüm dökümanlarda Necip Hablemitoğlu eşittir PKK. Evet gerçek bir söylem ve asla iddia değil, gerçek. Çünkü elimizde saatine kadar verebileceğimiz bilgilere göre Necip Hablemitoğlu’da geçmişte PKK’ya hizmet ettiğini ve Abdullah Öcalan ile birebir görüşerek talimat aldığını itiraf etmiş. Aynı Necip Hablemitoğlu yani PKK örgütü yardımcısı ve yatakçısı Necip Hablemitoğlu, 2002 yılında Bandırma’da Belediye’ye ait bir salonda konferans veriyor ve bir gazetenin işbirliği ile. Biz size 04.09.1989 tarihinde saat 14:59’da tüm haber ajanslarını alt üst eden ve tüm adli makamları harekete geçiren resmi yazıları eksiksiz, kesintisiz, cesurca ve Kamuoyuna hitaben yayınlıyoruz.

...

Yazıyı okuduktan sonra konu kamuoyuna kalıyor. Bandırma’ya gelerek onlarca onurlu Türk insanına konferans veren bir kişinin PKK Örgütüne yataklık etmesi ve  bu konferansın alenen yapılması doğru mu? İşte bu soruya da kamuoyuna gerçekleri ile birlikte ekte sunuyoruz”.

Gazete, 28 Mayıs 2002 tarihli nüshasında, manşetten verdiği “Hablemitoğlu Gazetemize Dava Açıyor(muş)!” başlıklı haberde, yukarıdaki haber metnini aynen bir kere daha yayınladıktan sonra, şöyle denilmiştir: “Haberimiz üzerine 18 Mayıs’ta Hablemitoğlu’nu şehrimize getirerek konferans organizesini üstlenen bir yerel gazete, Necip Hablemitoğlu’nun gazetemize dava açtığını açıklamış. Kendisinden yurtsever ve değerli bilim adamı olarak bahsedilen bu şahsın PKK ile ne ölçüde işbirliği içerisinde olduğunu umarız kamuoyuna açıklayacak ve nihai kararı halkımız verecektir.  Bekliyoruz HABLEMİTOĞLU...1 Konunun takibindeyiz. Hablemitoğlu davası ile ilgili bilgileri önümüzdeki sayılarımızda size aktaracağız”.

Konferansın Bandırma Ticaret Odası Konferans Salonunda yapıldığını saptayamayan, “Belediye Düğün Salonu” diyerek okuyucularına usulen adres gösteren bu titiz (!) gazetenin haberi  sonrasında, sahte belgenin kaynağı olarak gösterilen ANADOLU AJANSI adına bir açıklama yazısı gönderilmiştir. Genel Müdür adına Genel Müdür Yardımcısı İsmail Bezgin imzası ile gönderilen 26.6.2002 tarih ve B.02.1.AA.12/102-2171 sayılı yazıda aynen şöyle denilmiştir:

“İlgi yazınıza konu haber bültenlerimizde yer almamıştır. Ayrıca, yazınız ekinde göndermiş olduğunuz haber metni fotokopisi bizim formatımıza uygun değildir. Bu metnin düzmece yazılmış olduğunu düşünmekteyiz. Bilgilerinizi rica ederiz. Saygılarımızla”.

Elbette ki, bu sahte belge çerçevesinde gelişen haksız isnat ve iftiralara karşı sözkonusu gazete aleyhine açılabilecek tüm davalar açılacaktır. Ancak önemli olan gerçek şu: Yurdun farklı köşelerindeki benzer yayınlar nasıl saptanacak ve dava açılacak?!.  Baba tarafından Kırım Türkü, anne tarafından Rumeli Türkü olan şahsımı, tüm mücadele ve eserlerime rağmen, etnik bölücü, elikanlı terör örgütü destekçisi-yatakçısı, dolayısıyla AB işbirlikçisi PKK’lı, ERNK yetkilisi gibi gösterme faaliyetlerinin “ülkücülük”, “müslümanlık”, “mukaddesatçılık”  gibi kılıflar ardından yapılması, konunun takiyye yönünü ve mesajın hedefini ortaya çıkarmaktadır.

Kaldı ki, bu ve benzeri iftira ve kumpasların 1980’den  bu yana sonu gelmemektedir. Hatta, şahsımla ilgili iftira ve isnatlara yer veren Zaman gazetesi aleyhine açtığım ve tümünü kazanarak haksız isnat sahiplerini mahkûm ettirdiğim davaların birinde, gazete avukatı, Ankara Asliye 25. Hukuk Mahkemesi’ne benzeri sahte belgelerden birini sunma cüretini göstermiştir. 2000 Yılında görülen bu davaya, Zaman gazetesi, Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne ait 15 Ekim 1986 tarih ve C-2537 sayılı belgeyi (!) iddia ve isnatlarına dayanak olarak göstermiştir. 14 Yıl öncesinin tarihini taşıyan ve İstihbarat Şubesi’ne ait olması dolayısıyla “gizli” olması gereken bir belgenin, nasıl olup da Fethullah Gülen Cemaatine yakınlığı tüm istihbarat raporlarında belirtilen bir gazetenin eline geçtiği sorusu, henüz yanıt bulamamıştır.  Bu belgenin sahteliği, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nce mahkemeye sunulan yazıda belirtilmiştir. Ortaya çıkan sonuç şu ki, fethullahçı istihbarat örgütünde, gerektiğinde kullanılmak üzere saklanılan, ileride kullanılmak üzere hazırlandığı anlaşılan “tedbire yönelik” resmi belgelerle, sahte belgeleri içeren bir arşiv bulunmaktadır. Anlaşılan, “Zaman”  gazetesi de bu arşivden yararlanabilmektedir.

İşte, “Zaman” gazetesinin  mahkemeye sunduğu istihbarat belgesinin son paragrafında şu hükme varılmaktadır:

“Sözkonusu Enstitü’de, çeşitli devlet dairelerinden, Emniyet teşkilâtından ve Türk Silahlı Kuvvetlerinden subayların da öğrenim gördüğü, bu nedenle laiklik ve Atatürk aleyhtarlığı yapıldığı iddialarının asılsız olduğu, istihbar edilmiş olup; ayrıca bahse konu olayın D.G.M. Savcılığına intikal ettiği ve soruşturma yapıldığı öğrenilmiştir”

Oysa, dönemin Emniyet Genel Müdürü’nün Özel Kalem Müdürü başta olmak üzere, çok sayıda üst düzey emniyet mensubunun yanısıra, 50’ye yakın emekli ya da muvazzaf Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun da Enstitü’de öğrenim sürdürdüğü, Hürriyet, Milliyet, Günaydın, Sabah, Cumhuriyet gibi gazetelerde yayınlanan çarşaf listeler çerçevesinde kamuoyuna malolmuş olup, sadece İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün bilgisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Bu sonuç, bizatihi İstihbarat Şubesi’ne yapılmış bir hakarettir. Nitekim, dönemin Ankara Emniyet Müdürü Kemal İskender, anılan Mahkeme Başkanlığı’na gönderdiği 29.5.2000 tarih ve B.05.1.EGM.4.06.00.06-06.5.800.1200-(6068-2000)-072065 sayılı yazıda şu bilgileri vermektedir:

“... Kayıtlarımızın tetkikinde ve yapılan arşiv araştırmasında 15.10.1986 gün ve C-2537 sayılı evrak bulunamamıştır. Bahsekonu evrakın numarası itibariyle yazışma ve arşiv kodlama sistemimize uygun olmadığından muhtemelen böyle bir raporun mevcut olmadığı veya tarih itibariyle on yılı geçtiğinden imha edilmiş olabileceği değerlendirilmektedir.

Ayrıca İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün görev alanına giren faaliyetlerle ilgili yapılan yazışmalarda yeralan bilgiler; dokümanter olmayıp istihbari niteliktedir. Herhangi bir adli veya idari tahkikatta delil olarak kullanılamayacağı gibi genel güvenlik ve İKK tedbirleri açısından evrakın aslı veya fotokopisi yazışmaya muhatap olan ilgili birim tarafından başka birimlere gönderilemez ve başka amaçlarla kullanılamaz ibareli bir uygulama bulunmaktadır. Bilgilerinize arzederim”.

Zaman gazetesi, anılan mahkeme tarafından mahkûm edilmiştir.

İstihbaratçı fethullahçıların, tüm bu sahte belgelere dayalı dezenformasyon faaliyetlerine ve tasfiye yöntemlerine muhatap olan  Atatürkçü bir akademisyen olarak, emin olduğum gerçek şu ki, Türkiye’nin en az PKK kadar, belki ondan da fazla  tehlikeli ihanet odağı olan fethullahçıların devlet içindeki, öncelikli olarak da istihbarat birimlerindeki kökü kazınmadıkça; dış destekleri kesilip elebaşları İmralı’ya doldurulmadıkça, bu dış destekli, olağanüstü güce sahip organize suç örgütüyle bireysel kavgalar da -eşit olmayan koşullarda- sürüp gidecektir (67).

 

 

 

 "KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI"

                KITABIN SONSÖZ BOLUMUNDEN:

Yukarıda rastgele seçilmiş haber ve yazı örnekleri, normal bir hukuk devletinde Cumhuriyet Savcıları için başlıbaşına “suç duyurusu” niteliği taşımaktadır. Ülkemizde ise, gerek bu haber ve yazılar, gerekse devletin ilgili birimlerince hazırlanan resmi raporlar ve soruşturma evrakları çerçevesinde konuya bakıldığında,  Cumhuriyet ve Basın Savcılarının, Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T.’nın, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, Yükseköğretim Kurulu’nun ve Üniversitelerin, T.B.M.M.  ve de tüm organlarıyla Hükûmet’in,  üzerlerine düşen görevin sorumluluklarını gereğince yerine getirmedikleri gözlemlenmektedir. Bu yüzden, devlet güvenliğinin zaafa uğraması pahasına, basit çıkar hesaplarına ya da  makamından olma-düşman kazanma korkusuna dayalı ilgisizlik,  sorumsuzluk,  vurdumduymazlık, fırsatçılık, yandaşlık ve işbirlikçilik gibi tüm olumsuzlukların oluşturduğu bataklık zemin, devletin stratejik kurum ve kuruluşları içindeki fethullahçı fidanların (!) adeta ormana dönüşmesine yolaçmıştır.

Elinizdeki bu çalışmayı sürdürdüğüm son bir yılı aşkın süre içinde karşılaştığım sıradışı olaylar, duyumlar, saptadığım hususlar, fethullahçı tehlikenin sadece Emniyet içindeki boyutunu bile ortaya  çıkarmakta ne denli geciktiğimin işaretleri olarak değerlendirilebilinir:

·    Bu grubun mücadelede silaha ve teröre bulaşma ya da taşeron kullanma riski her zaman için sözkonusu. Bunların yapacakları bir hata, verecekleri bir açık, zaten takiyye ile idare edilen cemaatin sonu olacak ve saadet zinciri kendiliğinden parçalanacaktır.  Paranın girdiği yerden idealin, hem de uğruna can verilecek idealin gittiği varsayımı dikkate alındığında, Cumhuriyetimizin gelmiş geçmiş en tehlikeli şeriatçı yapılanmasının dağıtılmasının hiç de zor olmadığına kanaat getirdim. Yeter ki, siyasal erk bunu samimiyetle istesin, geçmişte olduğu gibi istiyor görünmesin...

·    Bu çalışmayı sürdürürken, telefonlarımın dinlendiğini, bilgisayarıma girilerek e-postalarımın ve dosyalarımın kopyalandığını ve izlendiğime bir kere daha emin oldum. Bu nedenle, önlem olarak, internet bağlantısı olmayan ikinci bir bilgisayar edindim ve kullandım. Bu arada, telefon, e-posta ya da posta kutusuna not yoluyla gerçekleştirilen tehditlerin sayısında da bir önceki yıla göre önemli artış gözlemledim. Tehditlerle ilgili olarak Valilik’ten “koruma” isteminde bulunmayı ise anlaşılır nedenlerden dolayı hiç düşünmedim. Dikkat çekici olan bir başka husus,  Fethullahçı istihbaratçıların telefon dinleme yoluyla elde ettikleri ses kayıtlarını analiz-ayıklama eğitimi almadıkları ya da “yemlenme” riskini dikkate almadan aceleci davrandıkları, verdikleri anlık tepkilerden ortaya çıktı. Bu süreçte, benim de tedbirsizlikten kaynaklanan kayda değer bazı kişisel  hatalarım da sözkonusu oldu: Telefonda karşılıklı bilgi ve belge alışverişi taahhüdünde bulunarak randevulaştığım bir kişiye,  buluşma yerini ve saatini bu görüşme sırasında alenen söyleme hatasında bulundum. Randevu öncesinde, Fakültenin otoparkına bıraktığım otomobilimin alarmının çalışmadığını farkettim. Otomobili  kontrol ettiğimde, bagajda duran iki deri çanta ile maddi değer ifade eden alışveriş çantalarına dokunulmaksızın, içinde araştırma ile ilgili belgeler, ses ve görüntü kasetleri ile CD’lerin bulunduğu alelade iki plastik poşetin gaspedildiğini  farkettim. Devlet içine sızmış “köstebek”leri araştıran bir akademisyen olarak, semt karakoluna ya da Hırsızlık Bürosu’na başvurmanın ne anlama geldiğini ve geleceğini en iyi algılayan dikkatli bir yurttaş olarak, “Fethullah’ın Copları” kitabının yazarı, gazeteci Zübeyir Kındıra’nın yaptığını yapmadım, akıbetini paylaşmadım. Onun otomobilinin -kitabının hazırlık evresinde- soyulması üzerinden  geçen yıllar zarfında, faillerin yakalanamamış olmasına da zaten hiç şaşırmamıştım... 

·    İnanıyorum ki, Devletin istihbarat birimlerine sızmış, kadrolaşmış fethullahçı unsurların temizlenmesi, kesinlikle zor değildir. Bunun için önce, Ulusal Güvenlik Konseptinde değişiklik yapılması ve  dış istihbarat servisleriyle ilişkileri çerçevesinde, fethullahçıların kontr-espiyonaj kapsamına dahil edilmesi gerekmektedir. Ardından da, siyasal erkin tam desteğini arkasına alan bir planlı istihbarat operasyonu gerçekleştirmek yeterlidir. Burada önemli olan, bu planlı istihbarat operasyonunu hangi kadroların yürüteceğidir? Bugüne kadar Emniyet, MİT gibi kurumlarda, fethullahçı kadrolaşmayı sadece seyredenlerle ya da mücadele ediyor gibi görünenlerle bu operasyonun gerçekleştirilemeyeceği ortadadır. Korkaklarla, kişiliksizlerle, Cumhuriyet’in değerlerine sahip olmayanlarla, hukuka saygılı devlet militanlığına soyunmayanlarla, kaçak güreşenlerle, rüşvetçilerle ve komisyoncularla, Atatürk ilke ve devrimlerine ölümüne bağlılığını önceden kanıtlamayanlarla, halk deyimiyle “biraderlerin kuklalığını” yapanlarla, iç ve dış tehdit odakları hakkında örgütsel alt yapısı bulunmayanlarla  sözkonusu planlı istihbarat operasyonu yürütülemez. Yürütülse de amacına ulaşamaz. Gazeteci Saygı Öztürk’ün dediği gibi: “Fethullah Gülen grubuyla ilgili operasyonu bu saatten sonra emniyet  camiasında kolay kolay kimse yapamaz. Çünkü kimin eli dokunuyorsa yanıyor. Bu konuda çalışma yapan grup tasfiye edildi. Bu hem Ankara Emniyet Müdürlüğü, hem de genel müdürlük bünyesinde yaşandı. Bu olayın iki boyutu var. Ya derinlemesine soruşturmak ya da soruşturmayarak ört-bas etmek olacaktır. Eğer derinlemesine bir soruşturma yaptırılmak isteniyorsa, dağıtılan ekip takviye edilerek yeniden göreve getirilmeli ve soruşturma kaldığı yerden devam ettirilmeli”.  En akıllıca yol, bu operasyonu, fethullahçılardan doğrudan zarar gören ama pes etmeyerek mücadelesini yürüten Cevdet Saral, Osman Ak gibi Emniyet Müdürlerinin sorumluluk ve yönetiminde takviye edilmiş bir ekiple başlatmak ve sonuna kadar götürmektir. Başka yolu yok!..

·    Türkiye Cumhuriyeti’nin iç ve dış güvenliğinden birinci derecede sorumlu olan Türk Silahlı Kuvvetleri, iç güvenlikle ilgili olarak -Jandarma Genel Komutanlığı dışında- operasyonel bir güce maalesef sahip bulunmamaktadır. Ne zaman Cumhurbaşkanlığı ve MİT Müsteşarlığı, sivillere geçmiştir, iç güvenliğimizdeki zaaflar da bu dönemlerde ortaya çıkmıştır.  Cumhurbaşkanı’nın ve MİT Müsteşarı’nın teamüllere uygun olarak mutlaka asker kökenli olmasının, demokratikleşmeye hiçbir engeli bulunmamaktadır. T.S.K. içinden yabancı ülkelerin “etki ajanı” devşirmesi kolay değildir; bu durum, ulusal güvenliğimizin güvencesini oluşturmaktadır. Türkiye, bu güvenceden mahrum olmanın birtakım sancılarını yaşamaktadır. Örneğin, MGK Genel Sekreteri, Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T. ile, Fethullah Gülen’den, Mesut Yılmaz’dan, Alaattin Çakıcı’dan, Sadettin Tantan’dan, Dr. Rudolf Schmidt’den, Henri  Barkey’den çok daha fazla ilgilidir, ilgilenmek ve takip etmek zorundadır. T.S.K.’nin Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T. üzerinde koordinasyonu sağlaması, iç politikaya karışması anlamına gelmemektedir. Asıl, politikacıların, şeyhlerin ve politikacı bağlantılı mafya babalarının ellerini bu iki kurumdan çekmesi gerekmektedir. Bu denge günümüzde bozulmuştur, siyasilere ödün vermeksizin bu dengeyi yeniden kurmak, T.S.K.’nin asli görevidir. Durumdan vazife çıkarmanın sanatını bilen T.S.K., istihbarat birimlerindeki gelişmelere seyirci kalmamalıdır...

·    Fethullahçılar, cemaate ait en az 25 milyar dolarlık mal varlığı, milyarlarca dolarlık ciro, yüzmilyonlarca dolarlık himmet geliri ile, hemen herkesi ve herşeyi satın alabilecek dev bir organizasyona dönüşmüştür. Yurt içindeki üniversiteleri, liseleri, ilköğretim okulları, dersaneleri, hastaneleri, poliklinikleri, yurtları, ışıkevleri, vakıfları, dernekleri, hemen her alanda faaliyet gösteren şirketleri, fabrikaları, pazarlamacıları,  devlet ve vakıf üniversitelerinde görev yapan onbinlerce öğretim elemanı, alternatif silahlı kuvvetleri (emniyetçi müritler), kamu görevlileri ile fethullahçılar, organize bir suç örgütü halinde çalışmaktadır. Yurt dışındaki güçleri, en az yurt içindeki güçleri ölçüsündedir. Son yaşadığımız iki ekonomik krizde, Alman Bankalarının dahli kadar, fethullahçıların dahli de bulunmaktadır. A.B.D.’nde Fethullah Gülen’e yakın olabilmek için binlerce fethullahçı işverenin, “yeşil kart”tan kurasız faydalanabilmek için kişi başına en az 3.000.000  $ para transferi gerçekleştirdikleri; Kanada’ya yapılan transferlerin ise çok daha fazla meblağlara ulaştığı duyumları alınmaktadır. Türkiye’de fabrikalar sökülmekte, Balkan ülkelerine, Orta Asya Cumhuriyetleri’ne, Azerbaycan’a ve Rusya Federasyonu’na bağlı Özerk Cumhuriyetlerine; ayrıca da cemaatin okullarının bulunduğu tüm ülkelere götürülmektedir. Fabrikalarla birlikte sermaye götürülmesi, Türk ekonomisine önemli darbe vurmuştur. Hiçbir devlet kurumu, bu konu ile ilgilenmemektedir. CIA, MI6 ve BND gibi batılı istihbarat servisleri ile işbirliği örnekleri sergileyen, taşeronluk yapan  fethullahçıların özde  yurtsever, milliyetçi-alperen olduklarını iddia etmek mümkün değildir. Türk Devletine, laik hukuk sistemine büyük kin duymakta ve her fırsatta bu kinin gereğini yerine getirmektedirler. İşte, bu dev organizasyonla mücadelede, sayıca bir elin parmaklarını geçmeyen Cumhuriyet aydını ve birkaç sivil toplum örgütü, savunmasız ve korunmasız konumdadırlar. Bunları koruyacak, destekleyecek, güç eşitliği sağlayacak bir devlet desteği de maalesef sözkonusu değildir. Mumcu, Üçok, Aksoy, Kışlalı gibi yitirilen aydınlardan sonra, bunların da çekilmesiyle, meydan yani kamuoyu, fethullahçıların eline kalacaktır. T.S.K.’nin bu durumu değerlendirmesi, ama geç olmadan değerlendirmesi gerekmektedir. Niye T.S.K. diyenlere, yoksa Mesut Yılmaz mı, sorusuyla karşılık vermek yerinde olacaktır.

·    Sizler, bu satırları okuduğunuzda, eminim ki, hakkımda bugüne kadar açılmış yüzmilyarlarca liralık manevi tazminat davalarına, yenileri  eklenecektir. Her zaman olduğu gibi kimi siyasiler devreye girerek Üniversite Rektörü’nü hakkımda yasal işlem yapmaya zorlayacaktır. Tehditler ve hakaretler hız kesmeyecek, aileme de yönelecektir. Peşpeşe gıyabımda kesilen trafik cezaları gelecektir. Gelen duyumlara göre, Emniyet ve M.İ.T. bünyesinde, gerektiğinde aleyhimde kullanılmak üzere dezenformasyon çalışmaları kapsamında  olumsuz bilgi notları ve olumsuz dosyalar  hazırlanmıştır. Telefonlarım bir şekilde dinlenmeye devam edecektir. Büyük bir olasılıkla, hakkımda imzalı-imzasız suç duyurusu yapılacak; T.B.M.M.’de aleyhimde soru önergeleri verilecek; bütün bunları dikkate alan savcılık evimde arama yaptıracak; en azından “İçişleri Bakanlığı’nı ya da Emniyet güçlerini tahkir ve tezyiften” veya hiç ilgisiz bir iftira ile hakkımda Ağır Ceza Mahkemesi’nde ya da  DGM’de dava açılacaktır. Halen, İzmir, Ankara, Burhaniye, İstanbul gibi merkezlerde yürüyen davalara, yurdun farklı yerlerinde açılacak yeni davalar da eklenince, maddi-manevi  darbenin yanısıra, mücadeleye zaman yetiştirememe gibi bir durum da ortaya çıkacaktır. Sonuçta, belki de ödeyemediğim tazminat hükümlerinden dolayı evime haciz gelecektir. Almanlardan fethullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve laik yapısına göz diken  tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk’ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!..

                                                                            :

*Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Öğretim Görevlisi

hablemit@ada.net.tr