2) HANS'IN BİLİM ANLAYIŞI

 

 

Hans'ın bilim anlayışını yönlendiren ve belirleyen bir çok kavram var. Bunlar içinde ilk üçü, Allah, Kur'an ve akıldır.

Allah, bileni de bilineni de yaratandır. O yüzden bilginin ve doğrunun kaynağıdır. Kur'an ise, evrenin ve evrendeki tüm işleri ve günleri açıklayan eksiksiz bir şifreler kitabıdır. Dolayısıyla o hem bir bilimler bilimi hem de tüm bilinecek şeylerin anahtarıdır. Bilimin özü bu şifrelerdir; bu anahtar kitaptır. Ancak, bilim deyince Hans, yalnızca Kur'an'ı değil, oradan yapılacak çıkarımların bütününü de bilim kavramının içine alır.

Burada eleştiriye değer olan ve Hans tarafından bir açıklama bekleyen nokta, Hans'ın çıkarımlarını bildik mantık (akıl yürütme) yollarıyla değil de Cifirle yapmasıdır. Cifir onda bir çıkarım yöntemidir ve o buna da "bilim" demektedir. Burada Hans'ın Cifir'i bir çıkarım yöntemi olarak nasıl kullandığının ve neden güvenilir bulduğunun açıklanması gerekmektedir.

Bu saptamayı yaptıktan sonra, Hans'ın bilim anlayışındaki temel kavramlardan olan Kur'an'ı değerlendirmeye devam edebiliriz:

Belli ki, Hans açısından bilim ve Kur'an bağlantısında sadece "Kur'an bir şifreler kitabıdır" demek yetmez. Şu iki kavramda çok önemli ve ilginçtir: Kur'an âlimi ve Kur'anî âlim. Bunlardan ilki, Kur'an'ı bilen ya da Kur'an Bilgini, diğeri ise Kur'anî Âlim  (Kur'ânî Bilgin) yani Kur'an'la bilendir.

Kur'an âlimi yani Kur'an bilgini ya da "Kur'an'ı bilen", Kur'anı dil ve derinliği ile bilendir. 

Peki ya Kur'an'la bilmek ne demektir? Bu, hem Kur'an'ı bilmek hem de  (akıl, duyu,  süje, obje) gibi bilgiyi oluşturan temel elemanlar arasına Kur'an'ı da katmak demektir.

Bu nasıl sağlanır?

Kur'an'ı bilginin hem kaynağı hem doğruluğunu denetleme aracı haline getirmekle. Bir başka türlü söyleyecek olursak, Kur'an'la bilmek demek, bir bilgiyi oluştururken, kaynağa Kur'an'ı koymak, oluşmuş bir bilgiyi ise, Kur'an'la doğru bağlantılandırarak, denetleyebilmek demektir.

Kur'an'la bilmenin bir başka koşulu da, Kur'an'ı düşüne düşüne, Kur'an gibi düşünür hale gelmek demektir. Bir başka deyişle, "Kur'an'da fena olmak" demektir. Hans bu iki tanımlayıcı niteliği de içeren biridir. Yani Kur'an'ı hem içselleştirmiş, böylece Kur'an gibi düşünen hem de Kur'an'ı  şifreler kitabı olarak işletebilen biridir. Onu hem Kur'anî âlim hem de Kur'an'ı bilen yapan da budur.

Bu arada biraz da Kur'anî Bilim'den söz edelim. Kur'anî bilim, Kur'an referans alınarak yapılan doğru çıkarımların bütünüdür. Hans, bilim denince, ağırlıklı olarak bu noktaya zum yapmaktadır. Hatta neredeyse, "Asıl bilim budur" demeğe getirmektedir. Ustanın Kur'an'ı bilmek gibi bir sorunu yok da ondan!

Hans'a göre bu bilim, evrendeki tüm işleri ve günleri kapsadığı gibi, evrenin içini de dışını da kapsar! Kasaca ona göre bilim, evrenin içini de dışını da açıklayan Kur'anî  bir bilgi bütünlüğüdür. O yüzden, Allah mülkü olan bilim, kula sunulmuş en önemli ve en büyük nîmettir. O, Hans'a göre Allah'ın evrende ancak bilenlerin Allah'ı görmelerini sağlayabileceği bir ayna ve çok büyük bir lütuftur.

Kur'an merkezli Hanif Müslümanlığın ağırlık noktası, evrende Allah'ı gösteren, Kur'an destekli ve Kur'anla denetlenebilen bilimdir. Bu bilim, bir Hanif Müslüman için doğru, gerekli, yapılması ve edinilmesi farz düzeyinde olan bir şeydir.

Evren nasıl Allah'ı hem gizleyip hem açığa çıkarıyorsa, evrene ilişkin bilim de Allah'ı gizlemek için de göstermek için de kullanılabilir. Diğer adı "Hanif Müslüman" olan "Kur'anî Bilgin" sadece Kur'anı  bilen değil, varlıkta  (halkta)  Hakkı gösteren bilimin de bilenidir. Hans'a göre, "Bu gün Allah için ne yaptın? " sorusuna verilecek en güzel karşılık, "Bilim yaptım" olmalıdır. Ona göre, bir Hanif Müslüman için bilim yapmak, hele hele beşerin bu gelişme düzeyinden sonra, iyice kaçınılmaz olmuştur. "Akıllarını kullananların "Mü'min" olduğu Kur'an'da tescil edilmiş, akıl ve bilime alerji duyanların da atalarını taklitle mukallit oldukları yazılmıştır" diyor.
Şimdi de onun bilim anlayışını belirleyen üçüncü kavrama gelelim: Akıl!
Akıl, bütün bir İslâm geleneğinde olduğu gibi onda da doğru bilginin ölçüsü ya da kaynağı değil, Allah'a yaklaştırıcı ve Kur'an'a uygun bir düşünme ve anlama yetisidir. Onun bilim anlayışının temelinde bulundurduğu üçüncü etken, bu yeti ve kullanımıdır. Bu yeti kullanılırken, özellikle de matematiğe ayrıcalıklı bir yer verilmelidir! Akıl (düşünce) düzeyindeki bütün işlemlerin  kesinlik ve güvenilirliği ancak matematikle sağlanır. Bunun Kur'an'la çelişir bir yanı yoktur; çünkü Allah her şeyi bir hesap  üzere yaratmıştır.

            Bu arada Hans, ölçme, deney ve gözleme karşı değildir ama bunlar tümden gelim sırasında gereksizdir. Bunlar ancak, ortaya konan bilginin, geçerlik ve tutarlılığını denetlemede kullanılabilir şeylerdir.

Hans'ın bilim anlayışını belirleyen üç kavramdan sonra biraz da ötekilerden söz edelim.

Örneğin: Gerçeklik... Hans açısından gerçek ya da gerçeklik, görünüşün ardındaki değişmez "asıl olan" değil, Kur'an'ın söylediğidir. Bir başka deyişle gerçek ya da "asıl olan", Kur'an'ın söylediğidir. Böyle bir anlayış ise, hiç kuşkusuz beraberinde, bilgide otoriteciliği yani doğru bilginin ölçüsü ve kaynağı olarak Kur'an'ı almayı, dogmatikliği (Nassçılığı) ve tümden gelimciliği getirmektedir. 

            Matematik ve aklı bir kenara korsak, burada söylenen bütün belirleyiciler maddeci, olgucu ve tüme varımcı resmî bilim için, ideolojik neden, tavır ve şiddetle çok kesin biçimde reddedilmesi gereken şeylerdir. Zaten resmî bilim de bu gerekliliği yerine getirmekte ve bu yüzden de bütün Zig-Zag grubu gibi Hans da "Alternatif Bilim İşçiliğine" mahkum edilmektedir. Ne var ki, onun bundan pek yakındığı söylenemez. O bütün önemsenmeme, dışlanma ve hatta kişisel sataşmalara karşın, kendi düşünce ve inanç dünyası içinde yürüyüşüne devam etmektedir.

 

            Diğer ipuçları

            Hans'ın bilim anlayışını biraz daha ayrıntılandırarak netleştirmek için, birkaç ipucu daha verelim:

Bilimin amacı ve görevi:

Hiç kuşkusuz, Hans'ın bilim anlayışının temel ipuçlarından biri de onun bilimin önüne koyduğu amaç ve görevdir. Ona göre bilim, aklın soruşturma yeteneğinin keşfedip ortaya koyduğu ve Tanrı'ya doğru götüren bir bilgiler yığınıdır. Bir başka deyişle bilim, Tanrı tarafından yaratılmış ve akla sunulmuş bir Tanrı adresidir. Bir başka deyişle, Hans'a göre bilim, Allah delilleridir! Bilimin amacı da görevi de buradadır. Yani Tanrı'yı işaret etmek! Bir başka deyişle, araştırma ve akletme yoluyla Tanrı'ya ulaşma ve onu düşünme ve hayran olmak!

Bu temel amaç ve görev içinde bilim adamına düşen temel tavırlanma, görünenlerin ötesine ulaşmak, bilinmeyenleri bilinir kılarak, Alah'ın var olduğu inanç ve düşüncesini pekiştirmektir. Hiç kuşkusuz, bilimin önüne koyduğu böyle bir amaç ve görev anlayışı da Hans'ın resmi bilim çevresince dışlanmasına yol açmakta ve onu kendine özgü bir Alternatif Bilim İşçiliğine mahkum etmektedir.

 

Bilim ve Sanat

Hans'ın bilim anlayışının bir diğer ipucu da "Bilim ve Sanat" karşılaştırmasındadır.

Bir e-söyleşisinde "Bilim ve sanatın kaynağı kâlptir. Demek ki, eşit ağırlıklı ve bir dilemmadır. Bilim mantık öğesine dayalıdır, sanat ise duygu öğesine. Bilim'de baba gibi rahman gibi bir ağırlık, sanatta ana gibi, rahim gibi bir hafiflik vardır. İnsan, ikisi ile insandır.

Bir bilim adamının sadece mantık öğesine ağırlık vermesi maalesef bizi mahveder. Bilimin zekâ sanılan kurnazlıktan ve mantıklık sanılan radikalizmden, fundementalizmden ve kuşkuculuktan kurtarılması ve tek kaynağı olan akıla yönlendirilmesi gerekir.

Bir örnek verelim: Bilim adamı Akıllı ise sorun yok ama bilim adamı zeki-kurnaz geçiniyorsa, maymunun çenesine insanın kafatasını geçirip "piltdown" adamı diye herkese yutturur ve foyası meydana çıkana kadar da evrimci toplar kuşaklar boyu. Buna kurnaz anlamında zeki bilim adamı tiplemesi diyoruz.

Salt mantık bir bilim adamı ise, tam anlamıyla bir açmazdadır. Mantığı atom bombası yapmayı emrediyorsa ya da laboratuvarda anthrax üretip de "ideolojisine" bilimi feda ediyorsa,  onda ve öncekinde olmayan tek şey, akıldır.

Bilim adamı akıllı ise, bilgindir. Salt mantıklı ise, belki bilgedir ama zeki geçiniyorsa bilgiçtir. Üçü de farklı: Bilgiç, ukaladır, bilge, makuldur, bilgin ise, akildir. Üçü de A-K-L kökünden geliyor. Ukalâ-Makul-Akıl/Bilgiç-Bilge-Bilgin. Einstein örneğin; akildir, bilgindir. Çünkü sanat tarafi büyüktür. Yehudi Menuhin kadar güzel bir keman çalan bir dahi o? Müthiş bir hayâl gücünü çizerek gösterirdi. Ayni güç yine Einstein gibi Balık burcundan olan Leonardo Da Vinci'de de vardı. Da Vinci, bilim adamı, mühendis, sibernetik robot imalcisi, ünlü bir ressam ve heykeltraş ve rönesans müziği bestecisi... Ama en önemlisi bir mühendis ve bilim adamı... Onun ünlü yazıtlarında hep teknik çizimler vardır. Bilirsiniz..." demektedir.

Peki bu söylenenlerden ne anlamamız gerekir? Bilimin akla (mantığa) sanatın ise, duyguya dayandığını ama bir bilim insanında her ikisinin de bulunması gerektiğini...   

 

Bilim ve hikmet
Hans'ın felsefe ile arası pek iyi görünmüyor. Zorunlu olmadıkça adını bile anmak istemiyor. Çok açık ki, o hikmet deyince felsefeyi kast etmiyor. Hikmet onda "derinlikli" ya da "kapsamlı" söz anlamında da değil,  pekiştirilmiş bilgi ve teknoloji anlamında kullanılıyor. Böylece onda hikmet, ağırlıklı olarak,  batıdaki "Bilim ve teknoloji" kapsamında ele alınmış oluyor. Batıda bilim, kitabî ve kuramsal; teknoloji ise, uygulayımsaldır. Hans'ta da bilim ve hikmet böyle bir bağlantı içinde algılanıyor. Bu haliyle de hikmet, felsefeden temelli uzaklaşıyor.
Batı felsefeyi bilimin, bilimi de teknolojinin temeli yaparken Hans, hikmeti teknoloji gibi alıyor, bilimi de teknolojinin temeli yapıyor. Bu bağlamda bir e-söyleşisinde şöyle diyor: "Ana tema, ya da uçak gemisi ilimdir. Hikmet ve fen vb. bunun üzerinden kalkan uçaklar gibidir. İlim hikmete hikmet de ilime ihtiyaç duyar. Hikmet ve ilim Kur'an'ımızın aynı zamanda iki adıdır. Hikmet daha somut, normal ve teknolojiktir ama ilim daha soyut ve paranormaldir. Hikmet, tahkim edilmis (kuvvetlendirilmiş) âyetlerdir. Müteşabih (misâl) ise, inanılmaz bir okyanustur. Hikmet, ilmin uygulamasıdır. İlim pre-teoriktir, hikmet ise, tornavida ve çekiç ile yapılacak bir şeydir. İlginç olan “Şu kitabı ve hikmeti verdik” derken âyetteki “hikmetin", aynı zamanda kitabın içindeki ileri teknikleri vermesidir. "Adiyat"ın; beygir gücü, motor iş birimi; "Fil"in,  Tank;  "Yunus Balığı"nın ve "Balina"nın ise, denizaltı olması gibi" diyor. Böylece onda hikmetin, Kur'an misâllerinin (sembollerinin) ileri ve tutarlı bir teknolojik yorumu olduğunu anlıyoruz.  

 

Bilim ve Peygamber

            Hans, bilim anlayışını dile getirirken her zaman din dışı alanla karşılaştırmalar yapmıyor; kendi anladığı bilimi, dinî alandaki bazı kavramlarla da karşılaştırıyor. Bunlar içinde en önemli karşılaştırması, bilimle peygamber ve bilimle tasavvuf arasındaki karşılaştırmalarıdır.

Bir e-söyleşisinde, bu türden bir karşılaştırmayı şöyle yapmaktadır: "Daha önce de bir sohbette Kehf Suresi’nde Allah'ımızın Rasulullah'a "Soru sorma" demesinin gerekçelerini anlatmıştım. Allah Rasulüne şunları söylüyor: "Sana Kur'an'ı okutturacağız ve sen unutmayacaksın, ama Allah'ın diledikleri müstesna..." (Âlâ suresi). "Kur'an'ı okurken ben bunu unuturum diye acele etme, de ki : Rabbim ilmimi artır!" (Ta-Ha suresi). "Bu konuda daha başka soru sorma ve bilmediğin seyin ardına düsme" (Kehf suresi). Ve biliyoruz ki, Hızır Musa'ya "Bana (nedensellik ile bağlantılı) sorular sorma!" dedi (Kehf suresi). Bunlar Rasulullah'ın âlim olmayışı yüzünden... "Sen şöyle şöyle yap..." dediği âyetlerdir. Ama örneğin, Musa Hızır'a soramaz demek, Hızır hiç bir şey bilmiyor demek değildir. Rasulullah da aynı durumda. Soruyor ama Allah "Sorma" diye susturuyor, yani bilenler biliyor diyor...

Hem elçi hem âlim olan tek peygamber gelmiştir: İdris. Bunun dışında bir tek peygamber daha yoktur. İsa geçmişte âlim değildi ama gelecekte olacaktır. Allah ile Tur'u Sina'da birlikte olan Musa bile âlim değildir. Rasulullah ise, okuma-yazması olmayan tam bir ümmîdir." 

Hans böyle bir karşılaştırmayı neden yapmaktadır? Hiç kuşkusuz bilimin önemini ve gereğini vurgulamak için. Yoksa yukarıdaki sözlerin niyeti, peygamberleri cahillikle suçlayıp aşağılamak değil. Ne ki, elde olmadan, bir zamanlar Farabî'lerin, İbn-i Sina'ların filozof ve peygamber üzerinde açmış oldukları tartışmayı, "bilgin ve peygamber"  üzerinden açmaktadır.

Peygamber mi üstündür, Kur'anî bilgin mi?

Böyle bir soru karşısında ya da böyle bir tartışma içinde Hans'a örneğin, " Kur'anî âlim Hz. Muhammed'den üstündür!" dedirtemezsiniz. Ama böyle bir tartışmanın seyri içinde, sırf cemaatte ya da ümmette bilim ve bilgine vurgu yapabilmek için Hans'ın özellikle Hanif Kur'anî bilgini (Kur'an'la bileni) üste çıkarmaya çalıştığını sezmemek mümkün değildir.

O ortalık yerde, hiç de bilginle peygamberi rekabete sokmaktan yana değil elbet ama aslını ararsınız, kendi iç dünyasında böyle bir rekabeti bile kabul etmiyor. Bilginleri üstte tutuyor. Bu cümleden olarak bir e-söyleşisinde Hz. Muhammed'in bile alt cennetlerden birine talip olarak bir âlime göre ciddî biçimde geride kaldığını, bilginlerin ise, yerlerinin en üst cennet olduğunu hatta "Mukarribun" meleklerine (Tanrı'ya yakın meleklere) komşu olacaklarını söylüyor. Böyle bir ifadenin nereye gideceği bellidir.

Öbür taraftan, Kur'anî bilgin adına Hz. Muhammed'e yöneltilmiş bu gizli meydan okuma, başka peygamberlere karşı örneğin özellikle de Musa'ya karşı çok daha açık biçimde kendini ifade etmektedir. Bir Hadis'e dayanarak Kur'anî bilginlerin Yahudi peygamberleri düzeyinde olduğunu söylüyor ve "Birdir sanki..." diyor. Bu arada canı istediği zaman Hadis'leri kullanması da gözden kaçmıyor tabi! 

 

Bilim Ve Tasavvuf

Hans'ın Yahudiler ve Süfyanilerden sonra en çok üzerine gittiği ve karşı durduğu şey tasavvuftur. Tasavvufla cebelleşirken tam olarak yaptığı şey, onu aşağılamak değil, Yesevî tasavvufu ile Süfyani tasavvufunu ayırmak ve bilimi yukarılarda bir yerlere oturtmaktır. 

8 Mayıs 2002 Çarşamba e-söyleşisinde tasavvuf konusunda konuşuyor ve şöyle diyor: "Önce morfolojisi ve etimolojisi: Tasavvuf ; Sufîlik... Sufî (Sophi) kelimesi tamamen Tevrat ile birlikte getirilmiştir (Muharref Tevrat). Gerek tarih, gerekse ilk monoteist din bu kitaptan çıktığı içindir ki, yan kitaplarında ve tefsirlerinde sophi kelimesini görüyoruz. Bugün Kudüs'te yaşayan Yahudilerin dindarları gibi yaşamak ve o anlamda düşünmek anlamına geliyor. Ya da El Kaide ve Ehli Tarikat gibi yaşamak anlamında... İncil de İbranice yazıldığından ve Tevrat'a dayalı olduğundan Sofi kelimesi aynen Yunanca ve diğer dillere geçmiştir."

"Tevrat ve İncil'de olan bize de gelmeliydi. Bizdeki adı da aynıdır. Sufî... Sûfi çok iyi bir kelime gibi duruyorsa da iki kökeni vardır:

1.      Feylesof kelimesindeki gibi,

2.      Softa anlamındaki gibi."  Buradan hareketle sufî sözcüğünün iki yönde işletildiğini söylüyor:  

"1. Derviş işi... Bu birincisi masumdur ve masum tasavvufu üstlenmiştir.

2.  Softa işi olan ise, tamamen Yahudi Sufîliği (Süfyanilik de deniyor)." diyor. 

Softa işi sufiliğin niteliklerini ise şöyle sıralıyor: "Tevrat'a tam bağımlıdır. Kur'an'ı "çerez" diye okur. Softa takımı genelde cahiller ve mutaassıplar diye bilinir ama onlar Tevrat taşeronudurlar. Yöneticiler tam bir Haham'dır. Şu hazret, bu hazret diye duymuşsunuzdur; yüzlercesi var bu hazretlerin.

Hans'ın tasavvufu çeşitlendirmesi ise şöyle: "Daha önce İslâm Coğrafyası hakkında bilgi vermiştim ve demiştim ki, bir uçtan bir uca at ile 6 ayda gidilen bu coğrafyada,"Cep telefonları" henüz bulunamadığından dört bucaktan dört ayrı tasavvuf çıktı ortaya...
Türkler Edebali'ye kadar Yesevi ekolüne bağlıydılar ama Osmanlı'dan itibaren Yezidi ekolüne bağlandılar. Böylece Tasavvuf'un iki ucu meydana çıkıyordu: İslâm Coğrafyası Endülüs ve Güneyi (Mağribiyye), en batı ucunu oluşturuyordu. Mağribliler tamamen farklıdır. Maliki, İbriz, Muhyiddini Arabi ve İbni Haldun... Bunlar bir tasavvuf oluştururken Cifir'i ve bilimi öne aldılar... Mağrib (Batı) uzak olduğu için oradaki Malik-Arabi-Haldun Sufîliği maalesef bugün yaşamıyor. Eser miktarda var.  Malikîler mutasavvıftır. Mağribilerin hiçbiri Arap değildir. Kırk yılda bir tek Arap (Muhyiddin) çıkınca ona da Arabî demek zorunda kaldılar.

Mağribiler Arap değildir. Berberi, Tuareg, Hâmi halklarıdır ki, zaten tüm Afrika kıtası kuzeyi tamamen Hâmi ırkıdır. Hâmi ırkı Sâmi ile akrabadır ama Arap değildir. Tüm Sahradan başka, örneğin, Mısır halkı (Arapçalaşmış Hamiler ve Koptiler) Araplar'a en yakın oldukları hâlde Arap değillerdir, Araplaşmışlardır. Bu ırk, Nil boyunca Sudan'ı, Zambia'yı vb. kateder, Etyopyalı, Cibutili, Somalili, Eritreli vb.), yine Hâmi ırkıdır. Hâmice konuşurlar (Berbericenin Amhari, Danakil ve Sudan dilleri gibi).

O zaman şöyle bir çıkarım yapabiliriz: "batı tasavvufu" Hâmilere aittir. O Tasavvfu,

Ebu Süfyan'ın torunları olan ve yönetici sınıf Endülüs Emevileri, tıpkı Edebâli Vasiyet Hanedanı gibi davranarak yok etmişlerdir. Bugün o tasavvuftan El İbriz gibi kitaplar dışında hiçbir eser kalmamıştır. Ömer Muhtar gibi mutasavvıflar da öldürülmüşlerdir.

O hâlde Afrika / Hami ülkesinde Tasavvuf Endülüs Emevilerince bitirilmiştir. Ama yerine dedeleri Yezid'in tasavvufunu koyamamışlardır. Tam tersine tüm Afrika İslâm coğrafyası, koyu bir Muhyiddinci olan Mâlikîler tarafından fethedilmiştir. Mâlikîler, bilindiği gibi namazda Sübhaneke vb. okumazlar (çok iyi), kadın başını örtmezler (örtünenler Berberi kültürünün ta kendisi). Yani Hâmiler'in folklorik giysisidir, dinsel değildir. Hatta Sahara için özel hükümler vardır. "Bir kadın yanında ehli oldukça, deveye bikini ile binip gözden uzak olmadığı sürece dilediği kadar seyahat edebilir." Onların seyahati ise, iki hafta sürüyor. Yine Mâlikilîkte: "Kadın başı açık namaz kılabiliyor ve kendi başına namaz kıldığında ise, bikini (Ziynetleri örten iki parça giysi) giyebiliyor. "Hâmi"lî kadınlar, doğrudan üzerlerine kendilerini sahra güneşinden koruyan bir örtü giyinirler ve altları tamamen giysisizdir. İç giyim 56 santigrat derecede mümkün değildir: Hemen tene yapışır ve ter aspirasyonu olamadığından asit gibi etki eder).

Mâlikîliğin burada reklâmı yapılmıyor. Günahıyla ve sevabıyla anlatılıyor sadece... Meselâ temelde yanlış olan şudur: İslâm'da mezhep yoktur. İslâmiyet mezhepsizlik üzerine kurulmuş ve âyetlerle bunun tersi yasaklanmış bir dindir. Ama işi o hâle getirmişler ki: "Mezhebim yok" diyene, Hânif demiyorlar, "Seni gidi mezhepsiz!" diyorlar, yani mezhepsizliği dinsizlik sayıyorlar. Bir de başımıza çok gelen şey: Hânif olan bizlere Hâricî diyeceklerdir (Hâricîlik Hammurabi kanunları gibi yaşamıyor artık). Hâricîlik denen (Ali ve Muaviye'nin her ikisinin de taraftarı olmadığı söylenen) tarafsızların grubunun başına da Yezit katkı vermiştir. Yani Hâricîlik aslında bir Ebu Süfyan dümenidir, çocuklarının kurnazlığıdır. Böylece Ali taraftarlarını ve Ehli Beytini Hâricîlere öldürtmek ya da onlara iftira ettirmek suretiyle, kendi cinayetlerini örtmüş oluyordu. Hâricîliği taşeron diye kurdurmuştur Muaviye oğlu. Hâricî süsü verilmiş kimseler Ehli Beyti ve halifeleri namazda sırtından hançerlemeye başlamışlardır. Suçu Hâricîlere atarak, Muaviye de cinayetlerini örtmüştür."

Tam da sözün burasında Hans sözü Asya Müslümanlarına getiriyor ve  şunları söylüyor:

"İslâm coğrafyasında, Hâmi bölgesini (Afrika) anlattıktan sonra, sırada Asya var, Sâmiler ülkesi ve diğerleri (Acem, Türk, Hint vb.).

Araplar zaman bulamadılar. Emevî-Abbasî vb. derken fetihlerle geçti o dönemler. İslâm konuşulmuyordu. Saltanat ve parlak zaferler konuşuluyordu; Poitiers'deki yenilgiye kadar... ve İslâm aradan kaynamıştı. Sırf ganimetten almak için Müslüman olanlar da vardı. Cumhuriyet fikri ölmüş ve İslâm, Emevî saltanatı olarak nakşolmuştu beyinlere... Cumhuriyet kısa sürede bitmişti ve kimse de uyanamıyordu. Asir ve Hicaz meliki Ebu Süfyan "Eslemna" diye verdiği saltanatını, Şam valisi oğlu aracılığıyla ve de Emevî halifesi olarak geri aldı. Bu demekti ki, Kureyşî ve yanında gölgesi Kurayza, İslâm coğrafyasına saltanat aracılığıyla birlikte hâkim olmalıydı. Cumhuriyet Halifeliğinde, şura dininde, Beytülmal bölüşülürken, saltanat halifeliğinde ise, tersine sadece saraya akıyordu mallar, vergiler... Camilerin kubbesi bile göstermelik olarak altın kaplama yapılıyordu. Saltanat zengin; ama halk yoksuldu. Bağdat hırsızlar kenti olmuştu. Saltanat ise "1001 Gece Masalları"yla oyalanıyordu. O çağda konular belliydi: Ehli Beyt’in öldürülmesi, Hakem İbnül As'ın şeytan ile işbirliği yapması, intikam sesleri vb. yani kısaca tasavvuf sıfırdı. Şimdi Birleşik Arap Emirlikleri ne yapıyorsa, saltanat da onu yapıyordu, Suudi gibi yaşıyorlardı. Fikir üretimi yoktu. Hadis uyduruluyor ve uydurana kese ile altın veriliyordu. Amaç Kurayza Yezidiliği'ni hadislere dayandırarak, İslâm'a model yapmaktı.

Kahrolsun Alevîler vb. diyorlardı, Rafizî diyorlardı Ali yandaşlarına ve bize de hâlen şu saatte söylettirebiliyorlar. Yıllarca Alevî aileye bir umacı gibi bakmadınız mı? Kızılbaş demedik mi? Oysa Ali yandaşları ötekilerden ayırt edilmek için başlarına kızıl eşarp sıkması kullanmışlardı. Yani Rasulullah'ın tüm ahfadını öldüren Süfyanilere. Demek ki, Ali'yi sevmek ve cinayeti protesto etmek Kızılbaşlık ha? Pekiyi bu arada ötekiler ne taktı dersiniz başlarına... Hiçbir şey değişmedi. Şu gün camilerde kullandığınız namaz takkesi dediğiniz ruhban kepini taktılar... Ve haham takkecileri, karşı tarafa Kızılbaş dediler. Yezit öyle dedi ya! Biz de Yezidî olduğumuz ve Alevî olmadığımız için, "Tu-kaka... Kahrolsun Kızılbaşlar" dedik. Hâlen de diyoruz. “Şu mahalle, şu komşu köyden ikincisi Alevî köyüdür" diyoruz. TC toprağı içindeki o köye hiç gitmeyen var. Yani bitişikteki köy öteki köye gitmiyor ya da sanki Avrupa'ya turistik geziye gitmiş gibi gidiyor, başka bir ülkeymiş gibi... Bize bunu yaptılar."

"İslâm coğrafyası Sâmi merkezi kesimi, yani arabesk olan saltanat coğrafyası, tasavvufu hadisler ile oluşturmaya çalıştı" diyor. Daha sonra da bilim ve tasavvuf bağlantısında şunları söylüyor: "Tasavvuf bir düşün işidir, akıl işidir..."

"Tasavvuf, bizim yaptığımız her şeydi aslında. Külli Şey'in'den başlayın, hatırlayın Horn Hole içinde olan bitenleri... Allah ile misaklaşmamızı bize doğumla unutturulmuş bu misakın ölümle hatırlatılacağını, Allah'ımıza raci olup döneceğimizi. Cehennem’in kurulacağını ve tutuşturulacağını... Bunları sadece tasavvuf fiziği ile anlattığımı kuşkusuz anladınız. Yazdığımız o kadar şey aslında Pozitif Hanif Tasavvufu'ndan ibaretti... Sadece Tasavvuf müziği, şiiri, lirizmi ve formaliteleriyle ilgilenmediğimi göstermek için derviş olduğumu bile saklamadım mı? Bilime yöneltmekti amacım, ihmâl edilmiş bilime. Bilim ile bilirsek, tasavvufu da biliriz. O zaman aşk ehli olmaya hak kazanırız ve şiir de yazarız."

" Aşk bizde, ama hep aşk deseydik, bilim nerede? İkisini birlikte sunmaya çalıştım. Sonsuzda bir noktalardan oluşmuş, yani sıfıra en yakın değer olan (yokluk olan) Külli Şey'in'in Şey'inden bahsederken, o şeyin kocaman bir hiçlik, sıfır olduğunu söylediğimi hatırlayacaksınız. Ya da tasavvuf diliyle: "La mevcude İlla Hu!". "O'dan başka hiçbir şey mevcut değildir" derken benim aslında tasavvufun en yoğununu yaptığımı, Mehdî ve İsa'nın da buna tâbi olacağını fark etmediniz mi? Elbette anladınız. Ben Berzah derken "Corn Hole" içine girdim, orası Kalu Bela! Bunlar tasavvufun fiziğiydi elbette, Aşağı Misâl Âlemi ya da Süper Uzay derken neyi anlatıyordum? Tasavvufu, takyonları, Mânâ Âlemi’ni, Allah'ın nurunu anlatıyordum. Hele biyolojik olarak nefsi öyle uzun ve detaylı anlattım ki... Mülhime, Levvame demeden anlattım, gördünüz değil mi!

Demek ki anlatılabiliyormuş. Aşk ehlinin gördüğünü bilim ehli de anlatabiliyormuş. Hem aşk ehlinden hak aşığı olup hem ilim ehlinden Âlim (Allah) aşığı olup ikisini birden yaptığımızda hem görüyor, hem anlatıyor oluyoruz. Eğer bunlar bölünürse:

1.      Âşık gördüğünü bilmez ve susmak zorundadır.

2.      Âlim, kördür, ama el yordamıyla İbni Maktum kadar ilim almaya gelmiş kişidir.
İlim ehli susamaz. Çünkü aklın zekatı bilimdir. Bilimin zekat olması için de paylaşılması (öğretilmesi demiyorum) gerekiyor. “Rabbi zıdni ilmi” derken “ilm”, yani “bilim”, işte âşıktaki eksik! Âşığa diyor ki Allah: "İlmini artırmamı iste". Bunun tersine robotik bir bilim adamı ise,  "heva heves" sayılıyor. Hızır der ki; "Rabbim, "rabbi zıdni ilmi" diyenlerin sayısını artır” yani "Rabbim ilmimi artır” diyenleri çoğalt. Böylece bir tek insanda hem aşk ehli, hem bilim ehli, yani ikisi... Hem sanatçı hem bilge, bunun ikisi aynı insanda olduğunda, hem âşık olup görür, hem bilgindir, gördüğüne kör değildir. İkisi aynı kulda ise, artık âşık gibi susmaz, mükâşefesini bilgin olduğu için anlatmakla yükümlüdür. Allah'ımız, her bir Hânif kulunu hem aşk hem ilim ehli yapsın. Bu çifte zaferdir. İki kere iman gibi, iki kez selam gibi."

 

11 Mayıs 2002 Cumartesi e-söyleşisinde ise, Hans Hind Tasavvufu'na da değiniyor ve şunları söylüyor: " … elbette belli ağır kültürler vardır. Çin-Aztek-İnka gibi bir de Hint kültürü... Hint kültürü tufan öncesine dayanır. Kur'an’daki adıyla Wedd, Tufan öncesi olan gerçek Budha'dır. Budizm ve Hinduizm felsefelerine bir bakarsanız, müthiş bir tasavvufu göreceksiniz ve bizimkiler ile aynıdır. Buna şaşmamak gerekir. Çünkü tüm dinler İslâm fıtratı üzerine indirilmiş, sonunda da kısmen ya da tamamen bozulmuştur.

Vedd, Yağus, Yeuke, Nisra ve Şuvaga. Şiva/Şuvaga dışında saydıklarımın tamamı eski peygamberlerdir (Nuh Suresi’nden araştırınız). Vedd ise en etkili elçiydi. Bunlar sonra Tanrı'laştırılıp put hâline sokuldular ve Tufan ile birlikte orijinlerini yitirdiler. Şiva adlı Tanrı'ça dışında tamamı bir tek dine tâbiydiler. Nüanslara göre ibadet biçimleri değişiyordu.

Nuh 23. "Ve dediler ki: Kendi ilahlarınızı bırakmayın; bırakmayın ne Vedd'i, ne Suva'yı, ne Yağus'u, ne Ye'uk'u ve ne de Nesr'i".

Arş'ın dört direğini tutan dört Kerrubi'ye izafeten bunlar sayılıyor ayrıca. Biri “aslan” (Yağus) biri “kartal” (Akrep Burcu, Nesr), biri “insan” (Kova), diğeri de “boğa”. Bu dört toteme (Sfenkse) göre Weddizm (Sonraki adlarıyla iki dal hâlinde Vedda dini anlamında Hinduizm), diğerleri de Buddha (Wedd o kişidir) ve Brahmî (Brahmalık) şeklinde ayrılmışlardı. İbrahim'in menşei de budur, hatta adı da... Sankritçede Brahoa, rahipleri Brahman'lar. "An" eki, "Müslüman" gibi zaten çoğul. Ne var ki, bunlar Hint-İran dil ailesine göre çoğuldurlar ve Arapça çoğul kaidesi değiller." diyor.

Söylediklerinde ilginç olan, Yesevî tasavvufu ile Süfyanî tasavvufunu ayırması, sanatla bilimin, duygu ile mantığın, aşkla bilimin birlikteliğini savunması ve ısrarla bilimi aşkın, sanatın ve tasavvufun üzerine koymasıdır. 

Hans'ı dinlerken kolayca bir tasavvuf düşmanı ile konuştuğunuzu sanabilirsiniz. Bunun nedeni, Süfyani takıntısından kaynaklanan Yahudi ve Hint kökenli Süfyanî tasavvufuna olan karşıtlığıdır. 

Bunun dışında, Kur'anî bilgin ve Kur'an bilginliği konusunda, onun kadar iddialı ve iddiası kadar göz dolduranı yok. Onun bilim adına ana tezi bu ve bu tezi, bu anlayışı yani Kur'anî âlimliği, bilinen ve temelinde iç görüye ve sezgiye dayanan tasavvufun üzerine koymak istemesidir ki, işte bu da dinleyende tasavvuf karşıtlığı izlenimi vermektedir.

Aslında Kur'anî bilginlik adına tasavvufla bir diyalektik oluşturmaktadır. Hans'taki bu diyalektiği, tasavvufla ilgili bir çok kavramı açıklarken görebilirsiniz.

Şimdi biraz da bunun örneklerini verelim:

 

Akıl ve Kâlp

Hans yedinci kitapta Kur'an'a okumak için yaklaşım biçimlerini ele alıyor ve Müslim, Mümin, Âbid, Zâkir, Mânâcı, Ârif, Âlim sınıflaması getiriyor.

Kur'an'ın mânâcı okunuşundan söz ederken, Kur'an'a Sufîye yaklaşımını anlatıyor. Dolayısıyla Kur'an'a duygusal-sezgisel yaklaşımdan söz ediyor. Bu yaklaşımın temelde duygusal yaklaşım olduğunu söylüyor ve bu duygusal yaklaşımın, bilimden çok sanatçı duruşuna yaklaştığını söylüyor. Bu okumanın "velî" denen Allah dostlarının okuması olduğunu, onların şiirsel düşündüklerini, sanatçı bir yapıları olduğunu, o yüzden de Kur'an'a sanatçı gözü ile baktıklarını, bunun onları ince sezgilerle Kur'an'ın kavranmasına götürdüğünü, böylece onların daha derin bir kavramayı gerçekleştirdiklerini söylüyor. Derinlikli bir kavrama ve yorum oluşturduklarını, bu yüzden onların Bâtıniyeci olduklarını söylüyor. Ama kendisini âlim kategorisine koyduğundan, bu duygusal-sezgisel Sufî yaklaşımını akıl ve kâlp ikilemine getirip eleştirmeden ve aradaki farkı belirtmeden de edemiyor.

"Duygu hiçbir zaman yansız ve âdil olamaz!" diyor. Onun için bu duygusal-Sufî yorumlarının yansız objektif olamadığını söylüyor. Bu yüzden bu insanların Kur'an'ı yorumlarken kendi aşklarını dile getirmeye başladıklarını ve sonuçta evrensel (objektif)  olamadıklarını söylüyor.

Yine de Kur'an'ın duygusallara yönelik bir hitap biçimi olduğunu ve bu yüzden İslâm'da  tasavvufun ortaya çıkıp varlığını sürdürdüğünü söylüyor ve bu arada "İslâm Tasavvufu" demiyor "Tasavvuf Felsefesi Ekolü" diyor. Bunların spritüalist olduklarını, dünyayı karşılarına alarak, dünya gerçeklerinden koptuklarını, fiziği yok saymayı ya da inkâr etmeyi değerli bir şey hâline getirdiklerini ve ağırlıklı olarak Hint kaynaklarından beslendiklerini söylüyor.

Cezbeyi önemsediklerini, bunu Tanrı'ya yakınlaşma olarak anladıklarını ve buna çok önem verdiklerini söylüyor ama giderek vardıkları yerin "tetari" hâli, "dinsel histeri", "mecnunluk" olduğunu söylemekten de geri durmuyor! Sufî cezbelerinin, içsel titremelerinin de aslında meleklerin kanatlarının kendilerine değmesinden ve bunu bir biçimde algılamalarından kaynaklandığını söylüyor.

Tanrı ile birlenmenin aslında Nirvana'ya ermek anlamına geldiğini ve bunun Kur'an'da hiç geçmediğini söylüyor.

Öbür taraftan bu insanların oluşturdukları İslâm Tasavvufu'nun aslında Süfyanist etki altında kaldığını ve bir çok konuda abarttığını söylüyor. Hans, ancak Ahmet Yesevî ve Yunus'un tasavvufunu ölçülü bulmakta ve onları daha bir şefkatle karşılamaktadır.

Genel olarak Sufîzmin, Tanrı – insan ilişkisini âşık-mâşuk ilişkisi olarak ele aldığını, bunun da onun duygusal temele dayanmasının bir ürünü olduğunu söylüyor. 

Tasavvufun nefsin kademelerinden söz ederken, Kur'an'a göndermeler yaptığını ama bunların bir kısmının Kur'an'la bağdaşmadığını, örneğin; İlmel yakîn, aynel yakîn diye yapılan derecelendirmenin Kur'anî olmadığını söylüyor. Ama yine de ilmel yakîni esas almaktan geri durmuyor.

 

Âlim ve Velî:

Âlim ile ârifi ya da âlim ile bir Sufî erenini, fen fakültesinden mezun olanla edebiyat fakültesinden mezun olan olarak niteliyor. Sufînin duygusal "yakîn"liğinin geçerli ya da başarılı olamayacağını, âlimin bilerek geliştirdiği akılcı yakınlaşmasının yerini tutamayacağını söylüyor.  Sanat ve bilim ona göre, birlikte olması gereken ama sonuçta apayrı şeylerdir. Dolayısıyla bir Sufînin "ilmel yakîn"liği söz konusu olamaz. Hans'a göre aynel yakînlik ise, bir palavradır; çünkü ona göre, ne denli tutkulu bir sevda olursun, hiçbir kara sevdanın, varlık ötesi varlık olan bir varlığı gözle görme olanağı sağlaması mümkün değildir. Öbür taraftan, Hans'a göre "Hakkel yakînlik" ise bir kâfirliktir.

Sonuçta, Bağdadî'nin izini sürerek "Velî" sözcüğünden pek hoşlanmaz. Bunu riskli bulur. Çünkü "Velî" bir Tanrı sıfatıdır. Bunun yerine "Allah dostu" sözcüğünü kullanmayı yeğler. 

 

Âlim ve Ârif:

Âlim ve ârif karşılaştırmasında da Hans, temel olarak "Tezkire" izleyicisidir. "Hızır Tezkiresi'nde" bu konuda şöyle denmektedir. "Kur'an'da Allah inananları teselli eder.  (Korkmayın! Siz inanıyorsunuz ve sakınıyorsunuz. Rablerine inananlar mahzun olmazlar!) dendiğinde, velî sevinir ama âlim korkusuna devam eder. Çünkü korkmazsa âlim olamaz. Takvâ ilimden de aşağıdadır. Takvâ sahibi sadece ârif olur ki, en son mertebesi de velîliktir. Velî,  âriftir tarif eder. Fakat ârif olmayan bir âlimden başkası da bu tariften anlamaz. Ben âlim değilim, ârifim ve târif ederim. Bana müşahede ve mükâşefe ettirileni târif ederim. Ârifin gördüğü, âlimin gösterdiği olmazsa, ne ârif gördüğünden anlar ne âlim gösterdiğinden imana gelir. Ârif görür de gösteremez. Âlim görmez de gösterir.  Nâçizane âlim olamadığım için Allah bana mârifet ve keramet yanında âlimleri irşat etmeyi de lütfetti. Ben gördüklerimi yazarım, gariplerim de yazdıklarımı görürler. İkisi birleşince Kur'an tefsir olur. İkisi de birbirinden hakikati görmüş olurlar. O zaman velî biraz âlimliğe, âlim de biraz velîliğe yaklaşmış olur. Eğer âlim çok korkmasaydı velî de olurdu.  Velî olunca takvâya yönelir ilmi bırakırdı. Bunu da Allah istemezdi. Allah kendi "El-Velî" ismi için velîleri, El-âlim ismi için de âlimleri yarattı. Velîye sevgiyi, âlime korkuyu verdi. Bunlar körlük ve kötürümlük gibidir. İki ismi tek isim yapana şifa, çare, derman oluşur." S: 270 C: 2 Bant: 3

Bağdadî böyle diyor. Bağdadî'yi göz önüne alarak Hans da "Ârifler, Tasavvuf Felsefesi" ve mânâ sanatının hak âşıkları, mürşitleri, Allah dostlarıdırlar. Bunların ağırlıklı-belirleyici nitelikleri ise, güdümlü düşleri olmaları, zuhuratla uğraşmaları, bedensiz astronomi yapmalarıdır" diyor. Buradan da Hans'ın söyleminde, ârifleri belirleyen temel niteliğin, öteyi görüp okuyabilen psişik yetenekleri (Keşif) olduğunu anlıyoruz ama yine de Hans'a göre, sonuçta onlar da sanatçı kategorisindedirler. Temelleri mantık değil, duygudur. Vargıları ve bulguları ise, akıl değil sezgiye dayanmaktadır. Deney ve gözlem yerine, bir bilimsel bilgiden başka bir bilimsel bilgiyi çıkarmak yerine, mükâşefe (içgörü) yaparak doğrudan algılama yaparlar. İşte bu onların parapsişik yetenekleridir ve ikisinin birlikteliği, keki kremalı pasta hâline getirir! Ama genelde bunların bir arada bulunmadığını Bağdadî de söylemiş oluyor. Ve onun söylediklerinde pek de öyle bilimi ve bilgini ârifin üzerine konuşlandıran bir şey yok. Daha çok birbirini nasıl tamamladıkları anlatılıyor ama bu durum temel çıkışı "Kur'anî bilgin"lik olan Hans'ın bilimi ve bilgini öne almasına engel teşkil etmemektedir.

Ona göre âriflik; velî, şeyh, mürşit gibi din önde gelenlerinin rütbesi olmuştur. "Bu değerli insanlarımız kendilerinin âlim olmadıklarını söyleyerek ârifte kalmayı yeğlemişler ama çevrelerindeki kraldan kralcılar, onların bu alçak gönüllülüğünü anlamayıp, "irfan"ı ilmin önüne geçirmişlerdir. Böylece ârif, âlimin önüne geçirilmiştir. Bu yanlıştır" diyor. Ona göre, Ârif'i alçak gönüllülük ve olgunluk tanımlarken, bilgini bilmek tanımlar. Bu fark, Hans'a göre bilginin önem ve mertebesinin yüceliğini göstermektedir. "Ârif, irfan sahibi âbid demektir. Öğrenim görmüş kulluk bilincine âriflik denir. Âbid âriften, ârif de âlimden öğrenir" diyor. Hans'a göre âlim, muallimdir. Ârif ise bağlı olduğu irfan gereği öğrenci! İkisi arasındaki temel fark budur. Bu bağlamda Hans, ârifi İslâm entelektüeli saymaktadır.

"Âriflik daha sonra Kur'an dışına çıkılarak âlimlikten üstün tutulmuştur. Ne var ki, Allah'ın seçkin kulları olan velîlerin "Biz ârifiz" demeleri, çevrelerince anlaşılamamış, saptırılmıştır. Oysa bu nezih kullar "Biz ârifiz!" derken şunu demek istiyorlardı: "Bizler âlim değiliz. Bizler onların öğretisine muhtacız. Biz gördüğümüzün bilimsel açıklamasını yapamayız. Ama onlar açıklayabilirler. Onlar bizim gibi göremezler ama açıklayabilirler. Biz bilimi gözümüze kestirememişizdir. Âlim olmak bize zor gelmiştir!" diyor. S:31 C:3 Bant:2

Hans'ın Fuzuli'den ve onun, bilimi, aşkın yanında bir dedikodu saymasından, Yunus'un "Aşk gelicek cümle eksikler biter" sözünden kasıtlı olarak bahsetmediği yeteri kadar açık. Aslında elbette Hans aşka, velîye, ârife, sanata ve duyguya karşı değildir ama misyonunun bir ucunun Mehdî'ye bir ucunun da Hızır'a dayanması nedeniyle, güdüsel olarak bilimi ve bilgini savunmakta, bunları yükseltmekte ve bunları önemsemektedir.

Bunu yaparken de bilgin adına evliyayı aşağılayıcı tartışmaya yol açmaktadır. Bu tartışmada, ârifler ve velîler en azından bir töhmet altına sokulmaktadırlar. Bunlardan hangileri üstün, hangileri önemli, hangileri daha  değerli sorularının sorulmasına yol açmaktadır. Hiç kuşkusuz bu tartışılabilir bir konudur. Sonuçlar ve savunmalar ise, nereden baktığımıza bağlıdır.

Aslında konu şöyle de ortaya konulabilir: Tanrı, sevilesi bir şey midir yani Tanrı aşk konusu mudur, yoksa anlaşılası-bilinesi bir şey midir? Tanrı'yı bilinesi gören, gider Hans'ça bilgin olur, sevmek isteyen de gider âşık, velî ya da sanatçı olur.

Öbür taraftan, belli ki, bilim de bir duruştur ve bir "Kur'an okuma tarzını" içermektedir. Hans'ın seçimi, bilgince Kur'an okumaktan yana görünüyor. Buna kimse karışamaz, kimsenin karıştığı ettiği de yok! 

Sanırım öncelikle şu noktanın iyi bilinmesi gerekiyor: Çok çeşitli Kur'an okumalar vardır. İsteyen bilgince yaklaşır ve okur, isteyen sanatçı gibi yaklaşır ve okur. İsteyen filozof gibi yaklaşır ve çatır çatır bir felsefe kitabı okur! Kimisi ârif Kur'an'ı okur, kimisi şeriat kitabı  okur. Kimisi tüccar Kur'anı okur kimisi, âşık Kur'anı okur.

Peki kimin hangi tür Kur'an okuyacağına kim ya de ne karar verir? Bir kere bu konuda Tanrı'nın karar vermediği açık ve kesin! Görünen o ki, Kur'an okuma biçimlerine karar veren daha doğrusu bu okuma biçimlerinden hangisinin yaratılacağına ya da seçileceğine karar veren, bunu belirleyen iki etken var: Kitle (cemaat) içi ihtiyaçlar, eğilimler ve cemaati dışarıdan kuşatan kültür ve toplumlar.

Çok uzun zamandır Müslümanlar büyük bir çoğunlukla dış etki ya da baskıyı görmezden gelip, Kur'ana "Büyü Mantığı" ile yaklaşmaktadır. Bu mantık ve bu duruş, Kur'an'ı eciş bücüş yani anlaşılmaz ama büyülü bir şey olarak görmeyi ve onun bu büyüsünden yararlanmayı içermektedir. En az üç yüz yıldır, çok geniş bir kitle Kur'an'a böyle yanaşmakta, buradan yanaşmakta ve onu böyle okumaktadır. Geri kalanın da büyük bir çoğunluğu Kur'anı bir yap ve yapmalar kitabı olarak okumakta ve bir "Şeriatçı Kur'an'ı" yaratmaktadır. Bu iki temel duruş, kafa ve yaklaşımın Müslüman coğrafyada egemen oluşunun bedelini ise, Müslüman dünyası yine uzun zamandan beri ve çok ağır biçimde batı tarafından sömürülerek ve kullanılarak ödemektedir.

Böylesi bir yaklaşım, "kötü" ya da "yanlış" bir şey midir? Ne gerice ne kötü ne de yanlış bir yaklaşımdır. İleriyi, geriyi tanımlayan, tutum ve kültürdür. Her duruş kendi kültür dünyasını oluşturur ve iyi de kötü de, ileri de geri de önemli de önemsiz de bu duruşun yarattığı kültür içinde tanımlanır.

Hans bilime önem veriyor ve onu savunuyor. Bunun nedeni acaba sadece Müslümanların teknolojiye olan uzaklığı ve bu yüzden sömürülmeleri midir? Hayır, Hans'ın bilimi savunmasının nedeni, kendi kişisel zihninin daha yeni yetmelik döneminde kazandığı zihinsel format ve buna uygun olarak bağlandığı Mehdî-Hızır misyonluğudur ve hiç kuşkusuz herkes Hans olmak, herkes bilgin olmak, herkes Mehdî-Hızır misyonluğuna bağlanmak zorunda değildir!    

Öbür taraftan, Hans bilimi öne çıkarırken, bir başka tartışmanın da kapısını aralamaktadır. Şöyle ki, o bilime verdiği önemi Kur'an'a dayandırırken iki noktaya yaslanmaktadır: "Ancak âlimler bilir" ve "Ancak âlimler korkar".

Bir kere, Hans türü bilginlerin de Allah'ı bilemeyecekleri baştan belli. Onu geçiyorum. Geliyorum "Ancak âlimler korkar"a. Burada kesin bir "Korku Tanrı'sına" yönelme var. Prensip olarak kimse Allah'tan korkmak zorunda değildir! Bu bir yaklaşım sorunudur ve Allah'tan korkmak sadece Kur'anî bir terbiye ve yönlendirme aracıdır. 1500 sene önceki bir insan zihninin düzeyi de zaten ancak korkunun dilinden anlamaktadır.

Peki, bilgi çağının insanı Allah'tan korkacak mıdır yoksa onu sevecek midir? Hans "Bilmeden sevemezsin" diyor; ben de "Zaten bilemezsin" diyorum. Bu durumda soruyu yinelemekten başka yol yok. Korkacak mıyız, sevecek miyiz yoksa anlamaya mı çalışacağız? Her üçü de temelde bir duruş sorunudur ve bizim zihinsel durum, düzey ve duruşumuzla ilgilidir. Aslında bu "Bir bardağın yarısının dolu, yarısının boş olduğunu" söylemekle ilgilidir. Eğer iç yargıç karşısında güvenlikte değilsek, kendimizi "iyi" hissetmiyor, günahkâr hissediyorsak, Tanrı bizim için bir korku konusu olur. Tanrı'dan korkan, onu biliyor değil, Tanrı karşısında kendi durumundan korkuyordur! Bu da kendisinin kendi gözünde pek dürüst görünmediği anlamına gelir.

Tanrı'yı sevmek de onu bilmek değildir ama hiç kuşkusuz Tanrı karşısında kendimiz hakkındaki iyiye bağlanmışlığımızın bir göstergesidir.

Buradan yola çıkarak, âlimin Allah'tan korkmasını, velî ya da âşığın Allah'ı sevmesini, Hans'ın hiç beklemediği bir noktaya getirebiliriz. Bence Allah'tan korkan âlim, Allah'ı bilmiyor ama kendi günahkârlığını onaylıyordur. Allah'ı sevmeğe çalışan bir Sufî de aslında onu bilmiyordur ama bir duruşu dile getiriyordur. Bu duruş, Allah'a ümit ve sevinçle yaklaşma temeline oturmaktadır. Bu duruş bir gün iyi olma ümidine yaslanmaktadır. Bu duruş, bir gün Tanrı tarafından bağışlanma ümidine dayanmaktadır.

Anlayacağınız havf ve reca... Hans'ın âlimi "Havf"a yani korkuya, tasavvufun velîsi ise, recaya yani ümide yaslanmaktadır. Her ikisinin de Allah'ı bilmek gibi bir yeteneği ve olanağı yoktur! "Allah'ı bilmek" Müslüman dünyasına girmiş boş ve gereksiz bir deyimdir. Tıpkı "cemâl" gibi.

Hiç kuşkusuz, Hans'ın söyleminde, bir "bilgin karşısında ârif ve velî" karşılaştırması ya da tartışması vardır. Bunlar aslında "Müslümanca Kültürün" tamamlayıcı ve zenginleştirici kavramları olmasına ve Hans'ın da bunu bilmesine karşın, Hans'ın bilgine önem verip onun üzerine zum yapmasının sonucunda, Hans'ın söylemi içinde bu tartışma çıkmakta ve öteki kavramlar açık veya gizli biçimde töhmet altına sokulmaktadır.

Sanırım tartışmayı bitirecek olan şey, Kur'an'ın aradığı insan tipidir.  

Kur'an nasıl bir insan istemektedir? Allah'ı bilen bir insan mı? Allah'a teslim olan bir insan mı? Kur'an'a teslim olan bir insan mı? Allah'ı seven bir insan mı?

"Üstünlük takvâdadır" dendiğine göre, Kur'an takvâya yani doğru eylemede özen göstermeye önem vermektedir. Ama "Salihler, Sabiiler ve iyi amel işleyenler kurtulmuşlardır" dendiğine göre, Kur'an'ın hedefi sâlihlerdir. Salih yani ıslah olmuş yani arınmış ve ayıkmış. Ama bir âyet de "Eğer hepiniz sâlihlerden olsaydınız sizi kaldırır yerinize tövbe edenler getirirdik" dediğine göre, Kur'an bizden tövbe etmemizi istemektedir. Yani hatalarımızı görmemizi ve böylece takvâ çizgisinden ilerleyerek arınmamızı ve ıslah olmamızı istemektedir. Bunun dışında o ne evliyalığımızla ne ârifliğimizle ne aşkımızla ilgilenmektedir! Kur'an bizden bilgin olmamızı da istememektedir, sanatçı olmamızı da!

Benim Hans'a söylemek istediğim şey, bilimi ve bilgini yüceltirken evliyayı töhmet altına sokmaktan kaçınmasıdır. Bu toplumda, kimse evliyanın başını gözünü yara yara bilime önem kazandıramaz!

Ne ki, bu çağın koşulları İslâm'ın bilgi ve düşünmeye erdiği önemi açığa çıkarmayı ve ona zum yapmayı gerektirmektedir. "Bilgi sevmezlik" ve "düşünce tembelliği", güç efendilerinin dünya insanına kurduğu tuzaktır. Güç efendileri ile doğru mücadelenin en dişe dokunur biçimi düşünmeyi ve bilmeyi önemsemektir. Bu konuda hangi topluluk öne çıkarsa, yeni dünya düzeninin kuruluşunda önde olacak olan odur. İşte tam bu noktada Hans'ın işaret ettiği noktaya gelmekteyiz: "Rabbim ilmimi artır!" Bunu sevdirmek ve özendirmek için Hans'ın ileri sürdüğü velî-ârif karşıtlığı söylemine katılmıyorum ama "Rabbim, ilmimi artır!" yakarısının tam zamanı olduğuna inanıyorum.

 

Bilim ve Âlem-i Mânâ

Tasavvufta en çok kullanılan sözcüklerden biri de "Mânâ Âlemi"dir. Hans bilimi öne çıkarma uğruna bu sözcüğe de saldırıyor. Onun bu saldırısında, Tezkire'de ifadesini bulan ârif ve âlim karşılaştırmasının canlı bir örneğini de görüyoruz. "Ârif görür anlatamaz" deniyordu. Gerçekten de öyledir. Örneğin, şu "âlem-i mânâ"yı açıklayan bir tasavvuf metni okudunuz mu hiç? Hans böyle sormuyor, bodoslamadan bindiriyor. 

24 Ekim 2001 Çarşamba e-söyleşisinde, "Mânâ âlemi diye bir şey yoktur. Fizik evrenin karşı taraftaki soyut olanıdır mânâ âlemi. Bunlar birbirlerinin uzantılarıdır. Aslında daha önceki sohbetlerimde anlattığım hologram olayı mânâ âleminin ta kendisidir.

İnsanın mânâ âlemi Halusinasyondur (halugramm). Evrenin ise, Halaugramm'dır (Halogram). Bunları birbirine bağlayan bir köprü yani Hole (Delik ya da tünel süreci)  vardır. Bunun adı da "hole-gramm"dır. Sonra daha yukarı gidersiniz. Orada ise kutsal biçimler vardır. Bunlara da holy ya da holly gram denir. Artık Kozmos bitmiştir. Kaos vardır. Yani düzenler bitmiş yerini düzensizlik anaforları almıştır. Onların her biri bir ihtimâl olup sonsuz ihtimâl / olasılıktır ve bütününe Allah'ımız "Külli Şey'in" demektedir. HollyGramlar buradan oluşur. Yani tümü (İngilizcesiyle yazıyorum) whole-gramm'dır. (Külli Şey'in diğer adıyla Whole article)

En başta Allah (who-wel iqram) vardı. Ondan sonra hologram ve hiyerarşisi ortaya çıktı. Yani mânâ âlemi dediğiniz şey, şu saydığım tüm holografik yapıdır. Mânâ-mücerret-soyut, kompleks sayılar matematiğinden ibarettir" diyor.

Hiç kuşkusuz, bu söylediklerinde onun "omnijektif" ve "Kur'an'î Bilgin" yanı kendisini ifade ediyor.

Aslında bu durumun tasavvufla ya da "ârif"le çeliştirilip çatıştırılması gereksizdir. Burada tam bir destek ve tamamlama ilişkisi söz konusudur. Hans bunu bilmiyor değil ama bilime zum yapmak, ona önem kazandırmak için zihnini kastığından, sanırım destek değil de çatışma ilişkisinin içine girdiğini göremiyor. Öbür taraftan, Zig-Zag'ın temsil ettiği "Kur'anî Bilim"in Bağdadî, gibi bir "ârife" dayandığını görmemek ne mümkün?

Hans, büyük bir enerji ile ve çılgınca bilimin üstünlüğüne ve önemine vurgu yapmaya çalışadursun, yine o beğenmez göründüğü evliyadan biri "İlim keramete kıç attırır!" dememiş mi? Bu bir paradoks değil midir? Hans biraz da bu paradoksla ile ilgilensin bakalım. "Bütün Atinalılar yalancıdır!" diyen bir Atinalı acaba doğru mu söylemektedir? "Bilgin"in evliyadan üstün olduğunu söyleyen bir evliya acaba ne biçim bir evliyadır? "Bilim tasavvufu sollar!" deyen bir ereni hangi kategoriye koymak gerekir? 

 

Bilim ve Şeriat

Hans'ın bilim ve bilgin anlayışının, batılı ve temele fiziği alan bilim anlayışı ile uyuşmadığını örnekleyerek anlattım. Çok açık. Onun salt kuramsal, tümden gelimci, dogmatik, Kur'an odaklı bilim anlayışı, batılı bilim anlayışına uymamakta, o yüzden de dışlanmaktadır. Bu durum da onu bir "Alternatif Bilim İşçisi" yapmaktadır.

Gariptir, onun bilim ve bilgin anlayışı, 1500 yıllık Müslüman dünyasındaki bilim ve bilgin anlayışı ile de tam bir uyum içinde değil! Yukarıda yeteri kadar gösterdiğim gibi, onun bilimi, tasavvufla nerede ise saç saça baş başa kavgalı! Bu kavga, bilim tanımından ya da "amaçtan" kaynaklanmıyor; üstünlük, önem ve daha değerli olma iddiasından da kaynaklanmıyor. Hans'ın burada yaptığı, bir tür öncelik kavgası.

Haklı mı? Bu kavgayı çıkarma ve yapma hakkı var ama haklı olup olmadığını zaman gösterecek. Nasıl gösterecek? Kendisine yandaş bulup bulamamasıyla gösterecek! Eğer zaman içinde kendisini destekleyen yeterince geniş ve büyük bir kitle oluşursa, Hans o zaman haklılık kazanacak!

İzninizle biraz kişisel konuşmak istiyorum: Doğrusu şu kadar yüzyıllık tasavvuf öğretisi ve kurumunun kitlesine verdiği bilinç düzeyi benim de içimi paralıyor! Çok açık ki, bütünüyle dindarlık "köylü işi" olmuştur! Kırsalın insanına, düşük zihin düzeylerine kalmıştır. Oysa, Hans'ın bilim ve bilgin anlayışının, Müslüman dünyasında tutunduğu zaman, gerçekleştireceği bilinç düzeyinin bu günkü ve dünkü tarikatçıların bilinç düzeyinden çok daha yüksek olacağına hiç kuşku duymuyorum.

Aslında öğreti ve algı çapı olarak tasavvuf, bir sınırsız okyanustur. Binlerce Hans'ı, en ileri uzay teknolojilerini, en hızlı batı bilimciliğini, matematiğin babalarını bağrında barındırır hatta onları besler büyütür. Diyebilirim ki, bütün bilimler ve sayısız bilinç düzeyleri onda mercan adaları gibi yüzer durur. Böylece Hans'ın, istediği kadar "Bilim! Bilim!" diye tuttursun, tasavvuftaki algı kalıplarının, bilinç kuşaklarının dışına çıkabileceğini hiç sanmıyorum. Ama ne ki, Sufîye cemaatlerinde dışa vuran bilinç düzeyleri hiç de umut verici, göz doldurucu değil. İşte bu nedenle Hans'ı destekliyorum.

Diyorum ki, ortada gerçek bir güç, iktidar, çıkar, saldırı-savunma kavgası yok; ortada Müslüman dünyasına yönelmiş, yüksek bilinç sıçraması yaptıracak "yukarıdan" yeni bir müdahale var. Hans "Yukarısının" yani o "Göksel Teşkilâtın" bir aracısı olarak dolayısıyla da çok yüksek bir bilinç düzeyinin temsilcisi olarak bunu yapmaktadır. Bunu yaparken de  "Bilim" ve "Hanif" kavramlarına yaslanmaktadır ve her öncü gibi o da bağlı olduğu gelenek ve öğretinin demirbaşlarıyla sürtüşmeden edememektedir… Örneğin, Hans'ın şeriat ve mezheple çatışması gibi.

Bu çatışma nereden doğmaktadır? "Kur'anî Bilgin" kavramından doğmaktadır. Çünkü, böylesi bir bilim ve bilgin anlayışı, şeriatı da mezhebi de gereksiz kılmaktadır. Sonunda bir de bakıyoruz ki, adam ne mezhep, ne evliya, ne tasavvuf ne şeriat bırakıyor. . Hepsine veriyor satırı! Ve hiç kuşkusuz, bütün bu karşı çıkmalarını ve ters düşmelerini de "Kur'an'î Bilgin", "Kur'anî Bilim" ve "Hanif" kavramına dayandırıyor. Ona göre, ortada gerçek bir Kur'an Bilgini ve yeri de göğü de maddeyi de manâyı da somutu da soyutu da açıklayan bir "Kur'an'î Bilim" varsa, bütün bunlara neden ihtiyaç duyulsun?

Mantık tutarlı görünüyor ama taşıdığı riskler nedeniyle hemencecik de büyük kitleler tarafından anlaşılıp uygulanır gibi değil. Böylece Hans Müslüman dünyasındaki ana arterden uzaklaşmış oluyor. Gerçi bu uzak düşme onu yıldırmıyor, o yoluna, yolculuğuna devam ediyor ama yine de büyük bir kalabalığın içinde yalnızları oynamak yazgısından kurtulamıyor.

Şeriatın bütününe karşı çıkmanın bedelidir bu. Önce fıkhın (Müslüman Hukukunun) bir bilim değil, yöntem olduğunu söylüyor. Bu yüzden fıkıhçılara da âlim denmemesi gerektiğini söylüyor. Bir e-söyleşisinde ise, "Şeriat, Sünnet ve Hadis öğretisidir. En az (benim bildiğim) 350 Âyeti karşısına alıyor!" diyor.

"Şeriat ve Tarikat kesinlikle mezhep fıkhı üzerine kuruludur. Mezhebiniz varsa, tarikattan ve şeriat içtihadından söz edebilirsiniz" diyor. Bir başka yerde de Yesevî'ye gönderme yaparak, açıkça "Hayır sünnetullah var, Şeriat yok!" diyor.

Hans'ın söylemi bu, düşüncesi böyle. Bu yüzden bence onun hemen "Halledilmesi" değil, önce dinlenmesi ve anlaşılması gerekiyor! Dinleyin, anlayın ve Hans'ın ne denli yüksek