|
Küreselleşme
sürecine uyum sağlamak isteyen ulusal-uluslararası
düzeydeki kurumların pekçoğu kabuk değiştiriyor.
Hiç şüphesiz değişen bu kurumların başında
da istihbarat örgütleri geliyor. Değişen tanımlar
ve kavramlara koşut olarak, istihbarat ve karşı
istihbarat faaliyetleri artık nostaljik 007 kalıplarından
oldukça uzaklarda. Örneğin, dünya üzerindeki her türlü
kitle iletişimini kontrol eden "Echolon Ağı",
uzaydan her türlü görüntüyü sağlayan uydu
sistemleri, klasik casusların tüm işlevini fazlasıyla
üstlenmiş durumda. Sanayi casusluğu hâlâ önemini
korurken, istihbarat terminolojisinde yeni kavramlar,
konseptler ön plana çıkmakta:
"Sosyal-Ekonomik-Siyasal-Dinsel-Kültürel İstihbarat"
kavramları gibi. İstihbarat ve Karşı
İstihbarat Servisleri, gelişmiş ülkelerde
eskiden olduğu gibi tam bir gizlilik içinde işlerini
yürüten kurumlar değil artık. Şimdilerde, Dışişleri,
İçişleri, Ekonomi-Maliye, Adalet Bakanlıkları,
Kızılhaç, özel servis veren pilot üniversiteler,
enstitüler, vakıflar, özel misyonu olan kardinaller,
piskoposlar, hahamlar ve tüm misyoner örgütleri, yurtdışında
yatırım yapan şirketler, yurtdışında
temsilciliği olan medya kuruluşları ve haber
ajansları ile de -gerektikçe- içiçe çalışılıyor.
İstihbarat servislerinin rolü, koordinasyon, finansman,
lojistik destek ve yönlendirme ile sınırlı.
Artık hedef ülkelerde özellikle istihbarat-ajitasyon
faaliyetlerinde deşifre olma riskine girilmiyor; bu iş
genellikle doğrudan yada dolaylı olarak servisle ilişkili
yerli işbirlikçilere, taşeronlara sipariş
ediliyor. İşte literatürde bu yerli işbirlikçilere-taşeronlara
"etki ajanları", "yönlendirici
ajanlar" ya da kapsamlı bir deyişle "nüfuz
casusları" deniliyor.
Halk
deyimi ile "maşa" olarak da nitelendirebileceğimiz
bu etki ajanlarının farklı işlevleri
bulunuyor: Kimi, politikacı, kimi gazeteci , kimi
akademisyen, kimi diplomat, kimi hukukçu, kimi tarikat-cemaat
şeyhi, kimi de yüksek bürokrat ya da işadamı
olarak, önce madden-manen bağlı oldukları,
aidiyet duygusunu ve güvencesini hissettikleri ülke adına
tüm yetkilerini kullanıyorlar. Bu bazen, devlet
politikasının güdümlü olarak saptırılması;
bazen, halkın din ve ırk duygularına bağlı
olarak kin ve husumete sevkedilmesi; bazen, uluslararası
ihalelerde devlet çıkarlarının gözardı
edilerek bağlı ülke şirketlerinin tercih
edilmesi; bazen tahkim örneğinde olduğu gibi çağcıl
kapitilasyonların geri gelmesi amacına uygun olarak
gerçekdışı bilgilerle kamuoyunun aldatılması;
bazen, Türkiye'nin en zengin işadamlarından birinin
tüm mesaisini -Diyanet İşleri Başkanlığına
değil- Fener Rum Patrikhanesi'ne hizmete hasretmesi ya da
fethullahçıların Papa, Fener Rum Patriği ve
Batı kökenli hristiyan misyonerlerle halvete girmesi;
bazen, kendi halkının can güvenliğinin hiçe
sayılarak Bergama'da olduğu gibi şaibeli şirketlerden
yana tavır konulması ya da nükleer enerji
ihalelerinin sonlandırılmasına karşın
sözleşmede olmadığı halde halkın kıt
kaynaklarını taraf yabancı şirketlere
tazminat olarak aktarılmasının önerilmesi;
bazen AB örneğinde olduğu gibi, "Kopenhag
Kriterleri, TC Anayasası'nın üstündedir" gibi
söylemlerle ulus-devletin sona erdiğinin, egemenlik-bağımsızlık-ulusal
onur-ulusçuluk gibi kavramların modasının geçtiğinin
vurgulanması; şeriatçılara ve bölücülere sınırsız
ve koşulsuz özgürlük isteminde bulunularak bunun
"demokratlık" olarak lanse edilmesi; bazen
hizbullahçılar gibi kanlı örgütlere yıllar
boyu gözyumulması ya da her türlü organize suç örgütü
ile çıkar ilişkisi içinde bulunulması; bazen
Kaddafi'nin bile önünde onursuzca boyun eğilmesi; bazen
ABD Başkanı ile el-göz temasında bulunulmasının
bile onurmuşçasına reklam konusu edilmesi; bazen
ilgili devlet büyükelçisinin önünde bile bir Türk siyasi
liderinin el-pençe divan durması; bazen Türk Dünyasındaki
Türkiye'nin çıkarlarının örneğin
fethullahçılar eliyle ABD'ne devredilmesine seyirci kalınması
ya da Kuzey Irak'da, Kosova'da, Karabağ'da, Doğu Türkistan'da
olduğu gibi soydaşlarımızın insani
haklarına bile sahip çıkılmaması; bazen Türkiye'nin
etnik-dinsel haritasının ya da aile yapısının
ortaya konulmasını öngören dış kaynaklı
projelerle en mahrem bilgilerimizin bilimsel çalışma
adı altında ilgili ülke istihbarat servislerine
aktarılması ve daha pekçok, binlerce, onbinlerce
onursuz işbirliği örneği!..
Kısaca,
etki ajanları görüldüğü gibi bir değil,
onbinlerle. Onlar aramızda, üstelik bizi yönlendiren, yöneten
her yerde... Kimi "şeriatçı", kimi "ülkücü",
kimi "sosyalist", kimi "kürtçü", kimi
"ortanın solunda", kimi "merkez sağda",
kimi "kapitalist", kimi "ikinci cumhuriyetçi"!..
Ama nedense hepsi de demokrat, özgürlükçü, entelektüel,
insan hakları savunucusu ve AB yanlısı!.. Güçleri
destek aldıkları ülkelerden ve işgal ettikleri
konumlardan geliyor. Politikacıysanız, gidebildiğiniz
yere kadar destekleniyorsunuz. Bürokratsanız, çıkabileceğiniz
en üst göreve kadar yükselebiliyorsunuz. İşadamıysanız,
vize dahil "kayırılma" statüsüne dahil
ediliyorsunuz. Diyelim ki, "ikinci cumhuriyetçisiniz",
Türkiye'de sizi okuyacak kaç "ikinci cumhuriyetçi"
okurunuz var? Yazarı-çizeri-okuru dahil Türkiye'deki
ikinci cumhuriyetçilerin sayısına baktığınızda,
birkaç bin kişiyle sınırlı olduğunu
görüyorsunuz. Ama kitlesel desteği olmayan, toplumun büyük
kesimi tarafından adeta lanetlenen "ikinci
cumhuriyetçi" yazarlar, Türk Basınının
en büyük gazetelerinde köşe yazarlıklarını
sürdürüyorlar. Kim onlara "kamuoyunu oluşturma-koşullandırma"
güç ve desteğini veriyor dersiniz? Bunca tepkiye rağmen,
kapitalist kimliği ile önplana çıkan medya
patronları onları niçin ve neden hala korumakta? Bu
bağlamda, fethullahçıların tanıtımı
için büyük gayretler sarfeden ünlü bir medya patronunun,
Mehmet Eymür'e yazarlık önermesi size hiç de şaşırtıcı
gelmiyor. Fatih Altaylı gibi Cumhuriyetin temel değerlerine
sahip çıkan kimi yazarlara "MİT ajanı"
suçlamasıyla saldıranların, ikinci cumhuriyetçilere
ya da aidiyet duygusuyla bağlı olduğu yeni
vatanına kaçmak suretiyle deşifre olmuş etki
ajanlarına ise suskun kalarak bir nevi dayanışma
sergilemeleri, Türkiye'deki etki ajanlığı
tehlikesinin boyutları hakkında bir fikir veriyor...
Türkiye'de
kamuoyu, neredeyse I. Dünya Savaşı'ndan bu yana
yaygın biçimde kullanılan "nüfuz casusu"
terimini, ilk olarak geçtiğimiz aylarda, İçişleri
Bakanı Sadettin Tantan'ın yurtdışında
yaptığı gayrıciddi bir havuzbaşı
bir açıklamasından öğrendi. Basın,
-Amerika'nın yeniden keşfi haberi gibi- konunun
adeta üzerine atladı. Ya muhabirlerin ve de redaktörlerin
bilgisizliğinden ya da Bakanın telaffuz hatasından,
bu terim bazı basın kuruluşlarında "nüfus
casusluğu" olarak okuyuculara aktarıldı,
doğal olarak da ilgisiz-komedi türünden yakıştırıcı
yorumlar getirildi. Basının duyarlılığı,
bu terimle, Bakanın sarfettiği "yeni bombaların
patlayacağı" taahhüdünün ilişkilendirilmesi
sonucu daha da katmerlenmişti. Ancak aradan geçen süre
içinde, "Umut Operasyonu" dosyası yargıya
sevkedilirken, "nüfuz casusları" konusu
"fos" çıkmıştı, beklenen
bombaların hiçbiri patlamamıştı.. Anlaşılan,
Bakan, daha önce hiç duymadığı bu terimi bir
danışmanından ya da yakınından duymuş,
klasik bir bilgiçlikle anında etrafındakilere
duyurmuştu. Bu yorum, hiç şüphesiz Bakanla ilgili
yapılabilecek en iyi niyetli yorum; çünkü, Bakanın
Türkiye'deki binlerle ifade olunan "nüfuz casusu"
ya da "etki ajanı" ya da "yönlendirici
ajan" kapsamında örneğin fethullahçıları
da deşifre edip yargıya sevketmesi gerekirdi.
Elbette bu mümkün değildi: Emniyette ve mülki
kadrolarda fethullahçılara karşı terfi ve
taltiften başka -MGK zorlaması sonucu birkaç işlem
hariç- somut, kayda değer hiçbir operasyon yapmayan,
şeriatı hiçbir şekilde birinci tehlike olarak
kabul etmeyen, sadece 28 Şubat Kararlarına katılıyor
görünen "dinibütün" imajlı bir İçişleri
Bakanı'nın bu cemaatle geçmişine yönelik
kamuoyundaki şüpheleri gidermesi beklenemezdi . Nitekim
de öyle oldu... Aynı şekilde, kendi partisi içindeki
"Alman Ekolü"ne mensup olmakla tanınan
politikacıları da deşifre etmesi gerekirdi ki,
sıra ABD, İngiltere, İran, Suudi Arabistan,
Libya ve diğer hasım ülkelerin "etki ajanları"na,
"yönlendirici ajanları"na gelsin!..
Hedef
ülkeler kapsamında emperyalist amaçlı ülkelerin
istihbarat servislerince dış operasyonlarda -tepe
tepe kullanılan- bu ajanların ya da halk deyimi ile
yerli işbirlikçilerin nasıl kancalandıkları,
nerelerde yetiştirildikleri ve nasıl yönlendirildikleri-ödüllendirildikleri-himaye
edildikleri, Türk kamuoyunca henüz bilinmiyor. O kadar
bilinmiyor ki, bilmeyenler kapsamına -TSK ve MİT
hariç- devletin en üst yetkilileri de dahil. Örneğin,
Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Şağar
imzasıyla yayınlanan son casusluk genelgesi, bu
vurdumduymaz, sorumluluktan uzak bilinmezliğin bir şahikası
(1). Genelgede, devlet görevlilerinin, yabancı
diplomatlarla temastan kaçınmaları isteniyor, sanki
sorunun çözümüne katkısı olacakmış
gibi...
İşte,
etki ajanlığı ile ilgili bilinmeyen ya da az
bilinen hususlara ait genel çerçevede ele alınmış,
teknik ayrıntı boğuntusundan uzak, yalın
bilgiler:
1.
"ETKİ AJANLARI" YA DA "YÖNLENDİRİCİ
AJANLAR"IN PROFİLİ
Öncelikle
kullanılan ajanları üç ana grupta toplamak
gerekir: "Profesyoneller", "Satınalınabilir
Aydınlar" ve de "Sempatizanlar" (amatör
muhipler). Profesyoneller yurtiçinden ya da yurtdışında
yaşayanlar arasından seçilir ve bilahare kendi ülkelerinde
özel eğitime tabi tutulur. "Satınalınabilir
Aydınlar" özellikle ulus-devlete geçiş aşamasının
sancısını çeken toplumlarda, özellikle de
Üçüncü Dünya Ülkelerinde en çok rastlanılan metadırlar,
borsa değerleri vardır; özellikle medyada, bürokraside
ve siyaset sahnesinde boy gösterirler. Örneğin, "yönlendirici
ajan" statüsünde etkili bir gazeteciye ya da medya
patronuna sahipseniz, yüzbinlerce okuyucuyu ve siyasal
iktidarı doğrudan etkileyecek bir silâha da kavuşmuş
olursunuz. Keza, bir tarikat-cemaat şeyhini satın
almışsanız, yüzbinlerce müridini de
"yularından tutma" ve de gelecekte güdümünüzde
bir halk hareketi başlatma gücüne sahip olursunuz.
"Sempatizanlar" ise hedef ülkelere yoğun biçimde
yönlendirilen kültürel emperyalizmin kesintisiz silahı
olan kitle iletişim, eğlence ve eğitim araçlarından
(sinema, müzik, moda, internet, televizyon vb.) olumsuz biçimde
etkilenen tüketicilerdir. Parasal ya da siyasal güç için
en güçlü bir devletin himayesi altına girmeye can
atanların yanısıra, örneğin "green
card" için ulusal onurundan ve gururundan gönüllü
olarak vazgeçebilenler de bu gruba girerler. İşte
bu kesimi sürekli zinde tutabilmek için örneğin
ABD'nin her yıl gerçekleştirdiği tüm dünyada
50.000 şanslıyı (!) belirleyen lotaryaları
hatırlamak yeterlidir. Etki ajanları, her üç
kategoride de özellikle kendi ülkesine ve toplumuna aidiyet
duygusu zayıf, parasal ve siyasal güç için her türlü
ilişkiye girme eğilimli, ulusal bilinci gelişmemiş,
tercihan da etnik-dinsel (laik sistemde kendilerini ezilen
kabul edilen sünni şeriatçılarla, sünniler karşısında
kendilerini ezilen kabul eden aleviler ya da süryaniler,
nasturiler, bahailer, yehova şahitleri, bahailer vd.) özürlü
azınlık ırkçıları arasından seçilirler.
Türkiye'deki
etki ajanlarının tarihçesi, gerçekte Osmanlı
İmparatorluğu'nun son dönemine kadar gitmektedir.
Ekonomik, hukuksal ve siyasal kapitilasyonlarla Osmanlı
Devleti'nin elini kolunu bağlayan; etnik ayrılıkçılıkları
kışkırtan; insan haklarını tek taraflı
bir istismar ve baskı aracı olarak kullanan büyük
devletler, az sayıda da olsa kendi etnik ajanlarını
yetiştirmeyi, böylece kontrol unsurunu daha köklü biçimde
elde tutmayı ihmal etmemişlerdir. Örneğin, Âli
Paşa'nın, Fuat Paşa'nın ya da Mahmut Nedim
Paşa'nın hangi hasım devletlerin muhibbi
olduklarını gözönüne aldığınızda,
etki ajanlığının geçmişi hakkında
bir fikir edinebilirsiniz. Keza, I. ve II. Meşrutiyet'te
Osmanlı Meclisi Mebusanı'ndaki ayrılıkçı
etki ajanlarının sayısının nitelik ve
nicelik yönünden büyüklüğünü gördüğünüzde,
hasım ülkelerin katettiği mesafe hakkında bir
yargıya varacak olgunluğa sahip olduğunuzu
kestirirsiniz. Sonra, I. Dünya Savaşı döneminde
Anadolu'da 1000'i aşkın yabancı kolej olduğunu;
örneğin Merzifon'daki Amerikan Koleji'nin Pontuscu Rum
Çetelerinin, Tarsus'daki Amerikan Koleji'nin de Taşnak
ve Hınçak Çetelerinin karargâhı olarak kullanıldığını
öğrendiğinizde, Sivas Kongresi'nde "ille de
Amerikan mandası isteriz" diye tutturan şekilde
ulusçu-özde etki ajanı aydınlarımıza hiç
mi hiç şaşırmazsınız. Sonra Mustafa
Kemal Paşa hatırınıza gelir, gözünüzde,
kalbinizde, tüm hücrelerinizde O'nu hisseder, O'nu daha bir
başka tanır ve O'nunla onur ve gururla, sımsıcacık
bir yurtseverlik duygusuyla, Türklük bilincinizle bütünleştiğinizi
hissedersiniz.
Türkiye'de
en çok etki ajanına sahip olan ABD, tüm dünya ülkelerinde
ve Türkiye'de geleceğin yönetici adayı olarak
kendi yandaşlarını yetiştirmede, ilk aşamada
pilot vakıf-enstitü-üniversitelerini kullanmaktadır.
Ama önce, adeta kurumsallaşmış ve gelenekselleşmiş
bu seçimi ABD dışındaki tüm ülkelerde ilk
gerçekleştiren Fulbright Vakfıdır. IQ'su yüksek,
ingilizce düşünüp yorum yapabilecek düzeyde dil
bilgisine sahip gençler, tüm hedef ülkelerde aynı yöntemle
belirlenip eğitime alınır; ancak kişiliği
uygun görülenler profesyonel eğitime tabi tutulur. Kısa
bir süre öncesine kadar etki ajanlarının seçiminde
ve eğitiminde klasik kalıplara sahip olan bu ülke,
çıkarları doğrultusunda sözkonusu kalıpların
dışına çıkmış görünmektedir.
Çıkarları açısından iktidar kadrolarının
yanısıra muhalefet kadroları ve hatta mafya
mensuplarıyla bile ilişkiler kuran; her türlü uyuşturucu,
siyasal cinayet, ihtilâl ve de silah pazarlaması gibi
kirli işlere bulaşan; yine çıkarları için
devletlerarası hukuka aldırış etmeksizin
hedef ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayıp
tecavüzde bulunan bu ülke, etki ajanlığında
artık "saf-bâkir" niteliğe sahip genç
adayların yanısıra, "kontrol edilebilir
istikrarsızlık stratejisi" gereği, işine
yarayabilecek muhalefetteki tüm zararlı unsurlarla da
dirsek teması halindedir. Örneğin katı mı
katı, yobaz mı yobaz Talibanlar, Vahhabiler, Nakşi
Araplar ve onların kapıları terörün her türlüsüne
açık örgütleri. Kısaca, şeriatçı, sözde
ABD karşıtı tüm yapılanmalar. Kendisine yönelik
tehdidi, kendi kontrolü altında hedef ülkelere yönlendirmek,
ABD güvenlik stratejisinin temel ilkesidir. Türkiye'de ise
daha düne kadar ABD'yi düşman olarak gösteren malûm
siyasal yapılanmanın sözde yenilikçi kanadı,
her fırsatta en basit sağlık kontrolü için
bile nedense Houston'a giden politikacılar, ileri yaşında
dil öğrenmek için dersaneye gitmek yerine ABD'ni tercih
eden, sonra çocuklarına okul aramak için tekrar tekrar
giden siyasiler, keza fethullahçılar ve daha niceleri:
Aynı zamanda, Almanya istihbarat servislerine büyük
sadakatla hizmet verirken ABD'ne de yamanmaya çalışan
süleymancılar, MHP'nin üst yönetimine kanca girişimleri,
Fethullahçılara, dolayısıyla arkasındaki
ABD.'ne övgüler düzmekte yarış yapan sağcı-solcu
devlet yöneticileri, marksist olduklarını önesüren,
kapitalizme sözde karşı PKK ve diğer kürtçü
terör örgütleri. Hepsi ABD'de ve ABD dışında,
yalnızca ABD kontrolünde...
Türkiye
için seçilmişlere (!) bakıldığında,
çobanlıktan gelenlerden, kola içmeye para bulamayanlara
kadar uzanan yelpazede, Türkiye'nin iç ve dış
politikasını ABD'nin çıkarlarına
endeksleyenlerin yanısıra, eski deyimle tüyü
bitmedik yetimin hakkını fütursuzca çalacak kadar
tamahkâr, şehit cenazelerini sömürecek ölçüde aşırı
muhteris, amacına ulaşma konusunda "dün dündür"
diyebilecek kadar fırsatçı, işini (!) bilen
memurunu elüstünde tutacak kadar erdem ve ahlâk yoksunu,
devletin örtülü-örtüsüz tüm kıt kaynaklarını
savuracak kadar hovarda, "prens" ünvanını
alacak ölçüde küçük burjuva hırsızı
niceleri adeta bir resmi geçit yaparlar, gözlerinizin önünde.
Bunların hepsini tanırsınız: Kimileri Türkiye'yi
soyup tekrar yetiştikleri yere kaçarlar -ve tabii asla
iadeleri sözkonusu olmaz- kimileri de misyonlarını
-sanki Türkiye'nin değişmez yazgısıymışçasına-
büyük bir sadakatla yerine getirmeye devam ederler. Diğer
taraftan, bugün, ABD'de sayıları süratle yarım
milyona yaklaşmakta olan küçümsenemeyecek ölçüde
bir Türk topluluğu oluşmuştur. Gerek ABD'de yaşayan
bu vatandaşlarımızla, öğrenimlerini bu ülkede
yapıp da Türkiye'de hizmet veren vatandaşlarımızı,
bu az sayıdaki "seçilmiş maşa" ile
karıştırmamak gerekir. Her toplumda olduğu
gibi bu gerçekten "düşmüş-düşürülmüş"
maşaların bizden de çıkmasını doğal
kabul etmek makul olacaktır.
Etki
ajanlarının seçiminde ve eğitiminde kullanılan
yöntem, biraz farklılıkları ile AB ülkeleri için
de sözkonusudur. Kendi ülkelerinde yaşayan yüzbinlerce
Türk işçi ailesinin temel gereksinimi olan resmi Türk
ilkokullarının bile açılmasına izin
vermeyen, buna karşılık Türkiye'de her
derecede eğitim kurumuna sahip olan Avrupa ülkeleri içinde
başı İngiltere ve Almanya çekmektedir. Ülkemizde
ingilizce, almanca, fransızca, italyanca gibi dillerin
yaygınlaşması hatta eğitim dili olması
için her türlü çabayı sarfeden AB ülkeleri, etki
ajanları sayesinde Türkiye'nin olası tepkisinin ya
da misilleme politikası uygulamasının önüne
geçmektedir. Örneğin, dünyaya yayılmış
ingilizce eğitim veren (haftada 25 saat ingilizce, 3 saat
Türkçe) 300'e yakın okulun sahibi olan fethullahçıların,
İngiltere'de Lordlar Kamarası'nda düzenlenen özel
törenlerle hemen her yıl İngiliz dili ve kültürüne
hizmet yüksek ödülü almaları sıradan bir tesadüf
değildir. İngiliz istihbarat servisleri MI5 (iç) ve
MI6 (dış), Türkiye'deki etki ajanlarını,
ingilizce eğitim almış ya da İngiltere'de
yüksek öğrenim yapmış adaylar arasından
seçmektedir. AB'ye rağmen ABD'nin müttefiki olarak ön
plana çıkan bu ülke, etki ajanlarını salt yüksek
öğrenim mezunlarının yanısıra, Türkiye'deki
kürtçülerden, şeriatçılardan, DHKP-C, TİKKO
militanlarından ve hatta uyuşturucu mafya babaları
arasından da seçmektedir. Almanya ise, etki ajanlığında
ağırlıklı olarak kendi ülkesinde yaşayan
2.400.000 Türk vatandaşı arasındaki yüksek öğrenim
gençliğini hedef almaktadır. Humboldt Vakfı,
Heinrich Böll Vakfı gibi aracı kuruluşlar,
uygun aday öğrencilerin yanısıra, maddi çıkar
ve sürekli destek karşılığı saptadıkları
Türk akademisyenlerini ve yerel politikacıları da,
Alman Anayasayı Koruma Teşkilâtı (BfV) ve Dış
İstihbarat Örgütü'nün (BND) kapsamlı eğitim
programlarına dahil etmektedirler. Bugün Almanya'da Türkiye'deki
tüm şeriatçı yapılanmalar (milli görüşçüler,
kaplancılar, yeniasyacılar, fethullahçılar,
hizbullahçılar, nakşiler, ticaniler, süleymancılar,
kadiriler, İBDA-C'ciler, hizbüttahrirciler, nizam-ı
alemciler vd.), bağlantılı ülkücüler, etnik
sorunlu ayrılıkçılar (kürtçüler, pontusçular,
arnavutçular, gürcüler, boşnaklar, pomaklar, tahtacılar,
çerkezler vd.) marksist terör örgütleri (DHKP-C, TİKKO
vd.) mevcuttur. Tümü de BfV'nin kontrolündedir. Böylece
Almanya, üst düzey etki ajanlarının yanısıra,
himayesindeki -daha doğrusu sevk ve idaresindeki- bu tür
Cumhuriyet karşıtı militan yapılanmalar
sayesinde Türkiye'yi de karıştırma ve yönlendirme
gücüne olmuştur. Yunanistan ise Suriye'den farklı
olarak, Rum kökenli gençlerimizi özel eğitime tabi
tutmak yerine, Türkiye'deki rejim karşıtı tüm
idelojik unsurlara (DHKP-C, TİKKO, PKK vd.) kucak açmakta;
istihbarat servisi KİP'in sevk ve idaresinde başta
bomba eğitimi olmak üzere terörist eğitimi olanağı
ve parasal destek sunmakta; sığınmacılara
geçici iskân yeri (Lavrion Kampı vd.) ile ilâveten Güney
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tüm olanaklarını
sağlamaktadır. Almanya kadar geniş kapsamlı
olmamakla birlikte, Fransız DST ve DGSE, İsveç'in
FOE ve SABO, Bulgaristan'ın DS, Romanya'nın DIE,
Hollanda'nın BVD servisleri de, kendi çaplarında
etki ajanı ve de ajan-provokatör yetiştirme çabası
içindedirler.
Müslüman
ülkelerin Türkiye'de etki ajanı temininde en uygun mekânları,
tarikatlara ait tekkeler, şeriatçı siyasi kuruluşlar,
dernekler, vakıflar ve de maalesef bazı bölgelerde
camilerdir... Türkiye'de sayısal yönden en çok etki
ajanına, ajan provokatöre ve de eli kanlı teröriste
sahip olan İran, bu iş için istihbarat servisleri
SAVAMA ve VEVAK'ı görevlendirmiştir. Bu servis
elemanlarının saptadıkları aday öğrenciler,
Kum Kentindeki medreselerde dinsel eğitimden geçirildikten
sonra askeri ve siyasal eğitime tabi tutulmaktadır
(2). Şah döneminde sadece Türkiye'den kaçak yollardan
giden şiiler (caferiler) profesyonel eğitime alınırken,
günümüzde mezhep farklılığı "İslami
Devrim" kıstasından hareketle artık önemsenmemektedir.
Suudi Arabistan ise, adayları belirledikten sonra Cidde
ve Riyad'daki üniversiteleri ile Mısır'daki
El-Ezher Üniversitesi'nde eğitime almaktadır. Suudi
Arabistan'ın, profesyonel eğitiminde tıpkı
İran'ın caferi olma koşulundan vazgeçmesi
gibi, vahhabi olma koşulundan, taktik gereği vazgeçtiği
gözlemlenmektedir. Bu ülkenin etki ajanları ile ilişkisinin
sürekliliği, hac organizasyonları ile doğrudan
ilgilidir. Suriye Muhaberatı ise, Irak'daki Saddam karşıtlarını
"Birleşik Cephe" kapsamında çok yönlü eğitirken,
Türkiye'de -özellikle de Hatay'daki- arap kökenli aday gençlerin
eğitimleri ile de yakından ilgilenmekte; rejim karşıtı
her türlü ideolojik ve etnik yapılanmaların özellikle
askeri eğitimine lojistik destek vermektedir.
Adayları
kendi ülkesinde özellikle eğitme çabası olmayan
ülkelerin başında ise Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya
Federasyonu ile İsrail gelmektedir. Çin Halk
Cumhuriyeti'nin İstihbarat Örgütü olan GRI, yönlendirici
ajan adaylarını, dış ülkelerdeki maocu
yapılanmalardan belirlemekte; birey olarak ele almaktan
daha çok, örgütsel disiplini ve kullanımı öngörmektedir
(3). Rusya Federasyonu, eski Sovyet dönemindeki ideolojik
sevk üstünlüğünü kaybetmişse de, kendi
topraklarında "askeri eğitim" ve
"diplomatik koruma" ya da "gözyumma" gibi
lojistik destekler karşılığında PKK
gibi belli terörist yapılanmalara hâlâ söz geçirebilmektedir.
İsrail'in MOSSAD'ı ise, dünyadaki tüm musevilerin
birer profesyonel servis ajanı olduğu inancından
hareketle, ırkçı yobazlığını sürdürerek,
profesyonel etki ajanı yetiştirmek yerine satınalınabilir
aydınları kullanmayı yeğlemektedir. Örnekleri
çoğaltmak elbette ki mümkündür.
TÜRKİYE'DEKİ
ETKİ AJANI BORSASI: FETHULLAHÇILAR...
Mevcut
şeriatçı yapılanmalar içinde eğitime,
dolayısıyla insana en fazla yatırımı
yapan; ABD'nin tüm dünyada tarikatlara öngördüğü
modeli ülkemizde en iyi uygulayan fethullahçılar, laik
Cumhuriyetimizin öncelikli en büyük tehdidi konumunda.
Arkalarındaki dış desteğin ABD olduğunu
bugün artık Türkiye'de de, dünyada da bilmeyen yok.
Bilindiği gibi, bu illegal yapılanmanın
liderinin müritleri tarafından verilmiş
"hocaefendi" ünvanı da Devrim Yasalarına
göre suç. Ancak, suç olmasına karşın ülkemizdeki
kimi etki ajanlarının, üstlendikleri tüm resmi
sorumluluklara karşın, sözkonusu elebaşıları
tanımlamakta kasden "hocaefendi"yi kullanmakta
ısrar etmeleri, diğer illegal şeriatçı
yapılanmalar için de özendirici faktör oluşturmuştur.
Artık, süleymancılar, nakşiler, vilayet
imamları için bile hocaefendi ünvanını alenen
kullanmaya başlamışlardır. Dolayısıyla
yurtiçinde ve dışında laik hukuk devleti
aleyhine faaliyet gösteren hocaefendilerin yanısıra,
hatta ahirete intikal ettikten sonra bile müritleri tarafından
bu ünvana lâyık (!) bulunan hocaefendilerin sayısında
da tuhaf bir artış gözlemlenmektedir.
Konumuza
dönersek, işte bu hocaefendilerden biri, bir yılı
aşkın bir süredir ABD'de "zorunlu ikâmette".
Nedeni, şayet dönerse, büyük bir olasılıkla,
Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesine sızma girişimine
azmettirmek ve bu amaçla gizli teşekkül oluşturmak
suçlaması ile açılacak davalardan yargılanacak.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden Yargıtay'a,
kendi deyimleri ile adliyeden mülkiyeye, maariften emniyete
kadar kadro gücünü kanıtlayan; avrasya ölçüsünde
dağıtımı yapılan bir gazete ile
"yeryüzü kanalı" iddiasındaki bir
televizyona, yılda 1 katrilyon TL'nı aşan ciro
yapan yüzlerce şirkete, yurtiçinde ve dışında
300 civarında okula, onbinlerce ışıkevine,
yüzlerce öğrenci yurduna, yüzlerce dersaneye, yurt içinde
ve dışında üniversitelere, -çoğu iyi
derecede yabancı dil bilen öğretmen ve dış
ticaret uzmanı- onbinlerce profesyonel personele, en az
25 milyar dolarlık bir mal varlığına sahip
bulunan bu illegal yapılanmanın hocaefendisi, iç ve
dış desteklerine, DGM'de sırf vatanına dönebilmesi
için özel (!) surette TCK 313'e indirgenen davasına rağmen,
Türkiye'ye dönemiyor. Oysa, dönse, belki de Başbakan
dahil TBMM'nde grubu bulunan tüm partilerin liderleri
"geçmiş olsun" ziyareti için sıraya
girecek. Ama nerede? İmralı'da mı, işte o
dönmediği-dönemediği için de hiç kimse ziyaretçi
kabul edeceği resmi koğuş binası hakkında
bir tahmin yapamıyor.
Sözkonusu
hocaefendilerden biri olan malûm zât, kalabalık maiyeti
ile -buna 24 saat yanından eksik olmadığı
söylenen doktorları dahil- Pennsylvania Eyaletinde
Philedelphia yakınlarında özel bir çiftlikte yaşıyor.
Çiftliğin bulunduğu bölgenin FBI koruması altında,
refakat memurlarının (conducting officer) gözetiminde
olduğu ve buralardaki çiftliklerde yaşayanlara
birinci derecede özel öneme sahip koruma programının
(countursurveillance faaliyeti) uygulandığı
kaydediliyor. Örneğin, telefon rehberinde hocaefendinin
ya da bir başka Türkün adı yok. Özel çiftlik
arazisine girme yasağını belirten levhaları
ve de refakat memurlarını geçmek mümkün değil.
Gerçekte bu çiftliğin, cemaatin gazetesinin sorumlularının
da aralarında bulunduğu, ABD yasalarına göre
kurulan "Altın Nesil Vakfı" adına FBI
tarafından fethullahçılara 1991'in başında
tahsis edildiği ve aynı yılın ortalarında
YÖK ya da MEB bursu ile bu ülkeye gönderilen fethullahçı
yüksek lisans öğrencilerinin bir yaz kampı oluşturarak
sözkonusu çiftlikte örgütlenme toplantıları gerçekleştirdikleri
biliniyor. Üstelik, CIA yetkililerinin Eyalet Valisi ile
temasları sonucu, cemaatin eyalet sınırları
içinde bu yıl bir de okul açtığı gelen
-teyidi alınmış- duyumlar arasında.
Fethullahçılar,
bugüne kadar A.B.D. derin devleti (NSA, CIA, FBI, SDDS, NSC
vd.) ile ilişkilerini inkâr edecek bir açıklama
yapmaktan sürekli kaçındılar. Hatta bu tür şüpheleri,
hem de hocaefendilerinin ağzından "dünya
jandarmasının arkalarında olduğu" kanısını
uyandıracak, kamuoyunda kendilerine daha bir olağanüstü
güç hamlettirecek açıklamalarla artırmak için özel
çaba sarfettiler (4).
Diyelim
ki böyle bir durum yok, ileride takiyye yaparak bu girift ilişkiyi
inkâr edebilirler. Şimdi, fethullahçı yapılanmasının
istihbarat tekniğine dayalı kısa bir
irdelemesi, sizleri olası bir inkârın tüm
dayanaklarını ortadan kaldıracak verilere götürecektir.
İsterseniz en basitinden başlayalım, daha
teknik ayrıntı ve bilgileri DGM Savcısı
ile Askeri Savcıya bırakalım:
Hocaefendilerin
tümünü "masum" varsayalım: A.B.D.'nde ikâmetin
yasayla belirlenmiş katı koşulları
bulunmaktadır. Hiç kimse yasal olarak, resmi başvuru
yapmaksızın ve de gerekçesini belgelemeksizin
-defactor statüsü hariç- bu ülkede altı aydan uzun
bir süre kalamaz. Kaldı ki bu hocaefendilerin en ünlüsü,
Haziran 1999'da Show TV'de Reha Muhtar'a yaptığı
bir saati aşan açıklamada, 14 gün sonra Türkiye'ye
döneceğini taahhüt etmiştir. Tabii ki hem de
kamuoyuna yapılan bu taahhüt sahibi tarafından
bugüne kadar hâlâ yerine getirilmiş değildir.
Hocaefendilerin tümünün yeşil karta sahip olmaları
teknik açıdan olanaksız, çünkü yasal koşullar
uymamaktadır. Bu ülkede yaşayanlar, sıradan
insanlar için lotarya şansı (!) dışında
yeşil kart almanın zorluğunu ve
formalitelerini çok iyi bilmektedirler. Gerçekte, ABD'de
derin devlet koruması altındaki hocaefendilerin,
"kaç!" komutunu aldıkları andan
itibaren CIA "İltica ve Taraf Değiştirme
Departmanı"nın acil (exfiltration) planına
dahil olarak kendilerine tanıdığı kolaylıklardan
yararlandıkları bilinmektedir. Bu arada, Merve
Kavakçı gibi ABD vatandaşlığına alınmışlarsa
o başka. O zaman her şey apaçık ortada olacağı
için bu irdelemenin ayrıca bir anlamı kalmaz. Bu
arada, ABD Büyükelçiği ve Konsoloslukları,
hocaefendilerini ziyaret amacıyla cemaatten usulüne
uygun gönderilen tüm ziyaretçilerin vize problemini -10 yıllık
vize vererek- çözümlemektedir. Cemaatten sızan
bilgilere göre, cemaate dahil dışticaretle iştigal
eden tüm şirketler, temsilcilik açarak bu ülkeye
sermaye aktaracakları taahhüdünde bulunmuşlardır.
Hocaefendinin haleflerinden biri olan Amerika Kıta
İmamı ve aynı zamanda cemaatin ABD Başkanı
İ. İsmail Büyükçelebi, -Başkanlık
(imamet ve riyaset) merkezi New Jersey'de bulunmaktadır-
ülke (yeni vatan) çapındaki sistematik örgütlenme
çalışmalarına 11 Haziran 2000'de ABD'nin en
kuzeybatısındaki Seattle'daki bölge toplantısı
ile start vermiştir. Bugüne kadar daha ziyade saf
insanlarımızdan para çarpmak için düzenledikleri
himmet toplantıları, örgütlenme toplantıları
ile çeşitlilik göstermiş bulunmaktadır. Aynı
toplantıların Kanada'yı da kapsayacağı,
cemaatin burada da sermaye aktarımı yoluyla göçmen
vizesi kolaylığından faydalanarak koloniler
oluşturacağı önesürülmektedir. Zaman
gazetesinden Nuh Gönültaş'ın deyimi ile "Amerika'nın
zorunlu keşfi" başlamıştır.
Herhalde hocaefendileri, tarihe pekçok sapkınlıklarının
yanısıra, müritlerinin ikinci Kristof Kolomb'u
olarak da geçme niyetindedir...
Hocaefendilerin
aldıkları ilkokul mezunu emekli maaşı
ile bunca süre ABD'de nasıl -hem de Mayo Fethullahçı
Kliniği dahil- tedavi görüp, 24 saat süreyle doktor
gözetiminde nasıl kalabildiğini; çiftlikte rutin
harcamaların yanısıra, kâhya, aşçı
gibi personelin maaşlarını nasıl ödeyebildiğini;
her hafta onlarca, bazen yüzlerce misafirin ağırlama
masrafını nasıl karşılayabildiğini
kerametle açıklayan müritlere inanmak ne derecede
olanaklı?!. Keza, ilkokul mezunu olmanın verdiği
yabancı dil düzeyi (!) ile İngilizcenin güncel
terminolojisini de kullanarak "Fountain"
dergisine yazdığı akademik (!) düzeydeki
makalelerin kerameti -her ne kadar inanmasak da- nereden
geliyor? Amazon şirketi, ingilizce yazılmış
kitaplarını nasıl pazarlıyor? CIA ile
organik dayanışma içindeki ABD üniversitelerinden
hangilerinde hocaefendilerinin bilimsel (!) çalışmaları
ile ilgili onlarca doktora çalışması yürütülüyor?
Paul Henze, Graham Fuller, Lois Freeh, Carey Cavanaugh gibi
ünlü istihbaratçı ve malûm kişilerle, hatta çiftlikte
beraber kalıp, eyaletleri birlikte gezdikleri
istihbarat memurları (handolder) ile hangi dil düzeyi
ile iletişim kuruluyor? Hiç şüphesiz bunlar küçük
ve önemsiz sorular.
Fethullahçı
yapılanma, CIA'nın öngördüğü tarikat (sözde
sivil toplum cemaati) modeline -Mormon, Moon, Scientology
vd. gibi- tıpatıp uymaktadır. Modelin amacı,
tarikatları, birer sivil toplum örgütü (NGO) olarak
yeniden yapılandırmak; küreselleşme sürecinde
mevcut düzene karşı çatışma görünümü
yaratmadan uysallaştırmak... Öncelikle müridin
toplumsallaşması ile başlatılan süreç,
suya bir taşın atılmasıyla oluşan
halkalar gibi müridi kuşatan çevreler yaratmaya dayanıyor.
Bu çevreler;
Sosyal
çevre/yakın çevre olarak ailenin ve müridin içinde
bulunduğu bir anlamda özel alan olan cemaat;
Cemaatın
kendi ekonomik, eğitim, sağlık, teknolojik,
politik ve kültürel sistemlerine dayalı kamusal
alan (cemaatın kendi gereksinimlerini karşılarken,
bu sistemler aracılığıyla cemaatin sürdürülebilirliğine,
gelişmesine ve yayılmasına olanak sağlamaktadır);
Tüm
bunları da içine alan, cemaatın inanç-düşünce
sistemine göre oluşturulan yönetim sisteminden
oluşmaktadır.
Yönetim
sisteminde, kâinat imamından, düz müride kadar inen
hiyerarşik sıralama önem taşımaktadır.
ABD için hiyerarşinin sadece tepesini kontrol altında
tutmak yeterlidir, çünkü cemaat disiplini nedeniyle
tabanda sıkıntı yaşanmayacaktır.
Oysa, ulus-devlet yapılanması içinde sömürüye
dur diyenler her zaman var olacaktır, dolayısıyla
da hedef ülkeye yönelik her yatırımının
maliyeti ve riski yüksek olacaktır. ABD'nin
tarikatlara öngördüğü modelde, önemli olan hiyerarşinin
tepesinde yer alan tek karar vericiyi ve veliahtlarını-varislerini
sımsıkı kontrol altında tutabilmektir.
Bu modelde, hocaefendinin yanısıra, kıta
imamları ülke imamları ve de az sayıdaki danışman
ABD'ne (CIA) muhataptır. Dolayısıyla
istihbari gizlilik sadece bu üst kesim için sözkonusudur.
Daha altta yer alan bölge imamları, il-esnaf-semt-ev
imamları, ortaokul-lise ağabeyleri, serrehberler
ve şakirtler, cemaatin özgün gizlilik kuralları
çerçevesinde faaliyet göstermektedirler. Örneğin,
ışıkevlerinin gizliliği, en az
emniyetteki kadroların gizliliği kadar önem taşımaktadır.
Yurtdışı faaliyet göstermeye tam yetkili
muhatapların mutlaka kod adları (alias)
bulunmaktadır. Örneğin, hocaefendilerinden
birinin Türkçe kod adları arasında "Abdülfettah
Şahin", "***" (üç yıldız),
"Molla", "Dahhak" (arapça gülen anlamında)
bulunmaktadır (CIA nezdinde geçerli ingilizce kod
adları henüz deşifre olmamıştır).
Pennsylvania'daki
çiftlik adresinin gizliliği, en tepedeki hocaefendinin
Türkiye'deki eski ikâmetgahı konusu için de geçerlidir.
Örneğin, resmi makamlara (mahkemelere) hâlâ ikâmet
adresi olarak (Accommodation Adress) bir aracı adres
verilmektedir. Adres incelendiğinde, İzmir'de
faaliyet gösteren cemaate ait bir yayınevi çıkmaktadır.
Tüm resmi yazışmalar, İzmir Kemeraltı'daki
bu adres üzerinden yapılmaktadır. Hatta adıgeçen,
ABD'de yaşadığı halde, bu ikâmet
adresinde hala 150.000.000 TL (yüzellimilyon TL) maaşla
redaktör olarak çalışıyor gösterilmektedir.
Aynı kişinin İstanbul'daki resmi ikâmetgahı
ise kayıtlarda yeralmazken, okul, dernek ve vakıf
binalarında kendisine tahsis edilen özel katlarda kaldığı,
faaliyetlerini buralardan sürdürdüğü ve her ziyaretçi
grubundan sonra sık sık adres değiştirdiği
bilinmektedir. Legal, devlet karşıtı olmayan,
salt dinsel ya da siyasal faaliyetlerde bile bu olağanüstü
gizliliğe gerek duyulmazken, fethullahçıların
bu aşırı duyarlılığının
özel nedenleri olsa gerektir. Bu örgütsel yapı ve
gizliliğe verilen aşırı önem, fethullahçıların
bir Ajan Şebekesi (Agent Net) olduğuna ilişkin
kuşkuları kuvvetlendirmektedir.
Sayıştay
ve Danıştay başta olmak üzere adli ve idari
yargıya, Anayasa Mahkemesi'ne, İçişleri ve
Milli Eğitim Bakanlıkları dahil devletin
stratejik önemi haiz tüm kurum ve kuruluşlarına
ötedenberi sızma çabası içinde bulunan
fethullahçılar, Türk Silahlı Kuvvetleri içinse
özel bir (infiltration) stratejisi izlemektedirler.
Saptanan fethullahçı ajanların ordu ile ilişkisi
Yüksek Askeri Şura kararları ile kesilse de, bu
stratejinin mimarlarının ve yöneticilerinin yaptıkları
bugüne kadar yanlarına kâr kalmaktaydı. Şimdi,
gecikmeli de olsa, bu sızma girişimlerinin
sorumluları da -başta hocaefendileri, bölge ve il
imamları, askeri okul sınavları için özel
ders veren dersane yönetici ve öğretmenleri olmak üzere-
geriye dönük olarak hesap vereceklerdir (gelecek sayıda,
fethullahçılara uygulanacak askeri ceza mevzuatının
yanısıra, İmralı ve diğer askeri
hapisanelerde --beyazsaray- konuklar için uygulanan günlük
program verilecektir. Takip eden yazılarda da fethullahçı
yapılanmanın tüm sorumluları; şûra üyeleri,
kıta ve ülke imamları, bölge ve il imamları,
medya ve eğitim sorumluları, temsilciler, emniyetçiler
ve de üst düzey bürokratların isimleri çarşaf
listeler halinde deşifre edilecektir -N.H.).
Bizzat
kendi yandaşlarının açıklamalarına
göre, hocaefendileri, yakın zaman öncesine kadar Türk
devletinin istihbarat örgütlerine ajanlık yapmaktaydı;
bir başka ifadeyle gerekli ve önemli bulduğu sakıncasız
bilgileri -sırf gizli ilişkilerin ve amacın
örtülmesine yönelik olarak (second cover)- Türk ilgili
makamlarına iletmekteydi. CIA ile bağlantının
gelişmesinden sonra bu tür enformasyon hizmeti,
(double-agent) statüsü içinde bir süre daha devam etti.
CIA bağlantısı, fethullahçıların
ve de hocaefendilerinin yerinde yani kendi vatanlarında
taraf değiştirmeleri (defection in place) sonucuna
yol açtı; ta ki bu çarpık ilişkiyi Türk
silahlı Kuvvetleri ve MİT farkedinceye kadar
kamuoyu onları "barışın, hoşgörünün,
uzlaşmanın" simgesi olarak tanımaya
devam etti...
Fethullahçılar,
bir yandan Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sızmaya çalışırken,
diğer taraftan malûm hasım ülke istihbaratçıları
tarafından öngörülüp geliştirilen (active
opposition) stratejisi çerçevesinde alternatif aktif
direniş oluşumunu da hızlandırdılar.
Pompalı tüfek satışlarındaki patlamanın,
yaz kamplarında uzak doğu dövüş sanatlarının
öğretilmesinin yanında, çok daha etkili olarak
Polis Kolejlerine ve Polis Akademisine el attılar.
Alternatif silahlı kuvvetler, böylece 1975'lerden
itibaren giderek güç kazandı. Buralardan mezun olan
fethullahçılar, tercihan polis okullarına, eğitim,
istihbarat, personel, bilgi-işlem birimlerine dağılıp
kadrolaştılar. Emniyet içindeki nakşi-fethullahçı
çıkar kavgasına dayalı anlaşmazlık
sonucunda, yakın tarihte ilk ve son kez olarak
fethullahçılar aleyhine -eksik de olsa- bir rapor yayınlandı.
Ancak bu raporu yayınlayanlar, yaklaşık on yıldır
süregelen ama hiç kimseyi rahatsız etmediği anlaşılan
"telekulak" skandalı gerekçe gösterilerek
tasfiye edildiler. Cüretlerini iyice artıran fethullahçı
emniyetçiler, son kaset olayından sonra ABD'ne sığınan
hocaefendilerine resmi koruma sağlama çabası
sergilediler. Hiç şüphesiz, hakkında DGM tarafından
hazırlık soruşturması yürütülen
hocaefendiyi devletten maaş alan emniyetçilerin tabiri
caizse -kulağından tutup- Türkiye'ye getirmeleri
gerekmekteydi. Ama öyle olmadı, devletin parasıyla
-hem de tüm yasal harcamaları karşılanarak-
bu ülkeye gönderilen bir başkomiserin moral anlamda
"koruma" görevini üstlenmesi, etki ajanlarının
gücünü gösteren bir çelişkiyi de ortaya koydu. Özellikle
sözkonusu başkomiserin görevini uzatma belgesinin altında
imzası olan Sadettin Tantan'ın hâlâ görevini sürdürüyor
olması ve de diğer imza sahibinin (dönemin İçişleri
Müsteşarı) şimdi Ankara Valiliği görevinde
bulunması, sözkonusu çelişkinin boyutlarını
gösteren çarpıcı örnek oldu. Bilindiği
kadarı ile, gerek basında yeralan emniyetçi
fethullahçılara ilişkin haberlere, gerek devletin
diğer istihbarat kuruluşlarının arşivinde
mevcut bilgi ve belgelere ve gerekse de MGK'nın yakın
takibine rağmen, Emniyet Disiplin Yönetmeliği, bu
şeriatçı organize suç örgütü üyelerine değil
de, onlara karşı olan memurlara karşı işletildi.
Örneğin, geçtiğimiz yılın sonunda,
fethullahçı kadrolaşmaya karşı dikkat
çeken Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün ünlü
raporuna katkıda bulunan emniyetçilerin tamamı
dahil, 38 kişiye çeşitli disiplin cezaları
verilirken, aralarında hiç fethullahçının
bulunmaması oldukça dikkat çekiciydi. Oysa,
"telekulak" olayının gerçek faillerinin
fethullahçılar olduğunu duymayan kalmamıştı.
Hatta, Alaattin Çakıcı ile Eyüp Aşık
arasındaki telefon görüşmesinin kasetlerinin,
keza Korkmaz Yiğit ile ilgili kasetlerin hükûmeti
sonlandıracak sonuçlar vermesi, fethullahçıların
MİT ve Genel Kurmay İstihbaratı'na muadil ve
alternatif bir sivil istihbarat örgütü kurma çabalarını
hızlandırdığı kaydedilmişti.
Bu örgütün, (audio surveillance) hizmeti, cemaati
gizlemeye yönelik yanıltıcı bilgi (build up
material) üretme hizmeti dahil, tüm teknik hizmetlerini
fethullahçı emniyetçilerin yürüteceği,
siyasilere ve de hedef kişilere yönelik tehdit-şantaj
amaçlı özel bilgi bankası gibi çalışılacağı
öğrenilmişti. Bu duyumların üzerine gidildi
mi? Kim gidecekti? Başbakan mı, yoksa yardımcıları
mı, yoksa İçişleri Bakanı mı?
Yoksa, diyorsunuz, "mütareke İstanbulunun işbirlikçi
Osmanlı devlet adamlarının ruhları
Ankara'da mı dolaşmakta?!."
Fethullahçıların
ABD casusu, etki ajanı, yönlendirici ajanı ya da
kısaca nüfuz casusu olmadığını bugüne
kadar iddia eden çıkmadı. Hatta kendi yayın
organlarında bile bu yolda bir inkâr sözkonusu olmadı.
Fethullahçılar, hocaefendileri ABD'nde (refugee) statüsünde
kalıcı olmadığını iddia
etseler de, CIA nezdinde tüm fethullahçılar,
(walk-in) tabir edilen bir kategoride tutulmaktadırlar;
yani kendi ayaklarıyla ve gönüllü olarak ajanlık
hizmetini talep ederek gelmişlerdir. Fethullahçılara
göre, nasıl Humeyni zorunlu sürgün sonrası bir
gün İran'a dönmüşse, hocaefendileri de öyle
anlı-şanlı bir biçimde dönecek ve doğrudan
Çankaya'ya oturacaktır. Bu beklentinin devamında,
ABD ise, küreselleşme önünde en tehlikeli bir
ulus-devleti ortadan kaldırmanın, yerine kendi
ılımlı, uysal müslüman patriğini
getirmenin nimetlerini görecektir. Ancak çift taraflı
bu beklentiler, fethullahçı gerçeğini ifadeye
yeterli olmamaktadır. Fethullahçılar, asla ve
asla ABD'ye sığmayacak, CIA ile yetinmeyecek büyük
ihtiraslara sahiptirler. "Kâinat İmamlığı"nı
hiyerarşide en üst makam olarak kabul eden fethullahçılar,
her konuda olduğu gibi ajanlık konusunda büyük düşünmekte
ve büyüğe oynamaktadırlar. Bir yandan ABD ile
ilişkiyi sürdüren fethullahçılar, diğer
yandan Vatikan, Fener Rum Patrikhanesi, Musevi Hahambaşısı
derken, farklı ülkelerin istihbarat servisleri tarafından
yönetilen-yönlendirilen çeşitli uluslararası
kuruluşlarla da paslaşmaya başlamışlardır.
Kimi zaman Lordlar Kamarası'nda İngiltere Kraliçesi
adına Lord Rotherham'ın elinden "İngiltere'ye
Üstün Hizmet Ödülü" alan fethullahçılar,
kimi zaman İspanya'da "Leaders Club",
"Editorial Office" gibi kuruluşlardan ya da
Orta Asya'da faaliyet gösteren "Booruker Vakfı"
gibi NGO (!)'lardan ödül almaktadırlar. Örneğin,
Özbekistan'da 21 okulun, Hong Kong'da ise 1 okulun kapatılmasından
sonra, gerek Çin Halk Cumhuriyeti'nin ve gerekse Özbekistan'ın
üzerinde büyük nüfuz sahibi olan Almanya ile de temas
kuran fethullahçılar, Alman dış istihbarat
servisi olan BND'nin tavassutuyla, ilk adımda
Afganistan'daki okul sayısını 6'ya yükseltmişlerdir.
BND bağlantısı dolayısıyla
Almanya'nın iç istihbarat örgütü olan "Federal
Anayasa'yı Koruma Teşkilâtı"nın
desteğini de otomatikman alan fethullahçılar,
yaklaşık 2.400.000 vatandaşımızın
yaşadığı bu ülkede, himmet parası
toplama ve yandaş-mürit kazanma amacına yönelik
olarak Köln, Hanover, Münih, Ausburg, Stuttgart gibi Türklerin
yoğun olara yaşadıkları tüm şehirlerde
"Y. Burg A.Ş." gibi şirketlerin yanısıra,
"Dost Yolu Derneği", "Türk Alman
Akademisyenler Birliği", "İslâm Din
Birliği" gibi çok sayıda aktif çalışan
örgüte sahip olmuşlardır. Anlaşılacağı
üzere, fethullahçılar sadece CIA hesabına çalışan
tek taraflı ajan değil, (double-agent) olarak da
piyasalarını yükseltmişlerdir. İngiltere'de
de okul açan ve Londra'da büyük bir merkez binası
satın alan fethullahçılar, İngiltere'nin
dahilde yabancılara dönük faaliyet gösteren MI5 ve dış
istihbarat servisi MI6'nın Uzak Doğuya yönelik
faaliyet gösteren departmanı (CIFE) ve Orta Doğuya
yönelik faaliyet gösteren departmanı (MEIC) ile
okullar konusunda müşterek çalışma yürütmektedirler.
Daha çok yakın zamana kadar Nakşibendiler ve
İsmailiye mezhebi mensupları üzerinde tartışmasız
kontrol gücüne sahip olan İngiltere, fethullahçıları
desteklemekle Türk müslümanları konusunda da söz
sahibi olma niyet ve iradesini ortaya koymuştur. Örneğin
Lord Rotherham, Londra'daki sözkonusu ödül töreninde,
fethullahçıların toplam okul sayısını
kendi okulları gibi kabul ile övünerek "50'den
fazla ülkede 500'den fazla müessese" olarak açıklamıştır.
Keza, fethullahçıların Balkanlarda Romanya,
Bulgaristan, Arnavutluk, Moldova gibi ülkelerdeki okullarının
sayısını artırma çabalarının
yanısıra, Yunanistan'da da okul açma pazarlıkları
bilinmektedir. Fethullahçıların şirket-okul
açma, örgütlenme çabası içinde oldukları diğer
ülkeler ise aynen şöyledir: Fransa, Belçika, İsveç,
Norveç, Hollanda, Finlandiya, Danimarka, İspanya,
Kanada, Çin ve Japonya. Tüm bu ülkelerdeki okulların
açılmasında Türkiye'nin sözkonusu ülkelerle
imzaladığı ikili kültürel antlaşmalar
kesinlikle devredışıdır. Dolayısıyla
fethullahçıların yurtdışındaki
okullarında Milli Eğitim Bakanlığı'nın
herhangi bir denetimi de sözkonusu değildir. Diyelim
ki olsa bile bu denetimi yapacak birimin başında hâlâ
militan bir fethullahçının bulunması,
devletin ve sistemin aczi adına oldukça manidardır.
Dolayısıyla tüm bu okulların açılma
izni ve denetimi, ilgili devletlerin istihbarat servislerine
aittir. Dolayısıyla, fethullahçıların
ikili ajan rolü oynadıklarına inanmak da doğru
olmaz, onlar multi-ajan statüsü ve işlevi dahilinde
hareket etmektedirler. Fethullahçılar, Türkiye'nin
hasmı olan ülkeler için en uygun ve en zengin ajan
borsasını oluşturmuşlardır. İyi
derecede yabancı dil bilen, hocaefendilerine
"dog" sadakati ile bağlı, okul ve şirket
açma izni karşılığında her şeye,
kendi devletine, ulusuna, gerektiğinde kendi söylemlerine
bile ihanet edebilen -örneğin, Doğu Türkistan Türklerini,
Kosova Türklerini, Kerkük Türklerini yok sayacak kadar sağırlaşabilen-
fethullahçılar, artık ulusal bir cemaat değildirler.
Olsa olsa uluslararası bir ajan borsası: Okul-şirket
açma izni ver, istediğin kadar ajanı tepe tepe
kullan!..
|