|
7)
TELEPATİ Fizyolojik beden, enerji beden ve manyetik kalıp yani ruh... Bu üçlüden herbirinin kendine özgü aktivitesi var, yetenekleri var, becerileri var. Bu üçlü küçük bir enerji birimini oluşturuyor adı, insan! Tek başına küçücük görünüyor ama aslında tek kişilik bir "cangıl" bu...Çünkü bu insana giren, çıkan türlü düzeyde ve çeşitte enerjiler de var. Yani çok kompleks bir yapısı var. Bu yüzden, bu cangılda bir sürü şey oluyor. Bu olup biten şeylerden bazılarının dış dünyaya (fizik evrene) yansımaları var... Parapsikoloji, bu yansımaları kendine konu edinmiş bir yarı bilim. Belli ki, gelecekteki bir çok bilime gebe... Onun bu tek kişilik mucizeler cangılında ilgilendiği bir konu da telepati! Bu terimin bir çok Türkçe karşılıkları var. Osmanlıca'sı "Hissi Kablel Vuku". Hissi Kablel Vuku, aslında telepatinin tam karşılığı değildir; çünkü o ilham, sezgi, içe doğma, varidat türünden şeyleri de kapsar. Telepatinin abartılı Türkçe'si, "Uzaduyum". Yaygın, anlaşılır Türkçe'si, "Düşünce okuma". Bu arada, "uzaktan hissetme", "duygu aktarımı" anlamlarında da kullanılıyor. Telepati, parapsikolojide tek başına, bağımsız bir konu gibi görünmesine karşın ESP'nin (Extra Sensorial Perception) bir alt başlığıdır. Yani bağlı olduğu ana konu (DDA) (Duyu dışı Algılama) dır. Duyu dışı algılamanın içinde yalnızca telepati yoktur; eşyalardaki psişik izleri okuma, geleceği okuma, durugörü (Clairvoyance), geliştirilmiş deri duyarlığı yani parmak uçları ve yanaklarla algılama vb. şeyleri de içine alır. Telepati de dahil, bu olaylar, her ne kadar "Extra Sensorial Perception" kategorisine girse de sonuçta, insanın o kaba fizyolojik yapısının ardındaki ince yapıda büyük bir enerjisel etkinliği gösterir. Büyü, sihir, dua gibi telepati de böyledir. Hans, kısaca "uzaktan duygu aktarımı" da diyebileceğimiz bu olaya bir çok e-söyleşisinde değinmektedir ama sistemli ve bir bütünlük içinde ele almamaktadır. O nedenle burada konu ile ilgili kompozisyonu benim yapmam gerekecek. Ve ben de onun söylediklerini becerebildiğim bir düzenlilikle size derli toplu aktarmaya çalışacağım. Önce telepati konusunda Hans'ın getirdiği açıklamayı görelim: 3 Ekim 2001 Çarşamba e-söyleşisinde Hans bir "Biyosfer"den söz ediyor. Bunun benim söylemimdeki karşılığı "Canlı Deniz"dir! Hans bunun Kur'an'daki karşılığının "Tayyar Sema" olduğunu söylüyor. Tayyar Sema ile ilgili birkaç açıklayıcı ip ucu da veriyor: "Hareketli gök." "Bizim akvaryumumuz." "Uçucuların üst limitine kadar olan bölge" diyor. Böyle diyor ama bu bölge ve sınır, dünya gezegeni için değildir. Süper Uzay'ı yani Arş'ı da içine almaktadır. Bana göre, bu deyimin işaret ettiği ortalama alan, fizik evren, Aşağı Misâl Âlemi ve Yukarı Misâl Âlemi toplamıdır. Bu, aslında benim "Canlı Deniz" dediğim şeyin Hans'çasıdır! "Telepati de orada vuku buluyor" diyor. Hans'a göre biyosferde telepati nasıl gerçekleşiyor? Ona göre telepati,
biyosferde kullanılan bir dil! Bu dil sözel değil. Telepati
ile, bildiğimiz sözler, cümleler aktarılmıyor. Bu dili
ilk kullanan Âdem. Sözel dilin çıkışı, Âdem'e
isimlerin öğretilmesine dayanıyor. Ama onun öncesinde Âdem'in
kullandığı bir dil var. Hans buna "Cennet Dili"
ya da "Âhiret Dili" diyor. Cennete dönecek olan insanların
tekrar konuşacağı bir dil yani! Peki
bu dil nasıl bir şey? Bir
çeşit resim dili. Tam olarak Hiyeroglif değil. Takyon kalıplamaya
dayanıyor. Üç boyutlu holo-sculpture...Burada eşyanın
adı yok. Bir tür holo-picture... Eskiden bunlarla anlatılıyordu
her şey. Sonra Âdem bunlara isim koydu. Pencil dedi meselâ
(Calamus, Kâlem) ve o resmin adı kâlem oldu ama kendisi resimdi.
Hangi dilden olursa olsun, telepati aslında düşüncenin biçimlendirdiği
esîri resmi okuma yetisidir. Örneğin,
"kâlem resmi"ni esîr içinde ideogram olarak yani bir
kalıp olarak okuma ya da algılama. Bu, aynı zamanda sözel
olmayan bir dil. Bu kalıplar nerededir? Benim "canlı deniz" dediğim, Hans'ın ise, Süper Uzay dediği yerdedir. Uzaklıkların sıfır altı eksi sayılarla gösterildiği, uzay üstü uzay ya da "Gökler Göğü"dür burası! Kur'an deyimi ile Arş'tır. Esîr denen takyonik evrendir. Süper Uzaydır yani. Bağdadî Tezkire'de, Levh-i Mahfuz'un "Aşağı Misâl Âlemi" olduğunu ve oradaki suretlerin iki çeşit olduğunu söylüyor. Bunlardan birinciler, daha yukarıda imal edilmiş ve buraya monte edilmiş suretler. Platon'ca söylersek "idealar"; ikinciler ise, bilinçli varlıklar tarafından imal edilmiş ve değişebilir "Suret kazanmış mânâ"lardır. Sufi ileri gelenlerinin sözünü ettikleri "Mânâ Âlemi" burasıdır. Bir insanın ya da her hangi bir şeyin "Mânâsına bakmak" da takyonik yapılı bu âlemdeki özetlenmiş, yoğunlaştırılmış ve üst üste görüntülerin sıkıştırılmış olduğu suretlerine yani hologramlarına bakmaktır. Bu hologramlarla erenler, hafif trans durumlarında bile bağlantı kurabilmekte, düz insanlar ise düşlerinde bunlarla boğuşmaktadır. Tutarlı düş yorumculuğunun kapısı burasıdır! Öyle görünüyor ki, telepati, bir çeşit hologram dilini konuşmaktır! Bu dil, adı konmamış biçimlerin sözcük niyetine kullanıldığı bir dildir. Bu dil, aşağı misâl âleminde oluşturulan takyonik kalıplar aracılığı ile iletişimi sağlayan bir dildir. Bu yüzden Hans, telepatide kullanılan düşünce için, "Düşüncenin harflerle anlatılan bir dili yok. Düşünce bir resim yazı gibi" diyor. Buna göre telepati, biyosfer içinde, özellikle de takyonik yapılı canlı denizde formlarla oluşturulmuş ve ifade edilmiş düşüncenin iletilmesidir. Daha iyi anlaşılması için Hans adına şunları da söyleyebiliriz: Hipnozitör yani verici, esîr içinde bir resim çiziyor. Köpeğe hiç girmediği evin, fırının, resmini çiziyor. Sonra da köpekle biyosferde bir oluyor. Yani köpekle girişim sağlıyor. Böylece forma dökülmüş mesajını köpeğe aktarmış oluyor. Köpek, bu takyonik yapılı holografik form hâlindeki düşünce ya da mesajı, içerdiği itki ile birlikte almış oluyor ve kendi güdülenmesi gibi yaşayarak istenileni yapıyor. Örneğin, vericinin istediği insanın yanına gidiyor, istenen berbere, eve ya da dükkâna giriyor. Aynı şey bir insandan başka bir insana da yapılabiliyor. Burada Hanifliğe ve İslâm'a uymayan şey, iradeye müdahaledir. Büyünün de temel mekanizması budur. Ancak kullanılan aracılarda ve niyetlerde farklılık vardır. Özellikle negatif niyetlerle müdahâle etmeye çok uygun ve açık olduğundan Kur'an'da bu işler yok sayılmaz ama büyü-sihir faslına sokulur ve kesinlikle yasaklanır. Peki form hâline getirilmiş niyet ve düşünce nasıl "aktarılmakta"dır? Bunun birinci koşulu, biyosfer bağlantısıdır. Ve burada biyosfer daha çok taşıyıcı görünümündedir. Hiç kuşkusuz çeşitli "tele etkiler" için çok değişik fizik ve yarı fizik aracılar, bu gün daha adını bile bilmediğimiz enerjiler söz konusudur. Burada Hans'ın kilit kavramı "interference"dir. Yani "girişim". Şimdi şöyle bir toparlamayı deneyeyim: Hans, telepatiyi biyosferle açıklamaya girişiyor. Biyosfer burada tam yeterli bir açıklayıcı değil ama sürecin hangi temele dayandığını göstermesi bakımından çok önemli. Sonraki kavram "Misâl Âlemi" ya da "Âlemi Mânâ". Sonraki kavram takyonik kalıp yani soyut uzaydaki biçimlenmiş anlamlar, dilekler, duygular, tanımlar, kavramlar. Bunlar sözel olmayan bir dilin sözcükleri ya da anlam paketçikleri. Buna göre de telepati, bu resim dilini kullanmak. Bir başka deyişle, takyonik kalıp olarak oluşturduğumuz duygu, düşünce ve isteklerin yani bu anlam paketçiklerinin hedef aldığımız insana iletilmesi. Hans bu iletmeyi ya da "nakli", "interference" yani girişim sözcüğü ile açıklıyor. "Girişim" sözcüğü bana bir "gönderi", bir "nakil" olayının da varlığını işaret ediyor. Telepatiyi eğer düşünce nakli olarak alırsak, bir gönderen, bir gönderilen ve bir alıcının var olması gerekiyor. "İnterference", gönderilenin ve onu ambalajlayan şeyin de alıcıya geçmesi anlamına geliyor. O yüzden Hans, "girişimden" söz ederken Kirlian olgusu üzerinden hareketle örnekliyor ve girişimi bu örnek üzerinden kabule değer kılmaya çalışıyor. O, 29 Mart 2002 Cuma e-söyleşisinde şöyle diyor: "İnterference,
girişim demek. O sempati durumunda ortaya çıkar" diyor.
Zihinle yönlendirilen enerjisel iletişimde sempatinin önemini
biliyoruz. Ama bir görüşe göre o, olmazsa olmaz bir koşul
değildir. Hans, "Antipatide ise "Hair-cut effect" oluşur. Yani kirpi
gibi diklenir saçaklar ve birbiriyle interferens (girişim)
yapmazlar..." diyor. Bu söyledikleri Kirlian fotoğrafları
için doğrudur. Ne ki, bu durum, Kara Büyü anlamındaki
enerjisel tele iletişim açısından herhangi bir iletişimsizliği
göstermez. Böyle bir durumda da Kirlian fotoğrafları benzeri
bir tepkiyi görüntüleyecektir. Hans
"İki ayrı yöndeki iki dalganın girişimiyle
ortaya desenler çıkar... Bunlar gözlemlenebilir, fotoğrafı
alınabilir. Veren ve alan birlikte rezone olmalılar... Biri eğer
senin için ve aynı anda "hayır duası"
ediyorsa, ikinizinki birbirine girişim saçağı yapar.
Bunu Kirlian fotoğraflarında resmen görebilirsin. Birbirine
dostane iki kişinin meselâ parmakları yanyana getirildiğinde
saçaklar yumuşar uzar ve ikisi birbirine karışır.
Ama antipati durumunda tersine birbirleriyle karışmaz, kısalır
ve dikleşir. Bu iki insan birbirlerini tanımasalar bile
birbirinden nefret etmek için yaratılmışlardır
diyebilirim" diyor. Telepatinin oluşumunu girişimle açıklarken
söylüyor bunları ve antipatik durumda girişimin olmadığını
söylüyor. Antipatide genelde insan denen enerji biriminin, konusuna
karşı kendini kapadığı doğrudur ama bu
iletişimsizlik anlamına gelmez. Sonuçta, deyim yerindeyse gönderilen
mermiler hedefini bulur. Kısacası,
insanda bulunan şu ya da bu enerji türü, şu ya da bu amaçla,
şu ya da bu biçimde iletilmektedir. Dolayısıyla, Hans'ın
bu anlattığı fotoğrafı çekilebilen saçaklanmalar
tutum, duygu ve niyetlerin insanda bir takım enerjileri aktif kıldığı
anlamına geliyor ama bunların insanda hangi düzeyde, hangi tür
enerjiyi açığa çıkardığını, bu
enerjinin ya da enerjilerin hedefe nasıl yöneldiğini, alıcı
denen enerji yumağına nasıl girdiğini açıklamıyor.
Hangi
tür amaçlar, hangi duygular, hangi şiddetteki istekler, hangi
formlarla ve hangi enerjiler eşliğinde hedefe ulaşmakta
ve onun içine girebilmektedir? İşte bu sorular cevap bulduğunda
telepati, insanın kullanımına girecektir,
tekrarlanabilecektir ve yasaları ortaya konacaktır.
İşte ancak o zaman telepati "bilim" hâline
gelecektir. Bu
arada ben başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: Hans
telepatiyi sadece takyonik bir kalıp oluşturmak olarak anlamıyor,
bu kalıbın "naklinden" de söz ediyor. Yani bir gönderen,
bir gönderilen ve bir alıcıyı öngörüyor. Dolayısı
ile telepatide bir posta ya da postalama düzeneği düşünüyor.
Ya olay yalnızca düşünerek anlamı holografik bir kalıba
oturtmaktan ibaretse? Niye böyle olmasın? Neden ille bir
"nakliye" sorunu olsun? Ya sorun "iletmek" değil
de alıcı dediğimiz, insan dediğimiz enerjiler kümesinin
fark etmesinden ibaretse? Sorun pekâlâ bir "gönderme",
"iletme" ya da "nakliye" sorunu değil de fark
etme sorunu olabilir. Kabaca şöyle söyleyeyim: Ben denizdeysem,
sen denizdeysen ve denizin içinde bana bağırıyorsan, bu
sesin denizden başka gideceği bir yer yoksa, bu durumda sorun
nedir? İletme, nakletme sorunu mudur yoksa alıcı dediğimiz
insanın ya da o garip enerjiler kümesinin, denizdeki bu yeni oluşumu
fark etmesi sorunu mudur? Sorun benim yapımın ve koşullarımın
o sesi almaya uygun olup olmaması değil midir? Bence
sorun, daha doğrusu telepatide iletişimi sağlayan şey,
vericinin gücü, kalitesi, frekans ayarı değil, alıcının
ilgisi, duygusal bağı ve duyarlığıdır.
Bana öyle geliyor ki, ne gönderme var telepatide ne de gönderileni
alma. Ben zaten senden başkası değilimdir ki! O yüzden
de ben zaten senin dışında bir yerde düşünmüyorumdur
ki! Bu durumda sana bir şey göndermem nasıl olanaklı
olabilir? Olanaklı olan, birlikte kullandığımız
tuvale benim yaptığım resmi senin de görebilmendir!
Bunun yolu, beyni alıcı verici bir radyo gibi düşünüp,
sonra da onda bir frekans ayarına gitmek değil, ilgi ve duyarlığın
artırılmasıdır. Belki de bu yolla, zanlara,
kabullere dayalı bir "ben ve sen" ikiliğinin ortadan
kaldırılması, bu yapay ve sanal sınırın
kaldırılmasıdır. Bu
düşüncelerden yola çıkılınca telepati bana, bir
insanın başka bir insana takyonik-holografik kalıplar
dili ile mektup göndermesi gibi görünmüyor. Buna göre telepati, bir
vericinin bir alıcıya bir şey göndermesi değil, iki
insandan birinin ürettiği anlam holografisini birlikte duyumsamasıdır.
Bu yüzden de sorun, varlıkta olanı farkedebilme yeteneğimiz
olan duyarlığımızın, ayırd etme yetimizin
geliştirilmesi, okuma yetimizin geliştirilmesi, ilgilerimiz ve
sempatilerimizdir. Biz düşünürüz, isteriz, duygulanırız.
Bunlar o sözü edilen kalıbı oluşturur. Bize sempatik ya
da antipatik ilgisi olan herkes de bu ürettiğimizden haberdar
olabilir. Ne
ki, Hans da bu konu ile ilgilenen pek çok insan da böyle düşünmüyorlar.
Olayı dışıyla ve tezahürleriyle ele alıp,
tezahür düzeyinden hareketle açıklamaya girişiyorlar. O
zaman telepatiyi alıcı verici arasında bir gönderi, bir
postalama ve beyni de radyo gibi görmekten başka çare kalmıyor.
Araya bir de dalga boyu, frekans ve "interference" soktunuz mu
olayı radyo modeline götürmek kaçılmaz oluyor ama elbette
ki telepati için başka açıklamaların da varlığına
açık olunmalıdır. Bu arada benim "canlı deniz" dediğim, Hans'ın biyosfer dediği şeyle ilgili olarak, Hans'ın söylediklerini de atlamamak lâzım. "Hayvanlar ve bitkiler de bu "Biyosfer"in içinde. Dolayısı ile herkes, her canlı sürekli bir iletişim ve etkileşim içinde. Telepati, ağırlıklı olarak iki insan arasında ortaya çıkan bu iletişim ve hatta etkileşimin adı" diyor. Bu etkileşimi, bir zamanlar bitki ve insan üzerinde araştıran CIA (Bildiğimiz Amerikan İstihbarat Örgütü), bakıcıları ile bitkiler arasında, hatta bakıcıların dinlediği müzikle bitkiler arasında bir iletişimin ve etkileşimin varlığını bile kanıtladı. Son bulgulara göre, bitkiler de korkuyorlar, endişeleniyorlar. Kendilerine bakan kişi hastalandığında onlar da hastalanıyorlar. Burada bir telepatiden mi söz etmeliyiz? Hayır, telepatinin de içinde gerçekleştiği biyosferden yani canlı denizden söz etmeliyiz. Biyosfer ve canlılar arasında sağladığı bağlantı, artık kaçınılmaz bir vargıdır ve birlik konusunda olağanüstü bir sezgi ve ilham içermektedir. Hans'ın telepati
konusunda söylediklerini incelemeye devam edelim... Hiç
kuşkusuz Hans telepati konusunda da ilginçliğini sürdürmektedir.
Bu konuda onu ilginç kılan şeylerden biri onun, telepatiden söz
ederken, konuyu dil ve düşünceye getirmesi, telepatinin aslında
bir dil olduğunu, Âdem'in dili olduğunu, Cennet dili olduğunu
söylemesidir. Bundan yukarıda söz ettik. Onun telepati konusunda
asıl ilginç olan yanı, telepatiden söz ederken
"telepatiye benzer şeyler"den de söz etmesidir. Bunlardan
biri "Sayha-Fonon"dur. Bu konuda, "Âdem
ve Havva beyinlerinin tamamını kullandıkları için
konuşma yerine biyolojik radyo ile iletişim sağlıyorlardı"
diyor. Sonra bu biyolojik radyoyu şöyle açıklıyor: "Rüyalarınızda
sesli olarak konuşuyor ve konuşulanları dinliyorsunuz değil
mi? İşte bu "sessiz-ses" bizim sözünü ettigimiz
fonondur" diyor. Buradaki "fonon" Kur'an'da
"Sayha" olarak adlandırılmıştır. Hans, 2 Kasım 2001
Cuma e-söyleşisinde ise sayha-fonon hakkında şu açıklamayı
getiriyor: "Sayha supersonic ses demek. Bu, sesin havaya ihtiyaç duymadan, büyük
bir enerji birikimi yaparak, havasız ortamda (Uzay-zamanda) yürütülmesidir.
Fonon'un havaya ihtiyacı yoktur. Yani gazları sıkıştırıp
gevşettirmez. Fonon, doğrudan uzay-zamanı kasıp-gevşetir.
Sanki enfrasonik ya da ultrasonik bir ses fotonu gibi davranır. Normal
sesin şu özelliği vardır: Belli bir yere kadar şiddetini
yitirir ve duyulmaz olur (16 ila 20 bin Hertz'den ötesini bilemeyiz). Işık
da öyle... ışık demek E=hV (Planck sabiti çarpı
dalga boyu) demektir. Bu fotonun tanımı. Işık bir
sokak lâmbasından uzaklaşıldıkça görünmez olur
ama E=2hV biçiminde yazarsanız adı laser olur, on binlerce km
öteye hiç dağılmadan noktasal olarak ve tek bir dalga
boyunda gidiverir. Foton böyle. Ya fonon? O da böyle... Kohorent bir fonon, aradaki mesafe ne olursa olsun, hiç dağılmadan ve havaya ihtiyaç duymadan istenilen yüz milyarlarca km. öteye gider" diyor. 24 Aralık 2001 Pazartesi e-söyleşisinde ise fononun Sur Borusu'ndaki ses olduğunu yani evrenin öztitreşim eşdeğeri olan ses olduğunu söylüyor. "Öztitreşim, Semud kavmini yok eden ses, asma köprüyü yıkan klakson, soprano-tenorun bardağı kıran sesi" diyor. Hans bir de
"biyolojik radyo"dan söz ediyor. Bu biyolojik radyoyu açıklarken,
düşlerimizde işittiğimiz o sessiz sesten söz ediyor ve
onun sayha-fonon olduğunu söylüyor. Böylece telepatiye benzer
ama telepatidekinden farklı bir enerji kullanan tele iletişim
örneği ile karşılaşıyoruz. Nitekim
Hans bunu çok açık biçimde doğruluyor ve "Âdem
ve Havva beyinlerinin tamamını kullandıkları için
konuşma yerine biyolojik radyo ile iletişim sağlıyorlardı"
diyor. Sonra şöyle devam ediyor: "Telepati
unutmayınız alıcı-verici arasında olur. Benim sözünü
ettigim biyolojik radyo insanlığın mekânı, yani
"Misâl âlemi", bir başka deyişle rüya ve hologram
âlemi dilidir. Bunu kişisel telepati ya da kişisel düşlerinizle
karıştırmayınız. Yevmiddin'de bizim "Misâl
Âlemi" dilimiz olacaktır. Bu dilin kelimelere ihtiyacı
yok. Herkes hangi dili konuşursa konuşsun. O dil Âdem'in
isimlendirme yöntemiyle doğrudan tek bir dile,
Âdem'in diline dönecektir" diyor. Evet
eğer telepati, kaba fizik aracılar dışında,
enerji düzeyinde bir düşünce iletimi ise, elbette o zaman konu,
düşünce ve dili de ilgilendirmektedir. Bu konuda Hans'ın çarpıcı
şeyler söylediğini görüyoruz. Ne ki, o bununla kalmıyor,
enerji düzeyindeki tele iletişimin farklı aracılarından
ve biçimlerinden de söz ediyor. Telepatiye çok benzemesine karşın,
Sayha-Fonon iletişim tekniğinin olabileceğini ve bunun
telepatiyle karıştırılmaması gerektiğini söylüyor.
Yine
telepatiye benzeyen ama iletişim ve etkileşim için,
telepatide kullanılan enerjilerden farklı bir enerji
kullanmaya bir örnek de zamanımızdaki
Zion grubunun üç majisyeninin en önemli ismi olan Uri
Geller'in başını çektiği "Montauk
Projesi"dir. Hans şöyle anlatıyor: "Tesla
telepatisyenliğin "makinesini" bile icad edecek kadar
ilginç biri... Beyin dalgaları amplifike olur mu? Evet olur.
Amplifikasyon yükseltmek demek. Amplifike etmek de o verileri yükseltgeçten
geçirmek demek. Beyin dalgaları Elektrodlarla enerjiye çevrilebildiği
gibi (Özellikle Delta dalgaları) bunun tersine, yeniden düşünceye
çevrilebilir diyor Tesla. TV vericisi de ayni yolla çalışıyor.
Stüdyodaki görüntü bilgileri elektromagnetik dalgalara çevrilerek
alıcıya iletiliyor. Oradan da yeniden "Elektronlara"
çevrilerek görüntüyü eve getirebiliyoruz. Düşünce-enerji-düşünce
de böyle bir üçleme olabilir diyor Tesla... Montauk project bile böyle
bir şey..." diyor. Montauk
Projesi'nden bir önceki kitapta da söz etmiştik. Temel tekniği,
kurye (taşayıcı) dalgalar oluşturup, bu dalgalara
mesaj yüklemek ve uydular aracılığı ile tüm dünyaya
ya da dünyanın istenen bölgelerine yayın yapmaktır.
Amacı ise, geniş kitlelere hitap edip onları sürüleştirmektir.
Son
olarak "Beyin ve Telepati" ilişkisinden de söz edip
konuyu bitirelim: Telepati
bir düşünce aktarımı ise, elbette beyin, düşünme,
dil ve "zihinle yönlendirilen enerjisel tele iletişim"
konularını ilgilendirmektedir. Burada
telepati ve beyin ilişkisine bakalım: Telepati beyini neden
ilgilendirmektedir? Duygu da düşünce de beynin ürünü değildir
ama beyin aracılığı ile fark ve ifade edilmektedir.
Çizgisiz, düz, beyaz bir A4 kâğıdında bir delik açınız
ve kâğıda bir daha bakınız. O delik kâğıttadır
ama kâğıttan değildir! Algı, duygu ve düşünce
de beyindedir ama beyinden değildir. Onların kökleri, varlık
temelleri beyin değildir. Telepati de böyledir. Bir beyinde üretilen
düşüncenin başka bir beyine iletilmesi olarak düşünülüyor.
Oysa artık şunu biliyoruz: Düşünme de, telepatide oluşturulan
ideografik düşünce kalıpları da, bu kalıpların
başka başka beyinlerde fark edilmesi de beyinde olan bir
şey değil, beyin dışında olan bir şeydir!
Beyin yalnızca bunları, bu bedensel koşullar içinde fark
etmemizi sağlayan aracı bir araç. O ne anlamayı ne düşünmeyi
ne de düşünce naklini sağlıyor! O yalnızca bu tür
süreçleri bu fizyolojik yapı içinde fark etmemizi sağlıyor!
Öbür
taraftan Hans, bu günkü standartlar içinde insanın beyninin
1/7'sini kullandığını söylüyor. Telepatların
ise 2/7 kapasite kullandıklarını söylüyor. Hiç kuşkusuz,
bu ifade, düşünenin ve anlayanın beyin olduğunu söylemiyor.
Beynin kullanılabilirlik düzeylerini söylüyor. Telepatide âtıl
kapasitenin 1/7 oranında azaltıldığını söylüyor.
Bu, 2/7 kullananların hepsinin telepati yapabildiği anlamına
gelmediği gibi, 1/7 kapasite kullananların hiç telepati gerçekleştirmediği
anlamına da gelmiyor. Kaldı ki, hayvanlar arasında bile
telepatiye benzer türden bir iletişim ve etkileşim görülmüştür.
Bunun en açık kanıtı, CIA'nın gerçekleştirdiği
şu deneydir: Bir kaç tane yavru tavşan, kutuplarda dolaşan
"Nautilus" adlı atom denizaltısında, önceden
belirlenmemiş aralıklarla kesilerek öldürülmüş ve
anne tavşandan alınan beyin elektrolarında, yavruların
öldürüldüğü anda bir oynama görülmüştür. Yani anne
tavşan, yavrularının öldürüldüğü saatlerde
elektromanyetik tepkiler vermiştir. Telepati
için, zihnin şu düzeyde, beynin şu kapasitede kullanılması
şartı yoktur. Çünkü telepatiyi gerçekleştiren beyin
değil, biyosferdir.
|