BİRAZ  HAFİFLİK

AZ  BİRAZ  MAVİ

 

Mustafa Öz

 

"Sevginin olmadığı yerde hayat, şekersiz çay gibidir!" Tüh be! Şekersiz çay içenleri hesaba katamadım, onun için de sözün başında bir "çift sarılı" dökeyim de milleti çarparak söze başlayayım dedim ama olmadı. Neyse ki, işin aslı şu, biliyorsunuz: Sevgi yoksa her birimizin yaşamı gayet tatsız, saman gibi hatta marazlı.

Peki sevgi ne? Bunu en son Hülya Avşar'la İbo tartışmağa kalkmıştı da yüzlerine gözlerine bulamışlardı! Ben gayet uzman ve bilirkişi olarak söyleyeceğim: Aşk çok istemek, sevgi, sevinçle bir olmak üzere yaklaşmaktır. "Yaklaşmak" güdüsel olarak ortaya çıkar ve eylemde sevgiyi temsil eder. İşin temeli duygudur ve o da "Sevinçten" başka bir şey değildir.

Buna göre, güvenlik içinde ve sevinçle kucaklaşmak üzere üstüne yürüyeceğim insan sayısı kadar cennette, güvenlikte, neşeli ve sevinç içindeyim demektir. Yahu şu son söylediğim, gerçekten de çift sarılı oldu ama bazı çatık kaşlı dindarlar geliyor şimdi gözümün önüne. Dövecek gibi bakıp "Cenneti karıştırma, o bizim. İpten kazıktan kurtulmuş yorumlarınla din alanına girmee!" diyorlar. Ah, oysa, eğer benim bulunduğum yerden bakıp, benim gözlerimle görseydiniz hiç duraksamaz, "neşeliliği" İslâm'ın birinci şartı yapardınız! Oysa şu Müslümanlara bakıyorum da her biri kendini çok önemli, bu yüzden de ciddî olması gereken zerzevat olarak görüyor. Şu ölümlü dünyada kime yapılıyor bu afi anlamıyorum bir türlü!

Haa... Müslümanlıkta sevgi, sevinç hiç mi yok dersiniz? Hiç kuşkusuz Müslümanlığın başına gelen en kötü şeylerden biri, çok uzun zamandır "kullanılır" olmasıdır. O başlıbaşına bir uygarlık düzeyine ulaşacak kadar gelişmiş olduğundan, onda her fikir ve slogan için bir tutamak bulmak ve oradan lâf şişirmek olanaklı. Oysa belli dönemlerde, belli coğrafyalarda sadece belli kavramlar öne çıkar ve yorumlanır. Geri kalan bütün kavramlar âtıl vaziyette asırlar boyu bekler!  Ama ne işse hiçbir zaman ve hiçbir yerde sevgi kavramı gündeme gelmemiş ve o hep bir ara nağme, bir dolgu maddesi olarak, Hikmet-i Teşri' faslından bir şey olarak kalmıştır.

Bakın şöyle bir öykü anlatılır: Ensar'dan (Hicretten sonra Medinelilerden) biri peygambere gelmiş ve yoksulluğundan yakınarak, gelen Mekkeli kardeşi için ne yapacağını sormuş. Peygamber ona, "Ekmeğinin yarısını ver" demiş. Adam, "Ekmek filan yok evde!" demiş. "Beş tane hurma ver bari!" demiş. "O da yok" demiş adam. Sonra da "Ben bu koşullarda Mekkeli kardeşim için ne yapabilirim?" demiş. O zaman o gül yüzlü demiş ki; "Senden ayrılıken gülümsemesini sağla!" Fesuphanallah yani... Şu inceliğe bakar mısınız?

Ama ille de ille "Gülümsemesini" sağlamak. Neden "Tanrı'ya birlikte şükredin" dememiş? Neden "Bu yoksulluk yüzünden ortaya çıkması olası öfkeniz için tövbe edin" dememiş? "Gülümsemesini sağlayın!" yani sevindirin. Yani sevginizi paylaşın. Bunun kendini paylaşmak, kalbini paylaşmak olduğunu biliyorsunuz. Varsa beş hurma vermek kolay ama dar zamanda gülümsemek ve gülümsetmek, yani kendini paylaşmak, her kişinin değil, er kişinin harcı elbet!

Bir gün uzun zamandır görüşmediğim bir çocukluk arkadaşım çıktı geldi. Kalın meşe odunu istiyordu. Çünkü önümüz kıştı. Kayınpederin deposuna gittik. Ona hep istediği boy ve kalınlıkta meşeleri seçtim. Kayın peder gelip bana yardımcı olmamı söyledi. "Arkadaşına yardım et, hangilerini isterse onları ver" dedi. Dedi ama bizimkinin yüzü bir türlü gülmüyor. Her türlü kıyak yapılıyor ama bizimkinin yüzü mahkeme duvarı gibi. Buna sevgi üstüne bir çözüleyim dedim. Hayatın sanıldığı kadar ciddiye alınmaması gerektiğini, sevinci çay şekeri gibi hep yanımızda taşımamız gerektiğini anlattım. Daha birinci susmada, "Nasrettin hocalığın lüzumu yok oğlum!" diyerek beni tersledi. On beş gün sonra bir de ne duyayım? Bizim ki, karısından boşanmış! Doğrusu arkadaşıma acıdım ve sevgisizlik için bahanesine olur verdim ama şu din sitelerine bir bakın hele. Hans siteleri de karşıtları da öyle. Adamlar vatan kurtarmayı bitirmişler, artık dünyayı kurtarmağa çıktıklarından suratlarından dökülen bin parça! Bence duyusal olarak önce bunların kurtarılmağa ihtiyaçları var!

Ey benim genç ve ihtiyar, devlet adamı ve generallerim! Siz o, on sekiz cihan serverinin torunları ile nasıl "dehdehçilik" oynadığını biliyor muydunuz?  Bildiğiniz numara aslında. İkisini birden sırtına oturtur, kendi de at olurmuş. Onlarla oynamayı, oynaşmayı pek severmiş. Hele oyun elemanları insanın torunu olursa, bu keyif kolay reddedilebilir mi?

Bir keresinde de yanında bulunan çirkin bir kadının gözünün içine bakıp bakıp "Çirkin kadınlar cennete giremeyecek!" demiş. Kadıncağız eşekten düşmüş karpuza dönmüş ama o sonra gülerek şöyle demiş: "Herkes 33 yaşında olacak. "Her kes en güzel haliyle haşredilecek!" Tabi kadının etekleri zil çalarak ayrılmış yanından!

Şimdi gelelim şu bizim Orta Çağ papazlarına! Anaa! Orta Çağ dedim de hayalime düştü. O ne çirkinlik öyle be! Siyah siyah cüppeler. Gülmesiz suratlar. Dikkat edin bakın, nasıl da benziyorlar birbirlerine! Hatta aynı be aynı! Boyun posun devrilmesin! Nasıl da buldunuz birbirinizi? Nasıl da becerdiniz bu kadar benzeşmeyi? Oysa kafamdaki hiçbir peygamberin fotografı bu eşkale uymuyor. Onlar ya dalgın olarak ufka bakıyorlar ya da yakınında birileriyle konuşurken gülümsüyorlar! Bendeki peygamber resimleri böyle!

Leydiiz centilmenlers! Gözlerinin içi gülen yazılar istiyorum. Bir de gülerek ve güldürmek amacıyla sövmeyi deneyin bakalım neye benzeyecek? Belki sonunda sövmekten vazgeçip sadece gülmek ve güldürmekte karar kılarsınız. Ve bu gerçekten de harika bir şey olur. İnanın bana!

 

 

Elestiri ve yorumlariniz icin: e-mail mozhoca@softhome.net