SAHİBİNİN SESİ AHMET HAKAN YANLIŞ DUVARI PİSLETMEYE ÇALIŞIYOR.

 

Hans Aiberg'e iftira atmak icin sinir ve olcu tanimadan Aiberg'in esine dil uzatacak kadar  gorgusuz-nezaketsiz, asagilik bir baska  iftiraci:

Hans Aiberg'in esinin tarikakatlerine(!) katilma teklifinde bulundugu iftirasi atan,

Hans Aiberg'e Sahtekar iftirasi atan,

Iftira atarken bile kendi yazilariyla celisen, beceriksiz mufteri (Sabah Gazetesindeki yazisina gore Hans Aiberg Malatya'li, Hurriyet'teki yazisina gore Aiberg Elazig'li. Detaylar icin: http://hanifislam.com/H_Aiberg/komplonun_perdearkasi.htm)

SAHİBİNİN SESİ AHMET HAKAN:

 

ÇÜRÜK RAPORUYLA ASKERDEN KAÇAN MÜBAREK DÖNEK!

Haber 10

25.01.2006

 

Bizim dönek, ‘seviyeli birliktelikler’ dışında, meğerse zamanında ‘Peygamber Ocağı’ndan firar edebilmek için ‘çürük raporu’ da almış!.." Yeni Çağ'dan İsrafil Kumbasar'ın yazısı:

 

SURATINDAKİ kıllara bakıp kendisini ‘mübarek’ zanneden insanların ‘samimi’ duygularını daha kolay istismar edebilmek için kutsal topraklara ‘turistik’ bir ziyaret düzenleyen zat, müslüman kardeşleri “kendisini ayak altında ezip günaha girmesinler” diye ‘Şeytan’ taşlamaya gitmekten vazgeçtiği andan itibaren, hayatında ‘tuhaf’ değişiklikler olmaya başladı!..

‘Nur yüzlü’, ‘ak sakallı’ ihtiyarlar birdenbire ortadan kayboldu, ‘mankenler’, ‘şarkıcılar’, ‘dansözler’ girer oldu rüyalarına!..

Bir gece yarısı ‘açık bırakılan’ pencereden içeri süzülen Şeytan, elindeki mızrak ile yatağında horul horul uyuyan mübarek zatı dürtükledi!..

Kan ter içerisinde uyanan mübarek zat, önce Deniz Akkaya suretinde bir şekil gördü karşısında!..

Sonra o şekil Gülben Ergen ile Hülya Avşar arasında gidip geliverdi!..

Nihayet, ‘gerçek’ şeklini alan Şeytan, şuh bir kahkaha patlatarak gürledi:..

- “Dön ya mübarek, bundan böyle namın Mübarek Dönek olsun!..”

Elinin birini yukarıya kaldırıp, diğerini karnının üzerine koyan mübarek zat Şeytan’ın parmağı ile çizdiği daire üzerinde ışığı gören ‘pervane’ gibi dönmeye başladı!..

O gün bugündür dönüyor!..

***

Fani dünyanın ‘raconu’ bu!..

Eğer, ‘rüyalarını’, ‘zevklerini’, ‘ihtiraslarını’ gerçekleştirmek istiyorsan, mutlaka döneceksin!..

Kafasındaki ‘sarığı’, üzerindeki ‘cübbeyi’ sıyırıp, kendisini ‘don gömlek’ dışarıya atan Mübarek Dönek, zamanında Mekke-i Mükerreme’de bulamadığı ‘kerameti’ Nişantaşı sokaklarında aramaya başladı!..

Fakat, ‘benzemeye’ çalıştığı çevreler, ona ‘kuşku’ ile yaklaşıyor, kendisini bir türlü aralarına almak istemiyorlar!..

‘Rüştünü ispatlamada’ bir hayli aşırıya kaçınca, ekmeğini yiyip ‘kabına pislemeye’ çalıştığı kesimlerden gelen yoğun tepki üzerine ‘ali kıran baş kesen’ kesildiği kanaldan sepetlendi!..

Ancak, ‘kapı kulluğunu’ yaptığı, üzerlerinde ‘papaz elbisesi’ bulunan ‘biraderleri’ sayesinde, önünde ‘yeni kanallar’ açılmıştı!..

‘Tetikçilik’ görevi ile gökten ‘zembil’ ile önce Sabah’a, oradan da Hürriyet’e indirildi!..

Şarap uzmanı Ertuğrul ile kısa zamanda kaynaşıp ‘kanka’ oldu!..

***

Mübarek Dönek, şimdi ‘enteller’ arasında ‘dantellik’ yapıyor!..

‘Uzman aydın’ sıfatı ile, etnik ırkçı çeteler tarafından hazırlanan ‘bildirilere’ imza atıyor,

Hem Türk milliyetçilerine, hem de zamanında kendisine ‘himmet’ edip ‘her türlü imkanı’ emrine veren camianın mensuplarına sövüp sayıyor!..

‘Küfürde’ ne kadar ileriye giderse, ‘Çiçek Pasajı’ entelleri arasında o kadar ‘adam muamelesi’ göreceğini zannediyor!..

Verdiği üstün hizmetlerin karşılığında ‘Abi’sinin ‘içkili’ sofralarında başköşede yerini alıyor!..

Duyduğumuza göre, son günlerde huzuru havralarda arıyor, ‘başkonuk’ olarak misafir edildiği ‘Şalom’ toplantılarında musevi kardeşlerine ‘cesaret’ terapileri uyguluyormuş!..

Şeytan’ın aklı ile hareket edenler, herşeyin ‘serap’ olduğunu birgün anlarlar!..

Kaderi ‘biraderlerine’ bağlı olan Mübarek Dönek, onlar iktidardan indiği gün, ‘zembil’ ile indiği mekanlardan yine ‘zembil’ ile şutlanacak!..

‘Kürkçü dükkanına’ da geri dönemez artık!..

Çünkü, bir zamanlar onu koyunlarında ‘yılan gibi’ besleyenler, ‘gerçek yüzünü’ gördüler!..

Ellerine geçirdiklerinde, onu Şeytan bile kurtaramayacak!..

***

Şeytan bu!..

Önce adamı ‘40 yaşından sonra’ azdırır!..

Sonra da ‘elaleme ibret olsun’ diye gezdirir!..

‘Sivri’ zekasını ortaya koymaya çalışırken paçalarından ‘cehalet’ aktığının farkında bile farkında olmayan Mübarek Dönek, değişip dönüştüğünü ispatlamaya çalışmak için sağa sola ‘çıkıntılık’ yapmaya kalkışınca, haliyle foyaları da birer birer ortaya dökülüp saçılıyor!..

Bizim dönek, ‘seviyeli birliktelikler’ dışında, meğerse zamanında ‘Peygamber Ocağı’ndan firar edebilmek için ‘çürük raporu’ da almış!..

Çürük raporu almanın şartları bellidir!..

Ya ‘akıl noksanı’ olacaksın, ya ‘özürlü’ olacaksın, ya vücudunda herhangi bir ‘bulaşıcı’ bir hastalık bulunacak, ya da ‘5 yıldan fazla’ cezaevinde kalacaksın!..

Veya, ‘motorunda’ bir arızanın olduğunu ispatlayacaksın!..

Veya, adamını bulup ‘cukkayı’ bastıracaksın!..

Görünüşe göre zat-ı alileri, ‘turp gibi’ sağlam!..

O zaman kendisine sormak gerekiyor:

Behey Ahmet Hakan!..

Mehmet Ali Ağca’nın aldığı ‘çürük raporunun’ sebebi belli!..

Peki sen ‘çürüğe’ çıkmayı nasıl başardın?..

Sakın ‘dalak’ deme, yemezler!..

 

http://www.haber10.com/haber/15515/

***

Naylon Ahmet askerlik yaptı mı?
Türkiye'nin Televizyonu

Adnan BULUT 

 

 

Evet Naylon Ahmet! Ben sana şakam yok demiştim. Sana seninle işim bittiğinde insan içine çıkacak yüzün kalmayacak demiştim. Ama "mahcubiyet duygunun geliştiği" kanaatinde değilim. Seninle biraz dalga geçecek oluyorum Kanaltürk'ün elit kitlesi hemen bana eleştiri yağdırıyor. "Naylon Ahmet'in düzeyine inme" diyorlar. Haklılık payları var tabii ki. Ancak ben seninle çok eğleniyorum. Hele seni araştırdıkça karşıma çıkanlar öyle keyiflendiriyor ki beni.

Her neyse Naylon Ahmet. Bir süredir sana askerliğinle ilgili bir takım sorular sordum, anımsatmalarda bulundum. Sen hiç oralı bile olmadın. Meğerse senin müthiş bir askerlik korkun varmış. Askerlik yapmadığın gündeme gelince betin benzin atarmış. Şimdi seni biraz üzecek bir takım bilgi ve belgeleri saygın okurlarımızla paylaşmak istiyorum. Ne oldu ter boşandı senden galiba. Sakin ol, rahat ol. Hem benim yayınladığım belgelerden sonra belki silah altına alınırsın, şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri'mizin üniformasını sırtına geçirir biraz olsun saygınlık kazanırsın. Şu halinde saygınlıktan eser yok çünkü.

Sen Tufan Mengi'yi iyi tanırsın Ahmet. Çünkü İGDAŞ'ın hortumlanmasında baş aktörlerden biriydi. Savcılık İddianamesi ve hesap uzmanlarının raporlarında ağabeyin Abdullah Topel Coşkun, " Tufan Mengi'nin kurduğu suç örgütünün lider kadrosunda" olarak tanımlanıyor. Hani İGDAŞ'ın içinin boşaltılmasında senin de ortak olduğun İroni Ajans da malı götürenler arasındaydı bilirsin. Ben bunun bütün belgelerini yayınlamıştım. Merak eden okurlarımız yeniden bir göz atabilirler daha önce yazdıklarıma. İGDAŞ operasyonunda kardeşin Abdullah Topel Coşkun, Tufan Mengi ile birlikte en önemli sanıklardan biriydi. Hatta kardeşin firar etmişti anımsarsan. Ama kaça kaça Yozgat'a köyünüze kaçmış, samanlığı saklanmış. Bunu da yeni duydum çok güldüm.

Her neyse Tufan Mengi ile senin ve kardeşinin arasındaki sıkı ilişkileri artık herkes biliyor. Bunun belgelerini de yayınladım zaten. Elimde daha bir çok belge var. Şu anda inceliyorum, zamanı gelince onlar da yayınlanacak elbette. Her neyse senin askerlik işine dönelim şimdi.

Tufan Mengi'nin bir hastanesi vardı bilirsin. Atlas Hastanesi'ne gitmişliğin vardır mutlaka. Çünkü ben hastanenin kayıtlarına, Tufan Mengi'nin para aktardığı kişilere bakınca müthiş bir organizasyon şemasıyla karşılaştım. Atlas Hastanesi'nde bir dönem Dr Şerafettin Özer de Başhekimlik yapmış. Dr. Şerafettin Özer'i araştırınca bir de ne göreyim. Kasımpaşa Deniz Hastanesi Başhekimi'nin de adı Şerafettin Özer'miş. Tabip Albay Şerafettin Özer'le Tufan Mengi'nin Atlas Hastanesi'ndeki Şerafettin Özer meğer aynı kişiymiş. Şaşırtıcı değil mi?

Bu kadar değil kuşkusuz tesadüfler. Zirve Özel Sağlık Hizmetleri diye bir şirket kurulmuştu anımsarsın sende. Bu şirketin ortaklık yapısı da ilginç. Aşağıda bu şirketin belgelerini de bulacaksın. Bu şirkette senin o çok sevip saydığın Tufan Mengi ile Tbp Albay Şerafettin Özer yine ortak. Diğer ortaklar ise Zehra Şerbetçi ve Osman Aktaş. Şirketin ilk döneminde Tufan Mengi değil eşi Ümran Mengi ortak olarak görülüyor. Ancak daha sonra Tufan Mengi şoförü Ayhan Çağlı'nın üzerindeki hisseleri devralarak resmen Zirve Sağlık Hizmetleri şirketine ortak oluyor.

Ne ilginç bir tesadüf değil mi? Ahmet Hakan'ın askere gitmemek için "elverişli değildir" raporu aldığı yeri tahmin etmek zor değil. Tabii ki Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi.

Haa Naylon Ahmet! Bu rapor işleri organize edilip sen askerlik yapmaktan kurtulduktan sonra ne oldu da Tabip Alb Şerafettin Özer'den çok şiddetli bir azar işittin, niye aranız bozuldu?

Şimdi bunları okuyunca eminim çok canın sıkıldı senin. Nişantaşı'daki malum kafeterya kesmez seni. At kendini şöyle Taksim'e doğru. Prive diye bir yer varmış. Oraya takılırsın belki. Biraz stres atarsın.

Evet değerli okurlar. Görüyorsunuz değil mi ilişkiler yumağını. Daha elimde yüzlerce sayfalık belge var. Bu Ahmet Hakan denen adam hala Hürriyet Gazetesi'nde hangi yüzle yazı yazacak bilmiyorum. Veya nasıl o köşeyi kullanmasına izin verilecek. Bekir Ağabey'in, Emin Ağabey'in, Oktay Ağabey'in yazdığı gazeteyi lekelemesine daha ne kadar izin verilecek. Hürriyet'in eski sahibi rahmetli Simavi ne demişti anımsarsınız. " mecbur kalırsan kalemini kır, sakın satma" Ben Hürriyet Gazetesi'nin Cağaloğlu'ndaki eski binasında bundan tam 17 yıl önce çalışırken bu yazı beynime kazınmıştı. Kapıdan her girişte bu yazıyı okuyarak gazetecilik mesaime başlardım. Şimdiye dek hiç unutmadım. Kalemini satanlar utansın.

Aşağıdaki belgeleri inceleyince bakalım Naylon Ahmet ne yanıt verecek. Ben doğruyu söylüyorum, susmam Ahmet Hakan. Seninle işim daha bitmedi.

 

http://www.tuncayozkan.com/yazar.php?kelime=&pos_siralama=230&sonucsayisi_siralama=293&haber_id=&yazarlar_id=658&programlar_id=

***

Bu kez şeyh değil mürid uçtu

BUGÜN

Nuh Gönültaş

 

 

Hani meşhur bir söz vardır ya; şeyh uçmaz, mürit uçurur diye. Bu kez, tam tersi oldu ve şeyh değil, müridi uçtu, hem de ne uçma.

Hürriyet'e sızdırılan Cübbeli Ahmet Hoca resimlerini, Hoca'nın en yakınındaki müridi sızdırmış. Sızdırmakla kalmamış, bir zamanlar sağ kolu olduğu insanı arkadan hançerlemekte beis görmemiş ve yaşadıklarını bire bin katarak anlatmış. Ne yapmış Ahmet Hoca... Alt tarafı jet-skiye binmiş.

Ayıp değil, günah değil. Üstelik kendi inancına uygun da bir kıyafet var Hoca'nın üzerinde. Hürriyet bugün de ailecek denize giren Hoca'nın başka resimlerini yayınladı. Ama sanki Cübbeli Ahmet Hoca bir Mehmet Ali Erbil'miş ya da çok bilinen bir magazin figürü imiş gibi çok mahrem, belki sadece aile içinde bakılan resimleri yayınladı. Bu ayıp da Hürriyet'in yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök'e yeter.

Sadece yüzünü buzlamakla bir insanın kızının mayolu görüntüsünü yayınlamak hangi medya etiğine, hangi ahlak anlayışına sığıyor? Kamusal alanda mı çekilmiş bu resimler? Cübbeli Ahmet Hoca, Alanya'da ya da Antalya'da halka açık bir plajda mı denize girmiş? Eşi ve kızlarıyla ıssız bir yerde denize giren bir insanın mahremine, özeline bu şekilde tecavüz edince hangi İslami problemi çözmüş oluyoruz acaba?

Bir zamanlar sofrasına oturduğu, ekmeğini yediği insanların Cumhurbaşkanlığı seçimleri için malzeme olarak kullanılmasına, aile mahremiyetine tecavüz edilmesinden gizli değil açık keyif duyanlara ne demeli? Cübbeli Ahmet Hoca olayından, (her ne kadar Özkök) inkâr etse de ikinci bir Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı, ikinci bir 28 Şubat çıkartma gayretine katkıda bulunmak acaba Ahmet Hakan'a ne kattı?

Artık Nişantaşı kafelerine gittiği için eleştirilmek istemiyormuş Ahmet Hakan. Onun yaptığı, Cübbeli Hoca'nın yaptığının yanında cihat kalırmış.

Acaba Ahmet Hakan, yarın Allah'a hesap verirken "Ben, Cübbeli Hoca'dan daha az günah işledim" diye mi kendini savunacak? İlkeli duruş (!) böyle bir şey herhalde...

 

http://www.bugun.com.tr/haberler/270507/p16343y129.asp

***

Ahmet Hakan'ın dalağı

GÜNEŞ

Talat Atilla

...
Hürriyet yazarı Ahmet Hakan'ın 'dalağı' medyanın dilinden düşmüyor. Vakit yazarı Hasan Karakaya'nın ardından Akşam yazarı Oray Eğin, Ahmet Hakan'ın dalağı ile ilgili imalı yazılar kaleme aldı. Konu yeni değil. Bu satırların yazarı 26/01/2005 tarihinde bu konuyu ilk kez kamuoyunun gündemine taşımış ama muhataplarından yanıt alamamıştı. Ahmet Hakan'a şu soruları sormuştuk:

1) Ahmet Hakan'ın dalağı var mı? Şayet dalağı yoksa, hangi ihtiyaçtan dolayı ve ne zaman alındı?

2) Ahmet Hakan askerliğini nerede yaptı? Hakan'ın dalağının olmaması askerlik yapmasına engel oldu mu?..

3) Ahmet Hakan'ın dalağı alındıysa, Vakıf Gureba Hastanesi'nde mi alındı?..

4) Ahmet Hakan'ın dalağını o dönem Vakıf Gureba Hastanesi'nde görev yapan ve şu anda AK PARTİ Milletvekili olan Dr.Turhan Çömez mi aldı?..

Yazımızın muhatapları cevap vermeyi uygun görürlerse bu tartışmayı bu sütunda noktalamak mümkün.
...

 

http://www.gunes.com/2007/02/06/yazarlar/y2.html

***

ŞOK İDDİA!.. AHMET HAKAN ÇOŞKUN ASKERDEN ÇÜRÜP RAPORU ALMAK İÇİN AK PARTİLİ BİR MİLLETVEKİLİNE DALAĞINI ALDIRDI

 

 

Turktime.com Hürriyet yazarı Ahmet Hakan'ın hiç bilinmeyen bir sırrını ortaya çıkardı. Meğerse Ahmet Hakan, Vakıf Gureba Hastanesinde dalağını ameliyatla aldırdıktan sonra, çürük raporu almış..

TALAT ATİLLA YAZDI..

Hürriyet Yazarı Ahmet Hakan'a çürük raporunu veren isim ise kamuoyunun çok yakından tanıdığı bir doktor.Başbakan Erdoğan'a yakınlığı ile bilinen ve şu anda Milletvekili olan Dr., sık sık medya'da yer buluyor..

Sık, sık yurt dışı etkinliklerine katılan Ak Parti Milletvekili, Hürriyet yazarı Ahmet Hakan'a rapor verdiği dönemde Vakıf Gureba hastanesinde görev yapıyordu.. Ahmet Hakan'la geçmişe yönelik sıkı dostlukları olan Milletvekili'nin, son dönem Hakan'la görüşmediği belirtiliyor..

 

http://habervitrini.com/haber.asp?id=160484

***

 

 

Hans Aiberg'e iftira atan, yalan haber yazan gazetecilerin ortak bir başka özelliğide Türk Milletinin göz bebegi Türk Ordusuna iğrenç salyalarıyla dil uzatmaktır! Alın size örnek: 

Sahibinin Sesi Ahmet Hakan

Medyanin onde gelen "Yedigi Canaga Eden tip sahibinin sesi" gazeteci yazari Ahmet Hakan yanlis duvari pislemeye calisiyor! 

Zamaninda Erbakan'in "kapi kulu" iken sonradan Erbakan'i sirtindan hancerledigi icin islami medya(!) nin kendisini yedigi canaga eden kalles tanimlamasi yaptigi, kiralik kalem, sahibinin sesi Ahmet Hakan'da emir olundugu sekilde Turk Ordusuna ve Turkiye Cumhuriyetinin en ust makami Cumhurbaskani'na igrence salyalariyla saldirmadan edememis.

Tam kendisine yakisacak cukurlukta yazisinda Cumhurbaskaninin yemegine kadar dil uzatmis!

***

Sahibinin Sesi Gazeteciler Hakkında

Basinda sahibinin sesi diye nitelendirilen gazetecilerin iki ozelligi vardir:

1) Ellerine verilen baskasinin yazisina kendi imzalarini atip gazetelerindeki koselerinde kendi imzalariyla yayinlatirlar.

2) Emri altindaki kisilerin (sahiplerinin) direktifi ile emir olunduklari dogrultuda, sahiplerinin arzusunda yazi yazarlar. 

Bu konuda medyadan bazi alintilar:

 Kiralık Kalem

Haluk ŞAHİN

 

Kiralık kalemler. Üç beş kuruş için başkasının borusunu öttürenler, birtakım odakların talimatlarıyla ve para karşılığı yazı yazanlar...

Kiralık kalemlere dünyanın hemen her basınında rastlıyoruz. Bunların bir kısmı o kadar günahkâr sayılmazlar: Yeteneksizlerin yerine yazıp, adlarını gizliyorlar. Para karşılığında tabii. Bir kısmı ise mesleğin gırtlağına yapışmış zehirli yılandan beterler: Bunlar gizli servis ya da odaklardan aldıkları para karşılığı, talimatla yazı yazıyor, gazeteciliğin en kutsal erdemi olan bağımsızlığı satıyorlar.


***

Türkiye'nin en değerli sütunlarından birini hâlâ kirletmeye devam ediyor.

Sıkıştırsanız, belki, kalemini 'hamasi' nedenlerle kiraladığını iddia edecektir. Bizim meslekte bu özür geçerli değildir. Kalemini bugün 'hamasi' olduğunu ileri sürdüğü konularda kiralayan, yarın en süfli nedenlerle de kiralayabiliyor.

Kalemini bir gizli servise ya da onun içinde bir kliğe kiralayan bir kişi, yarın onu başka bir gizli servise, mafyaya, hatta bir terör örgütüne kiralayabiliyor.

Kalem kiralıksa, her çeşit müşteriye tav olabilir.

Bu yazıyı yazmama neden olan kiralık kalem, insan olarak hiç önemli değil. Cehaletle cüretin buluştuğu kompleksli biri, o kadar.

Ama bu ve diğer kiralık kalemler mesleğimiz için çok vahim bir tehlike oluşturuyorlar. Gazetecilik etiğinin tamamen dışında hareket eden, hafta sonunda gizlice alacakları zarflar için çalışırken dürüst gazetecilere saldıran bu tipler mesleğimizin saygınlığına ağır darbeler indiriyorlar. Özgür basının kanserli hücreleri onlar!

 

28 Mart 1999-RADİKAL

 

Kimler leş kargası?

 

Deniz Toprak

***

Hem ordu yanlısı, hem AKP'li, hem Çillerci, hem Erbakancı, hem Yılmazcı, hem Erdoğancı, hem baykalcı olanlar ne olacak?


Peki bunlar hangi katagoriye girecek?..


3-4 bin lira maaş alıp da Boğaz'da oturanlar, villalarda köşklerde ikamet eden bu 'gazeteci'leri merak ediyor musunuz?..


Değirmenin suyunun nereden geldiğini biliyor musunuz?...


İşte asıl mesele burada...
Bunların hepsini biliyoruz.
Onlarda kendilerini biliyor...


Adlarını yazamıyorum, bir yıllık giderlerini benden çıkartır 'bu leş kargaları' sonra...
Babalarından 'miras' falan kalmıştır bakarsınız.

***


http://www.gunes.com/2007/03/12/yazarlar/ys.html

 

İki gazeteci

Rıza Zelyut

11 Mart 2007 <%Tarih%>
<%Gün%>

 

 

İki gazeteci var:

Birisi kalemini satar.
Öbürü kırar... Kırar ama satmaz, ikincisi...
Büyük usta Sedat Simavi, böyle dediği için Hürriyet'i Hürriyet yapmış.


İki gazeteci var:


Birisi yanak okşar.
Öbürü yanağa vurur.
Haşa, sümme haşa! Kimin haddine zat-ı muhteremlerin yanağına vurmak.
Demem o ki; gazeteci; gerçekleri yazdığında, yanağa vurmuş olur.
Zordur ama zevkli iştir, yanağa vurmak. Adamlığın da temel ölçüsüdür.
Siz bakmayın masajcı gazetecilerin tafrasına. Onlar gayya kuyusu süsçüleridir.


İki gazeteci var:


Birisi iktidarın ayakları altında.
Diğeri halkın yanında...
İki gazeteciden birisinin eli yağda balda...
Diğeri, kelepçede...
Birinin ruhu tutsak.
Diğerinin bedeni...


İki gazeteci var:


Birisi iktidarın önünde secdeye varır.
Diğeri hakkın...
Birisi ölümünden önce kokar.
Diğeri ölümsüzdür.


İki gazeteci var:


Birisi Başbakan'ın gözlerinin içine bakar; 'Emret paşam!' dercesine...
Diğeri Başbakan'dan hesap sorar: Halka hesap versene...
Bundan sonra da böyle olacak...
Birileri Başbakanlarla yolculuk edecek; diğerleri azarlanıp horlanacak...
Birileri, 'Has Bahçe'nin hadım ağaları gibi saray uşakları' olacaklar.
Diğerleri onları topa tutacaklar.


Biz; ikinci gazetecilerdeniz...


Her zaman iktidarın karşısında... Demirel de olsa, Ecevit de olsa, Özal da olsa, Çiller-Mesut ortaklığı da olsa; Erdoğan da olsa...
Hiçbir zaman başbakan uçağına davet edilmedik.
Kimsenin önünde mahçup mahçup gülümsemedik.
Biz, muhalifiz... Halk adına çalışanlardanız çünkü...
Gazeteci dediğin muhalif olur, muhalif ölür...

***

 

http://www.gunes.com/2007/03/11/yazarlar/y4.html

***

Nankorlukle Sabikali Ahmet Hakan hakkinda Mehmet Eymur'un yazisi Ahmet Hakan'in kisiligini karekterini anlamak acisindan oldukca onemli:

Mehmet Eymur lutfedip, nezaket gosterip Hakan'i evine davet edip misafir edip roportaj yapmis. Ahmet Hakan'da Eymur'un yuzune gulup sirtindan hancerlemis!

Eymur'un Ahmet Hakan'in kallesligini dile getirdigi yazisindan iligili bolum:

 

Bilgi Sahibi Olmadan Fikir Sahibi Olmak

Mehmet Eymür

 

Havası bol ama içi boşlar arasında kendine yer bulmaya çalışan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, sırf yazmış olmak için yazı yazan, 'Solcu Müslüman' gibi yeni kavramların arkasına sığınarak popüler olmaya çalışan, Ahmet Hakan isimli genç bir gazeteci var. 21 Nisan 2003 tarihinde Sabah Gazetesindeki köşesinde, 'Hitchcock ve Mehmet Eymür' başlıklı bir yazı yazmış.Okumadınızsa, bu aksiyon filmlerine meraklı yazarın yazısını aynen sizlere aktaralım;

...

Kendimi çok istediğim halde 'yolsuzlukların üzerine giden, istihbarat örgütlerini araştıran kahraman araştırmacı gazeteciler' sınıfına dahil edemediğim için Eymür hakkında bildiklerim, hem Susurluk tartışmalarının devam ettiği, hem de 28 Şubat sürecinin ağırlığını koruduğu günlerde Eymür'le yaptığım uzun bir röportajda edindiğim izlenimlerden ibaret...

Türk-Amerikan İş Konseyi toplantısı için gittiğim Washington'da bir gazeteci büyüğümüzün "buraya kadar gelmişken Mehmet Eymür'le bir röportaj yapsana" önerisiyle başladı her şey... Talihin garip bir cilvesi, işler yolunda gitti... Hiç de hesapta kitapta yokken, Washington'da Eymür'le buluştuk.

ABD Başkenti'nin bir banliyö semtinde, çok iyi korunan bir sitede oturuyordu Eymür... Şimdi düşündüğümde o uzun röportajın bendeki en belirgin karşılığı "tedirgin" sözcüğüydü... Odada sürekli dolaşan, sigara üstüne sigara içen bu adamı en iyi "tedirgin" sözcüğü özetliyordu... Tedirgin ve etrafına da tedirginlik aşılayan huzursuz bir ruh hali...

Susurluk'la ilgili, 28 Şubat'la ilgili her şeyi sordum... Sorulara verdiği yanıtlarda "çok şey bilen bir adam" rolündeydi...

Gerçekten biliyor muydu, yoksa biliyor gibi mi yapıyordu, bunu anlayamamıştım.

Kızdıkları vardı Mehmet Ağar'a kızıyordu, Mesut Yılmaz'a kızıyordu, Doğu Perinçek'e kızıyordu...

"Eski istihbaratçı" kimliğinin kendisine verdiği "bilen adam" inandırıcılığını da arkasına alarak, bu politikacılarla ilgili inanılmaz şeyler söylüyordu... Yine kızdığı gazeteciler hakkında "O MİT'e girer çıkardı" diye açıklamalar yapıyordu....

Ailesiyle birlikte Amerika'da yaşıyor olmasına karşın, sanki Türkiye'de yaşar gibiydi, etrafını görmüyordu. Yalnızdı, öfkeliydi...

İnternet sitesinde herkesin çok merak ettiği silahlar konusunda bildiği özel bilgileri vererek, silah tüccarlarından reklam almayı ve ailesini öyle geçindirmeyi planlıyordu... Hayat ve ekonomi konusunda gerçeklerden böylesine uzaktı yani...
****

MİT'ten alınıp Şeker Fabrikaları'na müşavir olarak atanan Eymür, Danıştay'da davayı kazanmış, şimdi Türkiye'de..

İlk işi annesinin mezarını ziyaret etmek olmuş... Yeniden MİT'e dönebilirim diyor...

Bence yanlış yapar... Otursun hayatını yazsın... Hitchcock geleneğini sürdürme iddiasındaki zeki bir yönetmen de onun hayatını film yapsın... Filmin adı da hazır Tedirgin...'

 Fehmi Koru'nun isteği üzerine Ahmet Hakan ile Washington'da bulundukları bir sırada söyleşi yapmıştım.

Ahmet Hakan'ın söyleşi sırasında sorduğu sualler sathi, aktüel ve sansasyonel konulardaydı. Bu konularda bile derinlemesine bilgi sahibi olmadığı gözüküyordu.

Bana, Kanal 7'de yayınlanacak bu söyleşide Fehmi Koru'nun da bulunacağı ve söyleşinin yorumlanmasının onunla birlikte yapılacağı söylenmişti. Söyleşinin ham çekimi ve program bantının da bana yollanacağı söz verilmişti.

Sözlerin hiç biri yerine getirilmedi...

Günlerce reklam yapılmasından sonra bir kısmı sansürlenerek yayınlanan bu programın bantını kendi imkanlarımla elde ettikten sonra seyrettiğim zaman, Fehmi Koru'nun programda yer almadığını, canlı yayında, Doğu Perinçek, Eyüp Aşık, Fikri Sağlar gibi kişilerin tek taraflı yorumlarına yer verildiğini, programın takdimcisi Ahmet Hakan'ın konular üzerindeki bilgisizliğinden, ya kendini savunduğunu, ya da her söyleneni başı ile tasdik ettiğini üzülerek gördüm.

Doğu Perinçek, her zamanki 'tecavüzcü deli' rolünü üstlenmiş, ağzından köpükler saçarak Ahmet Hakan'a 'MİT'çi ile dinci' oturmuş program yapmışsınız diye bağırıyor, Ahmet Hakan'da papağan gibi 'Eymür'ün hiç bir düşüncesine katılmadığını, Perinçek'e söz hakkı vererek ilkeli yayın yaptığını' söylüyor, Perinçek'in tek yanlı hücumlarını 'Bakın ilkeli yayıncılık yapmasak, size söz hakkı tanımasak bunları ifade etmek imkanınız olamazdı sayın Perinçek' diyerek onu tamamlıyordu. Bilgisizliği ve konulara hakim olamaması yüzünden daha programın başında teslimiyeti kabul etti.

Eyüp Aşık ise yapılan reklamlardan etkilenmişti. 'Genel Başkanımız Mesut Yılmaz bu yayını dava edebilir' diye söze tehditle girdi. Sonra hem yayının içeriğinin, hem de programın yöneticisinin boş olduğunu görünce atıp tutmaya başladı.

Eyüp Aşık, 'Türkbank'ın Çiller zamanında satıldığını söylüyor', büyük bir hayranlıkla bu uzman kişiyi seyreden Ahmet Hakan ise başını sallayarak onu tasdik ediyordu.

Ahmet Hakan daha sonra bu söyleşiyi kitap haline getirerek bir de kitap yazmış oldu.

Eh artık, bu kadar çalışmadan sonra herhalde kendisini, çok istediği 'yolsuzlukların üzerine giden, istihbarat örgütlerini araştıran kahraman araştırmacı gazeteciler' sınıfına girmiş sayıyor olmalı.

Gazetecilik ve köşe yazarlığı bu kadar basit olmamalı.

Ahmet Hakan'a bir kaç sözüm var.

Ahmet Hakan'ın köşesinde yazı yazdığı gazetenin patronu ile onun dostu mu, ortağı mı belli olmayan karanlık kişilikli parti başkanı, Mehmet Eymür'den çok daha fazla şey bilirler. Bilirler ama onların ağızları kilitlidir. Hakan, Hitchcock filmi istiyorsa, onların hayatından bir dizi filimler çıkarabilir.

Mehmet Eymür'ün hiç bir makam ve mevkide gözü yoktur. Böyle bir istek sahibi de değildir. O sadece zorlamalarla kaybettirilen bir takım haklarını hukuki yollarla alma çabası içindedir.

Mehmet Eymür'ün 'tedirgin olduğu, etrafına da tedirginlik aşılayan huzursuz bir ruh hali' taşıdığı iddiası saçmadır. Bunun böyle olmadığı söyleşinin bantında açıkça görülmektedir. Ahmet Hakan Eymür'ün yanında huzursuzluk duyduysa, buna, onun konulara olan cehaleti sebep olmuş olabilir.

Mehmet Eymür'ün silah konusunda bir uzmanlığı yoktur ve Eymür bilmediği konularda ahkam kesmez. Silah tüccarlarından reklam almayı ve ailesini öyle geçindirmeyi planlama gibi hiç bir teşebbüsü olmamıştır.

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibiymiş gibi gözükmek, sırf yazmış olmak için bir şeyler yazmak, Ahmet Hakan'ın çok arzu ettiği 'popüler olma' hevesini tersine etkileyebilir.


Ahmet Hakan, bir şeyler yazmadan, program yapmadan önce, o konuda bir-iki ciddi laf edebilecek kadar bilgi sahibi olmalıdır.

 

http://atin.org/detail.asp?cmd=articledetail&articleid=458

 

 

Ahmet Hakan'in emir olundugu sekilde Türk Ordusuna ve Türkiye Cumhuriyetinin en üst makami Cumhurbaskani'na igrenc salyalariyla saldirdigi yazisi:

Ahmet HAKAN

12 Mart 2007

İyi bir cumhurbaşkanı için 20 temel nitelik


BİR: Hükümet ile sürekli çatışmalıdır.

İKİ: Yasaları veto etmeyi "milli spor", iktidarın atadığı bürokratlara vize vermemeyi "ulusal savaşım" saymalıdır.


ÜÇ: Ülkesine Nobel ödülü kazandırmış yazara bir kutlama telgrafını bile çok görmelidir...

DÖRT: Liberallerden uzak durmalı, sosyalistlere mesafe koymalı, milliyetçilerden kuşku duymalı, dindarları adam yerine bile koymamalıdır.

BEŞ: Kürt sorunundan laiklik sorununa her konuda MİT’in çizgisinin bile gerisinde kalmalıdır.

ALTI: Dört tarafımız düşmanla çevrili paranoyasını olaylara bakışta temel kalkış noktası kabul etmelidir.

YEDİ: Çok sesli medyayı, "ihanete prim veren medya" olarak algılamalıdır.

SEKİZ: Köşk’ten dışarı çıkmamalıdır. Çıktığında ise hükümete savaş açan tartışmalı bir televizyon kanalının gecesine katılmayı tercih etmelidir.

DOKUZ: Gerektiğinde konuk başbakanın yanında kendi ülkesinin bakanını azarlamaktan çekinmemelidir.

ON: Cumhuriyet gazetesi okumalı, Kanaltürk seyretmelidir. En beğendiği şovmen Cüneyt Arcayürek olmalıdır... Başka yayın organlarına ise sürekli yan gözle bakmalıdır.

ON BİR: "Öz Türkçe" sevdası, Nurullah Ataç’ı bile mumla aratacak denli gelişmiş olmalıdır.

ON İKİ: Anayasa Mahkemesi üyeliği ya da YÖK gibi anayasal kurumlara atadığı üyelerin "Kayıtlı CHP üyesi" olmalarına dikkat etmelidir.

ON ÜÇ: Hoşuna gitmeyen bir hükümet görev başındayken erken seçim talep etmesini bilmelidir.

ON DÖRT: Ülkedeki muhalefet boşluğunu görüp, veto yetkisini kılıç gibi kullanarak ana muhalefet lideri gibi davranmalıdır.

ON BEŞ: İyi bir atıcı olmalıdır. Anayasa kitapçığını fırlatması gerektiğinde hedefi şaşırmamalıdır.

ON ALTI: Sadece "CHP eksenini" kucaklayarak, "70 milyon"u kucakladığını düşünmeli, geri kalanları "70 milyon"un içinde saymamalıdır.

ON YEDİ: Menemen yemekten özenle kaçınmalıdır.

ON SEKİZ: Devlet protokolünün iki numaralı ismi ile tokalaşırken yüzünü buruşturmayı asla ihmal etmemelidir.

ON DOKUZ: Atanmasına onay vereceği bürokrat hakkında apartman kapıcısından bilgi almalıdır.

YİRMİ: Ankara’yı çok seven, İstanbul’un hay huyundan kaçan bir devlet memuru kimliğine sahip olmalıdır.

YENi ANDIÇ iÇiN MiNiK BiR KATKI

EY andıç hazırlamayı marifet bilen sevgili komutanlarımız ve bürokratlarımız...

Biliyorum, ne dersek diyelim, bu alışkanlığınızı bozmayacaksınız...

Öyleyse gelin, hiç olmazsa "racona uygun andıç" hazırlayın.

Mesela...

Hazırlayacağınız yeni andıçlarda, "A Gazetesi: 123 olumlu haber, 67 olumsuz haber... Sınıfı geçti..." ya da "B gazetesi: 134 olumsuz haber, 75 olumlu haber... Sınıfta kaldı" tarzında değerlendirmelerde bulunmayın.

Çünkü böyle bir tasnif, habercilik denilen eylemin doğasına aykırıdır.

Bir haber "olumlu" ya da "olumsuz" olarak nitelenemez.

Eğer ille de bir nitelemede bulunacaksanız, "olumlu" yerine "doğru", "olumsuz" yerine ise "yalan" nitelemesini devreye sokun...

Yani yönteminiz şu olsun:

Habere bakarsınız, aleyhte bile olsa "doğru" ise tamamdır... Yine habere bakarsanız, lehte bile olsa "yalan" ise tamam değildir.


http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6106776.asp?yazarid=131&gid=61

 

Emekli generallere rahatlama kılavuzu

Ahmet HAKAN  

19 Mart 2007

 

 

DEĞERLİ paşalarım...

Muvazzaflık bitip, emeklilik başa gelince...


Önce kendi kendinize "Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini / Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini" dizelerini okuyorsunuz...

Sonra da...

Şiirde sorulan soruya bütün gücünüzle "Var!" diye haykırarak yanıt veriyorsunuz...

Sevr'i hortlatmak isteyenlere...

Lozan'ın intikamını almak için çırpınanlara...

Dahili ve harici bedhahlara...

Satılık ve kiralık aydınlara...

Holding medyasına...

Amerika'ya... Avrupa Birliği'ne...

Yani bütün "Düşman kuvvetler"e karşı, "İman dolu göğüslerinizi siper ederek" büyük bir savaşım başlatıyorsunuz...

Mücadeleniz için platform bulma sıkıntısı da çekmiyorsunuz...

"Fedakar bir Türk çocuğu" olan ulusalcı Sinan Aygün evladımız ne güne duruyor?

Atıyorsunuz kendinizi ATO'nun geniş salonlarına...

Başlıyorsunuz saydırmaya:

"Kiralık aydınlar! Satılık gazeteciler! Vatan hainleri!"

* * *

Sayın paşalarım...

Heyecanınızı anlıyorum, özverinizi takdirle karşılıyorum.

Ancak...

Eğer bu memleket, "Yandı / Bitti / Kül oldu" durumunda ise...

Siz çok daha iyi bilirsiniz ki, memleketimizin güçlü, çok güçlü bir ordusu vardır...

Her daim uyanık olan şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri, bu vatanın bağrına dayanan hançeri söküp atabilecek kudrette değil midir?

Yani...

Sizin emekli olmanız, ordumuzdaki duyarlılığın rafa kalktığı anlamına gelmeyeceğine göre...

Bu güvensizlik duygusu da neyin nesidir?

Yani telaşa mahal yok sayın paşalarım, lütfen biraz rahatlayın!

Ayrıca...

Unutmayın ki:

Bu ülkede aydınlar, ne kadar satılırlarsa satılsınlar, pek de para etmiyorlar...

Satılarak lüks ve refaha kavuşmuş tek bir aydın bile gösteremezsiniz...

En "liboş" aydınlar bile üç kuruş maaşa talim ediyorlar, daha ne olsun?

Yani bu "satış edebiyatı"nı da fazla abartmamakta büyük yarar var...

Ve yine unutmayın ki:

Amerika'yı "Büyük şeytan" ilan etmenizin de, maalesef pek tutarlı bir tarafı yok...

Kendi kendinize lütfen şu soruları sorun:

Eğer Amerika, "Büyük şeytan" ise...

Türk Ordusu'nun en başındaki komutan, "Büyük şeytan"ın ordusunun başındaki mevkidaşlarıyla neden işbirliği zemini arıyor?

Şeytanla işbirliği mi olurmuş?

* * *

Sayın paşalarım...

Demem o ki:

Biraz rahatlayın lütfen...

Şu emeklilik günlerinizde Sinan kardeşimiz gibilerin gazına gelerek kendinizi perişan etmeyin...

Gidip bir kıyı kasabasına yerleşin...

Resim yapın...

Sinemaya gidip, sevgili Apo kardeşin Zülfü Livaneli'nin romanından çektiği "Mutluluk" filmini görün...

Bir öğle vakti, paşaların paşası Evren Paşamız gibi, Papermoon'a uğrayıp bir ziyafet çekin kendinize...

Sergi gezin, konserlere takılın...

Torun gezdirin...

Unutmayın:

1950'de, 1960'ta, 1970'te, 1980'de, 1990'da...

Yani her daim...

Bu memleketin bağrında hançer olduğu varsayımı hep geçerli olmuştur...

Bu nedenle yeni bir durumla karşı karşıya değiliz...

Siz en iyisi "Vardır kurtaracak bahtı kara maderini" deyin ve emekliliğin keyfini çıkarın...

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6151258&yazarid=131

 

Amiralin günlüğü

Ahmet HAKAN  

30 Mart 2007

 

 

EĞER...

ABD darbeye yeşil ışık yaksaymış...


Eğer...

Darbeden sonra ekonominin içine gireceği darboğaz göze alınabilseymiş...

Eğer...

Halkımızın káhir ekseriyeti darbe beklentisi içine girseymiş...

Eğer...

Emekli Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, emrindeki birliklerde yaptığı nabız yoklamasından "Darbe olsun" sonucunu alsaymış...

Eğer...

Emekli Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, darbeye heves eden kuvvet komutanlarına uysaymış...

"Sarıkız" adı verilen operasyon gerçekleşecek...

Ve 2004 yılında nur topu gibi bir darbemiz daha olacakmış.

* * *

Eğer engeller olmasaydı...

Ve harekete geçilebilseydi...

Bu kadar özel televizyon ve radyo nasıl kontrol altına alınacaktı?

İnternet denetimi nasıl sağlanacaktı?

Kimler zindanlara doldurulacaktı?

Siyasi partiler ne yapılacaktı?

Baykal darbeden sonra başbakan ilan edilecek miydi?

Sinan Aygün'e Ticaret Bakanlığı görevi verilecek miydi?

Tayyip Erdoğan hangi adaya gönderilecekti?

Tuncay Özkan hangi göreve getirilecekti?

MHP'li eski Meclis Başkanı Ömer İzgi, darbe sonrası oluşturulacak "Danışma Meclisi"ne başkan olarak atanacak mıydı?

Bilmiyoruz...

Bilemiyoruz...

* * *

Ama bildiğimiz bir şey var:

Her şey yolunda gitse imiş, darbe gelecekmiş.

Nereden mi biliyoruz bunu?

Nokta Dergisi'nin yayınladığı Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek'in günlüklerinden.

Günlüklerden çıkan sonuç şu:

Darbe yapılacakmış...

Ama işte ABD, ekonominin durumu, Hilmi Özkök, vatandaşın tutumu falan...

Olaya engel olmuş.

Daha başka ayrıntılar da var.

Ama işin özü şundan ibarettir:

Heves varmış ama şartlar olgunlaşmamış!

Detaya takılmaya gerek yok.

* * *

Peki günlükler doğru mu?

Emekli Oramiral Özden Örnek, daha önce yaptığı gibi bir kez daha yalanladı...

Kendisinin günlük tutmadığını söyledi...

Yalanlanan günlüklerin "Uydurma" olduğunu vurguladı.

Ancak...

İnsan düşünmeden edemiyor:

Bir insanın hayal dünyasından bu kadar ayrıntılı, bu kadar komplike, bu kadar detaylı ve bu kadar dönemin gerçekleriyle uyumlu bir metin nasıl çıkar?

Eğer günlükler gerçekten uydurma ise...

Kimdir hayal gücü gelişmiş bu arkadaş?

Ve ne yapmak istemektedir?

Türk Silahlı Kuvvetleri bir tertiple mi karşı karşıyadır?

Bütün bunların açığa çıkması için...

Belki de en iyisi Özden Örnek'in yalanlamakla kalmayıp, olayın üzerine gitmesidir.

Madem "Darbe planı yapmak" suçtur...

Ve madem Özden Örnek böyle bir planın içinde olma suçlamasıyla karşı karşıyadır...

O halde çıkıp ortalığı ayağa kaldırmalıdır.

Mesela, günlükleri yayınlayanlarla mahkemede hesaplaşmalıdır.

Yazmadığı bir günlük nedeniyle ağır bir töhmet altında kalan adam ne yaparsa onu yapmalıdır.

Aksi takdirde en azından "kuşku" kaçınılmaz olur.

 

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6233350&yazarid=131

 

.