|
HRANT DİNK: "ERMENİ SOYKIRIMI YALANININ ORGANİZATÖRÜ SİYONİSTLERİ ve TÜRK-ERMENİ DÜŞMANLIĞINI KÖRÜKLEYEN SİYONİSTLERİ" BELGELERİYLE GÖSTERECEKTİ, ÖLDÜRÜLDÜ. |
.
|
|
Bizim başımıza gelenlerde Yahudi parmağı vardı! BUGÜN GAZETESİ 03.02.2007 Nuh Gönültaş
***
|
|
Hrant
Dink Cinayeti: Bir Taşla birkaç kuş Aydoğan Vatandaş
http://www.sonsaniye.net/yazar9396.htm |
|
HRANT DİNK KİMİN HEDEFİNDEYDİ?
24 Ocak 2007
Siyasi
nitelikli suikastlar konusunda olayın arkasındaki gerçek
faillerin ve asıl iradenin belirlenmesi konusunda tetikçinin
kime hizmet ettiği, ortaya koyduğu eylemden kimin yararlandığı
hususuna genelde önem verilir. Uğradığı menfur
suikast üzerine Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant
Dinkin kamuoyuna aktarılan görüş ve düşüncelerinden
öyle nitelikte biri var ki cinayetin arkasındaki asıl güç
ve iradeyi boncuk gibi ortaya koymaya yetiyor.
Varlığını
kamufle edip hedef olmaktan sakındırmaya yönelik önlemlere
çok büyük önem veren derin güçler kendilerini teşhis ve
tespit eden kişilere karşı oldukça amansızdırlar.
Bu tür kişilerin gerek varlıklarını gerekse
eylemlerini projeksiyonları altına almak suretiyle kamuoyuna
ışık tutup toplumu aydınlatmalarına asla göz
yummaz, tahammül edemezler. Hele söz konusu olan Hrant Dink gibi
belli bir toplumun üzerinde etkili olan kanaat önderi konumundaki
bir kişi ise
Hrant
Dink müthiş ve hayatına mal olacak kadar da tehlikeli
şu tespitte bulunuyor:
Diasporayı
yakından bilen, tanıyan bir kişi olarak gördüğüm
gerçek odur ki; Ermeni soy kırım iddialarına ilişkin
uluslar arası etkili kampanyalar yürütebilecek, çeşitli
ülkelerin meclislerinde kararlar, yasalar çıkarttırabilecek
güce kesinlikle sahip değildir. Hele Ermeni nüfusun Almanya
gibi yok denilecek kadar az olduğu ülkelerin parlamentolarında
bu tür kararları çıkartabilmeleri nasıl düşünülebilir?
Şu hususu da ilave edeyim ki Ermeni soy kırım iddialarının
ne Ermenilere ne de Ermenistana bugüne kadar hiçbir yararı
olmamıştır.
Bu
sözleri, Hrant Dinkin, ABD Yahudi Lobisinin ve uluslar arası
siyonist örgütlerin gücünü tespit ettiğini ve bu gücün
Ermeni soykırım iddialarını dünya gündeminde sürekli
tutarak Ermeniler üzerinden Yahudilere hizmet eden politikalar geliştirdiğini
net şekilde belirlediğini göstermektedir.
El-Aziz
olarak biz de her zaman ifade ettik ki Osmanlının son yıllarından
beri Müslüman toplum ile arasına kin, nefret ve düşmanlık
tohumları saçılarak Ermeni ve Rum tehlikesi suni şekilde
büyütüldü ve arkasında Sabetayist Cemaatin müthiş gücü
saklanıp kamufle edildi. Türkiye bu politikalar üzerine inşa
edildi.
Bu
sistematik ve ısrarlı derin politikalar sonucudur ki özellikle
geleneksel olarak tebaa-i sadıka diye hayırla
anılan Ermeniler ile birlikte Rumlar Osmanlı Devletinin
en köklü toplumları olmalarına rağmen Türkiyede
nefret edilen, kökleri kazınıp tamamen yok edilen iki azınlık
yapıldılar. Buna karşın Yahudiler yüceltilip
ezici Müslüman çoğunluk üzerinde bile her sahada hâkim
konuma getirildiler.
Tehcir
olayını gerçekleştirenler Osmanlı yönetimini
birtakım siyasi komplolar, ihtilaller, baskınlar sonucu
ellerine geçirmiş bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti
(partisi) liderleriydi. Tehcir olayını planlayıp hayata
geçiren Sadrazam olarak bu yaptığını sürgün
bulunduğu Almanyada bir Ermeni militanın kurşunlarını
ensesinden yiyerek hayatı ile ödeyen Talat Paşa bir
Sabetayist ve aynı zamanda masondu.
Hınçak
ve Taşnak Ermeni örgütlerini kurup yöneten, bağımsız
devlet vaadiyle kışkırtıp kanlı eylemler yaptıran,
böylece Osmanlıyı arkadan vurup ihanet ettiren dünya
siyonizminin kontrolündeki devletler tehcir faciasını
seyretmekle yetinmediler çeşitli destekler de sağladılar.
Tıpkı
siyonizme sırtını dayayan Sabetayist Cemaat oligarşisinin,
modern dünyanın gözleri önünde Varlık Vergisi gibi aklın-havsalanın
alamayacağı bir uygulama ve sistematik şekilde devlet güçleri
marifetiyle yürütülen 6-7 Eylül çapul olaylarında gerçekleştirdiği
yağma ve çapul sonucu Tehcirden artakalan Ermenilerle Mübadeleden
artakalan Rumları göçe zorlarken seyirci kaldıkları
gibi.
Siyonist
güç odakları şimdi de dağıtılan Sabetayist
Cemaat oligarşisi için Türkiyeyi yeniden tekelistan haline
getirmek amacıyla tertipledikleri siyasi komplo ve cinayetleri
gerekçe göstererek Ermeni soy kırım iddialarını
sürekli gündemde tutmaktadırlar. Yani bir asır önce
bizzat işledikleri siyasi suç ve cinayetleri gerekçe göstererek
şimdi yenilerini sahnelemektedirler.
Öyle
ki; ABD Yahudi Lobisine bağlı unsurlar bir yandan Ermeni soy
kırım tasarılarını engellemek adına Türkiyeden
her yıl yüklü miktarda paralar alırken, öte yandan bu
tasarıların hazırlanıp parlamentoya sevk
edilmesini bizzat organize etmektedirler. Tabii, Ermeni diasporasını
da bu çevirdikleri hilekâr dolaplarına kılıf
yapmaktadırlar.
Hiç
kuşkusuz Ermeni diasporasının bu tür büyük işlere
gücü de aklı da yetişmez. İşte Agos Gazetesi
Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink bu dehşet verici gerçeği
görüp tespit ettiği ve mensubu bulunduğu cemaate de göstermeye
çalıştığı için hedef yapıldı.
Hrant Dinkin bu tespiti ve bu tespit doğrultusundaki görüş
ve düşüncelerini yayması dünya siyonizmi ve onun Türkiyedeki
uzantısı Sabetayist Cemaat unsurları dışında
kimin öfkesini kabartabilir?
Dünya
Siyonizmi Türkiye düşmanlığını Ermeni
diasporası ve kukla Ermenistan yönetimi üzerinden yürüttüğü
gibi; Sabetayist Cemaat yapılanması da Ermeni toplumuna karşı
gerçekleştirdiği saldırılarda öteden beri hep sözde
birtakım milliyetçi unsurları kullanmaktadır.
Kendini
kamufle etmeye olağanüstü önem atfeden bu gizli Yahudi Cemaati
mensupları hemen her kesim içerisine yerleşseler de özellikle
milliyetçi kuruluşlarda yuvalanmaktadırlar. Bu yüzden yakın
tarihin en büyük milliyetçi ideologları genellikle hep bu
gizli Yahudi Cemaatinin mensuplarıdırlar.
Siyasi
cinayetlerde genellikle militan milliyetçi topluluklar içerisinden
tetikçiler belirlenip seçilmesi tesadüfi değildir. Yahudilerin
en kadim yöntemleri olan böl ve yönet taktiği
ancak mikro milliyetçilik ile bölünüp istikrarsızlaştırılan
toplumlarda uygulanabilir. Kendisi de ırkçı bir sözde din
olan Yahudilik yeryüzündeki tüm ırkçı hareketleri de örgütlemektedir.
Gerek
Hrant Dinkin dile getirdiği görüş ve düşüncelerinin
siyonist komplolara çomak sokacak nitelikte olması, gerekse
suikastında kullanılan tetikçinin milliyetçi tandanslı
olması birer ok işareti şeklinde gerçek failleri göstermektedir.
Sanırım bu tür temiz (!) işlerin MOSSAD mutfağında
pişirilip servis yapıldığını söylemeye
gerek yoktur.
İlginç bir husus da Danıştay saldırısını gerçekleştiren tetikçi ile Hrant Dink suikastını gerçekleştiren tetikçinin aynı odak tarafından yönlendirildiği ortada olmasına rağmen malum çevrelerin birinin eylemini ısrarla başörtüsü ile ilintilendirip Müslümanların başına sarmaya çalışırken; bunu devlete mal etmeye çaba göstermeleridir http://www.el-aziz.com/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=543 ****** BBPNİN ESRARENGİZ DOKUNULMAZLIĞI
***
Hiç kuşkusuz ki Hrant Dink cinayetini bunca netameli kılan,
arkasında Yahudi parmağı olduğuna dair yönüdür.
Aydoğan Vatandaş Hrant Dink ile son yaptığı röportaja
yayınladığı kitabında yer vermiş. Hrant
Dink, bu röportajda bir korkunç sırrı ifşa ederek
Ermeniler arasında sıkça tekrarlanan bir söz vardır:
Bizim başımıza ne geldiyse Yahudilerden geldi
diye anlatıyor.
Bu, Ermeni soykırım iddiaları konusunda bir kilit
cümledir. Bir de Tehcir olayını Osmanlı
Sarayındaki döner sermayeden ihale alan Yahudi-Ermeni tüccarların
rekabetinin sonucu olduğunu söylüyor. Hrant Dink işte bu
korkunç sırrı bildiği ve bu dehşet gerçeği
fark edip Ermeni toplumunu da bu yönde aydınlatmaya çalıştığı
için tehlikeli bulundu ve öldürüldü.
Bir suikast olayının arkasında Yahudiler varsa hiçbir
şekilde aydınlatılmasının mümkünatı
yoktur. Çünkü hemen her taşın altından onlar çıkarlar
ve her noktada, her safhada olaya müdahale edip mecrasından saptırırlar.
Sonra da girift bir yumağa dönüştürüp kördüğüm
yaparlar. Hiç kimse de artık gerçekte ne olduğunu bilip içinden
çıkamaz.
Dünyada ve Türkiyede bunun sayılamayacak kadar örnekleri
vardır. Başkan John Kennedy suikastinde olanları, ABD
başta olmak üzere tüm dünya hayretle ve fakat umut kırıcı
bir acziyet içerisinde izledi. Sonuçta bir medya ordusu ve kameralar
önünde işlenen bu suikast aydınlatılamadı.
Sadece herkes bu siyasi cinayetin arkasında Yahudiler olduğunu
anladı, o kadar. Şurası da ilginç: O güne
kadarki bütün ABD başkanları Yahudi iken John Kennedy seçilen
ilk Katolik başkandı.
Turgut Özala da ANAP büyük kongresinde kameralar önünde
suikast girişiminde bulunuldu. Başbakan Özal hafif
yaralı kurtulurken tetikçi sağ ele geçirildi. Buna rağmen
olay aydınlatılamadı. Cumhurbaşkanı iken Çankayadaki
ölümü de bir dizi şüpheli olay sonucu gerçekleşti. Eşi
suikast yapıldığını söylediyse de kimse aldırmadı.
Kardeşi Korkut Özal Bana ağabeyim suikast girişimini
Erol Simavi planladı dedi diye televizyonlarda açık
açık söyledi yine kimse tınmadı. Sadece bazı köşe
yazarları Korkut Bey çok ayıp! Erol Bey hiç böyle
şey yapar mı? Biz Erol beyi bilmez miyiz? Gözü kapalı
kefil oluruz türünden ucuz bir söylemle iddialar üzerine şal
örtüp geçiştirdiler. Devlet, mason ve Sabetayist Erol
Simavinin ifadesini bile alamadı.
Milliyet Gazetesinin Sabetayist başyazarı olmasının
ötesinde herhangi bir özelliği bilinmeyen Abdi İpekçiye
yapılan suikast 30 yıldır Mısırdaki sağır
sultana kadar 7den 70e herkesin zihnine kazındı.
Bilmeyeni, duymayanı kalmadı. Peki, 12 Mart Muhtırası
sonrası başbakanlık yapan Prof. Nihat Erimin 3 resmi
korumasıyla birlikte suikast sonucu öldürülmesi olayı
daha sonra olmasına rağmen bugün niye kimse bilmiyor?
Uğradıkları suikast nedeniyle ülkenin 4. sıradaki
gazetesinin Yahudi başyazarının bunca önemsenmesine
karşın; Başbakanlık yapmış bir bilim
adamı ve yanındaki 3 resmi korumasının bunca önemsenmeyişindeki
yaman çelişkinin oluşturduğu tablo eğer kimseye
bir şey anlatamıyorsa; biz şu kuru ifadelerle ne
anlatabiliriz ki
Hrant Dink cinayetini kimler işlemiş olursa olsun
Bu
suikastın arkasında Yahudi olduğu her haliyle bellidir.
Zaten dört bir yandan başlatılan delil karartma ve bilgi
kirliliği oluşturma çabası cinayetin arkasındaki
korkunç büyük güç hakkında yeterli fikir veriyor.
Hiç kuşkusuz ki bu gerçeği Ermeni Cemaati önderleri
herkesten iyi bilirler. Ama gıklarını çıkartamazlar.
Yahudinin bu gaddar gücünü hep enselerinde hissederler de ondan!
|
|
FETULLAH GÜLEN'İN KEHANETİ VE HİRANT DİNK CİNAYETİ Milli Çözüm Dergisi MART 2007 Kazım GÜLFİDAN
Sonuçları ve araçları değil, sebepleri ve müsebbipleri araştırmak ve tartışmak lazımdır. Bizce, Hrant Dink te, katili de sadece bir araçtır. Hrant'ın katilinin sıfatlarını konuşmak, cinayet aleti tabancanın mekanik vasıflarını konuşmak gibi bir oyalamacadır. Unutmayalım; Hissiyat, hevesat ve hamasetle, asla hakikata ulaşılamayacaktır. Yani; duygusallıkla, heyecanlarla ve kuru kahramanlıkla, gerçeğe erişmek mümkün olmayacaktır. Dink'in ölümü sürecinde hemen önce gerçekleşen ve çok çok önemli olmasına rağmen hiç gündeme bile gelmeyen şu yedi olayı hatırlayalım: 1- Hırant Dink Aydoğan Vatandaş'la yaptığı röportajda: "Osmanlı dönemindeki Ermeni Terhciri olaylarının, ittihatçı Sabataist yöneticilerce hazırlandığını ve bugünde Siyonist Yahudi Lobilerince Türkiye'ye karşı kışkırtıldığını" belgeleriyle yazacağını açıklamıştı. 2- Milli Gazete'nin öncelikle dikkat çektiği, ardından diğer gazetenin gündeme getirdiği: Yeni Petrol Yasasıyla TPAO sıradan bir dernek haline getirildi ve önceki yasada: "Talebin Milli menfaatlere uygun olması" kaydı ve "Yabancı devlet, şirket ve şahsiyetlerin petrol arama ve işleme tesisleri kuramayacağı" şartı kaldırıldı. Ayrıca Yerel Yönetimlere pay ayrılarak federasyona hazırlık yapıldı. 3- AKP eliyle Milli devletten, gizli sömürgeciliğe adım atıldı. Hrant Dink cinayeti ve cenazesiyle toplum oyalanırken, ikinci tezkereden bin beter, Türkiye'yi resmen ABD'nin güdümüne veren ve İran'a ülkemiz üzerinden saldırmaya hazırlık gören işbirliği anlaşması imzalandı. 4- 301 tekrar tartışmaya açıldı. 5- Soykırım şantajı için ABD'ye bahane sağlandı. 6- İslamiyet zaten laytlaştırılmıştı; bu olay üzerine de milliyetçilik yozlaştırılmaya başlandı. 7- Bakü, Tiflis Kars demiryolu projesi sekteye uğratıldı. Hrant Dink cinayetinin sonuçları hangi odaklara yarar sağlıyorsa, işte onlar bunu tezgâhlamışlardı. Bu kirli ve karanlık senaryolar yumağının çözülmesine ve doğru iz sürülmesine yardımcı olacak bazı ipuçlarını hatırlatmakta fayda vardır. Hrant Dink, belli aralıklarla Zaman Gazetesinde yazardı. Şimdi Agos Gazetesinde, onun boşluğunu dolduracak olan Ethen Mahcupyan da Zaman Gazetesi yazarı. Malum, Zaman Gazetesi, Fetullah Gülen'in borazanı. Fetullah Gülen ise Amerika'nın ve CIA'nın adamı.. Hrant Dink'in cinayet tetikçisi ve onun akıl vericisi Trabzon'dan çıktı. Hatırlanacağı gibi Papaz cinayeti de Trabzon'da yaşanmıştı, katili de oralıydı. MHP ve BBP'ye yatkın Milliyetçi damarları ve kahramanlık duyguları kabarık bazı gençlerin Trabzon'da beyinlerini yıkayan ve bunları karanlık maceralara hazırlayan ekip ve elemanlara himaye sağladığı söylenen Emniyet Müdürünün de Fetullahcı olduğu iddiaları medyaya ve meclise yansımıştı. Hatta bir Emniyet Müdürü Papazın öldürülmesi sonucu "zaten bu adam eşcinseldi" diyerek yeni cinayetlere fetva çıkarmıştı. Fetullahcıların CIA ve MOSSAD ilişkileri ve işbirlikleri de, zaten sır değil, defalarca konuşulup yazılmıştı. Ve yine hatırlayacaksınız, Amerika'da bulunan Fetullah Gülen birkaç ay önce: "Türkiye'de önemli kişilere yönelik cinayetler olabileceği" yolunda bir kehanet ortaya atmıştı. Bu arada unutmayın, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu da Fetullahcı ve İsrail sempatizanıydı. Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi Dekan Yrd Doç Dr Önder Aytaç Fettullahçı Nurettin Veren: "Önder elimizde büyüdü" açıklamasını yapmıştı... Çıplak ve seksi manken fotoğrafçısı!? Babası, MEB Dış okullar daire Bşk Aysal Aytaç, Fettullahçıydı... Bu Önder Aytaç... AB ve ABD emriyle ordumuzu hedef alan TESEV raporunun hazırlayıcılarındandı. Trabzon Valisi, Emniyet Md. ve İstanbul İstihbarat Md. bu bağlantılar anlaşılmasın diye kurban edilmiş ve harcanmıştı. Ve yine her ne hikmetse, İsrail'in de Trabzon merakı iyice artmış ve o bölgeden binlerce insan çalışmak üzere, taşeron Türk firmaları aracılığıyla İsrail'e taşınmıştı... Yani.!?. Döven de, dövünen de aynıydı. Hrant Dink'i öldürtenler de; "Hepimiz Hrant Dink'iz, Hepimiz Ermeniyiz" gibi saldırgan ve sapık sloganlarla, 70 milyon Müslüman Türk Milletine hakaret etmeye kalkışan ve halkımızı kışkırtan birkaç bin kişiyi sokaklara sürenler de, yine bu sinsi ve Siyonist odaklardı. Bu sinsi ve tahrikçi slogana sahip çıkan Süleyman Demirel de aynı odakların oyuncağıydı. Dünyanın dört yanından koşup gelen sözde Ermeni soykırım tasarımcılarıyla, tescilli Türkiye düşmanlarının bu gösteriye katılmaları da CIA ve MOSSAD'ın melun maksadını ortaya koymaktaydı. Not: Biz şerefli Emniyet Teşkilatımıza, cefakar ve fedakar mensuplarına elbette sahip çıkarak ve saygı duyarak hatta, iyi niyetle ve hizmet gayretiyle fettullahçılara katılan ve onların kirli bağlantılarının farkında olmayan temiz insanlarımızı da ayrı tutarak, sadece Emniyet bünyesindeki bir kanserleşmeye dikkat çekiyoruz. * Tetikçi Samsun'da yakalandığında Atatürk vecizeli Türk Bayrağı önünde, milli bir kahraman gibi çekilen fotoğrafları dağıtılarak suç Jandarmaya yıkılmaya çalışılmıştı. Ardından, Emniyetteki fettullahçı ekip: Yasin Hayal'in halası kocasının "JİTEM" e muhbirlik ettiği iddasını ortaya atmıştı. Yahudi patronları satın aldığı TGRT ise bunları öncelikli haber yapmaktaydı. Cezaevine girerken Ogün Samast'ın ceket astarında Jandarmanın bulduğu iki telefon kartı, nasıl olmuş ta, onlarca polis kontrolünde ortaya çıkmamıştı? Sonuç: Emniyete sızmış CIA bağlantılı fettullahçı ekibin bu işte parmağı vardı. Emniyetteki Gladyo bağlantısını hatırlatan diğer bir ayrıntı, tetikçinin İstanbul metrosunda ilk yakalandığında bırakılmasıydı!? Fetullah'ın " Türkiye'de önemli cinayetler olabilir" kerameti birkaç ay farkla tuttu. Bütün bunlar tesadüf olamazdı. Bu arada Bayan Dink'in: "Masum bebekleri katleden karanlıklar!"dan kastı acaba İslam mıydı, Hıristiyanlık mıydı? Yoksa "İslam'ı laytlaştırdık, sıra Türk Milliyetçiliğinde" mantığı mıydı? Kezban Hatemi Televizyonda: "Her zaman çıkmadan önce gideceği yeri bize söylerdi. Ama o gün normal ayrılış vaktinden 5 dakika önce bir telefon geldi. Bu tanıdık ve çok yakın bir kimseydi. Bunun üzerine telaşlı ve acele ile aşağı indi ve silah sesleri geldi" diye anlatmıştı.
Şimdi: Aklımıza şöyle bir senaryo gelmektedir: Hrant Dink'in çok güvendiği ve dünyada etkili dış merkezler, kendisine: "Sana göstermelik bir suikast düzenleyeceğiz. Kuru sıkı tabancayla ve hafif sıyrıklarla seni mağdur ve kahraman edeceğiz. Orhan Pamuk gibi, önümüzdeki Nobel ödülünü sana vereceğiz. Filan gün dibi delik bir ayakkabı giyin ve bizden telefon gelince aşağıya in..." denilmiş ve aldatılarak bir cinayete kurban edilmiş olabilir. Şimdi Recep Erdoğan: "Derin devlet vardır ve kökünü kurutacağız" diye hava atıyor.(Kıbrıs ve petrol konusunda da boşuna horozlanıyor. Çünkü AB KKTC'yi gayri meşru görüp, o bölgeyi AB sınırında sayıyor) a-) Fransız-Alman televizyonlarının filmini çektiği, İran-Irak-Türkiye sınırındaki ve PKK kontrolündeki bir uyuşturucu kaçakçılığından bile haberi olmayan.. b-) Kukla Irak hükümetinin "Artık muhatabınız Barzani yönetimidir!" tehdidine uğrayacak kadar saygınlığı buharlaşan. c-) Yeni ve gayri milli petrol yasasıyla, Sevr'de bile teklif edilemeyen şartları, yabancı şirketlere rüşvet sunan bir başbakan, kalkıp derin devleti bitireceğinden bahsediyor. Hz. Mevlana'nın şu sözünü hatırlatıyor: "Düşman evine girmiş, hareminin koynunda saklanıyor. Zavallı adam, silahını almış, bahçe duvarında nöbet tutuyor ve kahramanlık taslıyor!" Çok Yaman Bir Tesadüf! Çok enteresan bir tesadüf müdür, Türkiye'de 90'lı yıllarda her önemli siyasi cinayet Aksu'nun içişleri bakanlığına rastlıyor. Abdülkadir Aksu ilk defa 31 Mart 1989'da İçişleri Bakanı oldu. Bu görevi 24 Haziran 1991 tarihine kadar sürdü. Aksu daha sonra çeşitli hükümetlerde yeniden İçişleri Bakanlığı'na atandı, ara verdi, parti değiştirdi vs. Ama bütün büyük siyasi cinayetler onun İçişleri Bakanlığı dönemine rastladı. Hürriyet Gazetesi Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, 7 Mart 1990'da öldürüldü. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'ydu. Sonraki şu cinayetlerin hepsinde de Abdülkadir Aksu İçişleri Bakanı'ydı: Bahriye Üçok 6 Ekim 1990, Muammer Aksoy 31 Ocak 1990, Turan Dursun 6 Eylül 1990, Necip Hablemitoğlu 19 Aralık 2002, Emekli Orgeneral Adnan Ersöz 13.10.1991, Tuğgeneral Temel Cingöz 27 Mayıs 1991, Emekli Korgeneral İsmail Selen 23 Mayıs 1991, Emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk 8 Nisan 1991, Emekli Korgeneral Hulusi Sayın 30 Ocak 1991, Emekli Yarbay Ata Burcu 9 Ocak 1991, MİT Müsteşar Yardımcılığı da yapmış olan Hiram Abas 26 Eylül 1990, SHP Milletvekili Erol Güngör'ün oğlu Mustafa Güngör öldürüldü. Danıştay Baskınında ölen Danıştay Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin 17 Mayıs 2006 Ve ve... Hrant Dink, Agos Gazetesi Yayın Yönetmeni, Ermeni vatandaşımız... 19 Ocak 2007 Yani... Allah yardım etsin Bakan Aksu'ya. Kariyerinde söz konusu olan bu çok kötü tesadüfler zinciri onu çalışmaktan ve ülkesine hizmet etmekten alıkoymuyor ve onu hiç yıpratmıyor. Her zaman olduğu gibi dinamik bir içişleri bakanı olarak yine görevinin başında... Şehrin isminin bir süredir şiddetle birlikte anılır olması sinsi bir planın sonucu mu? Trabzon'a İsrail-Yunan İlgisi Her Çarşamba İsrail'den uçak! Rahip Santoro ve Gazeteci Hrant Dink cinayetleriyle, bir kez daha dikkatlerin yoğunlaştığı Trabzon ilimizle ilgili çok çarpıcı iddialar ortaya atıldı. Son yıllarda Trabzonlu gençlerin; "Burslu üniversite eğitimi" imkânları sunularak, Yunanistan ve İsrail'e götürüldüğü ileri sürülüyor. Her Çarşamba günü İsrail'in başkenti Tel-Aviv'den Trabzon'a yapılan direkt uçuşlar da iddiaları güçlendiriyor. Ermenistan'la Türkiye arasında Sarp Sınır Kapısı'nın açılması ile birlikte, Rum, Ermeni ve İsraillilerin Trabzon'un en uzak köylerine bile "turistik" ziyaretler yapması da manidar bulunuyor. Hırant Dink: "Bizim başımıza gelenlerde Yahudi parmağı vardı!" demişti: Hrant Dink cinayeti hakkında her şey yazıldı çizildi. Fakat Hrant Dink'in "Ermeni soykırımı" hakkındaki düşünceleri kargaşa içinde kayboldu gitti. Oysa Hrant Dink'in ağzından asla "Ermeni soykırımı" diye bir kelime çıkmadı. O sadece bir kurban ne yazık ki! Hrant Dink ile ölmeden önce yapılan son röportajlardan birini Aydoğan Vatandaş yaptı. Bu röportaj Vatandaş'ın "Asala Operasyonları aslında ne oldu" adlı kitabında yer aldı. Burada Hrant Dink, Ermenilere uygulanan tehcirin arkasında Saray döner sermayesine hâkim olmaya çalışan Sabataistlerin olduğunu söylüyor ve tabii ki Ermeniler ile Yahudiler arasındaki ekonomik çekişmeye dikkat çekiyor! Bu nokta çok önemli. Hatta o zamandan bu yana Türk Derin Devleti içinde yapılanan, ittihat ve terakki geleneği ile birlikte bu günlere kadar gelen yapının ermeni tehciri konusundaki yoğun etkisini, bir Ermeni'nin dile getirmesi ciddi ve cesaretli bir gelişmedir. Bakın ne diyor Hrant Dink: "Ben Ermeni tehcirine Almanları, Rusları ve Amerika'yı da kesinlikle katarım. Hatta bana sorarsanız baş sorumluları sayarım. Ama tabi bunun içerisinde, o zaman Osmanlı'nın İttihat ve Terakki yönetiminin lider kadrolarının o gün artık kafalarında oluşturdukları ve hakikaten buna ilişkin destek de buldukları politikayı hayata geçirmelerinde özellikle Almanların ve Avusturya Macaristan imparatorluğunun çok büyük rolünün olduğunu biliyorum." Belgelere bakınca her şeyi ne olarak görüyorsunuz. "Abdülhamit reform sözü veriyor Ermenilerle ilgili. Bunları yapmak için bir takım çabalar içerisine bazen giriyor. Ama bir de bakıyorsunuz Almanlar ya da Avusturya "Bu reformları uygulamana gerek yok diyorlar mesela. Oysa belki o reformlar uygulansa bu kapışma o noktalara varmayacaktı." "Biliyorsunuz saray olgusu vardı, ve saraya ekonomik olarak hâkim olma meselesi de o dönem Osmanlı içerisinde yaşayan Ermenilerle Yahudiler arasında önemli bir yarışmaydı. Öyle kimi zaman Yahudiler, sarayın ekonomisine, ekonomik döner sermayesine bir tür sahip olabiliyordu. Böyle Ermenilerle Yahudiler arasında sarayın döner sermayesine hâkim olma, ticarete hâkim olma gibi bir dipten giden yarışın olduğu bir vaka.... Ermeniler şöyle bir şey söylerler onu çok açık yüreklilikle söyleyeyim, "Aslında bizim başımıza gelenlerde Yahudilerin parmağı vardı" diye bir cümleyi kullanırlar.. Aydoğan Vatandaş'ın bu kitabı oldukça doyurucu bir eser olmuş. Hrant Dink röportajı da gündemi itibariyle ona saldıranların aslında kimin ya da kimlerin maşası olduğunu ortaya koyuyor!" 28 Şubat'ın faturasını ödüyoruz Üzerinde büyük oyunların oynandığı Trabzon'la ilgili bir diğer iddia ise, işsizlik sorunu ve mânevî boşluk içinde başıboş gezen gençlere, Rumca öğretilerek, Yunanistan'da ikamet hakkı tanındığı yönünde. Misyonerlik faaliyetleri de şehirde en çok konuşulan gündem maddelerinden. Diyanet-Sen Trabzon İl Başkanı Ömer Tutuş, Trabzonlu gençlerin adının bu tür olaylara karışmasını tek cümleyle özetledi: "28 Şubat sürecinin dinî eğitime getirdiği kısıtlamaların faturasını ödüyoruz!" Hrant Dink'in cenaze töreninde cezbeye gelip Hepimiz Ermeniyiz' diyenlere dikkat kesilip üzerinde yorumlar yaparken, biz Hrant'ın eşi Rakel Dink'in " bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamaya" dair söylediklerine şaşırıyoruz. Karanlıktan neyi kastediyordu? Hıristiyanlığı mı, Müslümanlığı mı? Rakel Dink'in sözlerinin pozitif şaşkınlık yaratan tarafı onun Hıristiyanlığın asli suç'una (her doğan kişinin günahkâr doğduğu inancı) karşı fıtrata vurgu yapmış olmasıdır. Öyleyse şimdiden bir bebekten katil yaratan "karanlık" konusunu hilkat ve fıtrat bağlamında vuzuha kavuşturabiliriz. Bunun Adı Demokrasi Değil AB Faşizmidir Hrant Dink'in öldürülmesi üzerine basın ve televizyonların yürüttükleri yayın politikaları en kibar ifadesiyle yanlış ve tahrik edici. Tahrikler yıllardır sürdürülüyordu. Öyle bir basın-yayın anlayışı oluşturuldu ki, bunun demokrasi ve özgürlüklerle uzaktan yakından alakası kurulamaz. Böyle bir basın adeta AB faşizmi uyguluyor. Hrant Dink cinayetini hepimiz kınadığımız halde, memleketini seven insanların AB eleştirileri içinde katili yönlendiren unsurlar arıyorlar? Üstelik bu sorumsuzluğu güya dindar ve muhafazakar görünen gazetelerin temsilcileri de yapıyor. Sabahtan akşama kadar memleket satıldı, Kıbrıs elden gitti denilirse, çocuğun biri de eline silah alır, böyle yaparmış. Sanki memleketin satıldığı ve Kıbrıs'ın elden çıkarılmaya çalışıldığı yalanmış gibi... Kazın ayağının öyle olmadığı açık. Demokrasi ve özgürlükler Türkiye'nin milli güvenliğine karşı bu arsız medya tarafından bir tehdit olarak kullanılıyor. Aynı isimler televizyonlar ve gazetelerde endam kesiyorlar. Hep birlikte Kıbrıs'ta ve Ege'de Rum-Yunan ikilisinin haklı ve mağdur; Türkiye'nin suçlu ve yanlış olduğunu anlatıyorlar. Irak'ta Amerika ve Barzani-Talabani ikilisi haklı, Türkiye haksız. Konu Ermeni soykırımı iddialarına geliyor. Yine aynı. Soykırımı kabul edip özür dilemekten başka çaremiz yok demeye getiriyorlar. Peki bu adamlar konuştukları bu konuların uzmanı mı? Hayır. Olmaları da gerekmiyor mu? Zaten adamların derdi Kıbrıs, Ermeni meselesi ve/veya Irak ve Kürdistan oluşumu değil, adamların derdi Türkiye. Sabah akşam aynı teraneler. Sonra kalkıp Hrant Dink'in Ermeni olduğu için öldürüldüğünü göstermeye çalışıyorlar. Yakalanan katil, Dink'i Ermeni olduğu için değil, soykırım iddialarını Türklere kabul ettirmeye çalıştığı ve Türklüğe hakaret için öldürdüğünü söylüyor. Yaptığını tasvip eden kimse yok. Ama hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz' diye bağırmanın ne alemi var? Kaldı ki, hiç birimiz Hrant da değiliz Ermeni de...[3] Usta Tertipçiler Katil zanlısı nasıl oldu da tabancasını ve beresini cinayetten sonra bir köşeye atmadı? Bu kadar acemi tetikçi olur mu? Sabah gazetesinde bir üst düzey yetkili bu durumu şu sözlerle açıklıyor: - Zanlıyı kasten çabuk yakalattılar. Amaç bu iş çözüldü dedirtip esas tertipçileri gözden kaybetmekti... Ayrıca, "Örgütlü değil, acemi ve bireysel bir cinayet işlendi" görüntüsü vermek istemiş olabilirler... Bu cinayet Türkiye'de derin etkiler yaratıyor. Bir; ülkemizi dışarıdan kuşatıyor... İki... Ülke içinde cumhuriyetçi, laik, Atatürkçü, ulusalcı çevreleri baskı altına sokuyor... Bölünmeyi ve çatışmayı hızlandırıyor... Birkaç manyağın işi gibi gösterilen Dink cinayetinin arkasında çok usta tertipçilerin olduğu izlenimi güçlülüğünü koruyor. Sağduyu! Doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilme ve doğru muhakeme edebilme gücü bizim bu ülkemizin toprağının derinliklerinden uç vermiş geliyor. Bir ayıkma dönemine hızla geçiyoruz. AB'de ve ABD'deki Ermeni topluluklarını yönetip yönlendirenlerin ittirmesiyle ortaya konulan "oyunu" görmekteyiz. Bu oyunu gördüğümüzü ve o oyuna gelmeyeceğimizi gösteren kararlılığı bozmak, kafaları karıştırmak için "Hrant Dink'in öldürülmesinin bütün Türklere ve bütün ulusa mal edilmesi" çabalarının devam edeceğini de görmekteyiz. Toplum, Hrant Dink cinayetiyle-cenazesiyle meşgul edilirken, Ülkemizi sömürge konumuna getiren Türk Petrol Kanunu meclisten geçiriliyordu. Kamuoyundan adeta gizlenerek meclise taşınıp kabul edilen "Türk Petrol Kanunu", ülkenin geleceği açısından ölümcül sonuçlar doğurabilecek nitelikte olduğu belirtiliyordu. Medya ise ancak işgalle kabul ettirilebilecek olan bu kanun karşısında susmayı tercih ediyordu. Bu kanun ancak işgalle kabul ettirilebilirdi! Türkiye gündemi tamamen Hrant Dink cinayetine kilitlenmiş durumda. Hrant Dink cinayetinden iki gün önce TBMM'den geçirilen Türk Petrol Kanunu ise neredeyse hiçbir medya organında yer almadı. Ancak kabul edilen kanunun içeriği, ülke petrolü üzerinde 50 yıllık bir yabancı şirket tahakkümüne imkân veriyor. Ruhsat tekelleşmesi, ülke ihtiyacına yönelik ham petrolün de ihraç edilebilmesi, yabancı petrol şirketlerinin ürettiği petrolün sadece yüzde birini devlete vergi olarak vermesi gibi birçok uygulamayı da içeren bu yasa ile Türkiye'nin hem doğal kaynaklarından olacağı hem de milyarlarca dolarlık gelir kaybına uğrayacağı belirtiliyor. ***
http://www.millicozum.com/content/view/877/26/ |
|
DERİN HESAPLAŞMA VE MİLLİ JANDARMA Milli Çözüm Dergisi Mehmet DENİZ MART2007
Jandarma, CIA'nın Jön Adamlarını Ürkütüyor Dink suikastini araştıran mülkiye müfettişleri, jandarma için özel bir rapor hazırlıyor. İçişleri Bakanı Aksu, Pelitli'deki jandarma faaliyetlerinin araştırılması talimatını veriyor. Trabzon'daki sorunlara mülkiye müfettişlerinin iki yıl önce işaret ettiği ancak emniyet yetkililerinin bu uyarılara önem vermediği belirlendi. Raporda, hızlı silahlanmaya dikkat çekilerek işsizliğin arttığına dikkat çekildi. Hrant Dink suikastinden sonra gözlerin çevrildiği Trabzon'un patlamaya hazır bomba haline geldiği mülkiye müfettişlerinin geçen yıl hazırladığı "İl Performans Raporu"nda ortaya kondu. Müfettişler yıllık raporlarında silahlanma ve ekonomik zayıflama uyarısında bulundu. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ise müfettişlerden, tetikçi Ogün Samast ile azmettirici Yasin Hayal'in yaşadığı Pelitli beldesinde jandarma faaliyetlerinin tüm yönleriyle araştırılmasını istedi. Emniyet görev alanı ile jandarma görev alanının ayrı olması, polis ve jandarmanın yetki kullanma biçimi ve hiyerarşik yapılanmadaki farklılıklar müfettişlerce sorgulanmaya başlandı. Suç Jandarmaya Yıkılmak İsteniyor Halen Trabzon'da çalışmalarını sürdüren mülkiye müfettişleri, Samast ve azmettirici Yasin Hayal'in yaşadığı Pelitli beldesinin jandarma bölgesi olduğunu dikkate alarak ayrı bir çalışma başlattı. Jandarma teşkilatının bu bölgede görev ve sorumluluğunu ne ölçüde yerine getirdiği inceleniyor. Bir jandarma müfettişinin de eşlik ettiği soruşturma kapmasında askeri personelin yerel istihbarat çalışmasında hangi bilgilere ulaştığına, istihbari bilgilerin ne zaman kimlerle paylaşıldığına bakılıyor. Böylece jandarma suçlanmak ve yıpratılmak isteniyor. Polis Dinlemiş Ayrıca 2004'de bir hamburger restoranını bombaladığı için hüküm giyen Hayal'in, tahliye olduktan sonraki ilişkileri, irtibatlı olduğu kişilere yönelik uyarı yazısı yazılıp yazılmadığına bakılıyor. Öte yandan bombalama olayından sonra emniyet istihbaratın Hayal ve bağlantılı olduğu kişiler için mahkemeden dinleme kararı çıkardığı bildirildi. Organize suç örgütleri ile ilgili başka bir dinleme kararı kapsamında da Hayal'in telefon trafiği ayrıca kayda alındı. Ancak bu konuşmalarda Dink suikasti ile ilgili ipucu içeren bilgilere rastlanmadı. Silahlanma Uyarısı Geçtiğimiz yıl Trabzon'a giderek ilin performansı ile sosyo-ekonomik durumu hakkında rutin rapor yazan mülkiye müfettişleri özellikle silahlanmaya dikkat çekti. Raporda, Trabzon'un son yıllarda ekonomik ivmesini kaybettiği, ildeki dinamizmin zayıfladığı vurgulandı. İşsiz sayısındaki artış, yatırımlardaki gerileme de diğer risk unsurları arasında gösterildi. İstanbul ve Trabzon'daki incelemelere ek olarak Samsun'daki güvenlik birimlerini de mercek altına alan mülkiye müfettişleri, Samast'a kahraman muamelesi yapıldığı izlenimini veren video görüntüleri ile ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Müfettişler, basına yansıyan görüntülerde polis kadar jandarmanın da kusurlu olduğu sonucuna vardı ve hem polislerin hem de jandarma personelinin açığa alınmasını istedi. Oysa bu olay tamamen, Emniyete sızmış Fetullahcı şebekenin ve MOSSAD müritlerinin bir marifetiydi. Jandarma kasıtlı olarak suça ortak gösterilmiştir. Ancak jandarmaya görevden el çektirme konusunda İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin tam yetkili olmadığı görülünce kamuoyundaki tepkilerin azaltılması amacıyla acilen görev yeri değişikliği önerildi. Müfettişlerin bu yöndeki görüşü Jandarma Genel Komutanlığı'nca da uygun bulundu. Jandarmadan Kim Rahatsız Oluyor? AKP'nin ve arkasındaki küresel akreplerin yalakası Yeni Şafak şöyle bir haber yazmıştı: "Jandarma, Trabzon'un Pelitli Beldesini kendi sorumluluk alanından çıkartıp polise vermeye yanaşmıyor. 1997 yılında Trabzon Güvenlik Kurulu, Çaykara ve Düzköy ilçeleri ile Pelitli ve Söğütlü beldelerinden jandarmadan çekilerek polise verilmesi kararı aldı. Ancak Pelitli'den jandarmanın çekilmesine yönelik karara Jandarma Genel Komutanlığı izin vermedi. Mart 2006'da ise Pelitli'nin polise bırakılmasına yönelik Trabzon Valiliği'nin yazısına Jandarma Genel Komutanlığı cevap bile vermedi." Nuh Gönültaş ise Jandarma ile ilgili bazı gerçekleri saptırmaya çalışmıştı. Acaba, Türkiye'de Ordu'nun içinde Jandarma diye ayrı bir birim kurulmasının altında ne yatıyor? Silahlı Kuvvetlerde Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri dışında Jandarma Genel Komutanlığı'nın varlığı şuna dayanıyor: Bir NATO ülkesi olan Türkiye'nin Silahlı Kuvvetleri NATO gücünün bir parçası, ama jandarma buna dahil değil. Bir anlamda Jandarma, Türkiye'nin yedekteki "milli ordusu" mantığını yansıtıyor. "Nitekim NATO görevleri dışındaki bir askeri yapı olan Jandarma, ilk dönemde Güneydoğu'daki terör mücadelesinin bütün sorumluluğuna sahipti. Sonradan tehdit büyüyünce devreye Kara Kuvvetleri girdi. Jandarma, tamamen "askeri görevlere" dayalı bir yapı iken son zamanlarda Türkiye'de çok daha değişik bir yapılanma ile karşımıza çıkmaya başladı. Buna kısaca "jandarmanın polisleşmesi süreci" diyebiliriz. Özellikle 28 Şubat sürecinden sonra jandarma adeta polise alternatif bir yapılanmaya gitti. En modern dinleme cihazları ile donatılmış bir jandarma istihbarat mekanizması kuruldu. Öte yandan Türkiye'de polis birimlerinin henüz yaygın olmadığı merkezlerde güvenliği sağlamakla görevli olan jandarma, yasalar gereği zaman içinde polise devretmesi gereken bu alanları da devretmiyor. O kırsal alanlar şimdi belediye oldu, ilçe oldu, ama jandarma buralardan çıkmadı. Antalya'da ata binmiş jandarmanın sahillerde yaptığı gezinti, ne kadar iyi niyetli düşünsek düşünelim, kumsalda güneşlenen turist üzerinde hiç de iyi bir imaj bırakmıyor. Bugün İstanbul'un veya Ankara'nın göbeğindeki pek çok yer hâlâ jandarmadan soruluyor. Şimdi, yavaş yavaş 28 Şubat olağanüstü sürecinin etkisini üzerinden atmaya çalışan Türkiye'de, jandarmanın askeri gereklerle bağdaşmayan bu pozisyonunu sürdürmekteki ısrarını en azından ben anlayamıyorum." Diyen Nuh Gönültaş ayarını ve rahatsızlığını ortaya koyuyor. Alınan bilgilere göre Başbakan Tayyip Erdoğan, jandarmanın polise devretmesi gereken yerlerden çıkması için talimat veriyor. Ancak öte yandan Ankara'da İçişleri Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı arasında ilginç bazı görüşmelerin sürdüğüne dair de haberler geliyor. Bu haberlere göre, jandarma adeta ikinci bir Emniyet Genel Müdürlüğü birimi kuruyor. Çünkü bu haberlere göre jandarma, şehir merkezlerinde istihbarat ve operasyon yapabilme yetkisi istiyor. Bu söylentiler yaygınlaşınca Jandarma Genel Komutanlığı bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti. Ancak bu açıklama, adeta bu tür haberlere güç katan cümleler taşıyor: "Jandarma, görev alanını genişletme çabası içinde olmayıp, tam tersine yasal görevleri ve genel kolluk sıfatıyla sorumlu olduğu hizmetleri daha iyi yerine getirmek üzere AB normlarında organize olma ve kapasite arttırma çalışmalarını sürdürmektedir." Ama bu Milli ve Haysiyetli girişimler AB aşıklarının ve NATO uşaklarının canını sıkıyor. Ve Nuh Gönültaş şöyle sızlanıyor: "Zaten jandarmanın görev alanını genişletme çabası içinde olmasına gerek yok, çünkü şehir merkezleri hariç Türkiye'nin yüzde 92'lik bölümünü kontrol ediyor. Problemin temelinde jandarmanın polisiye bir rol üstlenme talebinin olup olmaması yatıyor. Bizim gözlemimiz, Jandarma Genel Komutanlığı'nda, özellikle de 2003 Yüksek Askeri Şurası sonrasında yapılan yeni bazı atama ve yapılanmalarla, polisiye çizgiye doğru hızlı bir kaymanın olduğu yolundadır. Şu soruyu açıkça soralım: Jandarma'nın organize suçlarla ve terör örgütleriyle mücadele etmesini gerektirecek bir durum içinde miyiz? Elbette, nasıl ki Güneydoğu'daki terör mücadelesinde jandarma yetersiz kalınca devreye polisin özel timleri ve Kara Kuvvetleri birlikleri girdiyse; polisin de organize suçlarla veya terör örgütleriyle baş edememesi halinde, jandarmanın yardımı gerekebilir. Ama şu anda Türkiye'nin böyle bir ihtiyaç içinde olduğunu söylemek çok komik olacaktır. Jandarma, Türkiye'nin ihtiyacı olduğu bir durumda "savaşmak" üzere görev almış olan tamamen askeri bir yapı, Türkiye'nin yedek milli ordusudur. Dolayısıyla her an böyle bir savaş görevi alacak şekilde hazır olmak ve buna göre yapılanmak durumundadır. Yedek milli ordunun giderek polisiye bir görünüm kazanması, askeri ulusal çıkarlarımızla da bağdaşmıyor. Eğer yarın bir gün polis de jandarmalaşmaya heveslenirse, aynı şey polis için de geçerli olur. O halde noktayı koyalım. Jandarmadan polis, polisten jandarma olmaz. Ve, bir köyde iki muhtar, bir ülkede iki polis gücü olmaz." Diyor. Ama MİT ve Emniyetteki, CIA ve MOSSAD güdümündeki Fetullahcı ekibin gizli ve tehlikeli kadrolaşmasına karşı, elbette Milli ve haysiyetli bir hesaplaşmanın kaçınılmazlığını göz ardı ediyor. Jandarmanın her yönden güçlenip etkinleşmesi, masonik ve münafık güruhun böbrek taşlarını oynatıyor!. *** Hrant Dink nasıl vuruldu Cinayetin üzerinden tam on dört gün (Bu yazı 2 Şubat Cuma günü yazıldı) geçti. Ama en "kritik" soru, halen cevapsız. Neredeyse Hrant Dink mezarından kalkıp, o "kritik" soruyu polise, yakın arkadaşlarına, basın organlarına kendisi soracak: "Yahu, beni gazete binasından dışarı çıkartıp, tetikçilerin ayağına gönderen kişiyi niçin araştırmıyorsunuz?" Elbette Hrant Dink, bunu yapacak durumda değil. O halde, "üzeri örtülen" soruları biz soralım: Hrant Dink, tam da tetikçilerin kendisini beklediği sırada niçin "dışarı" çıktı? Bunun cevabını, geçen hafta yazmıştık: Cinayetten on dakika önce, Hrant Dink'e bir "dost" telefon edip, acilen 2.500 (iki bin beş yüz) dolar bulmasını istedi. Telefon Eden ya da Parayı İsteyen Kim... Bu kişi "kim" olursa olsun. O telefon olmasaydı Dink dışarı çıkmayacak ve belki de katiller onu öldüremeyecekti. Bu İhtimal, Dink'in yakınlarının ve ailesinin "kafasını kurcalamıyor" mu? Özellikle Dink'İn "yakın arkadaşları" telefon eden kişiyi merak etmiyorlar mı? Mutlaka merak ediyorlardır. O telefonu "eden" kişinin iyi niyetli olduğunu biliyorlarsa, kendileri açısından bu sorunun cevabı önemli olmayabilir. Ne var ki, cinayete ilişkin bütün ayrıntıların ortaya çıkmasını "herkes" istemiyor mu? Onlar bu sorunun cevabını "saklamak" hakkına sahip değil, iki haftadır Türkiye, bu olay nedeniyle çalkalanıyor... Tayip Erdoğan, bu olay nedeniyle "derin devlet" korosuna katıldığına göre, bu önemli konuyu "merak etmek zorunda" değil mi? Diyelim ki, Dink'ten 2500 dolar isteyen kişi, "tesadüfen" o saatte telefon etmiştir. O zaman ortaya çıkıp, bunu açıklaması gerekmez mi? İkinci Tetikçi Meselesi... Ortaya çıkan bilgilere bakılırsa, cinayet için üç ayrı senaryo üzerinde çalışılmıştı. Bunların ikisini, geçen hafta aktarmıştık. Üçüncü senaryoya göre, Dink'e, yine gazete binasında saldırı yapılacaktı. Çünkü, banka ile gazete binası çok yakın. Dink, bu mesafeyi beş-altı saniye içerisinde geçip, binaya girebilir, katiller o sürede "işlerini" yapamayabilirlerdi. Belki de Dink, bu mesafenin çok kısa olduğunu düşündüğü için tuzağa düştü. Olaya tanık olduğunu söyleyenler, katillerin birden fazla olduğunu söylüyor. Bu söylenti, "üçüncü" cinayet senaryosuna uyuyor. Çünkü. Dink'e telefon edip, onu tuzağa düşüren kişi, muhtemelen; istediği parayı almak üzere, birisini gazeteye, Dink'in yanına gönderecekti. Dink, kendisinden para isteyen kişinin adını vermediği için, katil yakalansa da, o "dost"un adı, şimdiki gibi gizli kalacaktı. Ogün Samast, daha önce kapıdan çevrildiği için, gönderilecek kişi de "bir başka tetikçi" olacaktı. Ama buna gerek kalmadı. Kim, Kime Ne Kadar Güveniyor Dink'i tuzağa düşüren telefonu eden kişi, kimliğinin ortaya çıkmayacağına nasıl güvendi? Bu konuda, telefonu eden kişinin, "tetikçiler" bakımından içi rahattı. Çünkü, tetikçiler, o kişiyi tanımıyordu. İsteseler de o kişinin adını veremezlerdi. O kişi ile doğrudan görüşmemişlerdi. Kimliğin açığa çıkması konusundaki tek "risk", Dink'in o kişiden, gazetedekilere söz etmesiydi. Ama; işte Dink, o telefon görüşmesinden sonra, "apar-topar" dışarı çıkarken, hiçbir şey söylememişti. Demek ki, o kişi, bu riski de "sıfırlayacağını" biliyordu. Dink'in gazetedeki arkadaşları, "görünüşe göre" bu mesele üzerinde hiç durmuyorlar ama aralarında bunu tartıştıklarını tahmin etmek zor değil. Onlar, bu cinayeti gerçekten, 301. maddeye "bağlıyorlarsa" cinayetin aydınlatılmasını istediklerine kim inanır? "Fetullahın İstihbaratı Çok Kuvvetlidir" 10 yıldır ABD'de oturduğu halde, Fetullah'ın eli-kolu o kadar uzun ki... Her yere yetişiyor. Üstelik, Nazlı Ilıcak'ın açıkladığı gibi, "Fethullah'ın istihbaratı çok kuvvetli" imiş. Bakın Fetullah neler söylüyor: "Bundan 8-9 ay evvel bana, bu türlü şeyleri bilen, çok üst seviyelerde vazife görmüş bir insanın 'Önümüzdeki aylarda Türkiye'de yeniden kan gövdeyi götürecek, seri cinayetler işlenecek' dediği nakledildi. Evet, o uzman 'Kan gövdeyi götürecek' diyor." Acaba o uzman kimdi? "Bu tür şeyleri bilen" kişi, acaba Emniyet teşkilatından mıydı? Yoksa, polisin istihbarat görevlilerinin yazdığı yazılar, Fethullah Gülen'in eline geçiyor da bu neden ile mi önlem alınamıyor? Bunun cevabını, "Fetullah sicilli", üst seviyelerde "vazife" gören birine mi sormalı... Artık o kadarını da, Hrant Dink'in "yakın" dostları düşünsün. KOM Eski Şube Müdürü Dr, Adil Serdar Saçan: Cinayetlerin arkasında "F Tipi Örgüt" var Amerika'da ikamet eden hoca, "ulusalcılığı aşacağız" demiş ve Türkiye'de kanlı olaylar olacağını açıklamıştı. Bu açıklamaları takip eden süreçte, Şemdinli olayları ve iddianamesi, Danıştay cinayeti, Atabeyler operasyonu ile Türk Silahlı Kuvvetleri hedef alındı. Hrant Dink cinayeti öncesinde ve sonrasında gelişen olaylar üzerine, Kaçakçılık ve Organize Suçlar İstanbul Şubesi'nin "daha önceki" müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, "cinayetlerin arkasında F tipi Örgüt var" diyor. Dr. Adil Serdar Saçan, Ulusal Kanal'ın bir saati aşan canlı yayınında, olayları şöyle yorumladı: Önce, Hablemitoğlu cinayeti. Sonra; Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörüne karşı açılan kampanya, Şemdinli olayları iddianamesi, Rahip cinayeti, Cumhuriyet Gazetesine saldırılar, Danıştay saldırısı, Atabeyler operasyonu ve Dink cinayeti... Bu süreçte genel durumu görelim: Üç önemli konu var. TSK'yı Yıpratmak, İşbirlikçi Güçler Yaratmak Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmak, ülke içerisinde etnik milliyetçiliği ve bölücülüğü desteklemek ve İslamı yeniden "şekillendirmek"... Sevr Antlaşması sonrasında, yüzlerce Osmanlı paşasından sadece 9-10 tanesi Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Mustafa Kemal Atatürk, bu paşalardan ve onlara bağlı kuvvetlerden bir ordu yaratarak emperyalist işgalcileri yendi. Bu nedenle, günümüzün emperyalistleri olan "küreselciler", Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmak ve savaş yeteneğini zayıflatmak zorundadır. İkincisi; İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan filan... Bu millet bunları her zaman yenmeye muktedirdir, ama biliyorsunuz Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı'nda, emperyalistlerden daha çok, içteki gericilikle, iç isyanlarla uğraşmak zorunda kalmıştı. Küreselciler, "içeride" işbirlikçi güçler yaratmadan hedeflerine ulaşamayacaklarını biliyorlar. Üçüncü konu İslam dininin, kapitalizme, emperyalizme uygun biçimde değiştirilmesidir. Musa Peygamber'in "On Emir"inde ne varsa, tersini uyguluyorlar. Hıristiyanlığı, İncil'i de istedikleri biçime soktular. Şimdi, İslam dinini değiştirmeleri gerekiyor. "Zekat", yani "karşılıksız yardım" kapitalist-sermayeci zihniyete uygun değil. Müslümanların "emperyalizmden korkmaları"nı sağlamaları da gerekir. Dinler arası diyalog, buradan kaynaklanıyor. Yaşadığımız süreçte, hedef bunlardır. Amerika'da İkamet Eden Hoca, İşareti Vermişti Amerika'da ikamet eden hoca, "ulusalcılığı aşacağız" demiş ve Türkiye'de kanlı olaylar olacağını açıklamıştı. Bu açıklamaları takip eden süreçte, Şemdinli olayları ve iddianamesi, Danıştay cinayeti, Atabeyler operasyonu ile Türk Silahlı Kuvvetleri hedef alındı. Rahip cinayeti, Trabzon'da milli futbolcuların tehdit edilmesi, işyerleri ve otoların kurşunlanması, Cumhuriyet Gazetesi'ne saldırılar, ve Dink cinayeti... Bu olayların hepsinde de Ramazan Akyürek, önce Trabzon Emniyet Müdürü olarak, sonra Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak sorumlu görevlerde. Yaşadığımız olayların hepsinin arkasında, bu "F tipi" örgüt var. Akyürek, Danıştay Sonrası Görevden Alınmalıydı Danıştay Cinayeti sonrasında Aydınlık Dergisi'nde yayınlanan söyleşide, bu örgütü açıklamıştım. Siz de o zaman Danıştay saldırısının sorumlusunun İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek olduğunu yazmıştınız. Ramazan Akyürek'in "Fethullah sicili olduğu" ortaya çıkmıştı. O zaman derhal görevden alınması gerekirdi. Alınmadı. Hrant Dink cinayeti ile ortaya çıkan gerçekleri herkes gördü. Görevden alınması gerekenlere dokunulmazken, Hrant Dink cinayeti ile, "F tipi örgüt" arasındaki bağlantıyı açığa çıkartabilecek olan emniyet müdürü Reşat Altay, hemen görevden alındı. Çünkü Reşat Altay, "F tipi" örgüte karşıydı. Hrant Dink cinayeti sonrasındaki olaylar da öğreticidir. Cinayetten sadece bir saat sonra, "Hepimiz Ermeniyiz" bez pankartları açılıyor. Kendisine vaktiyle, "solcuyum, komünistim" diyenler, ABD Büyükelçisinin, Türkiye'yi soykırımcı ilan eden Ermeni diasporasının arkasından "Hepimiz Ermeniyiz" diye yürüyor. Bizleri de, "Siz Hrant Dink'i anlayamıyorsunuz" diye eleştiriyorlar. Oysa, cinayetten hemen sonra, Hrant Dink'in kızı, gazetenin balkonundan, "şimdi kanınız temizlendi mi?" diye konuşuyor. Demek ki, kızı da, babasının, "Zehirli Türk kanından" bahsettiğini düşünüyor. O da mı babasını anlamamış?
http://www.millicozum.com/content/view/872/26/ |
|
|
|
|