A3) REENKARNASYON

            (GENEDOĞUM)

 

"Genedoğum" konusuna geçmeden önce, "İnsan" dedikten sonra neden sözü ruha getirdiğimi açıklayayım: Hans, "İnsan" diyor ve organizması ile birlikte insanda bir çok enerjilerin buluştuğunu söylüyor. Olgucu bilim formatına uygun olarak insanı bir çok enerjilerin bir yumağı olarak görüyor yani.

Bu enerjilerin en ilginci, en özeli, en temeli, takyonik yapılı holografik matriks yani ruhtur. Bir manyetik enerji olarak ruh, bizim somut evrenimizde tıpkı manyetizmanın bizim fizik evrenimizde kendini belli etmesi gibi, maddeyi etkilemesiyle kendini belli eder. Onun yol açtığı fenomenler bu dünyadadır ama kendisi, tıpkı manyetizma gibi, kökü ya da bulunduğu yer, fizik evrende değildir. Onun kökleri Tanrı'ya kadar uzanır. Enerji ötesi bir enerji yani sonsuz özünlü bir özenerjidir. Hatta "nur üstü nur"dur. Bildik enerjilerden hiç biri değildir ama sonuçta yine bir enerjidir.

Doğulu bir çok dinsel öğreti ve "Ey ruh geldin mi"ciler, bir çok fizik enerjileri de kat kat kabuk gibi örtünmüş olan bu holografik kalıbın bir çok kereler dünyaya ve öbür gezegenlere bedenlendiğini, bu bedenler içinde deney yaparak evrimleştiğini ve evrimleşerek parlaklığını artırdığını söylemektedirler. Bu deneyleri yapabilmesini olanaklı kılan, ruhun da fizyolojik bedenin de dışında olan ama ruh denen bu holografik kalıpla gezegen arasındaki ilişkiyi sağlayan, adeta ruhu gezegene bağlayan bir aracı bedenden söz etmekte ve buna "Astral Beden" demektedirler. Bu astral beden, temelde Kirlian beden midir, duble beden ya de aura dedikleri şey midir? Burası yeteri kadar net değildir.

Bu öğretiye göre, her deney, ruha bir ders olarak, holografik matriksin kuşandığı enerji örtülerine yansımakta, giderek bu örtülerden kurtulmasını sağlamakta, bu da "ışığını artırmak" olarak sonuç vermektedir. Bunun sağlanması ya da oluşması da yinelenen doğumlara bağlanmaktadır; yani reenkarnasyona.

İşte bu genedoğumlar konusunda Hans, konuyu olumsuzlayıcı bir yapılanma içinde tekrar tekrar bedenlenmelere karşı çıkmaktadır. Burada Hans'ın neden karşı çıktığını anlatmaya girişmeden önce kendi duruşumu ve düşüncelerimi dile getirmeme izin veriniz:

Bu konuda üç temel tavır belirginleşmiştir. Bunlar "Evet", "Hayır", "Ne bileyim abi, bilmem ki" tavırlarıdır.

Hans da resmîleşmiş İslâmi öğretiden yana olan Müslümanlar da  (Sünniler de) Genedoğuma "Hayır" diyorlar ve bu seçeneği seçerken ellerindeki Kur'an'a dayanıyorlar. Ancak Kur'an'a dayanırken, Kur'an'a belli bir bakış açısı ile yaklaştıklarının ve sırf bu bakış açısı yüzünden reenkarnasyona "hayır" dediklerinin farkında değiller. Güvenilir deneysel bilgiye dayanarak değil, Kur'an'a yaklaşım tarzları-açıları yüzünden, Kur'an karşısındaki paradigmalarına bağlı kalarak, Kur'an'dan yaptıkları çıkarımlar yüzünden "Hayır" diyorlar. Bu "Hayır", "çıkarımsal"dır, güvenilir bir deneyimsel bilgi değildir. Temelinde de "öğretileştirilmiş Kur'an'ın" sistematiğinin dağılma korkusu vardır. 

Gelelim "Evet" diyen "Ey ruh, geldin mi?"cilere. "Hayır" diyen Müslümanlar "Cin işi" deyip konuyu kapatırken, bunlar üstelik deney ve gözleme dayalı olarak "Evet" demektedirler! Ancak bu deney ve gözlemlerin ve de bunlardan çıkarılan "Genedoğum var" yargısının kesinliğini ve güvenilirliğini sorgulamıyorlar. Onlar da sonuçta bir çeşit "iman kahramanı"! Onların "Evet"i gerçekten bir gerçek kaygısına dayanmıyor. Çoğu bu işten kendilerine bir "ayrıcalık", bir "seçkinlik" çıkarmanın ve de "Ölmesem ne iyi olur!"un derdinde.

Onların temel sakatı şurada: Bizzat kendiniz diyorsunuz ya da bir başkası "Ben daha önce yaşadım!" diyor. Siz veya onu diyen biri " Ben"  derken acaba neyi kastediyor? Böylece gidenin gelenin ne olduğu belli olmadan bir genedoğumdan söz ediliyor. Oysa ortada sadece "anımsama"  denebilecek bir durum vardır. Ve bu anımsamalar da her zaman doğru olmuyor. Genedoğumun deneysel örnekleri, bana hiç de insan ruhunun gidip gidip geldiğini göstermiyor; anımsama gibi bir durum var ortada evet ama yine de işin içinde hiç umulmadık şeyler olabilir ve olay hiç de sanıldığı gibi bir anımsama olmayabilir. Bazı sözümona anımsama vakalarında, neden kişiler nasıl ödüklerini söyleyebiliyor da öldüklerinden sonrasını anlatamıyorlar? Diyeceğim şu: Bu sözümona hatırlamalara bakıp, buradan hareketle genedoğum sonuç olarak çıkarılıp  insan ruhunun gidip gidip geldiği savunulmamalı. Bu hatırlamaların nasıl bir şey olduğu açıklanmaya çalışılmalı. İlgi bu yöne kaydırılmalı.

"Sadıklar Planı" reenkarnasyon için "Şuur kaymasıdır!" diyor.  Bunun üzerine Rahmetli Ergun Arıkdal'la yazılı küçük bir temasımız oldu. Ona bunun açıklamasını sormuştum. Bana kendi öğreti ve terminolojisi içinde bir şeyler anlattı. Kullandığı kavramların çoğunu bilmeme karşın, sonuçta söylediklerinden bir şey anlamamıştım. Bunun nedeni,  şuurun ne olduğunu bilmediğim için, şuur kaymasının ne olduğunu bilmeme olanak olmadığıydı. Üçüncü mektupta sorunun bilincin de ruhun da ne olduğunu bilmememizden kaynaklandığını söyledim. O bir görev adamı idi. Sanırım benimle havanda su dövmek istemedi ve o yüzden benim üçüncü mektubumda ilişki kesildi.

Böylece, hâlâ Sâdıklar Öğretisi'ndeki açıklama, kafamda anlaşılmamış bir açıklama olarak varlığını sürdürüyor. Ve birilerine göre gidiyoruz, geliyoruz... Gidiyoruz, geliyoruz... İyi de bu gidip gelen ne? Ruh! İşte buna "bilinmeyeni bilinmeyenle açıklama" denir. Boş bir çabadır. Çünkü ruh da "Ben" de açıklanmıyor. Ruhumun canı cehenneme! Önemli olan benim. Öldükten sonra yaşamaya devam ediyorsam bana ne oluyor? Ölüyorsam bana ne oluyor? Ben ruhun değil "Ben"imin poposunu kurtarmanın derdindeyim! "Ben"e bi şey olmasın! Onu elden kaçırmayayım, ille de ille "bensiz" kalmayayım, koşullar ne olursa olsun "Ben" demeye devam edeyim, gerisi faso fiso! İyi de "Ben" dediğimiz ne? Bu çözümlenmeden, reenkarnasyonu tartışmanın hiçbir mantıksal ve tutarlı yanı yok! Bu tartışmadan dişe dokunur bir sonucun çıkacağını da sanmıyorum. 

Hans'ın dediği şu: İnsan bedeni ile ruh denen holografik matriks arasında henüz tamamı bilinemeyen çok çeşitli enerjiler var. Bunların içinde bir tanesi var ki, çok önemli. O, beden ve ruhun oluşturduğu enerjiler yumağına giren çıkan bir enerji değil, Hans'ın "nefs" dediği "enerji beden". Başka bir deyişle "Kirlian alanı". Hans'a göre o, fizik evrenin enerjilerine (onun deyimi ile Nâr'a) ilişkin bir şey. Öldüğümüz zaman, bu fizik kalıp yani beden dağılıyor. Bu kalıpsız durumda düşünmeye devam ediyoruz ama holografik kalıp olarak ruhumuz, tümel ruhtan türemiş ve birimleşmiş, tekilleşmiş bir soyut varlık olarak, sur borusunun halka tekilliğinin ardında kaldığından tekrar fizik evrene kendini projekte edemiyor. Yani tekrar doğamıyor. Bu yüzden de reenkarnasyon boş bir inanç, boş bir tesellidir.

Bence Hans burada her ne kadar bilimsel konuşmaya çalışsa da, geleneksel İslâmî öğretinin etki ve güdümünde düşünüyor. Sorun aslında ruhun tekrar tekrar ya da başka gezegenlerde bedenlenmesi değil, öğreti sisteminin korunmasıdır.

Dünyada maddeyi örgütleyen Kirlian beden kalıbı neden bir kere ile sınırlı olsun? Ve neden başka gezegenler, yıldızlar için uygun bir enerji beden kalıbı oluşturulamasın? Şu kısacık ve bir kerelik ömre karar veren gerçekten de Tanrı mı, Hans mı? Öğreti mi?  Bence öğreti!

Bunu söylerken ben kendi tezimden dışarı çıkmış olmayayım. Benim açımdan bunları tartışmak gereksiz; çünkü havanda su dövmekten başka bir şey değil. Bu tartışmaya gelmeden, şu reenkarnasyon konusunu tartışmadan önce ruhun, bilincin,  "Ben"in ve ölümün açıklanması gerekiyor. Reenkarnasyonu bilgi yolunun bir konusu yapmanın birinci koşulu bu gibi görünüyor bana.

Gelelim Hans'ın reenkarnasyon hakkındaki düşüncelerine:      

Ona göre ölmek, önce kişisel karadelikten içeri çekilmek sonra da Sur Borusu'ndaki aslî mekâna geçmektir. Bir başka deyişle Deniz Şakayığı'nın maddesini dışarıda (burada bırakıp) kendi tüneline çekilmesi, sonra da Berzah'tan geçerek Sur Borusu'nda yerini almasıdır. Karadelik tünellerinde Hans'ın Berzah da dediği bir "Halka tekilliği" vardır. Bildik bileşikler, moleküller, atomlar ve quantlar burada bütün boşluklarını yitirerek ufalanıp giderler. Geriye kendilerinin aslı olan ama fizik enerji ve onun kurduğu fizik evrenden olmayan nur-takyon kalır. O da zaten halka tekilliğinin üstünde, Hilbert uzayındadır. Bu kum saatinin dar boğazını andıran Berzahtan ya da halka tekilliğinden tünelin öbür yarısına geçildiğinde, tekrar geri gelmenin olanağı yoktur. Doğası gereği "Tünel Süreci" buna olanak tanımamaktadır. Bu yüzden de giden, gitti gider. Yani genedoğum olası değildir; çünkü takyon yapılı da olsa tünel sürecine girmiş holografik kalıbın tekrar tünelden  (Sur Borusu'ndan) geri gelmesi olanak dışıdır.

Peki gerek hipnoz yoluyla gerekse doğrudan anımsama ile bunca daha önceki yaşamlarını hatırlama olayları neyin nesi?  

3 Ekim 2001 Çarşamba e-söyleşisinde Hans bunu "Kişisel Şeytanla" ve "Cinle" açıklıyor. Açıklamasına da "Hipnozla" başlıyor. Önce, hipnozun bir tür beyni ve bedeni "işgâl" olduğunu söylüyor. Bu işgâlcinin insan da Cin de Şeytan da olabileceğini söylüyor. "O zaman kendi bilincimiz geri plana çekiliyor ve işgâlci kiplik (Modality anlamında) beden denen makineyi, otomobili kullanmaya başlıyor. Nasıl ki, elektrik akımının bir faz bir toprak iki ucu varsa, insan denen varlığa da biri melek (Takyon) ötekisi Şeytan (Enerji) iki hat veriliyor. Bunlardan ilki iyi öneride, ikincisi kötü öneride bulunuyor" diyor. Böylece, bilinçli, takyonik bir enerji olarak Şeytan'ın, tek bir varlık olmasına karşın insanlarda nasıl bireyleşerek var olduğunu açıklıyor. Ona göre, bu kişiselleşmiş Şeytan da ölmüyor. "Ölenden çıkıp bir süre boşta kalıyor, sonra yeni doğan bir başkasına geçiyor ve yoluna devam ediyor. Yani melekler ve ruh birer kez kullanılmasına karşılık, Şeytan bedenden bedene geçiyor, Eski Mısırlı oluyor, Fatih Sultan Mehmet'in askeri oluyor ya da şimdiki bir zenci kadın.

Çok seyrek de olsa, şöyle bir ruhsal kısa devre oluyor: Normalde şeytan boşta kalır ve uzun bir süre sonra yeni doğan birine geçer. Ama öyle bir an oluyor ki, öldüğü ile yeni doğanda doğduğu an üst üste biniyor ve şeytan, bu değişimin farkına varamıyor. Anıları bir önceki bedendeymiş gibi devam ediyor. Örneğin yeni doğan çocuk konuşmaya başlayınca doğru ve şaşırtıcı şeyler söylemeye başlıyor. "Ben daha önce filanca yerde filanca kişi tarafından baltayla öldürüldüm" demeye başlıyor.

Üç yaşındaki çocuğu ailesi alıyor ve Türkiye'nin bir ucunda, hiç gitmedikleri bir yere götürüyorlar. Çocuk ya da bebek, yolları tarif ediyor, "Burası muhtarın evi, bu iki kadın benim kızlarım, bu da beni öldüren adam ve baltası...." diyor. "İşte bu ruhsal kısa devre sonucu, herkes yeniden doğacağını sanıyor, ta ki, evrimleşene kadar" diyor. Bunun Nirvanacılıktan gelen bir Hint öğreti ve inancı olduğunu söylüyor. 

Yine aynı söyleşide, hipnozla yapılan ekminezi yani geçmişte yaşama deneylerine, o deneylerde ortaya çıkan anımsamalara ve bu anımsamalar yoluyla reenkarnasyonun kanıtlanmasına değiniyor. "Hipnozitör sizi zamanda geriye gönderir, telkinle yaşınızı küçültür. Siz de bayağı çocuklaşır, çocuk gibi yazmağa başlarsınız. Sonra sizi doğduğunuz güne hatta ana rahmine gönderir. Ters durmağa çalışırsınız. Sonra daha geriye.... İşte o daha geride şu oluyor. Örneğin şu anda hatırlamadığı bir yaşamı, hatırlamaya başlıyor. "Ben bundan önce Afrika'da köle olarak satılmış bir kadındım." gibi. Oysa, bedenine hakimiyeti yerine, önce hipnozcu sonra da onun bize ilettiği, bizden önceki anılarını bize nakleden şeytanın etkisinde işgâl edilmişizdir" diyor.