6)   ZİG-ZAG

 

Zig-Zag bir mezhep ya da tarikat değildir. Her batılı ulustan mensupları olmakla birlikte, beynelminel bir kuruluş, parti, dernek, bilim kuruluşu, örgüt ya da kamp da değildir. Sadece bir cemaattir. Bir antenti, resmî kaşesi, üyelik belgesi, bürosu, merkezi, şubesi yoktur. Zig-Zag, sadece bilim yoluyla Müslüman olan batılı Müslüman bilginlerin sembolik bir ismi ve bu insanların etkinlik ve eserlerinin tümüdür.

1989 itibariyle 310 kadar batılı Müslüman bilginin oluşturduğu bir cemaattir. Bu insanlar birbirlerini pek az tanımaktadırlar. Konferans, kongre türü herhangi bir toplu etkinlikleri yoktur. Başkan ya da yönetim kurulu gibi alışılagelmiş bir grup da oluşturmazlar. Hans'ın verdiği bilgilere göre üç gruptur.

Bunlardan birinci grup, Zig-Zag adıyla bilinmekte ve çekirdek grubu oluşturmaktadır.

İkinci grup, Sieg-Saga adı altında, Müslümanlıkla tanışan ve İslâm üzerindeki derinleşmesini sürdüren bir gruptur ve 1989 itibari ile 300 kişidir. Sieg-Saga, "Zafer destanı" demektir.

Üçüncü grup ise, Zick-Zack olarak etiketlenmiş bir tür sempatizan grubudur. Tek ortak özellikleri bilim adamı olmalarıdır.

İkinci grup üyelerin özelliği, birinci grupla tam bir ittifak içinde olmamalarıdır. Bunlar ulusçuluk ve "reklam" konusunda ya da kendilerini açığa çıkarma konusunda farklı eğilimler gösterdiklerinden ikinci grupta tutulmaktadırlar. Bunlar bir bakıma çekirdek gruba göre bir ayrılıkçılık sergilerler. Onun için de birinci grupta yer almak istemezler.

Örneğin Fransızlar propagandadan yanadırlar. İslâm olduklarını her cümlede vurgularlar. Bir kısmı, Zig-Zag adının reklâmını savunur ama tek tek İslâm olduklarını saklamaktan yanadır. Kaptan Cousteu, Bucaile, Garaudy bunlardandır. Garaudy son olarak Recâ Cârudî adını almıştır.

Britanya grubu ise Anglo-Sakson milliyetçiliğini savunurlar ve bireysel olarak Müslümanlığını saklamaktan yanadırlar. Stephen Hawking ve Penrose bunlardandır.

Birinci grupta ise, milliyetçilik ve propaganda işi sıfırlanmıştır. "Ben" yerine "Biz"i egemen kılmayı istemektedirler.

Genelde koordinatör birilerine mektup yazar. Ona mektup yazılmaz; çünkü belli bir adresi yoktur. Bu tek yanlı mektuplaşmanın amacı,  İslâm'a davet, eser izni, uzman, bilim adamlarına kuram ısmarlama, bilimsel görev bölümü, iş bölümleri ekipleri oluşturmaktır. K. M. Allein'ların (koordinatörlerin) kendileri ortaya çıkmaz, vefatıyla açıklanır.

 

 

         A)      ZİG-ZAG'IN KURULUŞU VE İLK KOORDİNATÖR

                                            (AXEL HEIBERG)

                                                    (1875-1952) 

 

1800'lü yılların başlarında, Osmanlı bilim ve teknik alanda batı ile aramızda oluşmuş olan açığı kapatmak için Avrupa'dan teknik eleman transferine yönelmişti. Fen okulları açılıyor, denizcilik geliştirilmek isteniyor, askerî danışmanlar çağırılıyor, şirketler de bu hareketlilikten paylarına düşeni kapmaya çalışıyorlardı. Bu arada bir çok bilim adamı, mühendis, teknisyen dâvet ya da vize yoluyla Osmanlı topraklarına alınıyordu. Böylece kimileri imtiyaz ve nüfuz bölgeleri oluşturmaya, kimileri de bu bölgedeki Hristiyanları örgütlemeye çalışıyordu.

Bu topraklar içinde özellikle Şam bölgesi, batılıların ilgisini çekiyordu; çünkü misyonerliğe en uygun bölge Şam ve yöresi idi. Burası hem Türk-Arap sınırıydı hem de geniş bir Hristiyan kolonisine sahipti. Bu Hristiyanların örgütlendirilmek istenmesinin amacı, ileride Osmanlıya karşı olası bir direniş hareketini başlatmak ve Osmanlı'dan kopuşu hazırlamaktı.

Bu misyonerlerden birisi de Axel Heiberg'di. Mühendis, bilim adamı, coğrafya keşifçisi değerli bir insandı. Onun niyeti Hristiyanlık propagandası yanında bireysel bir Haçlı Seferi'ni gerçekleştirmekti. O yüzden yerli Hristiyanların gözünde o bir "aziz"di. Onun için de "Aziz Heiberg" diye anılıyordu.

Büyük bir titizlik ve gizlilikle faaliyetlerini yürütürken, bir gün bir grup İskandinavyalının Bağdat'ta toplandığını duydu. Aldığı adrese giden Heiberg, verilen adresin bir cami olduğunu hayretle gördü. Sekiz kadar İskandinavın orada namaz kıldıklarını ve sohbet ettiklerini gördü. Önce bu cami sohbetlerine katıldı. Bu arada Bağdadî'ye karşı Hristiyanî bir tepki de geliştirmiyor değildi. Daha sonra bu grubun, Bağdadî'nin dergahına gidip daha özel sohbetlere katıldıklarını da öğrendi. O özel sohbetlere katılmak istedi. Bu Bağdadî'ye iletilince, kendisine şöyle denmişti: "Bir Türk atasözüdür ve Bağdat şehri üzerine değil, bu zât üzerine söylenmiştir: Yanlış hesap Bağdadî'den döner! Sen hayrı şerre çevirenlerdenmişsin. Bizden değildir dedi." Axel Heiberg utandı, kızardı ama halka açık sohbetlerde konuşulan ve aslında Kur'an tefsiri olan kozmogoni bilgilerine de hayran olmuştu. O yüzden, o toplu sohbetlere bir süre daha devam etti ama bu arada içindeki Hıristiyanî tutku yerini Bağdadî'ye ulaşmaya bıraktı. Bu yüzden bir süre sonra yine o özel grup sohbetlerine katılmak için hamle yaptı. Gelen cevap olumluydu: "Bir Türk atasözüdür ve Bağdat şehri üzerine değil, bu zât üzerine söylenmiştir: Sora sora Bağdadî bulunur! Sen şerri hayra çevirenlerdenmişsin. O bizdendir dedi!" denmişti. Heiberg bunun üzerine Bağdadî'nin huzuruna varıp kelimeyi şahadet getirdi. Bağdadî ona Kasım Muhammed adını verdi. Axel kısa bir süre sonra Suriye'ye döndü. Onun namaz kıldığı öğrenilince Hristiyan Araplar ona "Aziz Hayber" demekten vaz geçip, Muhammed adını kullandığı için "Muhammed Al-Lain" yani "Lanetli Muhammed" demeğe başladılar.

Bu arada Bağdadî'nin ölüm haberi geldi. Heiberg çok üzüldü. İçsel olarak zayıf düştü ve tam o sırada güzel bir Süryani kızını ona musallat ettiler. Gençliğin ve zayıflığın etkisiyle bir süre kıza ilgi gösterdi. Ama bu uzun sürmedi; çünkü inanılmaz bir şey oldu. Demiryolu inşaatında mühendislik yapan bir grup İskandinavyalı, Alman ve Flaman teknisyenlerini bir demiryolu amelesinin ayartıp, Müslümanlaştırdığını duydu. Dayanılmaz bir merakla bu ameleyi görmeye gidince, karşısında amele kıyafeti içinde Bağdadî'yi bulmuştu. İnşaatta kazma sallıyordu!

Hans'ın bu olaya getirdiği açıklama şu: Bağdadî Hızır'dan zaman gezmenliğini öğrenmişti! Zamanda ters akımı kullanıyordu.

Heiberg bu ikinci Bağdadî ile ilişki kurmuştu ve o, ona öbür sekiz Germen mühendisle birlikte batıya gitmelerini, doğu ile ilişkilerini kesmelerini, İslâm'ın güneşinin batıdan doğacağını, Kur'an'ın gizlilikleri aracılığı ile ve tezkirelerle haberleşeceklerini, zaman yolculuğu nedeni ile de dönem dönem görüşeceklerini söylemişti. Bunun üzerine bu 8 kişilik grup,  ülkelerine döndüler. Grup koordinatörlüğünü Heiberg üstlenmişti.

Daha sonra Axel Heiberg, çekirdek grup oluşturmak ve görünmezlik deneyleri için Kanada'ya geçti. Burada "Heiberg Adası" denen bir adaya yerleşti. Bu ada, Kanada’nın kuzeyinde, Kanada’nın Franklin iline bağlı, 43178 kilometrekaredir. Otto Sverdrup tarafından 1898-1902 yılları arasında yapılan bir keşif gezisinde keşfedilmiş ve adaya, bu geziyi finanse eden Axel Heiberg’in adı verilmiştir. Bu Axel, ilk Zig-Zag koordinatörü olmayıp onun uzak bir akrabasıdır. Başka bir akrabası olan Andreas Heiberg’in verdiği bilgilere göre, "uzak akraba" olan Axel Heiberg 1846 doğumlu olup, bilim adamı değil, iyi bir iş adamıdır, Kuzeyde hiç kalmamış, sadece keşifleri finanse etmiştir. Bu durumda, adanın Axel Heiberg'e değil uzaktan akrabası olan başka bir Heiberg'e ait olduğu anlaşılmaktadır.

Bağdadî’nin öğrencisi olan Axel Heiberg, Kur'an’daki gizli bilimlerle özellikle de cifirle çok ilgilenmiş ve o yolla bir çok sırra ulaşmıştır. Hatta, kendisinin, Hazreti Hızır tarafından bizzat eğitildiği, Gurdjieff tarafından ileri sürülmüştür. Müslüman dünyasına özgü gizli bilimlere göre, insanın kendi "tüneline" gizlenerek "görünmez" olabileceği sırrına ermiş olan Axel Heiberg’in bir süre Türkiye’de kaldığı bilinmektedir. Kur'an âyetleri ve cifirle bu sırra eren büyük bilgin ve gizemci Axel Heiberg’in, ülkemizde kaldığı yıllarda, Bağdadi’den "el aldığı",  görünmezlik yeteneğini zaman zaman "sergilediği", Hans tarafından, "İstanbul seyahatinde belirtiliyor" sözleriyle açıklanmıştır. 

Bağdadî'nin öğrencisi olan Axel Heiberg, bir yandan görünmezlik çalışmalarını yürütürken, bir yandan da işte bu adadan Cantor'la yazışmaya başladı. Açık isimlerle yazışmanın sakıncalı olacağını düşündüklerinden, kendilerine birer kod ya da takma ad bulmak zorunda kaldılar. Kod imzaları şöyleydi: Axel Heiberg, K. M. Allein, Cantor ise, Steinberg takma adını kullanıyordu. Daha önce Kasım Muhammed Al-lain iken bu kere "Allein"'i kullanıyordu. Allein, Almanca "yalnız" demekti. Bu takma adlı yazışmalar,  Axeli izleyen 11 koordinatör tarafından da sürdürülerek bir gelenek haline getirildi. Zig-Zag geleneğinde, "K. M. Allein Notları" diye bilinen  bu mektuplaşma geleneğinde bu Allain; Allein, Alan, Allan, Alano olarak değişik biçimlerde kullanıldı. K. M. de Kasım Muhammed yerine Karl Mikael olarak değiştirildi.

Axel'in kardeşi Edwin de grubun içindeydi. Koordinatör asistanlığı yapıyordu. Abisiyle birlikte tezkirenin ilgili bölümlerini Avrupa'daki bilim adamlarına gönderiyorlardı. Bilim adamları çalıştıkları konuda tıkandıklarında, güzel bir zamanlama ile kendilerine tezkirenin ilgili bölümü gönderiliyor, böylece önleri açılıyor ve devam etmek istiyorlarsa kendilerinden Müslüman olmaları isteniyordu. Bu, bir tür " İslâm Tebliğciliği" idi.

Axel Heiberg Kanada'da öldükten sonra, kardeşi Edwin, dağılmayı önlemek kaygısı ile bunu gruptan bir süre sakladı. Sonra o da ölünce Zig-Zagçılar kendi aralarında bir koordinatör seçerek varlıklarını sürdürdüler. Bu aşamadaki ilk koordinatör Gurdjief'ti. Sonra onu Kozirev izledi. 1940'larda koordinatörlüğe torun Heiberg geldi. 11. K. M. Allein, L. Jorge Borges'tir. Adını, Abdülhak Burg olarak; K. M. Allein kodunu da İspanyolca "Carlos Miguel Allende" olarak değiştirmişti.

 

 

B)  ZİG-ZAG'IN DÖNEMLERİ
           BİLİMSEL İŞLEVİ
 VE
BEKLENEN SONU

 

Zig-Zag'ın temel işlevi, Hızır Tezkiresi'nin, batıdaki bilimsel gelişmelere rehberlik etmesini sağlamak ve batıdaki bilimsel gelişmelere öncülük ederek Hızır Tezkiresi'ndeki sırları adım adım deşifre etmektir. Hiç kuşkusuz amaç bundan ibaret olmayıp, asıl ulaşılmak istenen hedef, Zion grubuna karşı bilgi ve teknolojik üstünlük sağlayıp Dünya’nın ıslah edilmesi ve doğru yola sokulmasıdır. Bu amaç doğrultusunda çok değerli çalışmalar yapılmış ve Hızır Tezkiresi'nde ifadesini bulan Bağdadî Plânı'nın önemli bir kısmı başarılmıştır. 

Bağdadî Plânına göre batıda yürütülmesi öngörülen bilimsel çalışmalar 3 döneme ayrılmaktadır: Q-Z-R dönemleri.

Birinci dönem, üç aydınlığın; ikinci dönem üç karanlığın bulunduğu dönemlerdir. Son dönem ise Rakim olarak adlandırılmakta ve zaman yolculuğuna işaret etmektedir. R-Dönemi'nin en önemli bilimsel buluşu, Kürsî quantları olacaktır.

"Bağdadi Planı"na göre, R-Dönemi sonrasında çıkacak olan Mehdî, bir bilim adamı olacak ve o dönemin Zig-Zag Grubu mensupları ona bağlanacaklardır. Hazreti Mehdî son KMA olacak ve Bağdadi’den beri süregelen Zig-Zag Kurumu tarihsel işlevini tamamladığı için, tarihinde ilk kez açığa çıkarak o yıllarda kendini feshedecektir.  

Bu arada 2050 ve sınır konmayan sonrası için "M-Dönemi" deyimi de kullanılmakta,  bununla da daha çok Mehdî'nin gelişi kastedilmektedir.

Bu arada bir noktayı açaklamam gerekiyor: Yukarıda verdiğim dönem sıralaması Hızır Tezkiresi'ndeki bilgiyi referans almaktadır. Bir çok yerde farklı ve tutarsız tarihleme ve dönemlendirmeler vardır. Ben hiç tarihleme yapmadan yani dönemlere tarihler vermeden bu sınıflamayı yaptım. En az kafa karıştıranı ve en tutarlısı bu gibi göründü bana. Ancak böyle bir sınıflandırma ile diğer tarihlendirmelerde görülen tutarsızlıklardan uzak kaldığımı düşünüyorum.

Bu açıklamadan sonra, yukarıdaki dönemleri ve o dönemlerde yapılan çalışmaları inceleyebiliriz. Önce Tezkire'ye bir bakalım. Acaba sözü geçen bilimsel çalışmalar hakkında  orada neler söyleniyor, nasıl şifreler verilerek nasıl rehberlik ediliyor?

"Devir talebelerimin talebelerinin talebelerine vasıl olduğunda, onlara Z-K (Z ve Kef)  harflerinin esrarını içeren bu delilleri açıklayınız.

"Z" harfi üç karanlığın baş harfidir. Bunlar : Z-Küre / Z-Zerre / Z-Zeman

Dikkat ediniz, bu üçü, üç karanlık kuvvetin ana işaretleridir.

Devrin vasıl olmasının ana işareti ise, evvelâ Nasranî ulemasının  (Hristiyan bilim adamlarının) üç aydınlığı bulmasıdır. Müslüman gariplerim üç karanlığı andan sonra bulalar. Üç aydınlığın harfi kef, kaf sürçmesidir.(Yani Q demek istiyor.) Onun da ana işareti, ismi Cim harfi olan bir Nasranî şairin mısralarında saklıdır. 

Üçü zahirde (açıkta) aydınlık, üçü bâtında (gizli) karanlık olan altı kuvvet vardır ki,  kainat bunlar üzerine muharrek (hareketlendirilmiş)'tir. Cümlesinin üzerinde yedinci kuvvet vardır ki, o altı kuvvet bundan çıkmaktadır. Aşikâr kuvvetler aydınlıktır ve tabiatı mümteziç'- tir. (Değişkendir) Üç karanlık kuvvetler ise zifirî, zımnî ve zeman-ı zulmettendir.  (karanlıktır.) Tabiatları sabitiyedendir.  (değişken değildir)  

Üç aydınlık kuvvetlerine hakim olan kef harfi: Kef-Kürre / Kef-Zerre / Kef-Kuvve-i ırk'tır.

Bunun ana işareti de Cim adlı şairin yazılmamış mısralarındadır. O yazılmamışı yazdıran ve bana tezkireyi yazdıran böyle yazdırdı. (Hızırı kastediliyor)

Nun kalem ve yazdıklarına yemin olsun, her kim yazılmamış söylendiğinde onu vakti gelince idrak ederse, yedi mesani buutların (yedi saklı boyutun) bâtındaki (derinindeki)  sırrını sebit ile sabit (yedi ile sabit olmuş-belirlenmiş)  kuvveyi ırkıyye esrarı ilahisine (quark sırrına) mazhar olur." C: 3 S : 250

Şimdi biraz duralım ve düşünelim. Tezkire ne diyor?

Üç karanlıktan söz ediyor ve bunların ne olabileceklerine dair tüyo veriyor:

Z-Küre / Z-Zerre / Z-Zeman diyor. Bu üç karanlık kuvvetle ilgili olarak şu tüyoyu da ekliyor: "Bunlar zifirî (siyah), zımnî (Ancak sezilebilir) ve zeman-ı zulmettendir yani zamana ilişkin ve karanlıktır"diyor ve ayrıcana bunlar değişken değildir." diyor.   

Üç aydınlıktan söz ediyor ve bunların da tüyolarını veriyor: Kef-Kürre / Kef-Zerre / Kef-Kuvve-i ırk diyor. Sonra bu aydınlık kuvvetlerin niteliklerini de söylüyor: Aydınlık ve değişken. Sonra bir tüyo daha ekliyor: "Bu aydınlık kuvvetlerin ana işareti Cim adlı bir şairin yazılmamış mısralarında" diyor. 

Evrenin bu altı kuvvetle devindiğini söylüyor. 

Sonra bir başka kuvvetten, yedinci kuvvetten söz ediyor ve bu altı kuvvetin bu yedinci kuvvetten çıktığını söylüyor. Demek ki farklı yedi boyut, yedi madde çeşidi ve yedi enerji söz konusu. 

Ve bir küçük uyarma: "Devrin vasıl olmasının ana işareti ise, evvelâ Nasranî ulemasının  (Hristiyan bilim adamlarının) üç aydınlığı bulmasıdır. Müslüman gariplerim üç karanlığı andan sonra bulalar."

Buna göre önce üç aydınlığa bir bakalım.

 

1)  Q-Dönemi

(Üç Aydınlığın Bulunuşu)

Tezkire’de sözü edilen kef-Kaf sürçmesi  (Q) ‘dur. Buna göre Hristiyanlar Müslümanlardan (Zig-Zag grubundan)  önce üç aydınlık Q’yu bulacaklardı. Hans'a göre bunlar;

Q-Kürre: Quasar

Q-Zerre: Quant  (Fotonlar)

Q-Kuvve-i ırk: "Quark"tı. 

Quasarlar, bizden çok uzakta, uzayda en parlak olan, en şiddetli ışık veren yeni oluşumlardı. Büyük yıldızlar ya da yaratılışa geçmiş galaksi adaylarıydı. Daha sonra Hans bunlara Hünnes yani Aknokta diyecekti. 

Quantlar, atomaltı dünyasının, çok küçük parçacıklarıydı. Tezkirede sözü edilen aydınlık kuvvetler, bu quantların aydınlık  (gözlenebilir) olanlarıydı. Bunlar Einstein'den beri "foton" olarak adlandırılıyorlardı. Ama tezkire'de söylenenler, bildiğimiz fotonlardan da farklı kuvvetler, farklı maddeler, farklı parçacıklardı.

Quarklara gelince, onların öyküsü, anılmaya değer bir gizem öyküdür.

 

2)  Quarklar

Öykünün kahramanlarından biri olarak Hans şöyle anlatıyor:

"Los Angeles'taki UCLA Üniversitesi'ne bağlı Berkeley Laboratuary'de çekirdek fiziği uzmanı olarak, parçacık hızlandırıcılarında şef görevi yaptığım bir sırada, konum "Quark" denen parçacıkların doğruluğunu kanıtlamaktı. Hızlandırıcıların enerjisi yetersiz olduğu için bunları orada değil ama Hamburg'daki Patra hızlandırıcısında gözlemleyebilmiştim.  (1976)

Quark, Birleşik Alan Kuramları'nın öngördüğü bir parçacıktı." Diyor ve devak ediyor:  

"1963 yılında Amerikalı Murray Gell-Mann, yüzlerce mezonun quark denen bileşenlerden ikisinden, çekirdek parçacıklarının da  (proton, nötron) üç quarktan oluştuğunu ortaya koydu. İşte bu üçten öte quarkı arıyordum Amerika'da. Dördüncüsünü Glascow bulmuştu. Ve sayının altı olup olmadığını arıyordum. O sırada quarkları öneren Gell-Mann laboratuara çıkageldi. Kendi konusuyla uğraştığım için hemen benimle muhatap oldu ve tanıştık. Söyleşimizin bir yerinde birden aklıma geldi : Gell-Mann, niçin anlamını Dünya'da hiç kimsenin bilmediği, hiçbir sözlükte yazılı olmayan "Quark" kelimesini seçmişti? Öyle ya... Kimsenin anlamını bilmediği böyle bir sözcüğü, isim babasından başka kim bilebilirdi?

Bunu sorduğumda, aldığım cevaba şaşırdım. Gell-Mann, "Anlamını ben de bilmiyorum! Bu, cevapsız bir bilmecedir. Bu ismi rüyamdaki bir şiirde gördüm. Hiç okumadığım bir şairin kitabındaki bir mısra ile bağdaştırdım." diye açıklıyordu.

Bu konu o kadar ilgimi çekmişti ki, kendisinden ısrarla ayrıntılı ileri açıklamalar istedim. Anlattığına göre, mezonları en basit açıklayacak bir model için bütün gün ve gece zihnini yormuş, sonra sabaha karşı uyuyakalmıştı. Gell-Mann öğleye doğru gördüğü rüyasında, iki eline iki yumurta verildiğini, bunların markası olduğunu ve bu minik markayı inceleyince, küçük harflerle birinin üzerinde p+ diğerinin üzerinde n° sembollerinin yazılı olduğunu görerek, elektrik yükü işaretlerinden o yumurtaların proton ve nötron olduğunu hemen anlamıştı. Bu arada, elindeki yumurtalar, içeriden vurulan darbelerle hareketlenmiş ve kabuğu çatlamaya başlamıştı. Bir çift civciv çıkacağını ummasına rağmen Gell-Mann ürkmüş ve yumurtaları yere atmıştı! Yumurtalar parçalanınca, her birinin içinden birbirine yapışık üçer tane küçük bilye çıkmıştı.

Rüya görmeye pek alışık olmadığını söyleyen Gell-Mann'ın rüyası ilginçti. Rüya bu ya... Gell-Mann bu bilmecenin ne olduğunu, yüzü Noel baba tipinde, ondan zayıf ve kır sakallı (Klâsik batıdaki erkeklerin yatak kıyafeti) olan gece entarisi ve yatak takkesi giymiş, esrarengiz bir erkek kendisine kafiyeli üç beyit okumuştu. Gell-Mann bu şiiri ezbere biliyordu.

Ustabaşı Mark için üç karanlık,

Karanlık aydınlığın kuvvetidir.

Ustabaşı Mark için üç yay,

Yay; parlaklığın ibrişimleridir!

Ustabaşı Mark için üç quark,

Quark gerginliğin yabancısıdır!    

 

Son Mısra "quark is strange of tight" diyerek bitiyordu. Strange bilinmeyen, yabancı, tuhaf demekti. Tight ise sıkı, sızdırmaz, yapışık, sıkışık, perçinli, sıkışmak, sıkıştırmak anlamına geliyordu.

Gell-Mann şiirdeki son beyti anlamadığını söyleyince, rüyasındaki o esrarengiz kişi,  kendisine şair James Joys'un şiir kitabındaki o bölümü okutmuş ve gitmişti. Gell-Mann bu şiiri güçlü hafızası ile iyice ezberlemişti ama iyice yerleşmesi için de 3-4 kez tekrarlanmış rüya...Öyle ki, artık hiç duraksamadan şiiri okuyabiliyordu.

Bu rüya sayesinde Gell-Mann ünlü quark kuramını kurduğunu söyledi. "Bunda yadırganacak bir şey yok. Çünkü doğaüstü ilahî güç, öteki atom ve teknik araç modellerini kuranlara hep bu rüya muzipliğini yapıyordu!" diye ekledi.

Gell-Mann üniversite kitaplığında bu şair James Joys'un kitabını bulmuştu. Biçimi, kapağı her şeyi ile rüyasındakinin aynıymış kitap ve gerçek hayatında, bu kitaptan haberi bile olmamış ve okumamış. Ama kısmen rüyasında okumuştu işte! Gell-Mann tam bu noktada öyle bir şey söyledi ki, birden beynimde şimşekler çaktı ve irkildim. "Son iki dize dışında, şair iki beyti kitabına yazmamıştı. "Ne tuhaftır ki ben yazılmamış bölümü de okudum." demişti. Sıçradım!  Çünkü Hızır Tezkiresi'nde geçen "yazılmamışın söylenmesi" cümlesi tecelli etmişti!

Şiirin tamamını Gell-Mann'a okutarak not ettim. Bunun üzerinde kafa yoracaktım; çünkü yazgım beni bu işe bulaştırmıştı."

Tezkiredeki tüyo şu idi : Üçü zahirde aydınlık, üçü batında karanlık olan altı kuvvet vardır ki, kainat bunlar üzerine muharrektir. Cümlesinin üzerinde yedinci kuvvet vardır ki,  o altı kuvvet bundan çıkmaktadır. Aşikâr kuvvetler aydınlıktır ve tabiatı değişkendir. Üç karanlık kuvvetler ise zifirî, zımnî ve zulmettendir (Karanlıktır). Tabiatları sabittir. Üç aydınlık kuvvetlerine  hakim olan kef harfi :

Kef-Kürre

Kef-Zerre

Kef-Kuvve-i ırktır. Bunun ana işareti de Cim adlı şairin yazılmamış mısralarındadır.

Hans şöyle devam ediyor : "Gell-Mann başına gelenlerden iyice meraklanmış ve şair James Joyce'un ailesini bularak, onlarla telefonlaşmış, şair Joyce'un bir mısraını bilimsel buluşuna isim koymak için izin istemek bahanesi ile bir hafiye gibi aileye iyice yaklaşmıştı. 

Joyce hakkında aile bireyleri o sevinçle çok şey anlatmışlardı. Onun aile içindeki kısa adı "Cim"di! Şaire Quarkın ne anlama geldiğini kendileri de sormuşlardı. Fakat şair, "Onu yazdığımı kitap yayınlandıktan sonra fark ettim." demiş! Anlamını kendi de bilmiyormuş!"

Tezkiredeki bir sır daha ortaya çıkıyordu. "İsmi Cim olan bir Hristiyan şairin mısralarında yazılan ve yazılmayıp da söylenen" deniyordu. Yazılan belliydi. Yazılmayan fakat yazılanlarla tam uyum içinde olan ise, Gell-Mann'ın rüyasındaki beyitlerdi. Gell-Mann elbette bunlardan hiçbir şey anlamamıştı. Gell-Mann'ın anladığından sadece "Quark Kuramı" ortaya çıkmıştı. Ya anlamadıklarından kim bilir neler  ortaya çıkartabilecektik!

Daha sonra  şiir üzerinde türlü karşılıkları olan kelimeleri sözlükle çalışırken, bir şey daha fark ettim : Gell-Mann beni öylesine şartlamıştı ki, onun ifadesiyle, çocukluğunda mahallesindeki muslukçu ustası Mark zihninde yer etmişti. Bu yüzden, "Master Mark", "Ustabaşı Mark" ya da "Mark Usta" biçiminde yorumlanmıştı. Önce ben de öyle sanmıştım.  Ama sözlükte master kelimesinin asıl anlamı; temel, ana, baz, büyük demekti. Mark ise, alâmet, marka, işaret demekti. Yani master Mark,  "ana işaret" demekti. " S : 267

Buna göre, şiirin aslı şöyleydi :

 

Ana işaret için üç karanlık,

Karanlık aydınlığın kuvvetidir.

Ana işaret için üç yay,

Yay; parlaklığın ibrişimleridir!

Ana işaret için üç quark,

Quark gerginliğin yabancısıdır!    

Burada ilginç olan şu iki noktaya dikkat etmeliyiz: Bu üç beyiti Gell-Mann rüyasında ezberlemişti. Daha sonra Üniversite kitaplığında aranan kitap bulundu ve o kitapta yukarıdaki dizelerin son iki beyitinin olmadığı görüldü! İşte bu,"yazılmamışın söylenmesi"ydi. Tezkire "Her kim yazılmamış söylendiğinde onu vakti gelince idrak ederse, yedi mesani buutların (yedi katlı şifrenin) bâtındaki (derinindeki)  sırrını sebit ile sabit (yedi ile sabit olmuş)  kuvveyi ırkıyye esrarı ilahisine mazhar olur." diyordu. Sanki Sevgili Hans'ı anlatıyordu.

Burada dikkatinizi çekmek istediğim diğer konu da "Quark" sözcüğü.

Bu sözcüğü kullanan şair Jimi Joyce ve bu adam Hans'ın verdiği bilgilere bakılırsa hiç de tekin biri değil. Kendi yarıçapında bir Nostradamus! Bilinçsiz bir "kırklara karışık" tip. Çünkü ilerde değineceğimiz gibi daha başka şiir kitapları da var. Kendisiyle birlikte kimseciklerin anlamadığı lâflar etmeğe bayılıyor! Sonra da o söyledikleri ile ilgili birileri çıkıp, o şairin söylediklerini toparlayınca, hayâl gücünü aşan durumlar oraya çıkıyor.

Sanırım burada bir daha "Hristiyan kulak", "Müslüman kulak" deyimlerini hatırlamamız gerekecek. Ay'da kayda alınan seslerin nasıl Amerikalılarca saptırıldığını anlatmıştık. Bu konu derin konu. Hemen adamların günahını almamak lâzım; çünkü hepimiz için geçerli bir yanılsama ya da saptırma  olayı söz konusu.

Acaba ne demek istiyorum? Quarkın, İngilizce kulakta, "Kuvve-i ırk" sözcüğünün bir saptırması olduğunu söylemeye çalışıyorum! Gerçekten de Quark, Tezkire'de adı geçen "Kuvve-i ırk"tan başka bir şey değil. Demek ki, altıncı duyusu ile alıyor olsa bile, (belki de altıncı duyusu ile aldığındandır) şair, sözcüğü saptırmadan edemiyor. Böylece Bağdadî'nin Arapça "Kuvve-i ırk"ı, "Quark" olup çıkıyor! 

Hans'ın analizinde ise Quark, "Q-ark" oluyor. Ark, yay demek. Tezkire'ye dönersek;

Kef-Kürre

Kef-Zerre

Kef-Kuvve-i ırk

şöyle oluyor:

Q- Kürre

Q- Zerre

Q- Ark  

Böylece Quark'ın bir yaydan söz ettiğini anlıyoruz.

Peki "Kuvve-i ırk" ne?

Hans'ın açıklamalarında Quark, "Kuvve-i ırk" karşılığı olarak beliriyor. "Kuvve-i ırk" ise, "farklı enerji" demek. Burada "ırk" sözcüğü "farklılık" anlamını içeriyor. Bu farklı enerji, "quark" denen quantların ve giderek de evrenin yay gibi kıvrılan zarını oluşturuyor.

Şimdi o "yazılmamış ama söylenmiş" iki beyite bir daha bakalım:

 

Ana işaret için üç yay,

Yay; parlaklığın ibrişimleridir!

Ana işaret için üç quark,

Quark gerginliğin yabancısıdır!    

 

"Ana işaret için üç yay" deniyor. Bu ne olabilir?

Hawking'in etkisi ile noktasal quant yerine, uzun iğne biçimli quant anlayışına geçilmişti. "Bunların daha sonra dümdüz, kaskatı değil, bir iplik (sicim) ve yay gibi olduğunu akıl ettiler!" diyor Hans. Quant iplikçikleri, kuyruğu büzüşmüş biçimleri ile düğüm atılmış iplikçiklere benzer, bu yüzden onlara "String" yani "ip" denmiş. Bunların uçuca getirilmesi ile süper sicimler  (Super String) oluşur. "Bu sicimler yan yana gelerek bir  yüzey oluşturuyorlar. Bu yüzey, bir açık yayı andırıyor. Ve evrenin yay gibi kıvrık ve esnek membranını yani zarını meydana getiriyor. Hans "Bunlar zaman ve uzayın dört boyutunu esneterek, dört kuvvetin akıl almaz dehşetli gücünü yay gibi, amortisör gibi hafifletererk taşırlar." diyor. 

Ankebut  (örümcek)  Suresi'ne ismini veren ilgili âyetin asıl anlamlarından birinin,  quantların geometrik çekimsel yapısı olduğunu söylüyor.

Bu söylenenlerden yola çıkarak diyebiliriz ki, "Kuvve-i ırk" yani "quark", quantların ve evrenin yay gibi, parlak bir zardan oluşan yüzeyini oluşturan özel bir enerji, quark adını almış özel bir quanttır. Bu enerji ya da evrenin zarını oluşturan bu iplikçikler, aynı zamanda, üç aydınlığın üçüncüsü olarak, parlayan bir özelliğe de sahip. "Yay; parlaklığın ibrişimleridir!" denirken bu anlatılıyor!  "Yay" sembolünden, kavisli zarı anlamalıyız. "Ana işaret için üç yay" sembolünden ise, quantların önce noktasal, sonra iplikçik, daha sonra da zar olarak anlaşılmasını anlamalıyız. Üç yay, bu üç quark anlayışıdır.

 "Ana işaret için üç quark" Bu nedir? Şair burada üç çeşit quarkı işaret ediyor ve bu "üç quark" deyiminin ana işaret olduğunu söylüyor.

Son olarak : "Quark gerginliğin yabancısıdır!" deniyor. Bu, gerek quant iplikçiklerinin gerekse bu ipliklerin oluşturduğu evren zarının ya da yüzeyinin sert ve kaskatı olmadığı, esnek bir örümcek ağı biçiminde olduğu anlamına geliyor. Bir başka deyişle "yay"ın esnek olduğu anlamına geliyor.   

Buraya kadar anlattığımız Quark öyküsü "Tezkire ve Murray Gell-Mann" açısındandır. Şimdi bir de tarihsel süreç açısından quark'ın öyküsüne bakalım:

1940'larda Quantum Fiziği'nin en ünlü ismi Sinitro Tomanaga idi ve onun  tek tutkusu, Hadron dinamiğini oluşturmaktı. Onun bu gayreti Zig-Zag grubunun gözünden kaçmadı. Sonunda Tomaga'yı desteklemeye karar verdiler ve o küçük esrarengiz mektup yine ortaya çıktı! O mektup, mezonların güçlü çekirdek enerjisi için bir çözüm olamayacağını ama bu enerjinin açıklanması için bir geçiş kuramı olabileceğini söylüyordu. Bu geçiş dönemini hızla atlatmak için kendisine yardım edileceğini söylüyordu.

Sinitro Tomanaga'yı asıl şaşırtan, gerekli formüllerin boy boy mektupta bulunmasıydı. Ona düşen, bu formülleri birbiriyleni bütünleyip, kuramı inşa etmekten ibaretti. O da bunu kolayca yaptı ve 8 katlı simetrik Hadron Dinamiğini kurdu. 

Bu büyük bir başarıydı. Dünya Tomanaga'yı alkışlarken o bir mektup daha alıyordu. Ama bu mektup formül göndermiyor, onu İslâmiyet'e çağırıyordu. Eğer kabul ederse daha fazla bilgi gelecekti. Tomanaga bu talebe cevap vermedi ve o yüzden bir daha da mektup filan almadı.

O mektuplarda iki imza vardı. Birincisi Charles M. Alan, öbürü ise, Drakensberg'ti. Bu ikinci imza ise,  koordinatör'ün asistanı idi ve G. Zweig'ten başkası değildi. Zamanında o da o küçük gizli mektuplarla güçlü çekirdek enerjisine yönlendirilmişti. Kendisine Yukawa'nın mezon enflasyonuna temel bir çözüm bulması için görev verilmişti. Böylece yardımcılık görevini Cronnbjerg'e bırakarak ortaya çıkmak zorunda kaldı. Çünkü kendisine açıkta ihtiyaç vardı.

Zweig "Hızır tezkiresinin" ilgili bölümü üzerinde uzun uzun kafa yorduktan sonra şu açıklamayı yaptı: "Atoma bölünemez deniyordu, bölündü. Şimdi de mezonlar için aynı şey söyleniyor ama bunların da bölünmeleri ve altındaki temel parçacığa ulaşılması gerekiyor!"

Resmî bilim çevresi bu düşünceyi gülünç hatta çılgınca bulup geçmişti ama Zweig devam etti.1950'de, Nükleon'un benzeri olacak bu parça için Nüveon teriminin benzeri olarak "Newon" dedi. Adı üstünde "Yeni Parça" demekti bu. Ama bir türlü destek bulamıyordu. Destek bir yana, ilgi bile göstermiyorlardı. Ne ki, bir kişinin dışında. Kendisine yalnız bir kişi inanıyordu: Murray Gell-Mannn!

Bunun üzerine, hem koordinatör asistanı hem de Zweig, Gell-Mann'la çok yönlü temasa geçti. sonunda Gell-Mann Zweig'in "Newon"larının peşine düştü. Gell-Mann öyle bir şey bulacaktı ki, bu bulunan şeyin elektrik yükü kesirli çıkmalı ve çekirdeğin içini dışından ağır kılmalıydı.

Tezkiredeki şifre "Kuvva" ve "ırk"tı. Kuvva, kuvvetin çoğulu idi. Yani bir tek kuvvetten değil birden fazla kuvvetten söz ediliyordu. "Irk" "fark" anlamına geliyordu.

Tezkirede ismi "C" ile başlayan bir de şairden ve yazılmamış mısralarından söz ediliyordu. Gell-Mann, Zweig'in öylesine etkisinde kalmıştı ki,  ilgisini başka şeye veremez olmuştu. Derken bir düş gördü. Bu düşte, kukuletalı bir adam gece giysisi içindeydi ve iki elinde birer yumurta tutuyordu. Birinde nötron, öbüründe proton yazıyordu. Bu yumurtalar içeriden darbeleniyordu. Sonunda bunlar çatlıyor ve içlerinden civci yerine üç renkli bilya çıkıyordu! Sonra da bu ihtiyar Gell-Man'a bir kitap uzatıyordu. Bu kitabın içinde bir takım kısa şiirler vardı.

Aynı rüya, Gell-Mann bu mısraları ezberleyinceye kadar birkaç kez tekrarlanmıştı. Sonunda sıkıca bu mısraları ezberlemişti. Sonra bu kitaptan Zweig'e söz etti ve o da kitabın üniversite kitaplığında olduğunu hatırladı ve bir gün kitabı bulunca Gell-Mann'ı yanına çağırdı. Gelman'ın ezberlediği şiir o kitaptaydı! Kitabın yazarı İrlandalı James Joyce'tu ve böylece, Yukawa'nın mezon enflasyonundan sonra aranan daha temel maddeye giden yolun önü açılıyordu.

Sonunda 1963'de Gell-Mann Quarkları buldu. Bu bulduğu şey Mezonların ve bütün çekirdek parçacıklarının temel kurgusu, temel yapı taşıydı. Üstelik güçlü çekirdek kuvvetini,  buraya kadar denenenler içinde en son ve en güçlü biçimde bu buluş açıklıyordu. Ayrıca, Birleşik Alanlar Kuramına ilişkin bir tıkanıklığı da açıyordu.

Quarklarla, asal parçacıklar olduklarına inanılan proton ve nötronun da bir bileşim olduğu, onların da parçalarının bulunduğu anlaşılmış oluyordu. Bu buluş Gell-Mann'a, proton ve Nötron'un da, büyük bir enflasyonla hayal kırıklığı yaratan mezonun da sadece ikili Quarklardan oluştuğunu söyleme cesareti veriyordu.

Gell-Mann'ın öngördüğü ilk bir çift quark  (u)  ve  (d)  quarklarıdır.   (u) , up yani yukarı adını alıyor ve 2/3 elektirik yüküne sahip oluyordu. (d), "Down" yani aşağı demekti ve 1/3 elektirik yüküne sahipti. Temel parçacık sanılan proton  (uud)  idi. Yani iki yukarı bir aşağı quarktan oluşuyordu.  Nötron bir  (udd) idi. Yani bir yukarı iki aşağı quarktan oluşuyordu. Sonuç itibariyle proton ve nötron üçer quarktan oluşuyordu.

Quarkların ikili kombinezonu da mezonları oluşturuyordu. Mezonlardaki ayrıcalık, biri quark diğeri antiquark olarak quark çiftinin bir arada bulunmak zorunluluğudur.

Daha sonra yüksüz lambda hiperonu bulununca ve k-mezonlarının  (Kaon)  tuhaflığı için üçüncü quark yani s (Strange-tuhaf)  quarkı bir katalizör gibi davranıp u ve d quarklarını üçleyerek birleştiriyordu. Böylece yüksüz lambda parçacığı uds kombinezonu olup aynı zamanda yüksüz sigma (Σ ş) parçacığını da açıklar. Artı sigma  (uus)  ile eksi sigma  (dds)  ile gösterilir.  Eksi Omega ise (ΩŻ),  (sss) olarak gösterilir. 

Hızlandırıcıların gücü yükseldikçe parçacıkların sayısı hızla artıyordu. 1974'te Feza Güney, quark türlerini 6'ya bağlayınca 184'ü kolayca anlaşılabilir ve açıklanabilir olmuştu.

Quarklar Leptonları da açıklamaktadırlar, en son bulunan parçacıklar olarak, temel parçacığı bulmuş olma ümidi de vermektedirler ama quantacıların soru ve sorunlarını temelden çözmüş değillerdir. Sorunlar ve sorular devam etmektedir. Bu yüzden, pek çok quantacının sevinci kursağında kalmıştır ama yine de batı koordinatöründe "Tamam Z-Dönemi bitti. Q-Dönemi'ne geçebiliriz!" yargısının oluşmasına yardım etmiştir!

Öbür taraftan Quantum Fiziği "temel parçayı arama" serüvenine devam etmiştir.

Quarklar en başta  (u) ve (d) olarak iki tane öngörülmüşlerdi ve gerçekten atomun çekirdeğini tanımlıyorlardı ama daha sonra üç ayrı kola ayrılmak zorunluluğu doğdu. İkinci aile (Nuhas), üçüncü aile  (Şuvaz) ve dördüncü aile  (Şıhablar)  bulundu. Giderek quarklar aile olmaktan çıkıp kabileye dönüşüyordu. Üstelik bunların antilerini de göz önüne alınca quark dünyası kısa zamanda başlangıçtaki netliğini ve sadeliğini yitirmişti.

 

3)   Q-Dönemindeki Diğer Bilimsel Etkinlikler

Yukarıda Quarklara ağırlık vererek kısaca Q-Dönemini açıkladım. Aslında Q-Dönemi için yukarıda söylenenler, bu dönem için konuşulması gerekenlerin dörtte biri bile değildir. Bu dönem, bütününde bir çok buluş, olay ve açılımları da beraberinde getiren, verimli ama yorucu bir dönemdir. Ayrıca bu dönemdeki kuramsal çalışmalar, buluşlar ve gelişmeler bilinmedikçe Zig-Zag'ın bilim yönü ve Hızır'la bağlantısının anlam ve önemi anlaşılamayacaktır. O nedenle, okuyucunun canını sıkmayı göze alarak bu dönemi, becerebildiğim kadar ayrıntıya inerek vereceğim. Bu, küçük çapta bir "Çağdaş Fizik" tarihi yazmak anlamına da geliyor. Ancak bu bilim tarihinin özelliği, "Hızır Tezkiresi"ne bağlı olarak, onun rehberliği doğrultusunda yazılmış olacağından bildik bir bilim tarihi de olmayacaktır.  

Bu küçük girişten sonra Q-Dönemi'ni ayrıntılandırmaya girişebiliriz.

Hans kısaca, bu dönemi şöyle özetliyor:

Q-Kürre: Quasar

Q-Zerre: Quant  (Fotonlar)

Q-Kuvve-i ırk: Quark 

Quasarlar, quantlar ve quarklar, Q-Dönemi'nden söz etmeye başladığımızda verdiğimiz Tezkire metninin rehberliğinde bulunmuşlardı. Ancak verdiğimiz tezkire metni, bütünüyle Q-Dönemi için değil, her iki dönem için de bir başlangıç, bir tetikleyici idi. Dönem aslında şu Tezkire metni ile açılıyordu: "Giderken farkına varamadığımız,  dönüşte dikkatimi çeken yarı somut-yarı soyut evrenin birbirine değdiği hassas ve kıl kadar ince ara bölgede Ta-Ha ile Ya-sin birbiri ile üçte bir ya da üçte iki oranında birleşmek zorunda kalıyordu. Çünkü onları bir yandan tardiyyûn (Tardyon)  öte yandan tahayyün (takyon)  birbirine perçinliyor ve ister istemez bir bileşik zerrecik  oluyorlar. Bunlar iki evrenin arasında sanki kahverengi taştan  (tuğla)  duvar ya da bir su bendi gibiydiler. Bu kahverengi taş duvar olmazsa bend olmaz ve Nûr evrene hücum eder yakardı. O duvar her iki evrenin de katkısıyla ve ortak oluşmuştur. Ama varlığı çok gereklidir. Cisimler evreni öteye kaçmaktan, öteki Nûr'u bu yana gelmekten koruyor. O duvarın adı "kuvve"dir. Rengi de kahverengidir. Kuvveler kısmen maddî, kısmen soyut taneciklerdir. Fakat Nâr ve Nûr birbirlerine sadece bu yarı takyon yarı tardyon teğet bölgede işbirliğine zorunludurlar. Onun dışında birbirlerinden bağımsızdırlar."

"O iki soyut evren içinde nâr  (ateş-enerji)  haram derecesinde yasaktır. İki soyut evrende asla ateş yoktur. Tamamen Nûr'a boğulmuştur. Nûr, gökkuşağının mor lacivert ve mavi ve yeşil renklerinin karışımıdır. Alevli, ısılı ışıklı değildir. Sıfat olmayan yerde sıcak soğuk da olmaz. Ona kim değse kavurmaz. Yalazı yoktur. Gün ışığı gibi değil, soğuk aydınlık yayar.  (Flouresans gibi) maddi cisimler evreninde o Nûr noktasal zerrelere (fizik quantlara)  hapis olmuştur.

Ateş ise kırmızı, sarı, turuncu alevle yanar. Işığı vardır ve değeni yakar.

Yarı somut yarı soyut o sınır evreninde her iki tür (Nâr ve Nûr)  alevden bileşik melez olağanüstü bir alev özü vardır. O alevin karışımı Nâr ve Nûr'un üçe bölünüp bir ya da ikisinin birbirine karışımıdır.  (Açıkçası kuarklar. Nâr ve Nûr'un bu kesirleri birbirine toplandığında o sınır evrende bir tek renk yani kahverengi ışık oluştururlar. Bu kahverengi ışığı ne bizim (somut)  evren ne de öteki soyut evren bilmezler. Yalnızca teğet-sınır evrene mahsustur. Her iki âlem bu ışığı kendi yanlarından bakınca beyaz görür. Gerçekte sınıra ulaşan onun beyaz değil kahverengi olduğunu şaşkınlıkla görür. Maddenin merkezi de o kahverengi renkle tamam edilmiştir. O kahverenginin bileşenlerinde enerjiden  (Nâr)  kırmızı ve sarı, Nûr'dan da mavi rengin katılımı vardır.  (Doğada renk olarak kahverengi vardır ama kahverengi ışık yoktur) sınır evreninde  sıfattan ve isimlerden bir ve ikisi üçe tamamlanıp kahverengi olurlar. İsimler kuvve  (kuvvet)  kudretidir. Sıfat ise letafettir... O lâtifliği ikincil sıfatlarla tanımlamak gerekir. Onların tümü 24 sıfattır.

 Acip-Nefis-Sahih-Câzip-Ahsen-Sefil-Ulâ-Zemin-Zirve-Hürr-Lâtif

 Toplam 24 kuvve yaratılmıştır ki, bu kuvveleri  açıklamaya 4 unsur niteliği olan dört harf yeterlidir: Ta-ha ve Ya-sin

Bütün taneciklerin çekirdeği bu 24 kuvve ve dört unsurdan kuruludur. Üç tane kuvve  (Quark)  bir tane çekirdek ortaya çıkarır. Kuvveler  (Quarklar) sarı, kırmızı mavi olup üç temel renkten oluşur. Çekirdek ise kahverengidir. Başka renklerin ayırt edilmesi mümkün değildir."

Bu metin bu haliyle size pek bir şey söylemiyor olabilir. Oysa, bol çabalı ve verimli bir dönemi başlatmaktadır. Başlatmakta ve önemli bir devrim yaparak batının Fizik Bilimi'nde çok önemli bir değişimi gerçekleştirmektedir.

1900'lü yılların başında yola çıkan maddeci Fizik, 1915-1920 sıralarında, bütünüyle maddeci siyonistlerin eline geçmişti. Her şey madde idi ve tüm evren dört boyuttan ibaretti. Evrenin ötesi de yoktu, "ötecilik" diye bir şey de yoktu!

Yukarıdaki metin Zig-Zag'ın elinde öyle deşifre edildi, öyle bir çözümlendi ki, böylece Fizik bilimi, dört boyutluluğun dar alanından kurtarıldığı gibi, maddeye ilişkin bilgi de "Süper Uzay"a bir başka deyişle "takyon" kavramı ile soyut alana tırmandırıldı. Hans'ın deyimi ile söylersem, fizik Arz'dan soyut Arş'a uzanıldı. Bildiğimiz ya da bildiğimizi sandığımız uzaya bir de "Uzay üstü uzay" yani "Süper Uzay" ve hatta "Hiper Uzay" yani Kürsi eklendi. Bunu sağlayan, yukarıdaki metindi.

Yukarıdaki metinde aslında, dört boyutlu fizik evreni de içine alan başka bir evren modeli veriliyordu. Bu evrende dört boyutlu evren, küçük bir bölümü oluşturuyordu! Tezkire metninde verilen evren özetle şu bölümlerden oluşuyordu:

Kürsî: Kürsî quantlarından oluşan Hyper Uzay

Arş: Kürsî'nin altında yer alır. Yedi kattan oluşur. Alttan, yukarıdan aşağı son iki katı Yukarı Misâl Âlemi ve Aşağı Misâl Alemidir. Levhi Mahfuz, Süper uzay, Gri Hiçlik, hilbert Uzayı, Takyon  (Tahayyün) evreni de denir.

Ayırıcı kahverengi çizgi: Kaf Dağı'nın ve İfritlerin bulunduğu bölge. Quarklar alanı.

Fizik evren: Tardiyyun (Tardyon) evreni. Somut evren.

Bugünkü batılı Fizik Bilimi elbette bu kavramları bilmiyor. Ama bu arakesitle ilgili bütün quant türlerini ve özelliklerini biliyor. Bu siyonistlerin elinde olan bilime, İslâm'ın ve Tezkire'nin etkisini görebilmek için, bugünkü fizikte kullanılan kavramların aslında nasıl Arapça sözler olduklarını anlamanız yeterlidir.

Quarklar batılı fiziğin işte bu aslı kahverengi olan ama her iki evrenden de beyaz görünen arakesit evrenine girişten ibaretti.

Yukarıdaki metinde kendini ele veren Hızır Projesi, aslında evrenin açıklanmasını konu edinmektedir. Quark kısmı bu ana konunun küçücük bir parçacığıdır ve soyut evrenle somut evren arasındaki kahverengi o ince çizgiye, o ince sınıra özgü bir kavramdır.

Şimdi ilgimizi biraz daha bu kahverengi arakesite yöneltelim. Önce Tezkire metnine bakalım. Şöyle diyor: "Giderken farkına varamadığımız,  dönüşte dikkatimi çeken yarı somut-yarı soyut evrenin birbirine değdiği hassas ve kıl kadar ince ara bölgede Ta-Ha ile Ya-Sin birbiri ile üçte bir ya da üçte iki oranında birleşmek zorunda kalıyordu. Çünkü onları bir yandan tardiyyûn (Tardyon)  öte yandan tahayyün (takyon)  birbirine perçinliyor ve ister istemez bir bileşik zerrecik  oluyorlar. Bunlar iki evrenin arasında sanki kahverengi taştan  (tuğla)  duvar ya da bir su bendi gibiydiler. Bu kahverengi taş duvar olmazsa bend olmaz ve Nûr evrene hücum eder, yakardı. O duvar her iki evrenin de katkısıyla,  ortak oluşmuştur. Ama varlığı çok gereklidir. Cisimler evrenini öteye kaçmaktan, Nûr'u da bu yana gelmekten koruyor. O duvarın adı "kuvve"dir. Rengi de kahverengidir. Kuvveler kısmen maddî taneciklerdir, kısmen de soyuttur. Fakat Nâr ve Nûr birbirlerine sadece bu yarı tahayyün yarı tardiyyun teğet bölgede işbirliğine zorunludurlar. Onun dışında birbirlerinden bağımsızdırlar. "

"Yarı somut yarı soyut o sınır evreninde her iki tür (Nâr ve Nûr)  alevden bileşik melez olağanüstü bir alev özü vardır. O alevin karışımı Nâr ve Nûr'un üçe bölünüp bir ya da ikisinin birbirine karışımıdır. Nâr ve Nûr'un bu kesirleri birbirine toplandığında o sınır evrende bir tek renk yani kahverengi ışık oluştururlar. Bu kahverengi ışığı ne bizim (somut)  evren ne de öteki soyut evrende olanlar göremezler.  Yalnızca teğet-sınır evrene mahsustur. Her iki âlem bu ışığı kendi yanlarından bakınca beyaz görür. Gerçekte sınıra ulaşan onun beyaz değil kahverengi olduğunu şaşkınlıkla görür. Maddenin merkezi de o kahverengi renkle tamam edilmiştir. O kahverenginin bileşenlerinde enerjiden  (Nâr)  kırmızı ve sarı, Nûr'dan da mavi rengin katılımı vardır. Sınır evreninde,  sıfattan ve isimlerden bir ve ikisi üçe tamamlanıp kahverengi olurlar. İsimler kuvve  (kuvvet)  kudretidir."

" Toplam 24 kuvve yaratılmıştır ki, bu kuvveleri  açıklamaya 4 unsur niteliği olan dört harf yeterlidir: Ta-ha ve Ya-sin. Bütün taneciklerin çekirdeği bu 24 kuvve ve dört unsurdan kuruludur. Üç tane kuvve  (Quark)  bir tane çekirdek ortaya çıkarır. Kuvveler  (Quarklar) sarı, kırmızı mavi olup üç temel renkten oluşur. Çekirdek ise kahverengidir. Başka renklerin ayırt edilmesi mümkün değildir."

Quarkların dünyasına gerek deney gerekse çıkarımsal bilgi olarak girenler, burada anlatılanların ne olduğunu biliyorlar. Onlar burada anlatılanların kendi bilgileri ile birebir örtüştüğünü de biliyorlar. Ve artık biz de somut ve soyut evrenlerin arakesitinin Quarklarla ilgili olduğunu biliyoruz.

Bu arakesitle ilgili bilgilerin elde ediliş serüveninin quarklarla başladığını anlıyoruz. Quarklarla başlayan bu serüven, yine Tezkire rehberliğinde yapılan "arakesit" çalışmaları içinde "Gluonlar", "Quark Renk Dinamiği" ve "Rişonlar"dan da söz etmektedir. Bu kavramlar Zig-Zag'ın özel söyleminde geçen konu ve kavramlar değil, resmî bilim piyasasında gerçekleştirilmiş ve kabul edilmiş konu, kavram ve buluşlardır. Aynı zamanda, Tezkire deyimi ile Hristiyan buluşudurlar ama Zig-Zag'ın etki, rehberlik ve katkılarıyla! 

 

Gluonlar:

Q-Dönemi'nin tezkire açısından ağırlık merkezi, quarkların bulunuşudur. Ama Q-Dönemi sadece Murray Gell-Mann'ın quarkları buluş öyküsünden ibaret değildir. Döneme ilişkin başka etkinlikler, özellikle de temel parçacığı bulma yönünde yeni arayışlar ve buluşlar da vardır. Bunlardan biri "Gluonlar"dır.

Gluonların bulucusu da yine Murray Gell-Mann'dır. Onun quarkları bulması, önemli bir buluştu ama hiçbir buluş bilimin gelişmesi yönünden bakıldığında son olamaz. O nedenle, Quark Kuramı'nın da kısa zamanda önü tıkanmıştı ve bilimin ileri adım atmaya ihtiyacı vardı.  Bunun üzerine Murray Gell-Mann bir hamle daha yaptı ve "Gluon" kavramını ileri sürdü. Bunlar Quarkları bir arada tutan  (zamk görevi gören) bir enerji çeşidi idi. Güçlü Çekirdek Kuvveti'ni bunlar taşıyordu ve quark da gluon da ışığın dalga boyundan çok küçüktüler.

Quarklar aynı elektrik yüküne sahip olarak, ikili üçlü bir araya geliyorlardı ama bu durumu Quark elektrodinamiği açıklayamıyordu. Bunlar aslında, bildik elektrodinamiğe de karşı bir durum oluşturuyorlardı. Bunun üzerine quark çeşitleri renklerle gösterilip renk grupları olarak ifade edilmeye başlanınca, Quarkların da Gluonların da sistematiği çözülüverdi.

 

Quarklarda Renk Dinamiği

Q-Dönemi'nin önemli olay ve bulgularından biri de  Hızır Tezkiresi'nin sözünü ettiği "Quarklarda renk" konusudur. Tezkirede söylendiğine göre, evrenin soyut (Nûr) tarafı Gökkuşağının bütün soğuk renklerini içeriyordu: Mor Lâcivert, Mavi fakat somut (Nâr)  Ateş bölgesi Kırmızı, Turuncu, Sarı renklerini üstleniyordu. Sınırda ise, gök kuşağında yer almayan bir renk,  kahverengi bulunuyordu. Bu renk, sınırın her iki tarafından da yakından bakıldığında beyaz görünüyordu.

Bu bilgiler tıkanmış olan Quark-Gluon kuramlarının önünü açmıştı. Durgunluğa ve çaresizliğe mahkum Quark-Gluon kuramını bu renk dinamiği kurtarmıştı.

Bu renk aileleri ya da grupları oluşturmak fikrinin kökleri doğal olarak Tezkireye dayanıyordu.

Daha önce, quarkların bulunuşunda James Joyce'dan söz etmiştik. James Joyce, aslında Nostradamus gibi gizemli kitaplar ve şiirler yazmış olan bir yazardır. Hep bilmece şeklinde ve anlaşılmaz garip şeyler yazdığından kimse onu okumaz, o yüzden de o, kimse tarafından tanınmazdı ama hiç de tekin biri olmadığı Gell-Mann olayından sonra açığa çıkmıştır. Hans bu adam için, "Telepatide response-target özelliği vardır. Ama bazı kimseler bunları Amatör telsizci gibi yakalarlar. Örneğin, James Joyce böyle biri. Bu yakalama özelliğine argoca "Pick up" deniyor." diyor.

"Master Mark İçin Üç Kuark" adlı kitabında  yukarıdaki Badadî'nin kuarklar konusunda sıraladığı isimler ve nitelikler için bilmeceler, bulmacalar düzmüştü. Orada da yine Arapça'yı Amerikan kulağı ile dinlemişçesine sözcüklerle oynuyor ve Tezkire'de geçen 24 sıfata değiniyordu. 24 sıfattan bazıları için kullandığı terimler şöyle idi:  

Câzip-Cazibe: Jazebelle     Sefil-Süflî: Sophil                    Ahsen:  Axan  Zemin: Zemna             

Nefis-lezzet  : Liesette       Lâtif          : La tiffany              Acip  :  Agib  

Hürr-hürriyet: Harriet        Zirve         : Zirway             Ulâ    : Yula       

Glonlarda "Renk Dinamiği"ni anlatıyorduk. Quark Kromadinamiği üç renk üzerine kuruldu. Aslında bu renkler bildik ışınlarla ilgili değildir. Çünkü bir Quark ya da Gluon, ışığın dalga boyundan çok küçüktür. Buradaki ışıma ve renk, çok başka bir algılama ve ışımaya dayanmaktadır.

Quarklar bir araya geldiklerinde beyaz görünürler. Öbür taraftan, uygulamada Quarklara renk isimleri keyfi olarak verilir. Ama renkler yine de quarkların en temel özelliğidir. Bu renkler proton ve nötronun inanılmaz kararlılığını sağlarlar. Proton ve nötron birbirine dönüşür ama daha alt birimlere dönüşmez. Çünkü u ve d quarklarından yapılmışlardır.

Quantum renk dinamiği bize gluonların renk değiştirerek quarkları bir arada tuttuğunu göstermiştir.

 

Rişonlar (Lepto-quarklar)  

1984 yılında en net biçimiyle quarklar altı çeşide bağlanmıştır. Antiquarkları ile birlikte 12 etmektedir. Her biri üç ayrı renge sahip olduklarından bunlar çabucak 36'ya ulaşmaktadır. Her biri bir diğerinden farklı fakat 18 çift olarak eşleniktirler. Hans'a göre, kargaşanın temelinde "Çifter çifter yaratılış"ın anlaşılmaması vardır. Hans bu çifterlilik durumuna simetri diyor. Quarkların son durumu için, "Ne var ki, quarkların sadece çift sayıda olmaları gerektiğini söyleyebiliyoruz. Ancak Quarkların sayıca sınırlandırılabilmeleri için yürek ister!" diyor. Yani mezonlar gibi quarklarda da bir enflasyon vardır ve atomaltı dünyasında aranan temel parçacığı belirlemekten çok uzaktırlar. Ama quantumcuların da temel parçacığı bulma hevesleri son bulacak gibi değildir. Bu, onları quarkların da parçalanıp parçalanmayacağı, onların da bir birleşim olup olmadıklarını sorgulamaya götürmüştür. Hızlandırıcıların da gücü gitgide arttığına göre, ümit var demektir.

İşte bütün bu söylenenler çerçevesinde 1984 'de H. Harari de şansını denedi ve quarklardan sonra, onları da oluşturan parçacıklar olarak "Rişonlar'dan" söz etti. Rişonların bir başka adı "Lepto-quark"tır. Bunlar da bir çiftti. Birinci tür Rişonlara Tau-Rişonları dedi. 1/3 elektrik yüklüydüler. Diğerine ise, Nü-Rişon'u dedi. Bu ise, yüksüzdü. Bunlar leptonlarla Quarkları birleştiriyorlardı. Bozonları ve fotonları birleştiren Nötr Z parçacığı ile çok sıkı ilişkiliydiler ve hem zayıf hem güçlü çekirdek kuvvetini oluşturan bileşimin ürünüydüler.

 

Kaf Dağı Ve İfritler (Ephrates)

Tezkire'de sözü edilen somut ve soyut iki evren arasındaki o ince arakesitteyiz. Bağdadî bu ince çizginin iki taraftan kahverengi, içinden ise beyaz göründüğünü söylüyor. Bu arakesitle ilgili olarak daha sonra şu açıklamayı yapıyor:

"Maddi evrenin sona erdiği yarı somut yarı soyut alemde bütün zerreler dağ gibiydi! Hızır'ın rehberliğinde o acayip alemde biraz daha gezindik. Anlatmaya dilin yetmeyeceği acayiplikler, hoşluklar ve güzellikler yaşadık. O alemin sınırında, o güzellikler karşısında ölmeden öldük. Herhangi bir göz, tamamı soyut aleme yükselir veya geçerse görür ki,  bütün nitelikler yok olup tek bir Allah ismine gömülmüş olarak her bir isim zikretmektedir. O aleme Tanrı misafiri olan, kendini keyifli bir duygusal dalgalanmaya bırakarak hemen Tanrıya yakın olur ki, Tanrı da bunlar içinde Muhammed'e dost olanları tercih eder. Her kim o hoşluğu yaşasa, en yüce dağ doruğuna yükselmiş olur.

Ben de o güzel duygu ile kendimden geçip soyut alemden yarım somut aleme geçip büyük ve yüce bir zirvenin önünde edebimle küçüldüm. Yoldaşım Hızır o zirvenin sırrından bana söz etti. Onun bana söylediklerine göre, o dağ silsilesi, Kaf Dağı olarak bilinir. Kaf Dağı'nın zirveleri esen olup yamacı kısmen güvencelidir. Vadisi ise, kötü bir yer olup ifritlerle doludur. Vadi ve nehrin adı Fırat'tır. Ama o Fırat, Anadolu'dan çıkan Fırat değildir. Her kim Kaf Dağı'nın zirvelerinden birine ulaşırsa, diğer sekiz zirvesini de görür. Zakir âlim eğer ifrit vadisinde kalmışsa acele ile zikrine devam edip, buralarda fazla oyalanmamalıdır. Böylece, ifritlerin etkisiyle mecnun olmaktan kaçınıp, korunmuş olur.

Kaf Dağının 8 tepesinin her biri bir zakir âlimin ismini almıştır. Bu, o zakir âlimlere cenabı haktan bahşiştir. Her kim kendi özel zirvesine ulaşırsa, diğer bütün zirveleri görür. O 8 zirveli Kaf Dağı silsilesindendir.

Vadide zikir,  meddü cezr gibi yataydır; bu yüzden de tehlikelidir. Yamacın zikri de yataya meyillidir. En iyisi zirvedeki zikirdir. O, dikey dalgalar oluşturur. Osilasyonu indi çıktılıdır. Kendi özel zikri ile Kaf Dağı'ndaki kendi özel tepesine ulaşan zakir âlime diğer  zirveler de aşikar olur.  Böylece, Kaf Dağı silsilesinin 8 dağını görür ve anlar.

Yoldaşım Hızır, bildiği için hepsinin adını söyledi: İlki en yücesi olup Hz. Alinin ilim makamıdır. Bu nedenle Ayn (Göz) Dağı denir. Sonraki sadece "Dağ" olarak anılır.  Üçüncü dağ "Taç Dağı" "Durrağ Dağı", "Hadid Dağı", "Fein Dağı", "Gayn Dağı" ve "Hayy (Hayat)  Dağı"dır. Hayat Dağı, Göz dağından sonra en görkemlisidir. Hepsine birden Kaf Dağı denmiştir. Benim gibi,  Hızır yoldaşı olan batılı gariblerimin her birinin ismine uygun ve uyumlu olan 8 dağdan oluşmuş olan Kaf Dağı silsilesinin sırrını, yarı soyut alemden tamamı soyut aleme mükaşefe yoluyla değil, batınî  (gizli) bilimler yoluyla da değil, dışarıdan yapılan bilim yoluyla ulaşan zakir bilgin çözecektir. Bu bilgin hem o dağı hem de o dağın sırrını çözmüş olacaktır. Çözümün ipucu; o dağların hepsinin uzaktan kahverengi, yakından sarı, lâl ve mavi renklerden oluşmasıdır.  Yoldaşım Hızır ile temaşa eylediğim yarı soyut aleme ilim, ayrıntılı olarak ulaşıp da başarılı olursa, bu ilahî bilgilerin mührü gariplerim için açıla. Emanetin verilmesi için tarafımızdan alamet beklene. Alametin işareti Kaf Dağının  8 tepesinin ismi ecnebi gariplerimin ismiyle mütenasiptir. O yakınlarımın adları sekize tamamlanınca işaret sayıla ve tezkire teslim edile."

Şimdi şu tezkire metnini biraz inceleyelim. Ne deniyor? Ve denenler neyle ilgili?

Bir kere önce Hızır'la birlikte bir gezintiden söz ediliyor. Bu "gezinti" neyin nesi? Nasıl bir şey? Bu konuda maddeci-siyonist bilim adamlarının egemen olduğu batılı bilim piyasasının oluşturduğu batılı entelekyasında bu sorunun cevabı yok. Yok, çünkü ustaca "öte" yasaklanıyor. İnsanlara dört boyutla sınırlı bir evren sunulmuş. Böylece düşünce dar bir alana hapsedilmiş. Ben buna "Kısa Farcılık" diyorum. Ama şu da var ki, yenilerde parapsikolojinin metafiziğin yerini aldığı bir yeni yapılanış içinde "New age" adı altında bir spritüel periyot açılıyor ve insanlar artık, parapsikoloji sayesinde dört boyutla sınırlanmayı kabul etmiyorlar. Duyu dışı algılama adı altında, başka bir gözün, başka bir algılamanın farkındalığı hızla açığa çıkıyor. Ve Zion yandaşları bu yeni patlama ve açılışın karşısında artık maddeci görüşü egemen kılmakta zorlanıyorlar. 

Hatta Uri Geller'in parapsikolojiyi tahrik ettiği düşünülürse, maddeciliği kullanan Ziontik eğilimin kötü bir paradoksa düştüğü söylenebilir. Sonuçta, böyle bir Hızır Tezkiresi metni var ve bu metin karşısında, o eski yasaklayıcı, tabular koyucu maddeci bir despotizm yok artık. Zamanımız insan zihni, böyle bir metin karşısında "Hadi ya sen de!" diyecek durumda değil, "Olur mu olur!" diyebilecek durumda. 

Gerçekten olur mu dersiniz? Yani Bağdadî, Hızır denen varlıkla böyle bir deney, böyle bir "gezinti" yaşamış olabilir mi? Benim kanaatim o ki, "medarı maişet" sınırlamasının dışındaki tüm zihinler artık "Olur mu olur!" deme çizgisinde. Hele biraz parapsikolojiye bulaşmış bir zihinse bu, o zaman sanırım göbek ata ata olur hem de!

Peki... Duyu dışı algılama ile deney yapan biri vardır. Bu kişi Bağdadî'dir. Yanında bir de "Zamanın Efendisi" dediği yetkin bir varlık vardır. Bağdadî bu varlığın gözetiminde parapsikolojik bir deneyim yaşamaktadır. Bu deneyde, somut ve soyut evrenlerdeki gözlemlerini dile getirmektedir. Bu dile getirdiği şeyler aynı zamanda Batılı-Müslüman bilim adamı olan Zig-Zag grubu için şifrelerdir. Onlar bu şifreleri aça aça bir yandan Batı Bilimi'ni geliştirirken bir yandan da Mehdî'nin ikinci gelişi için Dünya'yı bilim ve teknoloji yönünde hazırlamağa çalışmaktadırlar.

   Yukarıdaki metinde ilkin varlığın üçe ayrıldığını görmekteyiz. Somut (Tardiyyun) evreni yani fizik-nesnel evren. Kahverengi görünen bir sınır ya da ara kesit... Üçüncü olarak da "Tahayyün Evreni" dediği soyut evren.

İşte süper uzay budur. Yapısı takyon denen yapı elemanından oluşur. Burada ne nitelik ne de nicelik vardır. Oradaki duyumlama ve duyumsama nesnelere, sıfatlara ve birimlere ilişkin değildir. O yüzden insan kendini Tanrıya daha yakın hisseder.   

"Her kim o hoşluğu yaşasa, en yüce dağ doruğuna yükselmiş olur." diyor ve sonra ekliyor: "Ben de o güzel duygu ile kendimden geçip soyut alemden yarım somut aleme geçip büyük ve yüce bir zirvenin önünde edebimle küçüldüm." diyor. Yani bir yarı soyut evrenden, bir arakesitten söz ediyor. Sonra da bu arakesitin bilgisini vermeye başlıyor. Büyük ve yüce bir dağdan söz ediyor. Bu dağın adının Kaf Dağı olduğunu söylüyor.

Kaf Dağı?

Acaba bize masal mı anlatıyor? Eğer bazı mitolojik olay, kişi, isim, kavram ve sembollerin gelecekten geçmişe taşınmış şeyler olabileceğini sezinleyebildiyseniz, söylenen neden gerçek olmasın? Kaf Dağı'nın ne olduğunu kim biliyor? Neden sadece masallarda geçen bir isim olsun? O masallara o isim nereden geldi? Durup durduk yerde bir "Kaf Dağı" uydurmanın olasılığı yüzde kaçtır? Deniz kızının nasıl uydurulduğunu anlamak kolay ama Kaf Dağı için aynı kolaylıktan, zihinsel çıkarımdan ve yakıştırmadan söz edemeyiz. "Hayalet" bile "Gibi gelme" olabilir ama Kaf Dağı öyle değil. Hiç umulmadık sipsivri bir deyim. Deniz kızı gibi kırpıp kırpıp birleşterme değil. Hayalet gibi bir yanılsamadan türemiş de değil. Masallarda hiçbir bağlantı ve anlama bağlı olmaksızın yer alan bir kavram. Gerçekten de acaba "ötelerde" ve "Hayalî" olan adına mı uydurulmuş yoksa bizim için hayalî ama soyut evrenle somut evren arasında gerçek bir oluşum mu? Ve bu oluşumu Bağdadî bize duyu dışı algılama ile yaptığı bir gezintiden anı olarak mı anlatıyor?

Süper uzay ve onun yapı maddesi olarak Takyon'un kavram olarak bu tezkireden çıkarılıp resmî bilim piyasasına sürüldüğünü bilmem fark edebiliyor musunuz? Yani siz istediğiniz kadar Tezkire'de söylenenleri uçuk-kaçık ya da hayalî bir atmaca tutmaca sayın ama Zig-Zag'çılarca nasıl deşifre edilip resmî bilim piyasasına sürüldüğünü de görün!

  "Yoldaşım Hızır o zirvenin sırrından bana söz etti. Onun bana söylediklerine göre, O dağ silsilesi, Kaf Dağı olarak bilinir. Kaf Dağı'nın zirveleri esen olup yamacı kısmen güvencelidir. Vadisi ise, kötü bir yer olup ifritlerle doludur. Vadi ve nehrin adı Fırat'tır. Ama o Fırat, Anadolu'dan çıkan Fırat değildir. Her kim Kaf Dağı'nın zirvelerinden birine ulaşırsa, diğer sekiz zirvesini de görür. Zakir âlim eğer ifrit vadisinde kalmışsa acele ile zikrine devam edip, buralarda fazla oyalanmamalıdır. Böylece, ifritlerin etkisiyle mecun olmaktan kaçınıp, korunmuş olur." diyor. Birilerinin daha gelip buraları göreceğinden çok emin yani.

Sonra, bir şey daha..."Yoldaşım Hızır, bildiği için hepsinin adını söyledi: İlki en yücesi olup Hz. Alinin ilim makamıdır. Bu nedenle Ayn (Göz) Dağı denir. Sonraki sadece "dağ" olarak anılır.  Üçüncü dağ "Taç Dağı" "Durrağ Dağı", "Hadid Dağı", "Fein Dağı", "Gayn Dağı" ve "Hayy (Hayat)  Dağı"dır. Hayat Dağı, Göz dağından sonra en görkemlisidir. Hepsine birden Kaf Dağı denmiştir. Benim gibi,  Hızır yoldaşı olan batılı gariblerimin her birinin ismine uygun ve uyumlu olan 8 dağdan oluşmuş olan Kaf Dağı silsilesinin sırrını, yarı soyut alemden tamamı soyut aleme mükaşefe yoluyla değil, batınî  (gizli) bilimler yoluyla da değil, dışarıdan yapılan bilim yoluyla ulaşan zakir bilgin çözecektir." diyor. Yani bir takım bilim adamlarının bilim yoluyla Kaf Dağı'na ulaşabileceğini söylüyor.  "Bu bilgin hem o dağı hem de o dağın sırrını çözmüş olacaktır. Çözümün ipucu; o dağların hepsinin uzaktan kahverengi, yakından sarı, lâl ve mavi renklerden oluşmasıdır." diyor. Sonra da kendinden çok emin bir biçimde "Yoldaşım Hızır ile temaşa eylediğim yarı soyut aleme ilim, ayrıntılı olarak ulaşıp da başarılı olursa, bu ilahi bilgilerin mührü gariplerim için açıla. Emanetin verilmesi için tarafımızdan alamet beklene. Alametin işareti Kaf Dağının  8 tepesinin ismi ecnebi gariplerimin ismiyle mütenasiptir. O yakınlarımın adları sekize tamamlanınca işaret sayıla ve tezkire teslim edile." diyor. Yani bir takım Zig-Zag'çıların bu Kaf Dağı'nın bilgisine bilim yoluyla ulaşabileceğini söylüyor ve "Fukarai Garbiyye"sine mesaj veriyor. Yani o 8 tepeye isimleri denk gelen batılı Zig-Zag'çı bilim adamlarının tamamlanması halinde, bu metnin batıya gönderilmesini ve varlığın soyut-arakesit ve somut olarak üç bölümde ele alınıp açıklamalarını söylüyor. Takyon ve Tardyon kavramlarının siz ne olduğunu sanıyordunuz?

Peki o 8 tepeye denk gelen Zig-Zag'çı bilim elemanları Dünya'ya gelmişler miydi? Gelmemiş olsalardı bu metin batıya gönderilmiş olmazdı elbet! Hans'ın belirlemesine göre bu dağlar, bu dağların ve Zig-Zag grubundaki karşılığı olan bilim adamlarının isimleri şöyleydi:   

Ayn (Göz) Dağı: Adelberg'dir ve "Kutsal Dağ" anlamına gelmektedir. 

Cebel: Berg, Bergen, Bergier

Taç Dağı: Kronbjerg'dir. Cronn Taç, Bjerg ise Dağ demektir.

Durrağ Dağı: Drakensberg

Hadid=Demir Dağı: Eisenberg'tir. Eisen Demir, Berg ise, Dağ demektir.

Fein Dağı: Feinberg'dir. Bunlar üç tanedir.

Gayn Dağı: Geinberg'dir. Gein, gayn okunur. Berg ise dağ demektir.

Hayy (Hayat) Dağı: Heiberg yani Axel Heiberg'tir.

İşte bu liste tamamlandıktan sonra Tezkire'nin bu kısmı açıldı ve iki ayrı yapılı evren üzerinde çalışmalar başladı. Aslında, Tezkire bu haliyle yeterli olmamıştı. Yani tahayyün  (Takyon) ve Tardyon evrenleri hakkıyla anlaşılamamıştı. İki âlem batılı fizikçilerce bulunmalı ve o kahverengi sınır çizgisi kesin bir bilgi haline getirilmeliydi. Sadece matematikle değil deneyle de gösterilmeliydi somut ve soyut evrenler.

Ekim Bey'in elindeki metinler Arapçadan Osmanlıca'ya çeviri idi. O da o ara pek bir şey söylemiyordu. Acaba çıkış neredeydi? Çıkış şuradaydı: Axel Heiberg daha önceden Hızır Tezkiresi'nin tamamını ele geçirmişti. Bu kopyanın üzerinde İngilizce, Almanca ve Arapça notlar düşmüştü. Bu bölümle ilgili kısım şöyleydi:

"İçinizden mümin ilim adamları ve kadınların bir kısmı şunu bileceklerdir: İlahî zikir ZİKZAK çizer. Gelgit alemi gibi ZİKZAK ÇİZMEZ. BERG UND TRAPP  (İndi çıktı) biliniz ki, indi sizi iki boyutluya indirir. Fakat çıktı  (Berg)  çok boyutluya çıkarır. O çıktılar  (Berg'ler) birer sıradağdır. O Berg'ler sıradağ silsileleridir. Ard arda eklenir. Onlara Kaf Dağları denir. 8 tanedir ve en ulu tepesi High (Hei  kastediliyor) bilseydiniz, siz de bu zincire eklenmek için koşardınız. O 8 Kaf Dağı (Aoht gebirge)'nın diğer tepeleri sırayla şunlardır:   (Ay, el), Wendoo, Kronen (Taç demek), Draken  (Güney Afrika'da korkunç bir dağ), Eisen (Almanca demir), Fine  (Almanca Fein), Gein (İngilizce Guine), Hei (İngilizce High) "

Bu açıklamalı notlarla yazılmış tezkire metni, Zig-Zag'çı bilim adamlarının önünü açmıştı. Takyon evrenine  (Süper Uzay'a) yönelik çalışmalar bundan sonra hız kazanacaktı.

 

Süper Uzay

Öyle görünüyor ki, Q-Dönemi, Tezkire'deki büyük plâna bağlı olarak, üçüncü aydınlık olan quarkların bulunuşundan sonra, ötelere, bir başka deyişle Hiper uzaya doğru bir bilimsel tırmanıştır. Bu, Tezkire'de adı geçen TA-HA serüvenidir. Şimdi, bu TA-HA yolculuğu olarak Süper Uzay'dan söz edeceğiz.

1972'de Güçlü Çekirdek Kuvveti'ni çözümleyen Zig-Zag, fizik evrenin üst katı olarak bir Süper Uzay'dan söz etmeye başlamıştı. Neydi bu Süper Uzay?

Süper Uzay, fiziği oluşturan quantların da üzerinde bir üst uzay ya da bir üst kattır. Buraya "Uzay üstü Uzay", "Süper Uzay", "Blok Evren", "Gri Hiçlik", "Esîr", "Kolektif Bilinçaltı", "Takyon-Nûr âlemi" de denmektedir. Hans, Levhi Mahfuz'un burada, bu katın da altında olduğunu, "Aşağı Misâl Âlemi" denen yerde olduğunu söylemektedir.  

Hans'ın Kur'anî çıkarımına göre, biz evren balonunun zarında yaşamaktayız ve buradan fizik araçlarla çıkma şansımız yoktur. Ancak Karadelik Tünelleri aracılığı ile, ışık hızını aşarak, evren küresinin çap doğrultusunda dışarıya çıkma şansımız vardır. Yani bir karadelik bizi ışık hızının üstünde bir hızla fizik kürenin dışına atabilir. Bu atılışın ardından geleceğimiz yer, işte bu Süper Uzay'dır. Bu, elbette ki, çok yüksek bilgi ve teknoloji gerektiren bir şeydir ama Hans'a göre olanaklıdır. 

Ona göre Süper Uzay, karadelik tünellerinin oluşturduğu sicimler, bu sicimlerin oluşturduğu örümcek ağı evrenidir.

Süper Uzay'ın literatürdeki asıl bulucusu Hilbert'tir. O yüzden Hans sık sık Süper Uzay yerine "Hilbert Uzayı" ya da Hilbert-Feinberg Uzayı" da der.

Hilbert uzayı Planck uzayının bittiği yerde başlar. Yani sıfıra yakın bir mekandır. Burası artık dört boyutlu evren değildir. Fiziğin üzerinde bir başka uzaydır. Adı da resmî bilim çevresince onaylanmış "Süper Uzay"dır.

Hilbert, Süper Uzay kavramı ile birlikte soyut matematik uzaylarını da ortaya koymuştu. Nokta kadarcık bir mekanda bir kitabın sayfaları gibi sayısız iç içe uzay zamanların yani paralel evrenlerin olduğunu gösterdi. Hilbert'in matematik uzayı Gauss, Riemann  ve Lobaçevski gibi bir tane olmakla sınırlı değildi. Ya da Wundt uzayı gibi sadece bir çift de değildi. Sonsuz sayıda idi ve hepsi de Planck Sabiti'nden küçüktü. Quantlaşma sınırının ötesindeydi.

Hans takyon kuramı için işte bu uzayı kullanmıştı. Takyonların mekanının bu mini Hilbert uzayı olduğunu söylüyordu. Bu bölgenin enerji fiziğini Feinberg bulmuştu. Hans'a düşen ise,  madde fiziğini bulmaktı. Bu, soyut manâ aleminin elden geldiğince birimleştirilmesi idi. Çalışmaları Hans'ı gide gide Quantum fiziği ile hesaplaşmaya götürdü. Çünkü Hilbert'ten gelen esin, asıl varlığın hiç de madde ve enerji parçacıklarından oluşmadığını, bu parçacıkların her birinin aslında bir tünel ağzı olduğunu ve evrenin bu tünellerin oluşturduğu bir örümcek ağı yapısında olduğu idi. Yani, madde de enerji de başka bir kaynaktan geliyordu. Hilbert uzayı bu kaynağın mekanıydı ve kaynak da içinde bulunduğu mekan gibi soyuttu. 

Hiç kuşkusuz, Hans'ın bu açıklamalarına gelinceye kadar uzun bir araştırma süreci gerekiyordu. Bir başka deyişle, Hans'ın bu açıklamalarına gelene kadar, uzunca bir zamanın geçmesi gerekiyordu. Bu yüzden, bu açıklamaların hiç kuşkusuz, hatırı sayılır bir alt yapısı vardı.

Aslında, Süper Uzay doğrultusundaki çalışmalar, 1940'larda başlıyordu. 1940'larda, Tezkire'nin rehberliğinde K. M. Allein, soyut kütle kavramına asılmaya başlamıştı. Öyle ki,  sonunda, müslim ve gayri müslimlerden oluşan bir ekip oluşturuldu.  Bu ekip soyut kütleye ne anlam verilebileceğini düşünmeye başladı. Ekibin başı da Oreste Myron Blanuik idi. 1940'lı yıllarda o, önce soyut kütlenin matematiksel analizine girdi. Ve Sommerfield'in matematik formüllerini ilerletti.  Daha sonra, soyut kütle kavramının rölativiteye aykırı olmadığını ispatladı ama quantum fiziğine aykırılığını gideremedi.

Feinberg onun başarılarını daha da genişletip değişik alanlara uyguladı. 

Önce kütle kavramı üzerine gidildi ve hareket halinde olanla duran cismin kütlelerinden söz edildi. Bu iki ayırım tutmayınca "Öz Kütle" kavramı ortaya atıldı. Blaniuk bunu önererek evrensel kütleyi ikiye ayırdı:

a)      Öz kütlesi sıfırdan küçük  (hızı ışık hızından büyük) olanlar, "Takyon evreni"

b)      Öz kütlesi sıfırdan büyük (hızı ışık hızından düşük) olanlar: Tardyon evreni.

Tezkire'de bu ikili ayırım "Üstü TA-HA, altı Ya-Sin'dir evrenin!" diye veriliyordu. Blanuik'in ayırımından da anlayacağınız gibi, biri Ya-Sin öbürü Ta-Ha evreni idi. 

Yanlardan bakıldığında beyaz görünen ama aslında kahverengi olan bir çizgi ortalarından geçip bu iki evreni ayırmakta idi.  Bu cebirdeki sıfır sayısına denkti. Böylece beyaz çizginin altı Tardyon ya da "Yasin", kahverengi çizginin üstü ise, Ta-Ha, Tahayyün ya da Takyon oluyordu.

Tardyon ve Takyon Blanuik'in önerisidir.  Takyon soyut kütle yerine kullanılmıştır.

Soyut Kütle önce matematiksel olarak Blanuik tarafından tamamlandı.

Daha sonra, takyonların kütle doğasını Geinberg; enerji ve sonsuz özenerji doğasını da Feinberg tanımladı.

Feinberg ışık hızının aşılabileceğini ve hatta bunun bir sıçrama biçiminde yapılabileceğini gösterdi.

Sonra Cerenkov sahne aldı ve Feinberg'in formülleri ile ışık hızının sabitliğini karşılaştırdı. Buradan iki sonuç çıkardı:

a)      Takyonlar özel bir ışımaya yol açıyorlardı. Bu ışımaya Cerenkov ışıması dendi.

b)      Takyonlar vardı ve çiftti. Birinin özkütlesi sıfır, enerjisi sonsuzdu, öbürünün öz kütlesi sonsuz, enerjisi sıfırdı.

Bu aşamadan sonra gelişmelere bir durgunluk geldi. Çünkü bu yetenekli ve uzman ekip hızlı bir patlama ile düşünceleri çoğaltıyor ama sistemli bir bütün haline getiremiyordu. Böylece takyon kuramı, sistemli bir bütün haline gelemiyordu. İşin bu kısmı da sevgili Hans'ın omuzlarına yüklenmişti.

O, önce Feinberg uzayı ile Hilbert uzayının aynı olduğunu ve takyonların mekanının burası olduğunu göstererek böylece belirsiz olan takyonlara bir mekan sağlamıştı.

Hilbert uzayı Planck uzayının bittiği yerde başlıyordu. Onun için burada quantlaşma olamazdı. Oysa Quantum fiziği, insanları ille de bir quantlaşmanın olmasına şartlamıştı. Takyon kuramının gelişmesi en çok da bu noktada gelip gelip duruyordu. Oysa takyonların hiç de quant olmaları gerekmiyordu. Quantlaşmadıkları  için bu takyonların antilerinin de olması gerekmeyecekti.

Feinberg'in takyon enerjisi bulgusunu sonsuz öz enerji olarak belirleyip sınırladıktan sonra Hans, takyon evreninin levitasyon  (Yukarı düşme yani ters çekim) özelliğini bulmuştu. Takyonların negatif Hilbert uzayında bulunduğunu, zamanın reel olduğunu ve ters aktığını  da bulgulamıştı. Böylece takyon dünyasında ters akan bir nedenselliğin ve zamanın olduğunu, bu durumun da bizim zaman ve nedenselliğimizi bozduğunu söylüyor. Aynı konu üzerinde çalışırken Hans, Cerenkov ışınlarının canlılarda Kirlian ışıması olarak göründüğünü, ışımayan türünün ise, Kozirev zaman enerjisi olduğunu bulgulamıştı. Ayrıca kozmik ışın fotoğraflarında takyon izini de göstermişti. 

Takyon Kuramı oluşturulurken yaşanan durgunluğun giderilmesini aslında Hilbert'e borçluydular. Çünkü Hilbert, soyut matematik uzaylarını ortaya koymuştu. Nokta kadarcık bir mekanda bir kitabın sayfaları gibi sayısız iç içe uzay zamanların yani paralel evrenlerin olduğunu göstermişti. Hilbert'in matematik uzayı, sonsuz sayıda idi. Ve hepsi de Planck sabitesinden küçüktü. Quantlaşma sınırının ötesindeydi.

Hans takyon kuramı için işte bu uzayı kullanmıştı. Takyonların mekanının bu mini Hilbert uzayı olduğunu söylüyordu. Bu bölgenin enerji fiziğini Feinberg bulmuştu. Hans'a düşen ise,  madde fiziğini bulmaktı. Bu, soyut, manâ aleminin elden geldiğince birimleştirilmesi, nicelleştirilmesiydi. 

Çalışmaları Hans'ı giderek Quantum fiziği ile hesaplaşmaya götürüyordu. Çünkü Hilbert'ten gelen esin, asıl varlığın hiç de madde ve enerji parçacıklarından oluşmadığını, bu parçacıkların her birinin aslında bir tünel ağzı olduğunu ve evrenin bu tünellerin oluşturduğu bir örümcek ağı yapısında olduğunu söylemeye yönlendiriyordu. Ona göre, Bağdadî'nin okuduğu Kur'an'da, Vakıa Suresi'nin üzerinde sakladığı 11 düğümlü ibrişimin de işaret ettiği gibi,  evren 11 boyutlu örümcek ağı idi.

Bu, Hans'ın söylemi idi. Ve Hilbert'in getirdiği problemin aşılmasını sağlıyordu. Ama Zig-Zag hâlâ Hilbert'e takılı kalmıştı; çünkü Hilbert kaba fiziğin aşılmasını sağlamıştı ama getirdiği süper uzay, Tanrının yerini alıyordu. Çünkü bu uzay kendini yaratamıyordu ve her şeyi yaratıyordu! Böylece Tanrı Süper Uzay'la eş anlama geliyordu ki, böyle bir durum, İslâm'da tenzih anlayışına tersti. Varlığı Kur'anî verilere uydurmaya çalışırken Zig-Zag, varlığı Tanrılaştırma çelişkisine düşmüştü!

K. M. Allein yine harekete geçti ve ilgili kişilere gönderdiği mektuplarda Hilbert'in sonlu sonsuzunun aşılıp ilerisine geçilmesini istiyordu.

 

Elif Noktaları

Böylece sonsuz da aşılıp, ötelerin ötesine geçilecekti! Bir başka deyişle, evrenin bütünlüğü açıklanacak, fiziği de metafiziği de kuşatan bir varlık tablosu çizilecekti. Böylece, dinle bilim, tümevarımla tümdengelim buluşturulacaktı!

En önemlisi de somut ve soyut evrenler bir evreni teşkil etmek üzere aynı bütünün parçaları haline getirilecekti. Böylece, gerçek "Büyük Birleşim Kuramı" Zig-Zag tarafından insanlığa sunulmuş olacaktı.

Bu planın en büyük zorluğu, sonsuzu aşmaktı ama eğer insan aklı evrenden de büyükse, bir çıkış yolunun bulunması ve bu planın gerçekleşmesi gerekirdi!

İşte bu hedef, heves ve heyecanla K. M. Allein harekete geçmiş ve ilgili kişilere gönderdiği mektuplarla Hilbert'in sonlu sonsuzunu aşıp daha ileri gidecek bir kuramın oluşturulmasını istemişti. 

Hilbert'in sonsuz uzayının sonlandığı yerden sonra ne olabilirdi? Bu soru Arjantinli L. Jorge Borges'in de kafasına fena şekilde saplanmıştı.

Bir gün Mekke'den postalanmış İngilizce bir mektup aldı. Müslüman olması ve en yakın bir müftüye gidip "Kelime-i Şahadet" getirmesi isteniyordu. Ayrıca konusu ile ilgili çok önemli bilgiler verilmişti ve eğer Müslüman olursa daha da verileceği o nezih İngilizce ile kendisine bildiriliyordu. İşin bir arkadaş şakası olmadığını anladı; çünkü kendisine ulaştırılan formüller, bilgiler hiç de arkadaş şakasına benzemiyordu. Hiç oyalanmadan gitti Müslüman oldu. Ardından da iş bitirici bilgiler geldi. Bunlar sonsuz ötesi sembollerin nasıl kullanılacağına ilişkin bilgilerdi.

Birkaç mektuptan sonra ikinci imza olan Geinberg  açığa çıktı. Gizli gizli buluşup çalışmaya başladılar. Kısa zamanda, Hilbert'in Süper Uzayı'nın sonsuz değil, sonlu olduğu ortaya çıktı ama onun da ötesinde sınırsız, mutlak sonsuz gündeme geliyordu. Borgesin çalışmaları bu aşamadan sonra "Elif Noktaları"na geldi. Elif de Ta-Ha, Ya-Sin gibi Hurufu mukattaadandı ve hatta ilkiydi. 1 sayısının ta kendisi ve tezkiredeki harf şifrelerinden biriydi ve Borges'in "Elif Noktaları" tümdengelimli çalışmalar için de Hilbert engelinin aşılması için de harika ip uçları sağlıyordu.

Peki neydi bu Elif noktaları?

Hans bu konuda önce matematiğe övgüler yağdırıyor. "Matematiğin var dediği vardır. Şimdi henüz bulunmamışsa, günün birinde bulunacak, eninde sonunda gün ışığına çıkacaktır!" diyor.

Ona göre matematiğin olduğu yerde geometri de vardır. Geometri, fizikle sayı sembolizmi arasında bir yerde yerini almış olan şekil sembolizmidir. Bu ikisinin var dediği vardır.

Peki bütün bu lâflar ne anlatmaya çalışmaktadır? Borges'in Elif noktalarını anlatmaya çalışmaktadır. Matematik, sonsuz var diyorsa vardır. "Sonsuz ötesi" de vardır diyorsa o da vardır! Cantor'un sonsuz matematiği ile Hilbert uzayının geometrisi kurulmuştu. Şimdi sıra sonsuz ötesine gelmişti. Sonsuz ötesi de önce matematikte yerini almalıydı. Borges'in kurduğu "Elif Noktaları Kuramı", sadece sonsuzu dile getirmiyor, sonsuz ötesinde bir noktayı da gösteriyordu. Öyle ise, sonsuz ötesi de, sonsuz ötesinde bir nokta da vardı. Borges bu noktaya "Elif Noktası" diyordu. Elif noktası evrenin son sayısı olan sonsuzdan da bir fazla olan sonsuzun ötesindeki bir tek sayıdır. Bir sayının Elif ile çarpımı ya da bölümü yine kendisini vermektedir.

Süper uzayın yani Hilbert uzayının yaratılışı bu noktadan başlamaktadır. Bu noktada bulunan bir gözlemci, tümden ve gerçek olarak bütün yaratılışları görür. Bu noktada evrenin bütün tarihi ve coğrfyası yer almaktadır. Geleceği de yer almaktadır. Çünkü bu sayı evrendeki her şeyden büyüktür! Örneğin evrende sonsuz olasılık vardır ama o tüm bu olasılıkların dışındadır. Dolayısı ile evren için geçerli olan bütün olasılıklar onun için geçerli değildir. Bu Elif Noktası yani Allah tekilliği, Süper Uzay'ın, Misâl Âlemi'nin de yaratıldığı bir noktadır. Tıpkı Big-Bang'ın Aknokta'sı gibi.

Elif Noktası'nın kanıtı, maddeci bilim adamlarına çok şiddetli bir darbe idi; çünkü  sonsuz ötesinden sonlu ve kısıtlı bu evrene bakış açısı bize, bir yaratıcı Tanrının varlığını kaçınılmaz kılıyordu. Bir yandan da fiziğin öteye yürüyüşü Hilbert uzayı ile sınırlanamaz oluyordu. Böylece ötelerin yolu açılıyordu.

Elif noktası yani Tanrı,  bizi yeniden yaratacak başlangıç ya da temel plandı. Sonsuzdan büyük olduğu için evreni dışarıdan kavramaktadır... Sonsuzda birden küçük olduğu için bizi içerden de kavrar! Ve sabit, kesin determine fizik yasaları ile varlığımızın tümden ve gerçek kurgusuyla konumunu oluşturur.

Elif noktası yani Tanrı için bir yer gösterilemez. Çünkü tam sayı olarak kainattan büyük, sonsuzda bir kesir olarak da her şeyden küçüktür! Böylece o, her şeyin içinde ve her şey onun içindedir!

Bir elektron kuantı, yörüngesinin herhangi bir yerindedir ve şimdi şuradadır denememektedir. Ama elif noktası yani Tanrı, parmağınızla gösterdiğiniz her yerdedir. Kesin olarak oradadır. Bu da olasılığın dışında olduğunu, kesinlik içerdiğini gösterir. Böylece bir Elif Noktası, sonsuz ihtimalden de büyük olan tek olasılıktır. 

Özetle söyleyecek olursak, Hilbert sözünü ettiği Süper Uzay'la, fizik evreni aşıyordu ama öyle bir yere geliyordu ki, o sözünü ettiği süper uzay yaratılmamıştı ve fiziğe ait ne varsa o yaratıyordu; bir bakıma, fizik evrenin temeli ve açıklayıcısı idi. Einstein'cılar için tam da aranan bilgiyi veriyordu ama dört boyutu aştığı için ilgi görmüyordu. Öbür taraftan yaratılmamış ve yaratan olması da Zig-Zag'çıların işine gelmiyordu. Bu yüzden Zig-Zag yeni bir hamle ile Hilbert'in sınırlı sonsuzunu da aşan bir düşünce modeli geliştirmeye koyuldu ve işte bunu "Elif Noktaları Kuramı" ile matematikte başardı.

 

Paralel Evrenler, Antimadde Ve Süper Simetri

Resmî bilim dünyasındaki bütün gelişmeler, Tezkire'deki plana birebir uyumlu değildir. Çünkü Zig-Zag, resmî bilim piyasasını ele geçirmemiştir. O, daha çok Tezkire plânına bağlı kalarak çalışmalarını yürütmüş ve bu doğrultuda kendi adımlarını atabilmek için bazen onlarla işbirliği yapmış, bazen de onları açıktan desteklemiş, kendi bilim adamlarının onlarla birlikte çalışmasını sağlamıştır! Sonuçta, resmî bilim piyasasını %90'lara varan ölçüde baskılamış, güdümlemiş, yönlendirmiş ve kendi bilgilerini o piyasaya sokuşturmuş hatta batılı bilim piyasasına rehberlik etmiştir. 

Şimdi burada Zig-Zag'ın Q-Dönemi içinde, TA-HA'ya yolculuğunda resmî bilim piyasasına da sokuşturduğu üç kavramdan kısaca söz etmek istiyorum. Bunlar, "Paralel Evrenler", "Antimadde" ve "Süper Simetri"dir.
  
"Paralel Evrenler", Hilbert'in resmî bilim piyasasına sokup kabul ettirdiği bir buluştur. O, sadece Süper Uzay'ı kanıtlamadı; başka soyut matematik uzaylarını da ortaya koydu. Nokta kadarcık bir mekanda bir kitabın sayfaları gibi sayısız iç içe uzay zamanların yani paralel evrenlerin olduğunu gösterdi. Hilbert'in matematik uzayı, Riemann, Lobaçevski ve Gauss'ınki gibi bir tane olmakla sınırlı değildi. Wundt uzayı gibi sadece bir çift de değildi. Sonsuz sayıda idi ve hepsi de Planck sabitinden küçük, quantlaşma sınırının ötesindeydi.

 

"Antimadde", 1934'de Anderson'un, Dirac'ın öngördüğü antielektronu  (Pozitronu), deneysel olarak kanıtlamasıyla gündeme geldi ve güç kazandı. Hans'a göre, aslında madde ve antimadde,  yaratılışın ilk anlarında ikili belirginleşme ve ayrışmada ortaya çıkmışlardı. Sonra bir süre birbirlerini yok ettiler ve giderek birbirlerinden uzaklaştılar. Kalan 496 parçacık türü fizik evrenimizi oluşturdu.

 

"Süper simetri"ye gelince... Hans'a göre, evren karşısında yaşadığımız kargaşanın temelinde simetrinin kavranamaması vardır. Ona göre, evrenin sistematiği, simetri kavramındadır. Dengeleme ve telâfinin, gizli değişkenlerin dayandığı kökler de buradadır.

O halde nedir simetri?   Kur'an "Biz her şeyi çifter çifter yarattık" der. Hans bu çift çift yaratılmışlığa simetri diyor. Ona göre varlıkta "Çifter çifter yaratılış" vardır. Bu yeryüzü için de geçerlidir evren için de geçerlidir, evrenler için de geçerlidir.

Bu da bizi antisiyle, paraleliyle bir çok evrenle karşı karşıya getirir. Artık evrenin değil, evrenlerin düzeni söz konusudur ve Süper Simetri, yeryüzü için değil, asıl evrenler için söz konusu edilen simetridir.

Böyle bir anlayış bizi fizik evrene mahkumiyetten kurtarır ama öbür taraftan, tüm evreni açıklaması beklenen o büyük birleşim kuramından bizi uzaklaştırır ya da en azından bu kuram için güçlük çıkarabilir. Hans, her şeye karşın devamdan yanadır.

Süper simetri ile ilgili çok ilginç iki savı şudur: Birinci savında gravitasyonun (çekimin) süper Simetri sonucu oluştuğunu söyler. S:332 C:2 Bant:3

İkinci savı ise, Süper Simetri'nin elektrikte eksi ve artı yükleri de açıklayan en önemli faktör olmasıdır.

Fizik evren yani Tardyon dünyası için öngördüğü süper simetri ise, Fermion  (madde tanecikleri)  ile bozonların  (alan taneciklerinin) bakışımlılığı demektir. İlginç olan şu ki, bunlar birbirine dönüşebilirler yani "BİR"e dönüştürülebilirler. Bu, birin iki; birliğin ise çokluk olmasıdır. Ama  çokluğun birliğe, ikinin bire, zıtlığın uyumlu bir birliğe dönüştürülebilmesidir ki, Süper Simetri kavramının birlik  (vahdet)  açısından gizemli  (kapalı)  ve gerçek içeriğini ifade eder.     

 

Gut Ya Da Toe

Zig-Zag, Tardyon'dan  (fizik evrenden) Takyona (Süper Uzay'a- Nûr evrenine-Arş'a)  ve süper Uzay'dan "Elif Noktası"na oradan da Hiper Uzay'a  (Quercie kuantlarının oluşturduğu Kürsî'ye ilerleyedursun, bu arada resmî bilim de boş durmuyordu. Diyebiliriz ki,  Q-Dönemi'nin en tipik konu ve olaylarından biri, resmî bilimin "Büyük Birleştirme Kuramları" yani (GUT)'tur. Einstein'in "Birleşik Alanlar" ya da "Genel Görecelik" adı ile başlattığı bu konu ve girişim, Einstein'ın ölümünden önce ilgi görmeye başlamış ve 1950'lerden itibaren de yandaşlarınca ileri götürülmek istenmiştir. Bu konuda, gizli Yahudi denetiminde olan resmî bilim çevresi de Zig-Zag grubu da kısa zamanda belli bir ivme kazanmıştır. Giderek konu, her iki grup için de  evren bilgisinde, evrenin açıklanmasında tepe noktasına ulaşmak yarışı haline gelmiştir. Yani, evrenle ilgili her ne konu ya da sorun olursa olsun, açığa çıkarıp açıklayacak ve evrenle ilgili her çeşit sorunu çözecek bir temel ve kapsayıcı bilgi ya da formülün peşine düşülmüştür. Bu olası bilgiye "Theory Of Everything" yani "Her Şeyin Kuramı" ya da  TOE  de dendi. Einstein'ın eksik bıraktığı genel görecelik kuramı tamamlanarak buna ulaşılacaktı. Öyle bir bilgi ortaya konacaktı ki, bu bilgi evrendeki tüm olayları açıklayacak standart bir model oluşturacaktı. İşte bu yüzden, bu herşeyin bilgisine "Standart Model" de dediler.

İşin aslı şuydu: Einstein "Genel Görecelik" demiş ve bunun açıklaması olarak "Birleşik Alanlar" deyimini kullanmıştı. Niyeti, doğanın dört temel kuvveti olan Güçlü Çekirdek Kuvveti, Zayıf Çekirdek Kuvveti, Gravitasyon ve Elekromanyetizmi birleştirmekti. Yaptığı o eksik kalmış çalışmada "Gravitasyon"'dan başladı ama devamını getiremedi. İşte Büyük Birleştirme Kuramları olsun, TOE olsun ya da Standart Model kavramı olsun, hepsinin de yapmak istediği şey, bu başlangıcın devamını getirmekti. Yani evrendeki her olayı açıklayabilir olan sihirli formülü bulmaktı!

Bu, Zion güdümlü resmî bilim ortamının en genele dolayısıyla da en büyüğe yönelen ilgisiydi. Öte yandan, Zig-Zag da bu gelişmelere ilgisiz değildi; hatta uygun bulduğu oranda bu alandaki çalışmalarara destek bile sağlıyordu ama onun asıl ilgisi, Hızır Tezkiresi'nin öngördüğü açılım ve ilerleme idi. Hızır Tezkiresi'nden yola çıkarak konuları sıralıyor ve bir takım plânlar yapıyorlardı. Bu çalışma programlarını da önce kendi bilim adamlarına uygulatıyorlardı. Bu bilim adamlarının çoğu, resmî bilim piyasasında da bilim adamı ve araştırmacı olarak vardılar. Böylece Zig-Zag programı doğrultusunda, zaman zaman resmî bilim çevresiyle birlikte çalışmaktan geri durmuyordu. Gerektiğinde resmî bilim çevresindeki adamlarını kullanıyor, gerektiğinde ise, ellerindeki konu ile ilgilenen resmî bilim çevresindeki Zig-Zag'çı olmayan bilim adamlarına, KMA imzalı mektuplar gönderip hem konunun açılıp gelişmesine çalışıyor hem de o pazardan Müslüman devşiriyorlardı.

Şu var ki, Zig-Zag en büyükle en küçüğün aynı şey olduğunu anlamıştı! Onun için ilgisini "en küçüğe" yöneltiyordu.

Öbür taraftan TOE'nin de ciddi engelleri, derin iç kanamaları vardı! 

TOE'yi güçleştiren şeylerden biri olarak Hans, bilimin gelişme hızının düşüklüğünden ve basitleştirmelerin yetersizliğinden söz ediyor. En önemli engel olarak da belirsizlik ilkesine zum yapıyor.

Bir başka engel olarak da bilimin çok bilinmeyenli denklemlerin üstesinden gelememesini ileri sürüyor.

Matematik daha çok "Nasıl?" sorusunu cevaplayabilir ve Fizik de onu deneyleyerek kanıtlar, pekiştirir. Bugüne kadar Kuramsal Fizikte oynanan oyun budur ama "Niçin?" sorusuna matematik cevap veremiyordu. Oysa evrende "Niçin?" sorusu da geçerlidir. Özellikle organik, sosyal ve psikolojik alanlarda bu soru çoğu kere asıl açıklayıcı cevabı getirir. Ama bu alanlarda matematiğin başarısı, her zaman kuşku ile karşılanır. Matematik, amaçlılığın da mekanizmini kurabilir mi? Her amaçlı eylem ardında bir mekanizm saklıyor olabilir mi?

Bilincin dünyasında matematik ne denli güvenilirdir? Bu alanda matematiğin başarısından söz edilebilir mi? Ruhsal (Bilinç) kökenli nedenlerin sürekliliği hiç de bugüne kadar gündeme gelmiş değil. Sık sık değişen amaçlar, seçimler, bilincin referans alındığı olaylar karşısında matematik ve onun getireceği mekanizm ne kadar başarılı olabilir? Kısacası amaçlılığın ve bilinçliliğin egemen olduğu ortam ve olaylarda matematik ne kadar iş görebilir?

Bunları neden soruyoruz? Soruyoruz, çünkü bütün kuramsal fiziçilerin en büyük dayanağı ve güvencesi matematik. Bilinç ve amaç dünyası için matematik geçerli olamayacaksa, TOE'nin bu Dünya'da gerçekleşmesi ya da bu Dünya'yı da kapsaması olanaklı olabilecek midir?  TOE bilinci yok mu sayacaktır? Yoksa son aşamada insanda ve evrende bilinci mekanizme bağlayıp yok mu edecektir?

Hans, siyonist-maddeci bilimin TOE'sine bir eleştiriyi de yöntem üzerinden getiriyor: Tümevarım ve tümdengelim! O, evreni bütünü ile açıklayacak tam yetkin bir genel görecelik kuramı için tümevarımcılığın pek şansı olmadığını söylüyor. Bence bunda haklılık payı çok yüksek. Tümevarımla tüm evreni açıklayacak olan bilgiye ulaşmak ömürle sabır işi! Önümüze sonsuz denecek kadar uzun bir zamanı koymak gerekecek gibi görünüyor. "Sonsuz bir gelecek zaman"la "Olanaksız", burada aynı anlama gelmektedir. Ama öte yandan, tümdengelimci yönteme evet demek de, "güvenilir bilgi" yerine "inancı" geçirmek olur ki, buna bağlı olarak üretilen bilgiler artık bilim değil ya din ya metafizik ya da din felsefesi olur. 

Sanırım burada Hans ya da Hans gibi düşünenler şunu da hesaba katmalıdırlar: Diyelim ki, metafizikçi-teist bir kafa ile tüm varlığı bütünüyle açıklayacak bir kuram veya denklem bulundu. İşte bu noktadan sonra, sanılıyor ki ne kadar maddeci densiz dinsiz varsa hepsi de "Hah, tamam...Tanrı varmış!" diyecek ve Müslüman olacak! Bir düşünün bakalım, gerçekten de böyle mi olur? O noktada bile pek âlâ isteyen istediğine inanmaya devam edecektir. Dahası, o bilgi, o tümleyici formül çok yetkin ve karşı çıkılmaz olsa bile, bunun maddeci tutum için çok mükemmel bir dayanak haline getirilmeyeceğini kim garanti edebilir?

Egonun deşifresini konu alan Mahareshi'nin nasıl stres doktoru haline getirildiğine bakın. Doğuda, özdenetim geliştirme tekniği olarak yaratılan "Karate"nin nasıl "Dövüş Sanatı" haline getirildiğine bakın. Bir İsa kızı olan Polianna'nın düşünme biçiminin nasıl "Kendini kandırma sanatı" haline getirildiğine bakın! Bu örnekler yetmiyorsa, o zaman verin Zioncuların eline "Öteci TOE"yi, bakın bakalım bir daha Tanrı insan dünyasına sokulabiliyor mu?

Bir başka çok önemli konu, Einstein ve izleyicilerinin, Einstein gibi evreni dört boyutlu olarak ele almalarıdır. Yani TOE, sadece dört boyutlu evren için her şeyin açıklaması yapılmak istenmektedir. Oysa Hans, "Tezkire'ye" dayanarak,  evrenin sıfırdan büyük, sıfırdan küçük ve sınırda olanlar olarak üç takımdan oluştuğunu söylüyor. Buna göre, TOE'nin Arş'ı ve Kürsî'yi de içine alacak bir çapa ulaştırılması gerekir. Bu yüzden, görünen o ki, Zig-Zag'ın ya da Hans'ın TOE'si, Einstein'cı dört boyutçuların TOE'sini dövecek! Belki dövmeyecek ama aşarak yutacağı, en azından böyle bir tutum içinde olduğu kesin! İyi de bu dört boyutu aşan bir evrende TOE'yi kurmak, ayrı bir zorluk değil mi?

Başarılı olduğunu varsayalım. Bu durumda şu iki noktadan birine gelinmiş olunacak:  Ya varlık içinden, varlığın en büyük kapsarı gösterilecek ya da varlığın tek kapsarı ve açıklayıcısı olarak Tanrı ileri sürülecek. Birinci olasılıkta "Varlık" sözcüğü sorun çıkarmaktadır; çünkü prensip olarak "varlık" ya da "evren" de en genel olduğu için tanımlanamaz olan bir şeydir. Bunu görmezden gelip ilerlersek, bu kere de karşımıza, metafizikçi kafanın varlık anlayışı ile maddeci kafanın varlık anlayışı arasındaki farklılık çıkacak. İdealist-metafizikçi tavıra göre varlık; nesnel ve tinsel olanın yani somutun ve soyutun birlikte oluşturdukları bir bütündür ve nesnel olan (yani fizik), tinsel olanın bir türevidir.

Maddeci tavıra göre ise, asıl varlık duyumsal olandır ve tinsel olan, somutun bir türevidir. Sorun şurada ki, bu iki görüş hâlâ kozlarını paylaşamamışlardır. Omnijektivizmin gücü, bitmeyen ve halen süren bu tartışmanın olmadığını söylemeye yetmemektedir. O zaman şu soru, ileri gitmeyi engellemektedir: "Varlık denince neyi anlayacağız?"

Hiç kuşkusuz, Hans'ın Kur'anî omnijektivizmi, soyut olana öncelik veriyor ve varlığı şu dört katlı bütünlük olarak ele alıyor:

Kürsî: Hyper Uzay

Arş: Süper Uzay-Takyon-Nûr

Kahverengi arakesit

Nûr'dan tard edilmiş bir şey olarak, Tardyon yani fizik evren.

Hans, Bağdadî'ye (hızır Tezkiresi'ne) bağlı kalarak bu ve benzeri bir, "çok katlı varlık modeli" sunuyor ve varlık deyince bu çok katlı yapının tamamını ya da bütünlüğünü kastediyor.

Bu durumda ilk, temel ve kapsayıcı olan, Hyper Uzay ya da Kürsî Quantları’dır. Burada ortaya çıkacak olan tartışma şudur: Burada varlığın kaynağı olarak yine varlık gösterilmektedir. Bu da teistik düşünce yapısına uymamaktadır. Teistik düşünce yapısına uyan, tüm varlığın kaynağı, temeli, kapsarı ve en son açıkayıcısı olarak varlık dışı bir Tanrı'nın ileri sürülmesidir.

Diyelim ki, Zig-Zag ilk, en büyük kapsar ve evrendeki her şeyin açıklayıcısı olarak Tanrı'yı göstermeyi başardı. Diyelim ki, TOE ya da Standart Model Tanrı'dır!

O zaman da insan zihni Tanrı'nın neliğini sormayacak mıdır?

Müslüman bilimci, her zaman "Allah vardır"ı yeterli buluyor. Bu bir hata değilse bile eksikliktir. Tüm varlığın bilgisi, bu insan zihnini Tanrı'nın varlığına götürebilir ama Tanrı'nın neliğine götüremez. Götürdüğünü varsayarsak, asıl dananın kuyruğu o zaman kopacak; çünkü Tanrı'ya ilişkin öyle şeyler sorulacak ki, cevap vermek şöyle dursun, Zig-Zag'çı dudaklarını bile oynatamayacaktır!

Bu arada, Hans'ın Einstein izleyicileri olan TOE'cilere getirdiği dört boyutla sınırlı bir evren eleştirisini göz ardı da etmemek gerek. Hans'a göre, tam bir TOE, dört boyutla sınırlı olmayan bir evreni hatta bütün boyutları ile varlığı açıklamalıdır. Ve bu Kur'an'ın misâllerinden çıkarılabilir bir şeydir. Öyle bir misâl bulunabilir ki, fizik evreni tüm boyutları, işleri ve günleri ile açıkladığı gibi soyut evrenin, Nûr dünyasının da hiper uzayın da yapısını, doğasını, ilkelerini ve kuvvetlerini açıklayabilir. 

Ona sorarsanız, gelecekte Tardyon, lukson ve takyon evrenlerinin hyper simetrik bileşimi ortaya çıkacaktır. Ama bu iş için şimdilik yürünmesi gereken çok uzun ve yorucu bir yol vardır. Şimdilik atılması gereken adım Kürsî Quantlarının açığa çıkarılmasıdır. Dolayısı ile "öteci" TOE için vakit çok ama çok erkendir.

Burada benim önümde net olarak beliren şey, bilim dünyasında da idealizmle maddeciliğin bir türlü kozlarını paylaşamadığı ama her zaman idealizmin, maddeciliğin önünde olduğu ve ona kılavuzluk ettiğidir. Benim için Zig-Zag'ın anlamı budur.

Zig-Zag'çı TOE mi? Bunun için, Kur'an'ın tüm boyutları ile tüm evreni açıklayabilecek bilgi ya da rehberliği içerdiğine inanmanın mantıksal temellerinin araştırılmasından, soruşturulmasından yanayım. Böyle bir şeye inanmanın mantıksal dayanağı ne olabilir? Bunu öncelikle Hans'a sormuş oluyorum.

 

Süper Çekim-Graviton-Gravitino

Standart model ya da TOE üzerinde çeşitli eleştiriler üretilmesine karşın, resmî bilim çevresi ümidinden ve çalışmalarından vazgeçmiş değildi. Rişonlardan sonra ilgisini en küçükle en büyük olanı açıklamaya yöneltti. Yani evreni açıklayacak bilgiyi en küçükte aramaya başladı. Aslında en büyüğün en küçük içinde aranması Einstein'cı, Siyonist ve maddeci fizikçilerin ulaşabileceği bir düşünce değildi. Çünkü böyle bir tutum, ilk bakışta evrene bakmak değilmiş gibi görünüyordu ama Zig-Zag en büyüğün en küçükte olduğunu fark etmiş ve resmî bilim dünyasını bu konuda uyarmış, bir de hızını alamayıp kendi adamını resmî bilim bünyesi içinde kullanarak, Süper Çekim Kuramı'nın oluşması ve olgunlaşması için, Einstein izleyicilerini adeta desteklemiştir.

Peki, neydi Süper Çekim Kuramı?

Bu kuramın temelinde dört boyutlu evren anlayışı vardır ve kuram genelde, Genel Görecelik'ten Kozmolojik İlke'yi (Einstein'ın evrensel sabitesi) ve Quantum Fiziği'nden "Belirsizlik İlkesi"ni alarak, bunlara çekim şiddeti faktörünü de ekleyerek dört temel kuvveti birleştirme denemesi idi.

Buna göre, dört boyutla sınırlı evrenimizde bir çekim olgusu vardı: Gravitasyon. Bu bütün kuvvetlerin temeliydi. Diğer üç kuvvet bundan türüyordu. Çekim olayı, çekimci dalgaların yol açtığı bir durumdu. Parçacıksız dalga düşünülemeyeceğine göre çekim, "Graviton" ya da "Gravitino" denen temel parçacığın nesneler üzerinde yaptığı etkiydi. Güçlü çekirdek kuvveti de, zayıf çekirdek kuvveti de elektromanyetizm de bu etkinin oluşturduğu diğer kuvvetlerdi ve hepsi de Graviton denen temel parçacığın etkisinin kapsamı içindeydi.

Hans bu kuramı önce temel prensibinden eleştirmeye başlıyor. Bu kuramın temel prensibi, Einstein gibi evreni dört boyutla sınırlamaktı. Oysa Hans'a göre, evren böyle bir sınırlamayı kabul etmiyordu. O yüzden, Hans'a göre bu kuram, Genel Görecelik Kuramı olarak yeterli değildi. Gerçi, Gravitonların genelleme özelliği yok değildi. O, kuvvet alanlarının kaynağı olabilirdi. İlk temel parçacık kabul edilebilir görünmekteydi ama sonuçta yine de dört boyutlu bir evren için. Bu yüzden, bu kuramın kavradığı şey seçilmiş, özel bir gerçeklikti. Tablo bu kadar küçük ve dar değildi. Evren daha başka logoları da içermekteydi. Gravitonlar dört boyutun temel parçacığı olabilirlerdi ama evren dört boyutlu değildi. Ayrıca, Süper Çekim Kuramı, aslında Einstein'in geçersizliği kanıtlanmış kozmolojik sabitine dayanıyordu ve Kuantum Fiziği'nin belirsizlik ilkesi ile de bağdaşmıyordu. 

Süper Çekim kuramının tek doğru yanı, diğer üç kuvveti quantlaştırdığımız gibi çekimi de quantlaştırması ve graviton denen kuvvet parçacığını öngörmesiydi. Elektromanyetizmayı fotonlar, zayıf kuvveti kütleli bozonlar, Güçlü Çekirdek Kuvveti'ni gluonlar taşıyorsa çekim kuvvetini de pek âlâ bir zımnî (sadece sezilebilir) graviton parçacığı taşıyor olabilirdi. Bu yüzden, çekim dalgalarına eşlik eden quantın adı Gravitondur denebilirdi. Süper Çekim Kuramı da bunu anlatıyordu. 

Oysa Quarkların bazılarının 1/3'ü bazılarının ise, 2/3'ü reeldi. Nötrinolar hem var hem yok cinsinden, kâh somut kâh soyut parçalardı. Buna göre dört boyutlu uzay zaman kısıtlaması doğru değildi. Yani, Süper Çekim Kuramı, dört boyutlu evren için bile yeterli bir genelleme ve açıklama sayılamazdı. Süper Çekim Kuramı, ancak dörtten fazla boyutlu uzaylarda geçerli olabilirdi.

Ve "olabilirdi"... İşte asıl dikkat edilmesi gereken nokta burasıydı. Yani her kuram gibi Süper Çekim kuramı da "doğru olabilir"di"... Oysa, kuramların ulaşmak istediği nokta, "zorunlu olarak doğru olmak"tır. Yani bir bilimsel kuram, "Zorunlu olarak bu böyledir"e ulaşmak için kurulur. Bazı kuramlar "şimdilik kaydı ile" deneyle denetlenmemiş olabilirler ama onların ciddiye alınmaları için, üzerlerinden doğru imiş gibi harekete geçebilmek için, en azından matematikle desteklenmiş olmaya gereksinimleri vardır. Oysa, Süper Çekim Kuramı, oluşum süreci içinde bir takım formülleri kullansa da temelindeki "Graviton", sadece bir varsayımdır. Deneysel bir bulgu değildir. Ne matematiksel bir işlemin temel elemanı ne de matematiksel değer ve anlamı olan bir şeydir! Sözün kısası, Süper Çekim Kuramı, tam bir matematik destekten de yoksundur.   

Bu yüzden de Yahudi güdümündeki, maddeci resmî bilim çevresi, 1976'da Süper Çekim Kuramı'nı dile getirmişti ama bir adım daha ileriye gidememişti. Herhangi bir gelişme gösteremeden 1984 yılına kadar varlığını sürdürdü.

Aslında daha 1976 yılında bu kuramın denenemez, denetlemez olduğu anlaşıldı. Bu yüzden geriye Satandart Model olarak Scherk'in Süper Sicim Kuramı kalıyordu.

 

Süper Sicim Kuramı

Süper Çekim Kuramı'ndan sonra ortaya atılan Süper Sicim Kuramı, resmî bilim çevresinin ürünü gibi görününen ama aslında tam bir "Made in Zig-Zag" tır! Bir kuramın Zig-Zag ürünü olması demek, hiç kuşkusuz Tezkire'nin ürünü olması demektir. O yüzden burada öncelikle yine Tezkire'yi anacağız. Bu konu ile ilgili tezkire metni; "Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Allah'tan gizli değildir" diyen Yunus 61'den yola çıkıyor ve şöyle diyordu: "Bu ilahî kelamın sırrı, evrenin yer ve göğünün zerrelerden oluştuğudur. Bunlar o kadar küçük zerrelerdir ki, gözün görmesine imkan yoktur. Bu zerreler, bizim cisimler aleminin yapıtaşlarıdır. Kendileri kâh ziyadar, kâh zımnîdir (Saklı, sezilebilir). Zımnî olan göklere ayrılmış ve gökler karanlık, boşluk olmuştur. Ziyadar olanı ise güneşe, Dünya'ya yani arz denen her yere yayılmıştır. Cisimler ve madde o  zerrelerdir. Zerreler cam kırığı gibi  fakat iğne gibi uzun ağ ipi gibi esnektir. Üstten bakıldığında nokta gibi görünür. Âlemleri gezen ise,  onların ışıklı iğneli cam kırığı ve ip gibi olduğunu görür. İşte bu zerreler kümeleştikçe cisimler, gezegenler, yıldızlar ortaya çıkar.

Yoldaşım Hızır ile âlemleri gezerken o zerrelerden daha küçüldü ya da onlar çok büyüdü ve biz içine rahat sığar olduk. Bir devasa hortum gibi içinden geçer olduk.  Ve Sûr borusunun hemen ağzından çıktık. Bir de gördük ki, alemin, kainatın kendisi nokta kadar kalmış, aşağıların dibinde. Yoldaşım Hızır'a sordum "Bu ne iştir?" "Bilmeye ilmim kâfi gelmez!" dedi. Sonra da "Peygamber de olsa, velî de olsa bilginden gayrisi bana soru soramaz. Ben sorarım, sen cevabını alırsın!" diyerek azarladı. Sonra sorusunu sordu: "Zerreden küçük ne vardır?" Ben değil, dilim cevap verdi: Bütün kainat zerreden küçüktür!" Sonra Hızır yoldaşım sordu: "Bu içine girdiğimiz hortum neydi? "Ben cevap verdim: "Şah damarıydı. Kainatın şahdamarıydı. Allah oradan da yakındır insana. Çünkü zerrenin küçüğü aynı zamanda en büyüğüdür. Gözden uzak, görünmeyen en büyük ile  göze gözükmeyen en küçük  aynı şeydir. Birinde mesafe yatay (Afakî)  ötekinden enfüsî  (İçsel) dir. Küçük ile büyük, uzak ile yakın birdir... "Yoldaşım Hızır yine sordu: "Onlar nerede birdir? " Ben cevabını verdim: "Levh-i Mahfuz'da birdir. Ezelde onlar takdir edilmiştir. Kütüğe kaydedilmiştir. O kütükten başka bir ihtimal yoktur ki, Allah'ın vaadi kaderi, takdiri ölçüsü sonradan değişsin." Hızır dedi ki, "Bunların sana bir yararı yoktur. Bunların sadece âlimlere yararı vardır. Onlara naklet. Bir daha da soru sorma."

Süper Sicim Kuramı ile ilgili Tezkire metni buydu ve özellikle de birinci paragraftı. . "Zerreler cam kırığı gibi fakat fakat iğne gibi uzun ağ ipi gibi esnektir. Üstten bakıldığında nokta gibi görünür. Âlemleri gezen ise,  onların ışıklı iğneli cam kırığı ve ip gibi olduğunu görür. İşte bu zerreler kümeleştikçe cisimler, gezegenler, yıldızlar ortaya çıkar." diyordu.

Zerrelerden yani quantlardan ve onların çeşitlerinden söz ediyor, üçüncü ve son çeşidin "ip gibi" olduğunu söylüyordu.

Şimdi bu veriler doğrultusunda Süper Sicim Kuramı'na bakalım: Bu kuramın başlangıcı, Quant kavramına kadar geri götürülebilir. Quantlar, Quantum Fiziği'in ilk aşamasında ortaya konmuş "parçacık" kavramıydı. İsim babası Max Planck'tır. Einstein sonradan bu deyimi ışık parçacığı anlamında "Foton" olarak değiştirip kullandı. Klâsik anlamda Quant, duran dalga paketçiğidir. Maddenin atomdan da önce gelen ve temel yapı taşı olarak en küçük parçası diye ileri sürülen bir kavramdı. Enerji ve madde adına ne varsa, bunlardan kurulduğu söyleniyordu. En boy ve kalınlıktan yoksundular! "Noktasal"dılar, yani boyutsuzdular.

Hawking'in Büyük Patlama'dan sonra oluştuğunu söylediği Karanokta buluşundan sonra, Karadelikler ve bunların ardındaki tüneller gündeme geldi. Böylece, noktasal Quant yerine uzun iğne biçimli quant anlayışına geçildi.  Bunların daha sonra dümdüz, kaskatı değil, bir iplik ve yay gibi olduğu kabul edildi.

Bu tüneller, "Gök yılanı" denen ve "Gök Çatlağı"nı oluşturanlarından, galaksi yutanlarına ve her quantın arkasında bir kuyruk gibi duranlarına kadar çok çeşitliydiler.

Hawking'in sözünü ettiği Karanoktalar, aslında birer quanttılar ve quant olarak arkalarında string (sicim) ya da tünel denen uzantıları olan karadeliğin, bizim yakadan görünen biçimiydiler. Bu yüzden, giderek quant Karadelik'le, Karadelik de "Tünel"le yer değiştirdi. Daha sonra "Tünel" de "String" yani ip olarak adlandırıldı. Bu iplikçikler, kuyruğu büzüşmüş biçimleri ile düğüm atılmış iplikçiklere benziyordular. Bunların uçuca getirilmesi ile süper sicimler  (Super String)  oluşuyordu. Bu sicimler yan yana gelerek bir  yüzey oluşturuyorlardı. Bu yüzey, bir açık yayı andırıyor ve evrenin yay gibi kıvrık ve esnek zarını yani membranını meydana getiriyorlardı. Hans "Bunlar zaman ve uzayın dört boyutunu esneterek, dört kuvvetin akıl almaz dehşetli gücünü yay gibi, amortisör gibi hafifletererk taşırlar." diyor.

Tezkire'nin yönlendirmesiyle, "Noktasal quant"tan buralara gelinmişti ve bu değişim, evren anlayışında yeni patlamalar, yeni devrimler yaratmıştı. Giderek de Süper Sicim Kuramı, adı altında bir "Standart Model" oluşturmaya yol açtı. Şimdi burada, bir TOE denemesi olarak, Süper Sicim Kuramı'nı biraz daha ayrıntılı konuşalım:

1972'den itibaren Zig-Zag'çılar da Siyonist güdümlü resmî bilim de Büyük Birleştirme Kuramlarına ağırlık vermeye başlamışlardı. Zig-Zag açısından Güçlü Çekirdek Kuvveti ve Quark Renk Dinamiği bulunmuş ve açıklanmıştı. Ama "Çekim Kuveti" hâlâ ele alınmamıştı. 

1974'de resmî bilim, "Süper Çekim Kuramı"na yönelirken, Zig-Zag 1972'de o dönemin koordinatörü olan Borges'in  (K. M. Allein) mektupları ile sicimlerin çekimle olan ilişkisine yöneliyordu. Böylece, bu mektuplar  aslında, Standart Model için ileri sürülen Süper Çekim Kuramı'nın dışında  bir yöntem direktifi veriyordu. Sicimlerle çekimin bağlantısı kurulacak ve sonra da diğer üç kuvvet sicim kuramı ile birleştirilecekti. Böylece, tünellere dayalı olarak, resmî bilimden daha farklı bir standart model kurulmuş olacaktı. Bu Tezkire'nin de istediği idi.

Borges bu iş için Joel Scherk'i seçti. Scherk aynı zamanda Fransız Müslümanlarının müftüsüydü. Zig-Zag koordinatörünün kendisine verdiği görev, sicimlerle çekimi açıklamaktı. Güçlü Çekirdek Kuvveti bulunmuştu. Geriye iki kuvvet kalıyordu ki, onları birleştirmek kolaydı. Daha sonra Standart Modele girişilecekti.

Scherk 1972'de Süper Sicim Kuramı üzerinde çalışmaya başladı ve bazı temeller oluşturdu. Scherk'in sicimleri düz, düğümsüz ve on boyutluydu. On boyutlu bir evren kuramı olan Süper String Kuramı, quantların minicik telcikler, yaylı iplikçikler olduğunu söylüyordu.  Scherk bu iplikçiklerin boyunun 10ݳ² cm. olduğunu bulmuştu. Evren bu sicimlerden oluşan bir "Örümcek Ağı" idi. Bu kuram, quant kavramını da dışlamıyordu.

Kuram heyecan veriyordu ama yine de  bir çok denklem karşısında bir yerleri sarkıyordu. Sonuç hep sonsuz çıkıyordu. Bu sonsuzluklar simetrilerle giderildiği halde başka tutarsızlıklar, türlü anomaliler bir türlü kuramın yakasını bırakmıyordu.

Bunun üzerine 1974 yılında John Schwarz, Scherk'le birleşip yeni bir ikili oluşturdular. Konuları, örümcek ağını çekim kuvvetine uygulamaktı.

Onların deyimi ile ağın "yaylı iplikleri" ile ilgili bir kuramları vardı ellerinde. 1974'de yayınladıkları bir makalede ipliklerin boyunun 10ݳ³ cm. oldukları, ağ şebekesindeki her iplikçiğin ise, 10 üssü 39 ton basınca dayanıklı olduğunu yazıyorlardı. 

Bu ağı sadece bir karadelik delebiliyordu. Böylece gökler hem çok sağlam, çatlaksız hem de bir örümcek ağı kadar dayanıksız oluyordu.

Hans, 1974'de yayınlanan Sicimci Çekim Kuvveti Kuramı ile Noktacı Süper Çekimci kuramın yarış halinde olduğunu söylüyor. Onlar üç kuvveti birleştirmiş, çekim kuvvetini de o üçlü birleşime katarak Standart Model denen genel göreceliği oturtmak istiyorlardı.

Zig-Zag ise güçlü çekirdek kuvvetini, örümcek ağına bağlayarak bir evren modeli oluşturmuş ama öbür üç kuvveti tünel kavramında birleştirmeyi başaramamıştı.

1976'ya gelindiğinde, bu Süper Çekim Kuramı'nın denenemez, denetlemez olduğu anlaşılınca artık yıldızı parlamaz oldu. Böylece meydan Scherk'in söyleyeceklerine kalıyordu.

Aslında her iki kuramın da sonsuzluklar ve anomalilerle başı dertten kurtulmuyordu.

1980'de Scherk de Kozirev gibi sahte insülin komasından gitti. "Black in man" yani haham kılıklı kara takım elbiseli adamlar onu da öldürmüşlerdi.

Bunun üzerine Schwarz, Michael Green'le ikili oluşturdu. 1984 yılına kadar yaylı Sicim Kuramı'nı matematik alanda uyumlandırmaya çalıştılar. Schwarz  ve Michael Green, Scherk'in çalışmasını ilerleterek sonunda 496 sayısını yakaladılar. Bu sayı, fizik evrenimizi oluşturan quantların çeşit olarak toplam sayısıdır. Bu buluş, sicimlerin matematik ispatının yapılabilmesini sağladı. Artık tüm evren bu iplikler ve bu ipliklerin etkileşiminden ibaretti! Bu öylesine görkemli bir buluştu ki adına TOE dendi. Süper String Kuramı 1984'de bir makale olarak ortaya kondu. Birden büyük bir ilgi ile karşılaştılar.

Süper sicim Kuramına göre evren 9 mekan ve bir de zaman boyutundan oluşuyordu. Dokuz mekan boyutundan üçü 10‾³³ cm.lik sınırın dışına taşmış ve bizim için açılmış diğerleri ise, mini bir gök gülünün içinde açılmamış gonca gibi Hilbert uzayında gizli kalmışlardı. Onuncu boyut zaman olup o da diğer üçü mekan boyutuyla açılarak dört boyutlu uzay-zamanı  oluşturmuştu.

Bu haliyle kuram ilk başlarda Standart Model sayılmaya uygun görünüyordu. Bir yandan dört boyutla sınırlanmayı kaldırıyor, bir yandan da Süper Çekim Kuramı'nın açıklayamadığı bazı şeyleri açıklayabiliyordu. Süper Simetriye de tam uyumlu olup, noktasal değil, sicim tipi quant anlayışına dayanıyordu.

Süper sicim kuramı Büyük Birleştirme'yi şöyle yapıyordu: Bu kurama göre, en başta bütün kuvvetler birleşikti. Soğuma fazlarına göre kuvvetler birbirinden ayrıldılar. Böylece patlama ardından dört kuvvet ve 67 fermion (Maddesel parçacık)  evrende 496 tane parçacığın ortaya çıkmasını sağladılar.

Tünellerde kıvrılı kalan saklı boyutlar ise,  bildiğimiz dört boyutlu relativistik evrenle çelişmeyecek biçimde sıkışmışlardı. Böylece evrenin on boyutlu mekan içinde, iplikçiklerin ise, bir boyut olup titreştiklerini anlamış oluyoruz. Bu titreşimler spesifiktir. Rezonans ya da yay salınması gibidir.

Bunlar sonsuz öz enerjinin değerlerine göre parçacık kanallarında (tünellerde) quark, foton ya da elektron olarak ortaya çıkarlar. İşin en ilginç yanı tüm iplikçikler aynıdır. (S: 341 C: 2 Bant: 3) Farkı olan yanları, titreşimleridir. Bu iplikçikler eklendiğinde ya da ayrıldıklarında ortaya çıkan kuvvete dört ana kuvvetin birleştiği "Ana Kuvvet" denir. Bu aynı zamanda, dört alanın birleşimi anlamına da gelmektedir.

Sonuç olarak Süper Sicim Kuramı, kısa zamanda quantlaşmış olarak çekimi bünyesine katarak Süper Çekim Kuramı'nı iptal ederek, Quantum Fiziğinin tamamını, Görecelik Kuramını, ölçümlenebilen kuvvet alanlarını, Süper Simetrileri, anormallik içermeyen büyük birleştirme kuramlarını ve akla gelebilecek tüm kozmolojik ilkeleri kapsamına alarak açıklamayı başarmış, böylece de resmî bilim çevresinde en son Standart Model olarak yerini almıştır.

 

Süper Sicim Ve Süper Zar

Aslında süper Sicim Kuramı da tam bir deney denetiminden geçmiş değildi. Bir gün kanıtlanacağı umuduna dayanıyordu! Öte yandan bugünkü evrenin tamamını açıklıyormuş gibi yapıyor ama Big-Bang'ten sonraki bölünmeyi anlatıyordu. Yani dört kuvveti birleştirmiyor başlangıçta bu dört kuvvetin bir olduğunu söylüyordu. 

Süper Çekim'cilerden bazıları Süper Sicim kuramındaki dörtten fazla boyuta da dikkat çekerek bunun hayali bir kurgu olduğunu ileri sürüyorlardı. Yani anlayacağınız, Bu on boyutlu süper Sicim Kuramı'nın da açmazları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyordu. Örneğin, Süper Sicimler niçin on boyutluda işliyordu? Hans'a göre, on boyutlu da simetriye giriyordu ama süper simetri 11 boyutluyu gerekli kılıyordu. 

Bize on boyutlu bir evren sunan Süper Sicimci kuramla elektrik yükü gibi iç parçacık özelliğini açıklayamayız. Elektrik yükü ancak 11 boyutluda açıklanabilir. Yedi boyut tünel içinde bükülü kaldığı için elektrik yükü biçiminde bir iç özellik ortaya çıkmaktadır. Bunun dışında elektrik de elektrik yükü de açıklanamamaktadır. Hans'a göre, 7 mesanî aslında elektrik yükünün ta kendisidir. Simetri burada eksi ve artı yükleri açıklayan en önemli faktördür.

Acaba Süper Çekim Kuramı gibi Süper Sicim Kuramı da  saklı sonsuzlar içermekte miydi? On boyutlu modelin eşsizliği, alternatifsizliği doğru muydu?

Tuhaftır ki, ertesi yıl yani 1985'te bu kuramın beş ayrı modeli daha yapıldı. 1986'da artık Süper Sicim Kuramının eşsizlik iddiası sona ermiş oluyordu. Çünkü Narain beş değil daha binlerce Sicimci kuram üretilebileceğini gösterdi.

Derinlerden bir soru daha geliyordu ve düşündürücü idi: Trilyarlarca on boyutlu evren modeli içinde neden özellikle bu evrende yaşıyorduk? Zorlamalı ve yakıştırmalı cevap şuydu: Büyük patlamadan hemen sonra bütün on boyutlu evrenler, kainatın bir köşesinde yerlerini almışlardı. Biz de bu on boyutluya denk gelmiştik!

Öte yandan bazı Zig-Zag'çılar, özel şartlarda işleyen bu on boyutlu Sicim Kuramı'nın aslında sonsuz tane paralel evrenler yumağı olduğunu ve süper uzayda yer aldığını söylüyordu.

Hans, "18 yıllık bir çalışmanın ardından, Hilbert uzayında 6 değil, 7 boyutun esirde süper uzaya açıldığını ispatlayabildik" diyor.

Buna göre, takyonlar evreninde dört boyut burulu olarak bulunmaktaydı. Yedi boyut açılmış böylece bizimle bir hyper simetri kurmuşlardı. Bu kanıtlandıktan sonra sonra Zig-Zag fizikçileri 11 boyut peşinden gitmeye başladılar.

Trieste'de Abdüsselam ile çalışan Bergshöff bu 11 boyutlu modelin ilk savunucularından oldu. Bunu hemen Townsend, Ergin Sezgin izledi. Bunlar 11 boyutlu bir evren zarından söz ediyorlardı. Nesneleri sicim olarak düşünüyorlardı. Bu düşüncedeki farklı yan, sicimlerin tek yöne değil, fazla sayıda yönlere uzanmalarıydı. Bu düşünüş ve kabulleniş doğrultusunda,  Dirac, Hughes, Liu ve Polchinski'nin "evren tabakası" da yerini "evren zarına" bırakıyordu.

"Süper Zar" görüşü, başlangıçta hiç de her şeyin kuramı olmak gibi bir iddia taşımıyordu. Örneğin, gravitonlara yer vermiyordu ve denklemleri sonsuzluklarla doluydu. Fakat iki sipinli gravitonun kuramda yer alabildiğini Sezgin, Pope v Bars kanıtladılar. Bundan sonra sonsuzlukların giderilmesine yönelindi. Büyük çapta sonsuzluklar ve anomaliler ayıklanınca, bu kere Süper Zar Kuramı'ndan başka bütün kuram ve denklemlerin sonsuzluk ve anomali içerdiği söylenmeye başlandı. Böylece ikinci Süper Birleşim Kuramı ortaya çıkmış oluyordu. En güvenceli kozmolojik görüş o oluverdi.

Derken, 11 boyutlu Süper Zar Kuramı ile 10 boyutlu Süper Sicim kuramları, birlikte gündeme gelip tartışılmaya başlandı. Towsend grubu, 11 boyutlu süper zar görüşünü savunuyordu. Bu grupta Duff, Hove, İnani ve Bayan Stelle vardı. Karşılarında da Scherk-Schwarz ve Green'in  10 boyutlu Süper Sicimi'ini savunanlar vardı. Sonunda Duff, Hove, İnani ve Bayan Stelle kendiliğinden boyut indirgeme yöntemiyle Süper Zar Kuramı'nın, Süper Sicim'e indirgendiğinde, 11 boyutlu süper sicimlerin 10 boyutlulardan daha gerçekçi olduğunu gösterdiler.

Uzay zaman yapısı 11 boyuttan 10 boyuta indirgendiğinde zar sicim haline geliyordu. 11 boyuta çıkarıldığında da sicim zar haline geliyordu. Ve bunda hiçbir aykırılık tutarsızlık yoktu. Böyle olması gerekiyordu. 

Bu tartışmalarla 1989'a gelindi. 1989'a gelindiğinde ise, ilgiler ve düşünceler "Zar" kavramında odaklanmaya başladı. 

Bizim dört boyutlu uzayın sezdiğimiz yanı, en ve boydan ibaretti! Zamanı ve kalınlığı (derinliği) "Şu" deyip parmağımızın ucuyla gösteremiyorduk! Böylece evren dediğimiz şey, en ve boydan ibaret, çekim nedeni ile, eğilip bükülerek küreleşmiş bir zardan ibaretti!

Biz evrenin içinde yaşadığımızı sanıyorduk ama aslında onun üzerinde hem de o zardan ibaret olan yerinde yaşıyorduk. Üzerinde yaşadığımız yer, evrenin zarıydı!

Evreni bir balon olarak düşünürsek,  bütün galaksiler yani maddenin tümü bu balonun zarında yer almaktaydı. Fakat balonun içi  (çapı)  ve dışı  (çap uzantısı)  boş olup saklı üçüncü boyutun (kalınlığın) mekanıydı. Bu boyutu ancak evrenin dışına çıkan biri fark edebilirdi. Diğerleri bu üst boyutu göremezlerdi. Bu saklı üçüncü düzlem, sadece Riemann, Gauss, Lobaçevski soyut matematik uzaylarında sayı ile ve fizikte de tünel olarak ifade edilebiliyordu.  Göz önünde canlandırılması hiç de kolay değildi!

İyi ama 11 boyutun tamamı en başta burulu olarak tünelde iken neden dördü açılmıştı? Eğer evren bir boyutlu olsaydı, her şey iplik gibi olacak, uçuca dizilecekti.

Eğer evren iki boyutlu olsaydı her şey resim gibi olacaktı. Her şey en ve boydan oluşacaktı. Düşme olmayacaktı. Çünkü düşme, derinlikle ilgili bir olaydır.

Hans'a göre, üç boyutlu bir mekan, Allah tarafından insan için yaratılmıştır. Böylece hacim oluşturulmuş ve insan hacimli bir evrende amaca uygun olarak yaratılmıştır. Burulu olmayan üç boyut yerine dört ya da daha fazla boyutlar olsaydı bu kere de çekim olmayacaktı. Gezegenler oluşmayacak ve yörüngelerinde dönmeyeceklerdi. Uzayın eğriliği azalacak, elektron bile çekirdeğin etrafında dönemeyecekti. Böylece içinde yaşadığımız madde mekânı oluşamayacaktı.

Böylece Hans'a göre, Allah üç mekan bir zaman zaman boyutunu, insan için açmış, kalanlarını da sıkıştırıp burarak, Hilbert uzayının ardına saklamıştır.

1989'da hem Büyük Birleşim Kuramları hem de Sicim ve Zar Kuramları adına özetle düşünceler bu biçimde oluşuyordu ama iki kuram da son noktayı koyacak kadar yetkin ve tam değildiler. 10 boyutlu Süper Sicim Kuramı da 11 boyutlu Süper Zar Kuramı da zar ya da sicim üzerinde dalgalanan fermion  (madde) parçacıklarının bu zar ya da sicimle ilişkilerini kuramıyorlardı. Bu sağlandığında, Zig-Zagçı Büyük Birleşim Kuramı tamamlanmış olacak gibi görünüyordu.

 

Örümcek Ağı

Her ortaya çıkan yeni quant anlayışı, kuramsal fizikçilerin elinde evrene yansıtılmış ve onunla evrene bir yapı ve biçim kurgulanmıştır. En son gelinen quant anlayışı, Tezkire'de ifade edildiği gibi "iplik görünümlü tünel"dir. İşte bu Süper Sicim Kuramı ve Süper Zar Kuramı olarak, evren kurgusuna yansıtılmıştır. İplikçik gibi görünen tünellerden oluşan bir temel yapı taşı   (quant), evreni önce bu ipliklerin oluşturduğu bir  yapı olarak düşünmeye yol açmış, oradan bir adım atılmış, "Evren bu ipliklerin oluşturduğu 11 boyutlu bir zardır" denmiş, daha sonra  Zig-Zag "Ankebut" Suresi'nden etkilenerek "Zar değil, örümcek ağı" demiş. Örümcek Ağı Kuramı işte budur. Bu ağ, zaman ve uzayın dört boyutunu esneterek dört kuvvetin akıl almaz dehşetli gücünü yay gibi, amortisör gibi hafifleterek taşımaktadır. Ve her yüzey gibi o da iki boyutludur.

Bu kurama göre, evren sadece bir ağ şebekesi olarak, rezone titreşimlerden oluşmaktadır. Bu ağı oluşturan iplikçiklerden geçen etki, bozonlar  (gluonlar) olmakla birlikte, etki kendisini fermionlar yani quarklar, protonlar, nötronlar vb. şeylerle ifade etmektedir.  Kısacası, madde dalgaları örümcek ağı üzerinden salınım yaparak geçmektedir. Madde dalgaları o ağ üzerinde salınarak yürüyen örümcek gibidir!

Scherk, Schwarz ile birleşerek, yalnızca matematiksel olarak Örümcek Ağı Kuramının tabanını oluşturmuşlardı. Oysa, yapısı ve biçimi bir örümcek ağını andıran evren dört boyutla  sınırlı da değildi. Bu kuramda artık kuantlar da o eski noktasal quantlar değildirler. Her quant bir tünel ağzıdır!

Özetle Örümcek ağı kuramı, evrenimizin açılan dört boyutuna karşılık 7 boyutunun açılamadan tünelde kıvrılı kaldığını, bütün evrenin bu tünellerin oluşturduğu ağdan meydana geldiğini ve maddenin bu ağ üzerinde taşındığını söyler.

 

 "Sur Borusu" ve "Şah Damarı"

 Şimdi en son okuduğumuz tezkire metnine dönelim ve kalan ikinci yarıyı bir daha okuyalım: "Yoldaşım Hızır ile âlemleri gezerken O, zerrelerden daha küçüldü ya da onlar çok büyüdü ve biz içine rahat sığar olduk. Bir devasa hortum gibi içinden geçer olduk.  Ve Sûr borusunun hemen ağzından çıktık. Bir de gördük ki, alemin, kainatın kendisi nokta kadar kalmış, aşağıların dibinde. Yoldaşım Hızır'a sordum "Bu ne iştir?" "Bilmeye ilmim kâfi gelmez!" dedi. Sonra da "Peygamber de olsa, velî de olsa bilginden gayrisi bana soru soramaz. Ben sorarım, sen cevabını alırsın!" diyerek azarladı. Sonra sorusunu sordu: "Zerreden küçük ne vardır?" Ben değil, dilim cevap verdi: bütün kainat zerreden küçüktür!" Sonra Hızır yoldaşım sordu: "Bu içine girdiğimiz hortum neydi? "Ben cevap verdim: "Şah damarıydı. Kainatın şahdamarıydı. Allah oradan da yakındır insana. Çünkü zerrenin küçüğü aynı zamanda en büyüğüdür. Gözden uzak, görünmeyen en büyük ile  göze gözükmeyen en küçük  aynı şeydir. Birinde mesafe yatay (Afakî)  ötekinden enfüsî  (İçsel) dir. Küçük ile büyük, uzak ile yakın birdir. . "Yoldaşım Hızır yine sordu: "Onlar nerede birdir? " Ben cevabını verdim: Levh-i Mahfuz'da birdir. Ezelde onlar takdir edilmiştir. Kütüğe kaydedilmiştir. O kütükten başka bir ihtimal yoktur ki, Allah'ın vaadi kaderi, takdiri ölçüsü sonradan değişsin." Hızır dedi ki, bunların sana bir yararı yoktur. Bunların sadece âlimlere yararı vardır. Onlara naklet. Bir daha da soru sorma."

Bir hortumdan, "Sur Borusu'ndan" ve "Şah Damarı'ndan" söz ediliyor.

Hans'ın kitaplarında sözü en son getirip bıraktığı yer, işte bu Sur Borusu, Şah Damarı, Quercie Quantları ve Takyon Dinamiği.

Önce, yukarıda anlattığım bir sürü bilimsel kuramın – ki, hemen hemen hepsi de resmî bilim çevrelerince kabul görmüştür - aslında Tezkire'den geldiğini anlamalıyız. Böylece şu ünlü "Hızır Tezkiresi'nin" ne menem bir şey olduğunu bir daha düşünmeliyiz. Buna bağlı olarak, Bağdadî'nin ve Hans'ın "Teşkilât" bağlantısı konusunda artık ben değil, siz konuşmalısınız!

Gelelim Sur Borusu ve Şah Damarı konusuna...

Hans Süper Sicim Kuramından yola çıkarak kendine özgü ve Kur'an'a dayalı bir Standart Model daha geliştiriyor. Bunun için önce "Şah Damarı" kavramından yola çıkıyor. Tüneller, Ödeşmeler Köprüsü,  Hemzemin Geçit,  Kurtçuk Deliği  (Worm Hole), Karadelik, Corn Hole (Sur borusu), Mini Sur Borusu, İplikçik, Rothschild Tüneli, Quantum Kanalı, Hilbert Tünelciği vb. isimlerle andığı şeylerin aslında ana sur borusuna bağlandıklarını ve ana sur borusunun da  Şah Damarı olduğunu söylüyor.

Ona göre Şah Damarı, dışarıdan bakıldığında ankebut (örümcek) ağı gibi görünmektedir. Bütün evrende her parçacık, mesafe tanımaksızın bu ağ aracılığı ile bir birine bağlantılıdır. Bu ağ ve bu ağı oluşturan sicim ya da tüneller ışınlanma, teleportasyon, ânî yok olmalar ve belirmeler ve daha bir çok parapisikolojik olayların da nedenidir.

Hans'a göre Kur'an'daki Örümcek Ağı, Sûr Borusu, Şahdamarı gibi kavramlar Evrenin sicim yapısının sırrını vermektedir.

Hans S:379 C:2 Bant:3 'te "Evrenin yapısının şimdilik 11 boyutlu sicimler ya da süper zar üzerine kurulu olduğunu anlıyoruz. Çünkü süper simetriye dayanan Standart Modellerin  (o büyük birleştirmelerin) tavanı 11 boyutlu uzay-zamandan yanadır. Ve bunun matematik ispatı yapılmıştır. Geriye deneysel ispatı kalmıştır." diyor.

Oysa ona göre, evrenin süper kuramı, o büyük birleştirme kuramı sadece 11 boyutlu açık ya da kapalı tüp biçimindeki zarlar değil, evren küpü  (Kürsî)  biçimindeki quantlardadır. Bunun için de yeni bir kuram gerekli olmaktadır. Gerçek, tam oturan Birleşik Alanlar Kuramı ancak burada gerçekleşecektir. Yine ona göre, böyle bir quant anlayışının tüyosu da her zaman olduğu gibi yine Kur'an'dan gelmektedir.  Bakara 258, Allah'ın Kürsîsinin tüm evrenleri kapsamasından söz etmektedir. Ona göre çıkış buradadır!

 

 

Eksiği tamamlıyorum: 
  
   7 MESANÎ – 11 DÜĞÜM – VAKIA SURESİ

 

Bir şeyi eksik bıraktım. Şimdi onu tamamlamak istiyorum. Bunun için önce, Q-Dönemi'nin başında sözünü ettiğim Hızır Tezkiresi'ne dönelim: "Nun kalem ve yazdıklarına yemin olsun, her kim yazılmamış söylendiğinde onu vakti gelince idrak ederse, yedi saklı boyutun derinindeki  sırrına yedi ile sabit olmuş (belirlenmiş) farklı kuvvetin  esrarı ilahisine mazhar olur." deniyordu. Hans Quarkların bulunuş öyküsünü ve Murray Gell-Mann'ı anlatırken "Yazılmamış söylenmişti ve ben anlamıştım" diyordu.

Peki neydi bu yedinci farklı kuvvet?

Quarkları anladıysanız, burada "kuvvet" sözcüğü ile, farklı yapıda ve özellikte parçacıklardan, maddeden ve boyuttan söz edildiğini anlamışsınızdır. Hans "yedi mesaniyi" ve o yedinci farklı kuvveti, burada doğrudan "boyut" olarak alıyor. Bunu yaparken de başka bir şeyle, Bağdadî'nin okuduğu Kur'an'ın Vakıa Suresi'ne koyduğu 11 düğümlü iple bağlantı kuruyor.

Mevlânâ Halid-i Bağdadî ölümüne yakın, çok önemli işaretler bırakmıştı. Bunlardan biri kendisinin elinden düşürmediği ciltli Kur'an'dı. Bağdadî bu Kur'anı ölmeden önce ilk batılı koordinatörüne vermiş. Yıllar sonra, o Kur'an açıldığında, Vakıa Suresi'nin yazılı olduğu bölümden 11 düğümlü bir ip çıkmış. Bu 11 düğümlü ip, Hans tarafından, evrenimizin 11 boyutlu olduğuna dair mesaj olarak kabul ediliyor. Ona göre 11 düğüm, 11 boyut demekti.

Quarkların bulunuşundan sonra yürütülen çalışmalar, gerçekten de 11 boyutlu Süper Zar, 10 boyutlu Süper Sicim Kuramlarına gelip dayanmıştı. Quarklardan buralara gelmek kolay olmamıştı ama Bağdadî'nin okuduğu Kur'an'da da o 11 düğümlü ibrişim ip durup duruyordu!

Bu 11 düğümlü ip ve 11 boyut neden o kadar önemliydi? Önemliydi çünkü Hans bu iki noktadan hareketle "7 Mesanî" sırrını açıklamaya girişiyorDU.

Evren 11 boyutluydu çünkü; Evrenimizde çekim 0, 0009727 aralığına kadar olan büyüklüklerde hissedilir. Bu değerin altında çekim yoktur. Bunun altında çekim, "ölü nokta" etkisi yapar. Yukarıdaki sınır değer, çekim sabitinin 1/10 000'idir ya da Çekim Aritmetiğinin 1/1028'idir. Örneğin, altı boyutlu bir evrende uzaklık iki kat olduğunda, kütlenin değeri 1/32'ye 7 boyutlu evrende 1/64'e, 8 boyutlu evrende 1/128'e,  9 boyutlu evrende 1/256'ya, 10 boyutlu evrende 1/512'ye, ancak 11 boyutlu evrende ise, 1/1028'e denk geliyordu. O haldE evren 11 boyutlu olmalıydı!

Hans'a göre 7 Mesanî, 11 boyutlu evrenimizde 7 saklı boyuttu. İlk dört düğüm, bizim dört boyutlu uzay-zamanımızdı. Yedisi de tünelde saklı olan 7 boyuttu. Büyük patlama ile dört boyut açılmış ve genişlemişti. Ama yedi boyut açılmamış tünelde kıvrılıp kalmıştı.

Bağdadî hiç akla gelmedik bir espri daha yapmıştı o düğümlerle: 11 düğüm yalnızca 11 boyut değildi, o düğümler, tünellerin birbirine dolanmalarını da anlatıyorlardı. Hans'ın deyimi ile düğümler, sicim denen tünellerin ya birbirlerine ya da kendi  gövdelerine Bretzel Çöreği gibi dolanmalarını anlatmaktaydı. Eğer bu düğümler olmasaydı, evren çökerdi. Gökler yerinde duramaz, üzerlerinden çatlayıverirdi.

Hans'a göre Tezkire, aslında şöyle diyordu: "Herkim yazılmamış söylendiğinde, zamanı gelince onu kavrarsa 7 şifreli boyutların içteki gizliliğinin 7 ile sabit kılınmış (belirlenmiş)  ırk kuvvetlerinin ilâhî sırrına açıktaki dörtlüsü ile birlikte ulaşmış olur."

Bundan sonrasını Hans şöyle anlatıyor: "Yazılmamış söylenmişti. Zamanı gelmiş ve kavramıştım. Kur'anın yedi ile belirlenmiş ve bâtında  (içte)  tünel içinde saklı 7 boyutu daha vardı.

Büyük patlamada dört boyut  (üçü mekan, biri zaman) açığa çıkarken saklı öteki boyutlar tünelin berzah ardında kaldılar. Bunlar halen de iç âlemlerinde gizlidirler. Bu nedenle evreni zâhirdeki dört boyutu ile görüyor diğer mesanî yani 7 gizli olanı görmüyorduk.  Dördü,  bize sabit dörtlü görünürken yedisi  (sabit mesanî) görünmüyordu.

Bu görünmeyen 7 boyutun bizim dünyamızdaki en ilginç etkisi, elektrik yükü denen parçacık özelliğinin, gravitasyonun ve elektromanyetizmin nedeni ya da kaynağı olmasıdır! 

 

Kürsî  (Quercie) Quantları

Q-Dönemi olarak en son geldiğimiz yer, 11 boyutlu "Zarcı" Zig-Zag TOE'sidir. Hans'a göre bu, en son ve en büyük "Büyük Birleştirme Kuramı"dır ama son değildir. Çünkü soyut evren olarak sadece Süper Uzay'ı (Takyon evrenini) içine almaktadır. Oysa, Kur'an'ın bildirdiğine göre bir de "Kürsi" vardır. Buna "Hyper Uzay" diyor. Bilim dünyası henüz Hyper Uzay'a ulaşamamıştır. Zig-Zag'ın da bu konuda ne çalışma yaptığı bizim için kapalıdır. Bu konuda herhangi bir bilgiye ulaşamadık. Sadece Kürsi'nin, tüm evrenlerin içinden çıktığı soyut ötesi, sonsuz ötesi hatta sonsuz ötesi sonsuzda bir elif noktası olabileceği düşünülüyor.  Bu noktada Borges'in "Elif Noktaları Matematiği" ile karadelik deneylerine ve karadeliklerle ilgili deneysel bilgiye ihtiyaç olduğu görülmektedir. Zaman gezmenliği, Kürsi Quantlarının bulunuşu, Elif Noktası Matematiği ve Hiper Uzay'ın bilimde konuşulması hep R-Dönemine kalmış görünüyor. 

 

 

4)  Z-Dönemi: 

(Üç Karanlığın Bulunuşu)                             

Şimdi tekrar R-Dönemi için sözünü ettiğim Tezkire'ye geri dönebiliriz. Tezkire, "Devir talebelerimin talebelerinin talebelerine vasıl olduğunda, onlara Z-K (Z ve Kef)  harflerinin esrarını içeren bu delilleri açıklayınız.

"Z" harfi üç karanlığın baş harfidir. Bunlar : Z-Küre / Z-Zerre / Z-Zeman

Dikkat ediniz, bu üçü, üç karanlık kuvvetin ana işaretleridir.

Devrin vasıl olmasının ana işareti ise, evvelâ Nasranî ulemasının  (Hristiyan bilim adamlarının) üç aydınlığı bulmasıdır. Müslüman gariplerim üç karanlığı andan sonra bulalar." diyordu ve üç karanlık için şu açıklamayı getiriyordu: "Üç karanlık kuvvetler ise zifirî, zımnî (sezilgen) ve zeman-ı zulmettendir (karanlıktır). Tabiatları sabitiyedendir (değişken değildir)."  

Burada  zifirî, "siyah", zımnî, "sezgisel"; Zulmet ise, "karanlık" anlamına gelmektedir. Bu niteliklere göre nedir bu üç karanlık?

Hans'a göre;

Z-Kürre: Bunlar zifirî yani siyahtırlar. Bildiğimiz karadeliklerdir.

Z-Zerre: Enerjinin biri aktüel (optik, ışıyan, görülen), diğeri virtüel (ışımayan, görünmeyen)  iki türü vardır. Bunlar, yaratılış patlamasından sonra ayrışmışlardır. Işıyan quantlara "Photon" denmiştir. Işımayan quantlara bir isim verilmemiştir; çünkü onların varlığı bizim görüş alanımız içinde değildir. O yüzden onlar görünmezler. "Zımnî"dirler. Kuvvetin görünmeyen birimleri olan quantlardır. Bunlar ışımazlar. Zımnî yani ancak sezilebilir durumdadırlar. Kuvvetin taşıyıcı kuantlarıdır (parçalarıdır). Örneğin, bir mıknatısın demir tozunu çektiğini görürüz ama demir tozunu mıknatısa doğru iten ya da çeken gücü de o gücün parçacıklarını da göremeyiz. Çünkü ışımazlar.

Z-Zaman: Burada sözü edilen, Zig-Zag mensubu Kozirev'in bulduğu "ışımadan yayılan bir enerji kalıbı" olan zamandır. Bu, bildiğimiz yani günlük deneylerle sezgisini edindiğimiz zaman değil, bir enerji türü olarak zamandır.

Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi, Z-Dönemi'nin en önemli olayları karadelikler, ışımayan virtüel quantlar ve zaman enerjisinin bulunmasıdır. Kitap ve e-söyleşilerde bu dönemin buluş ve gelişmeleri hakkında fazla ayrıntılı bilgiye rastlanmamaktadır. O yüzden,  dönemin sonuna ilişkin bir bilgiyi sizlerle paylaşıp R-Dönemi'ne geçeceğim.

Bu Z-Dönemi'nin sonu hakkında şu ilginç açıklama var: "Z-Döneminin sonu, Thule deneyleridir. Bu deneylerle Kürsi  (Quercy-Quercie) çeşidi kuantlar bulunacaktır" denilmektedir. Oysa bu satırları yazdığımız şu 2004 Nİsan'ına kadar ne Thule deneyleri ne de Kürsi quantları hakkında elimize bir bilgi geçmiş değil. Umarım Hans bu satırlarla ilgilenir ve bu konuda biraz açıklama yapar.

 

5)   R-Dönemi  (2000-2050) ve Beklenen Son

Buna Rakim Dönemi" de diyor Hans. Ve rakim sözcüğünün her harfinin bir  teknik dönemi simgelediğini söylüyor. S:218  C:1  Bant:3

Son harfin Mehdî'yi gösterdiğini batı dillerinde buna Mighty-Maghte ya da Machte dendiğini söylüyor.  Mighty'nin İgilizcede "Kudret", öbür dillerde "Kudretle yapıldı" anlamına geldiğini söylüyor.

Plana göre en sonunda Mehdî gelecek, Zig-Zag mensupları ona bağlanacak, Mehdî son Zig-Zag koordinatörünü ilan edecek ve böylece ilk ve son kez Zig-Zag koordinatörü açığa çıkacaktır. Bu açığa çıkış ile de bütünüyle Zig-Zag kendini feshedecektir. Çünkü Mehdî iş başı yapmış olacaktır.  

R-Dönemi'nin en ilginç buluş ve olayı ise, seçmeli zaman yolculuğunun başlaması olacaktır. Yani isteyen ileri, isteyen zamanda geri gidebilecektir.

 

 

 C)  Zig-Zag  İleri  Teknolojileri 

Buraya kadar size Zig-Zag grubunun bilimsel çalışmalarını, bu çalışmalar içinde batılı bilimi nasıl etkileyip yönlendirdiğini anlattım. Oysa Zig-Zag, bilimde olduğu gibi teknolojik yönden de çok önde ve ileridir.

Zig-Zag, 1800'lerin sonlarına doğru, dönemin bilim dahilerine ve teknisyenlerine akla gelmedik formüller, çözümler göndererek onların önünü açmaya başlamıştı. Bu mektuplarla hedef seçilen bilim adamı önce desteklenerek şaşırtılıyor, sonra kendisine İslâm tebliğ ediliyor ve daha sonra da İslâm'ı seçmesi durumunda bilimsel yardım ve desteğin geleceği söyleniyordu. O bilim adamı Müslüman olunca da koordinatör aracılığı ile daha açık bağlantıya geçiliyor ve kendisine kozmik sırlar veriliyordu. Bütün bu etkinlikler, temelinde Hızır tezkiresine dayanıyordu.

Bu konuda Hans, "Z-İleri Teknolojileri" deyimini kullanıyor. Ona göre, Zig-Zag'ın ileri teknolojisi de bir darbe niteliğinde devrimler dizisi, hatta bir destandı!  Bu destansı darbecilerin ilki Boskovic'ti. Hans, onun bulduğu ileri teknolojilerin hâlâ anlaşılamadığını söylüyor. Anlaşılanları da değiştirilmeden hâlâ kullanılmaktaymış. Ona göre, Görecelik Kuramı'nı ilkin o farketmişti.  Boskoviç, aynı zamanda, rahip elbisesi giyen bir Müslüman'dı da.

İkinci teknisyen olarak da Tesla'dan söz ediyor.

Tesla'nın geliştirdiği süper teknikleri K. M. Allein mektupları ile gerçekleştirdiğini söylüyor. Kendisine iletilen bir Tezkire bölümünde; "Akkor o ışık bir cam balon içinde bulunmalıdır. Bu, nâr ve har içerendir. O zerrindir.  (Altın rengi ışık verir.) Nâr ve har içermeyen bir de Münir (ay ışıması gibi ışıklı) vardır ki, onun da ışığı sim (gümüş)'dir. Onun camının yuvarlak balon olması gerekmez." diyordu.  Böylece hem bildiğimiz ampulü hem de floresans lâmbasını anlatıyordu. Aslında Nûr-35 ve 36, Dünya'yı ışığa boğmuş oluyordu.

Tesla yukarıda anlatılana benzer benzemez bir çok yardım almıştı. Bu yardımlar sayesinde uzaktan yanan floresans lâmbayı yapmıştı. Kentlerdeki elektrik trafoları, transformatörler, jenaratörler, elektrik santralleri de onun buluşuydu. Kendi adıyla anılan bobinler, diyotlar, flamanlı lambalar daha bir çok ileri teknolojik buluşlar hep onun ürünüydü. Hem Allein ile tanışmak hem de Amerika Birleşik Devletleri'nin teknik imkânlarından yararlanmak için Amerika'ya kaçtığında Edison'a bir çok buluşunu gösterdi. Edison bunlar içinde sadece ampulü anlayabilmişti. Anlayabilmiş ve buluşun üstüne yatmıştı! Oysa, Dünya elektrik çağına girerken, Tesla çoktan "uzaktan kumandalı elektronik çağına" girmişti.

1943'de gelişen olaylardan biri Atom bombasının kullanılması diğeri ise, Von Braun'un roketleri idi. Aynı yıl, savaşta uzayı dinleyen kulaklar da yapılmıştı.

Aynı dönemde Müslüman Norbert Wiener, radarı bulmuştu. Radarın yanında Sibernetik adı verilen yeni bir bilim dalının da temellerini atmıştı. Sibernetik, bilgisayar teknolojisinin hazırlayıcısıdır. Wiener de bütün buluşlarını K. M. Allein mektuplarına ve ondan gelen Tesla'nın notlarına borçludur. Çünkü Tesla'nın buluşlarını anlatan notlar kendisine iletilmişti.

Kozirev'in zamanla ilgili görüşleri sadece zihinsel, kuramsal bir atraksiyon değildir. Zig-Zag ileri teknolojileri UFO yapımından zaman gezmenliğine uzanan kuramları olduğu kadar, deneyleri de içermektedir. Jessup uzay yürüyümünü (yani uzayı yürütmeyi, tayy-ı mekanı) Kozirev ise, zaman yürüyümünü (Tayy-ı zamanı)  gerçekleştirmiştir.

Kozirev'in yaptığı deney "K-Deneyi" olarak adlandırılmaktadır. Bu deneyde, ilk KMA’lardan Gurdjieff’in İsviçre’deki şatosu ile, Kozyrev’in Rusya’da Ural Dağları’ndaki mağarası kullanılmıştır. Bu deneyde "aynı mekanlı", ancak "çift zamanlı" bir "insan nakli" gerçekleştirilmiştir. Nakledilen kişi, Volga Alman Cumhuriyeti’nden Müslüman bir bilim adamı olan ve Zig-Zag’da bir süre KMA’lık da yapmış olan "Paul Kamensberg"dir.

Hans'ın dediğine göre, Paul Kamensberg'den iki tane yapılmış ve bunlar farklı zamanlara alınmışlar. 1973 yılında yaşayanının 1 Nisan'da dublesinin yapıldığını ve Rusya'dan İsviçre'ye ışınlama yoluyla gönderildiğini, 1971'de yaşayan öbür dublenin de 2050'ye gönderildiğini söylüyor.

Burada Zig-Zag teknolojisi hakkında fikir vermek için "L-Deneyi"nden de söz edelim; "L-Deneyi" de "K-Deneyi'ne" benzer bir deneydir. KMA Asistanı "Landsberg" tarafından gerçekleştirildiği için bu deneye, "L-Deneyi" denmiştir.

"L-Deneyi"nde, 1973 yılına ışınlanmış bulunan Paul Kamensberg, Kuzey Kanada’nın kutup bölgesindeki bir kutup istasyonuna ve 1973 yılına ışınlanmış bulunan diğer Paul Kamensberg, Grönland’ın "Thule" bölgesindeki diğer bir kutup istasyonuna tekrar ışınlanır.  

Bundan sonra, 1973 yılına ışınlanmış olan Kamensberg, Thule bölgesindeki istasyondan Kanada’ya ve oradan da "M-Deneyi" ile 2050 yılına tekrar aktarılarak, geride sadece 1971 yılında tek bir Kamensberg bırakılır. Bu deney, birbirinden farklı renk ve kodlardaki çelik muhafazalarda yapılmış ve saniyenin binde biri gibi kısa bir sürede gerçekleşmiştir. M-Deneyi, "beş boyutlu relativite" üzerinden yapıldığından, fizik ile parapsikolojiyi birleştirmekte ("Tayy-ı Mekan" ve "Tayy-ı Zaman" tekniklerini içermekte) ve iki ayrı kutup arasında zaman ötesi bir bağlantıyı gerçekleştirmektedir.

Zig-Zag Süper Teknolojisi hakkında fikir vermeyi "J-Deneyi" ile tamamlayalım. ""J-Deneyi" pek çok parapsikoloji-UFO meraklısının iyi kötü haberlendiği şu ünlü "Philadelphia Deneyi"dir. Hani şu 20 000 voltu yiyince kaybolup kaybolup ortaya çıkan Amerikan Savaş gemisi...

Bu deneyin kökleri Hansel Heiberg'e dayanıyor. O, 1940’lı yıllarda, görünmezlik yeteneğini, "Bedensiz ve araçsız zaman yolculuğu yapma" veya "Kendi tüneline gizlenerek dış uzayda görünmez olabilme" şeklinde tanımlamıştı. Axel Heiberg’in de bu konuda ilgisi ve çalışması olduğunu daha önce belirtmiştik. Hansel, Axel'den devraldığı, görünmezlikle ilgili notları okumuş ve değerlendirmek istemişti. Axel'in bireysel olarak, tek başına, sadece dua ve zikir yoluyla oluşturabildiği görünmezlik olayının, bilim yoluyla da gerçekleştirilebileceğini düşünmekteydi. Çünkü, görünmezlik mekanizmasının, tamamen enerjetik alanlara dayandığını fark etmiş ve olağanüstü şiddetli manyetik alanlarda bunun gerçekleşeceğine inanmıştı. 

Görünmezlik olayını bilimsel yolla gerçekleştirmek amacı ile, 1940’lı yılların başlarında, Dr. Morris Ketchum Jessup ile KMA imzalı mektuplarla ilişki kurdu. Dr. Jessup, o yıllarda, ABD Deniz Kuvvetleri’nin çok değer verdiği büyük bir bilim adamıydı. Yapay manyetik alanlar oluşturularak bir geminin görünmez olup, olamayacağının denenmesi, İkinci Dünya Savaşı’nın en yoğun olduğu bu dönemde, ABD Deniz Kuvvetleri’nin de çok ilgi duyduğu bir proje oldu. Dr. Jessup, böyle bir deneyi üstlenebilecek tek kişiydi. 

Bu deneyle, maddenin uzayda yer değiştirmesi planlanmıştı. Başka bir deyişle, madde, atomlarına ayrıştırılacak ve başka bir fizik mekanda tekrar bir araya getirilecekti.Yani, bir "ışınlama" deneyi yapılacaktı. Bu deneydeki asıl hedef, Einstein’ın Birleşik Alanlar Kuramı’nı, uygulamalı olarak kanıtlamak ve bundan askeri amaçlarla yarar sağlamaktı. Yani, oluşturulacak yapay bir manyetik alanla, savaş gemilerinin düşman gemileri karşısında görünmezliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Ve deney yapılmış ama sonuçlar tam da beklendiği gibi olmamıştır. Bu deneyden ve sonuçlarından daha sonraki kitaplarda biraz daha ayrıntılı biçimde söz edeceğiz.

 

 

 

 

 

 

 

önceki bölüm                               Kitap Ana Sayfa                                    sonraki bölüm