KOMPLOLARIN MERKEZ ODAĞI: AKP İKTİDARI

 

 

HANS AIBERG'E DUZENLENEN CIRKIN  KOMPO'NUN MERKEZINDE BULUNAN AKP HUKUMETININ:

SIYONISTLERLE ISBIRLIGINI, VATAN HAINI KURDISTAN BOLUCULERIYLE KOORDINE CALISMALARINI VE GERCEK YUZUNU GOSTEREN YAZILARDAN DERLEMELER.

Masonik, Siyonist ve Vatan Haini Nurcu Medya'nin:

Yalanlarla goklere cikarip abartarak, 

Pembe tablolar cizerek, 

Turk Kamuoyundan gizledigi AKP gercegini dile getiren, 

Siyonizme Kukla Olmus Genel Turk Medyasinda  Bulunamiyacak Yazilar:

 

NECMETTİN ERBAKAN: beş para etmiyorlar

Yıldıray Çiçek

31.05.2007

 

Türk milliyetçileri olarak bizler, AKP'nin küresel güçler ve onların uzantıları ile yapmış olduğu işbirliğini bu köşeden sık sık örnekleri ve delilleriyle anlatıyoruz. Zaten AKP'nin nasıl bir işbirlikçi anlayış içinde olduğunu Türkiye'de öğrenmeyen kalmamıştır.

Türkiye'de, AKP'ye yönelik ne zaman protesto yapılsa, muhakkak "İşbirlikçi AKP" sloganı atılmaktadır.

İşbirlikçi suçlaması, AKP'nin gölgesi gibi olmuştur.

AKP nereye gitse, bu suçlama, gölgesi gibi kendisini takip etmektedir.

AKP'nin kurulduğu günden bu yana izlediği politikalara baktığımızda da, bugün 'AKP iktidardan gitmemeli' diye ağıt yakanlara da baktığımızda da, bu işbirlikçi profil ortaya çıkmaktadır.

ABD, AB, Rumlar, Ermeniler, Barzani, Talabani AKP'nin Türkiye'nin başında bir dönem daha bulunması için temenniler iletmesini herhalde AKP'nin işbirlikçi kimliği ile değerlendirebiliriz.

Türk milliyetçileri olarak bizler, AKP'nin kuruluş temelinde bu işbirlikçi anlayışın felsefesini çok rahatlıkla ilk günlerde gördük ve bunu Türk milletini aydınlatmak için sürekli vurgulamaya çalıştık…

Ama bu konuda en ilginç vurgulama, AKP'yi kuran kadroyu yetiştirmiş Necmettin Erbakan'dan geldi.

İstanbul'un fethinin 554. yıl dönümü için Anadolu Gençlik Derneği (AGD) tarafından 19 Mayıs Stadyumu'nda düzenlenen şölende konuşan Necmettin Erbakan'ın "Son 10 yıldan beri işbirlikçi görüşler yan yana geldiler, alt alta durdular, üst üste durdular, tek başına geldiler, 367 milletvekili aldılar ama beş para etmiyorlar. Çünkü işbirlikçi görüşten hayır gelmez" sözleri AKP için çok büyük darbe olmuştur.

Bu söz, AKP'nin toplama tabanında önemli bir yer teşkil eden milli görüş kökenlilerde büyük şok etkisi yaratmıştır.

Nasıl etki yapmasın ki, Necmettin Erbakan mazlum ve mağdur rolünde ortada gezen AKP'lileri "beş para etmediğini ve işbirlikçi" olduğunu söylüyor.

Yıllardır yanında eğitim aldıkları, her gördükleri vakit elini öptükleri, kendilerini siyasette var eden Necmettin Erbakan, bunların "beş para etmediğini ve işbirlikçi" olduğunu söylüyor.

Necmettin Erbakan, eski öğrencilerine bunları diyorsa, bizim bunlar hakkında dediklerimiz herhalde çok hafif kalıyor.

Necmettin Erbakan'ın, eski öğrencilerinin bu değişimi, dönüşümü soranlara verdiği "Bu arada önemli husus şudur: Maya çok mühim bir şey. Mayasız ekmek olmaz. O cevher sizde, yoksa ekmeği yapamazsınız." şeklindeki cevabını biliyorsunuz.

Necmettin Erbakan'ın bu sözlerinden anlaşılacağı gibi, Recep Tayyip Erdoğan ve tayfasını bir türlü affetmediğini, onların hem kendine, hem de Türkiye'ye ihanet ettiğini sürekli belirtmektedir.

İslamcı kisvesiyle siyasi rant toplayan Recep Tayyip Erdoğan, şimdi İslam ülkelerini "Haçlı seferi başlattık" diyerek işgal eden Bush'un Büyük Ortadoğu Projesi'nde "Eşbaşkanlık" yapıyor… ABD'li askerlerin öldürdüğü bir milyona yakın Müslüman için sesi çıkmıyor ama Amerikan askerleri için dua ettiğini söylüyor. Kiliseleri açtırıyor, Kuran Kursları'nı yargıyı durdurma kararına rağmen yıktırıyor. Türk-İslam düşmanı papaların heykelleri altında, teslimiyet imzaları atıyor, Peygamber efendimize aşağılık bir şekilde saldıran, hakaret eden Papa'yı uçağın kapısında karşılıyor. Haçlı Cübbe giyiyor, Yahudi Cesaret Ödülü alıyor…

Recep Tayyip Erdoğan nereden nereye gelmiştir yani…

Türk milliyetçileri olarak, eski Başbakanlardan Necmettin Erbakan'ın politikalarının birçoğunu benimsemediğimiz bilinen bir gerçektir.

Fakat Necmettin Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan'la kıyaslanmayacak kadar daha yerli kalmaktadır.

Bugün, Recep Tayyip Erdoğan'ın başında bulunduğu AKP'nin yaptıklarının ne İslama, ne Türklüğe, ne insanlığa yakışır bir yanı yoktur.

Eski hocaları Necmettin Erbakan'ın da işbirlikçilikle suçladığı AKP, hala çıkıp, utanmadan "millet iradesinden" bahsedebilecek mi?

"Bize Cumhurbaşkanı seçtirmediler" diye, grup toplantılarında, miting meydanlarında ağlayıp, sızlanmaya devam edecekler mi?

Hadi biz sizleri ezelden sevmiyoruz da, eski Hocanız Erbakan'ın "Beş para etmiyorlar, işbirlikçi" suçlamasına ne cevap vereceksiniz?

Eski Hocanız Erbakan'ın bu suçlamasını, yeni Hocanız Bush'a bir sorun bakalım, size yol gösterecektir. Nede olsa O'nun Büyük Ortadoğu Projesi'nde "Eşbaşkanlık" yapmaktasınız…

Ah Erbakan Hoca ahh, İslami öğretilerle bu şekilde öğrenci mi yetiştirilir?

Kimlere hizmet ediyorlar, şunların acınacak haline bak…

Ha bu arada Necmettin Erbakan, bunların büyülendiğini söylediği "Bir doktor gözüyle bakarsan, bunlar büyülenmiş. Samimiyetle söylüyorum, insanlar büyülenirse bu kadar şaşkına döner. Bu büyülenmiş gömleksizler milli menfaatlere aykırı ne varsa bir bir yerine getirmeye çalışıyorlar" sözlerini de unutmamak lazımdır…

Hocam acaba bunları Bush, Barzani, Talabani falan büyülemiş olabilir mi?

Bu konuya da açıklık getirebilir misiniz?

 

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=32&id=3062

***

Sabetaycı Dönmelik’le Neo İslamcı Dönmelik

logo

Sabahattin ÖNKİBAR

26.05.2007 

 

 

Sabetay Sevi...
1626’da İzmir’de doğan bir Yahudi.
1665’de kendini Mesih (kurtarıcı) ilan edip taraftarlar toplayarak Osmanlı’daki kamusal düzeni tehdit etti ve soluğu Saray Mahkemesinde aldı.
Mahkemenin kararı:
Mesihlik iddialarından vazgeçmezsen öldürüleceksin. Buna mukabil dininden vazgeçip Müslüman olursan bağışlanacaksın.
Sabetay canını kurtarmak için dininden vazgeçmiş gibi göründü ve güya Müslüman olarak Mehmet Aziz Efendi adını aldı.
Bu olaydan sonra Sevi yandaşlarına ya da onun gibi şeklen Müslüman olanlara “dönmeler” nitelemesi yapıldı.
Teşbihde hata olur mu bilmiyorum ama ben bu sabetayist dönmeler ile bizim neo-islamcı dönmeleri şekil olarak bir görüyorum.
Peki neo-islamcı dönmeler kim midir?
Takiye yapıp gerçek gündemlerini gizleyenlerdir.
Daha açık tarif ile AKP cenahıdır.
Neyi mi gizliyor AKP?
Rövanş alma duygusunu.
Dahası, devleti topyekün ele geçirme amacını.
Bunu yaparken kendini Sabetay Sevi’nin dönmeleri gibi gizliyor. Daha vahim olanı ise, amacına erişmek için Türkiye üzerinde hesapları olan emperyal güçlere kendini kullandırıyor.
Peki değişmiş olamazlar mı?
Sabetay Sevi ne kadar değişti ise bunlar da o kadar değişir...
Siz İstanbul Belediye Başkanlığı koltuğunda oturan bir insanın yani Recep Tayyip Erdoğan’ın 2 yıl içinde topyekün kendini inkar edecek şekilde fikren ve zihnen değişebileceğine inanabiliyor musunuz?
Ne diyordu Recep Bey başkanken?
Demokrasi amaç için araç yani tramvaydır.
Peki amaç ne?
Değiştim söyleyemem...
İyi de değişimine hikaye diyenler var...
Ertuğrul Günay gibi eski bir marksisti bile AKP’ye aldık ya...
Ertuğrul mebus olmak, AKP’de imaj yapmak için bu zarf organizasyonu, peki ya mazruf yani sütrenin gerisi?
AKP’de Köksal Toptan gibiler de vardı, ne oldu, bakan ya da parti yöneticisi olabildi mi? Beyin ekip, gizli gündem ekibi değil mi?
Hem değiştim demene rağmen adın bile aynı. Oysa Sabetay Sevi adından bile feragat edip Mehmet Aziz Efendi olmuştu...
Ne dersiniz sevgili okur; Sayın Erdoğan mahkemeye gidip adını Tayyip Aziz Efendiye dönüştürse değişimine karine oluşturur mu?

...

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/sabetayci-donmelikle-neo-islamci-donmelik.html

***

AKP kapatılmazsa tüm mücadele süreci boşa gider

Halkın Yanıtı: Ne Mutlu Türk'üm Diyene!

KAYA ATABERK

 

 

AKP’nin geldiği nokta ve kapatmanın zorunluluğu

AKP, tüm hızıyla Kürt-İslam faşizmini kurmak için koşarken bir anda Türk Milleti’nin ve Türk Ordusu’nun ortak tepkisinin duvarına çarparak durmak zorunda kaldı. AKP, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına oynarken aslında tüm devlet kurumlarını ele geçirecek ve aynı zamanda Türk Cumhuriyet rejiminin temelinde yer alan dengeyi de ortadan kaldıracak bir plan dahilinde hareket ediyordu. Çankaya’ya kadar ilerleyerek aslında Cumhuriyetle hesaplaşmasının son aşamasına ulaşmayı planlıyordu.

Bugün kapatılma noktasına kadar gerileyen AKP, süreci kendi istediği gibi değerlendirebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Özellikle Ordu’nun tasfiyesi ve pasifize edilmesi, AKP’nin en önemli hedefi oldu. Şemdinli ve Danıştay tarzı tertiplerden bugüne gelen AKP iktidarı, Cumhurbaşkanlığını da kontrolüne alarak artık kendisi dışında hiçbir güce var olma şansı tanımayacağı bir rejimi kurmak isterken, şu an ordu-millet birlikteliğinin dur dediği noktadadır.

Ancak gelinen noktayı doğru değerlendirmenin önemi kritiktir. AKP ve Tayyip Erdoğan, şu an ister istemez geri adım atmış durumdadır. Bu geri adım atış da aslında AKP’ye karşı aşama aşama gündeme getirilmiş bir hareket planının sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu hareket programının mantıki sonuçlarına ulaşmadan programın başarısının mümkün olamayacağı da ortadadır. Bu mantıki sonucun tek bir adı vardır:

AKP’yi kapatmak...

Bugün AKP gibi Cumhuriyet düşmanı ve Türk karşıtı bir partinin kapatılması basit bir siyasi talep olarak algılanmamalıdır. Doğal olarak Atatürkçüler, devrimciler, bu tip şeriatçı ve bölücü yapıların tasfiyesini her koşulda talep ederler. Bunun nedeni de gayet basittir. Toplumsal mücadelenin gerekleri sonucunda ya ilerici, devrimci, Atatürkçü güçler şeriatçı ve etnikçi güçleri etkisiz hale getirecektir, ya da ulus bu kara güç karşısında ezilecektir.

Ama şu an yaşadığımız durum, bu basit gerçeğin biraz daha ötesinde bir durumdur. AKP’ye karşı, asker ve sivil Cumhuriyet güçleri bir süredir hareket halindedir ve süreç bugünkü noktaya kadar takip edilmiştir. Bugünkü noktanın tek özelliği ise, zorunlu ve gerekli olan son adımın atılarak görevin tamamlanmasıdır.

AKP’ye karşı eylem ve uyarı süreci nereye geldi?

Cumhurbaşkanlığı seçimine gidilirken AKP ve Tayyip Erdoğan, kendilerinden o kadar emin bir psikolojik durum içindeydiler ki, 28 Şubat sürecinde kapatılan RP’nin üyeleri ve “Erbakan Hoca”nın öğrencileri onlar değildi sanki…

Bundan yaklaşık on yıl önce yaşanan süreçte Türkiye’ye şeriat rejimini getirmek üzere olduğunu düşünen Necmettin Erbakan ve Milli Görüş çizgisi, benzer bir süreçten geçerek durmak zorunda kalmıştı. 28 Şubat 1997’nin hemen ardından iktidarı terk eden RP, açılan dava sonucunda kapatılmıştı. Ardından kurdukları Fazilet Partisi de aynı sondan kaçamamıştı. Bugün Erbakan’ın daha taktiksel davranmaya çalışan evlatları olarak değerlendirebileceğimiz AKP kadrosu da aynı noktaya gelmiştir. AKP, AB ve ABD’den aldığı gücün kendisine verdiği güvenle artık her şeyi yapabileceğini sanmaktaydı. Ancak yaşanan süreç AKP’nin ve Erdoğan’ın rahatını fazlasıyla kaçırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine kimsenin dokunamayacağı bir kez daha Ordu ve halk tarafından gösterilmiştir.

Geçen sene Şemdinli’de yaşanan Kürt-İslam faşizminin ilk provokasyonunun Türkiye için önemli bir kırılma noktası olduğu ortadaydı. AKP’nin ve Kürt-İslam cephesi bu olayla birlikte Cumhuriyet kurumlarıyla, Türk Ordusu’yla ve Türklükle ciddi bir hesaplaşmayı Hitler’vari taktiklerle başlatmıştı.

Bugün anlaşılmaktadır ki, bu tutum Türk devletinin kendini koruma mekanizmalarının da harekete geçmesine neden olmuştur. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay’ın devlete ve Türklüğe sahip çıkan bir program içinde bir eksen oluşturmalarının sonuçları bugün ortadadır.

Askerin ardı ardına yaptığı iki uyarı ve bu uyarılarla koşut olarak ortaya çıkan halk eylemleri AKP’nin geri adım atmasına ve durmasına neden oldu. Ancak AKP burada B planını devreye sokmanın çabasındadır. Yaşananlar AKP’yi sendeletmiştir; ama AKP artık elindeki son koz olan erken seçimlerden yeniden tek başına iktidar olarak çıkma planlarını yapmaktadır. Bugün gelinen noktada AKP karşıtı sürecin anlam kazanabilmesinin ve başarılı olabilmesinin tek şartı olarak AKP’nin örgüt olarak tasfiye edilmesi yani AKP’nin kapatılması, liderlerinin de yargılanarak siyasi yaşamdan uzaklaştırılmaları kalmıştır.

AKP kapatılmadan görev tamamlanmış sayılabilir mi?

Burada ilk olarak ulusal güçlere düşen görevin ne olduğu üzerinde durmak gerekmektedir. AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmasının, Çankaya’ya kadar erişmesinin önüne geçilmiştir; ama sadece şimdilik. Diğer taraftan, Cumhurbaşkanı’nı seçtiremeyen AKP hükümeti de ortadan fiili olarak kalkmış durumdadır; ancak AKP’nin örgütsel varlığını koruyarak seçimlere girmesinin yaratacağı tablonun ne olacağının ne kadar açıklıkla hesaplandığı anlaşılamamaktadır.

Burada açıklıkla söyleyebiliriz ki, ulusal güçlere düşen görevin, AKP hükümetini devirmek ve AKP’nin Kürt-İslam faşizmi rejimi kurmasının önüne geçmek olduğu ortaya konmalıdır. Bugün önemli adımlar atılmıştır; ama bu adımlar AKP’nin tamamen devrildiği ve durdurulduğu anlamına gelmemektedir.

AKP, kendi kitlesinin karşısında mağdur edilmiş ve bu mağduriyete karşı direnen bir tavır içinde olan bir role soyunmaktadır. AKP, bu rol içerisinde erken seçime gitmek niyetindedir. Bu erken seçimde en büyük olasılık; AKP’nin kitlesinin bu mağduriyet, mazlumluk edebiyatından etkilenerek kemikleşmesidir. AKP, bunun bilincindedir ve bu tavrını seçimlere kadar sürdürerek başarılı olmanın planlarını yapmaktadır.

Burada durup kendimize sormamız gerekiyor: Eğer seçimlerden sonra da AKP’nin az ya da çok gücünü koruyacağı bir Meclis tablosuyla karşılaşacaksak ve bu Meclis aritmetiği içerisinde yeniden AKP’nin çıkaracağı bir Cumhurbaşkanı’na mahkûm olacaksak askerin yaptığı tüm açıklamaların, halkın sokaklara döküldüğü tüm bu eylemlerin ne anlamı kalacak?

Mademki tüm süreç AKP’nin Cumhurbaşkanlığını kendi seçtiği bir Cumhuriyet düşmanına teslim ederek faşist rejimini kurmasına karşı başlatılmıştır ve bugüne kadar getirilmiştir, AKP’nin bir daha aynı şekilde, aynı kadrolarla, karşımıza çıkması engellemeden görevin tamamlanmış olmayacağını bilmeliyiz. Gelinen noktada AKP’nin kapatılması dışında atılacak tek bir adım bile yoktur. Tüm sürecin önemi ve anlamı bu noktada gelip kilitlenmektedir.

AKP’nin kapatılmasının tüm şartları oluştu

AKP’nin kapatılmasının gerekliliği aynı zamanda zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. AKP’yi kapatmak dışında sürecin normal ve anlamlı bir sonucunun olanaksızlığının yanında, gidişat AKP’nin kapatılması için diğer şartların da olgunlaşmasına neden olmuştur. AKP örgütlerini, genel merkezini ve yöneticilerini konu alan birçok dosya AKP’nin klasörünü her geçen gün kabartmaktadır.

AKP’nin bugüne kadar gerçekleştirdiği ve neredeyse tümü boşa çıkartılmış olan tertiplerinin yanı sıra yeni yeni oluşan koşullar AKP’nin kapatılmasını zorunlu kılmaktadır. Necmettin Erbakan’ın ceza aldığı hazine yardımlarının usulsüz harcanması davasında Abdullah Gül’ün de sanık olması bunlardan biridir. Abdullah Gül, dokunulmazlığı dolayısıyla bugüne kadar bu dava için yargı önüne çıkarılamadı. Gül hakkındaki fezleke Meclis’e gönderilmiş bulunuyor. Diğer taraftan AKP’nin kuruluşunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin parasal kaynaklarının gene usulsüz şekilde kullanıldığına dair önemli iddialar AKP’yi ve Tayyip Erdoğan’ı sıkıştırmaya başlamıştır. Ayrıca yurtdışında da AKP’nin ilişki içerisinde olduğu para kaynaklarının durumu da sallantıdadır. Özellikle Almanya’da geçmiş yıllarda İslamcı sermayenin karıştığı dolandırıcılık suçlarının ucu Tayyip Erdoğan ve AKP’ye de uzanmış durumda.

Bunların yanı sıra El-Kaide’nin finans kaynaklarından biri olarak tanınan Yasin El-Kadı’nın birebir Tayyip Erdoğan tarafından kollanmış olması, AKP’nin adını Birleşmiş Milletler’in terör raporlarına kadar sokmaktadır. BM Güvenlik Konseyi, Suudi Arabistanlı Yasin El-Kadı’yı uluslararası terörün finans kaynağı olarak suçlamıştı ve tüm dünyada mal varlığının durdurulmasını istemişti. Türkiye’de ise Tayyip Erdoğan, kendisinin bizzat El-Kadı için kefil olduğunu açıklayarak bunu kabul etmemişti. Tayyip Erdoğan’ın El-Kadı ile ilişkisini kuran kişinin Afgan Hikmetyar olduğu iddia edilmekte. Kurulan bu ilişki içerisinde El-Kadı’nın AKP’nin örgütlenmesinde de finans kaynağı olduğu iddialar arasında. AKP’nin önde gelen yöneticilerinden, MKYK üyesi, Kürt-İslamcı Cüneyt Zapsu’nun, El-Kadı ile ilişkileri ise açık bir şekilde bilinmektedir.

AKP’nin diğer taraftan şeriatçı terör örgütlerinin yan kolları olarak bilinen derneklerle ilişkileri de basına yansımaktadır. Şanlıurfa’da 22 Nisan’da Kutlu Doğum Haftası etkinliği olarak düzenlenen ve Genelkurmay’ın açıklamasında geçen gösteriyi düzenleyen Mustazaf-Der, Hizbullah’a yakın olarak bilinmektedir. Bunun dışında Mazlum-Der gibi şeriatçı yapılanmalarla, SP’nin yan kolu olarak çalışan Anadolu Gençlik Derneği gibi yapılar da aynı faaliyetleri gerçekleştirmiştir. Özellikle Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasına konu olan şeriatçı yükselişin, AKP’nin bu tip yapılarla kurduğu destekleyici ilişkiden kaynaklandığı da bilinmektedir. Aslında tüm bunlar karşımıza 28 Şubat’tan daha farklı bir tablo çıkarmamaktadır.

Ortaya çıkan bu durumda bağımsız yargının yapabileceği tek şey, bu derece her yerinden dökülen bir partiye kapatma davası açmak dışında bir tavır olamaz. Artık bu yaşanan sürecin doğal sonucu olarak belirmektedir. Bu bir görev olarak savcıların ve bağımsız mahkemelerin önünde durmaktadır.

Kapatmak güçlendirmez, zayıflatır

AKP’nin kapatılması konusunda halen tereddütlü olan bir görüşün ulusal güçler arasında tartışıldığı görülebilir. Burada bir kesim AKP’yi kapatmanın onları daha da mazlum durumuna düşürerek güçlendireceği tezini savunmaktadır. AKP kapatılacaktır, AKP kitlesi kendisini haksızlığa uğramış hissedecektir. Bunun sonucu olarak da önümüzdeki dönemde AKP adıyla değil; ama farklı bir isimle karşımıza daha güçlü olarak çıkacaktır. Bu bakış açısı bir kısım samimi insanın samimi kaygıları olarak ortaya çıkabildiği gibi, bazen de AKP’nin ve Kürt-İslam faşizminin gerilemesinden zarar görecek olan ikinci cumhuriyetçi, liberal kesimlerin kurnazca bir şantaj aracı olarak da belirebilmektedir.

Burada bu kaygının beslendiği temelleri gözden geçirmeli. Kaygının temelinde olan şey, 28 Şubat’ın Refah Partisi’ni kapatmasına rağmen bugün bizim hâlâ AKP ile uğraşıyor olmamız yatmaktadır. Gerçekten de, RP kapatılmıştır; ama AKP kimliğinde şeriatçı hareket yeniden iktidara gelmeyi başarmıştır. Burada son derece basit bir düz mantık kurulmaktadır: Madem ki olaylar böyle gelişmiştir, demek ki parti kapatmak bir hareketi zayıflatmamaktadır, güçlendirmektedir…

Şimdi durup düşünmek lazım. Eğer 28 Şubat kararları alınmasaydı, Türkiye ne durumda olacaktı? RP ve Necmettin Erbakan koyu şeriatçı bir rejimin kuruluşu çalışmalarına o dönemde başlamıştı bile. Başbakanlık konutunda ağırlanan tarikat şeyhlerinden, Atatürk’e küfreden RP’lilere kadar her şey bugün de hafızamızdadır. Durumu net bir şekilde görelim:

Erbakan dönemi, Türkiye’nin uçurumun kenarına kadar geldiği ve oradan son anda geri çıktığı bir dönemdir. Bugünse o dönemde kendisini her şeyi yapmakta muktedir gören Erbakan siyaset sahnesinin tamamen dışında kaldığı gibi, RP’nin devamı olan Saadet Partisi de etkinliğini büyük oranda kaybederek iyice marjinalleşmiştir.

Tabi ki bu durum, AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın her şeye rağmen güçlenerek farklı bir tarzda şeriatçı hareketi toparladığı gerçeğini değiştirmez. Ancak bunun nedeni RP’nin kapatılmış olması değildir. AKP ve Tayyip Erdoğan kendisine yer bulmuştur; çünkü 28 Şubat dönemi, şeriatçılığın örgütsel yapısını dağıtmasına rağmen onun toplumsal temellerini ortadan kaldıracak bir yönelime girmemiştir. Emperyalizmden bağımsızlığın sağlanamadığı bir ülkede gericiliğin kendini yeniden geliştirmesi doğaldır; ancak bugün kısa ve orta vadede AKP’nin kapatılması şeriatçı harekete vurulacak bir darbe olmak dışında bir anlam taşımaz. AKP’nin kapatılması, aynı zamanda yöneticilerinin de siyasi hayatının Erbakan gibi sona ermesine neden olacak süreci de başlatacaktır.

Bundan sonra yapılacak olansa daha farklı bir süreçtir. Şeriatçı hareketin, Kürt-İslam faşizminin ortadan kaldırılması çok daha geniş kapsamlı bir antiemperyalist, sol, Atatürkçü bir mücadelenin konusu ve görevidir. Ancak bu mücadelenin önünün açılması için de yine AKP’nin örgütsel tasfiyesine ve yöneticilerinin Erbakan durumuna düşürülmesine ihtiyaç vardır. Bu açıdan öncelikli olarak Kürt-İslam faşizminin partisi AKP’nin kapatılması gereklidir.

AKP kapatılmazsa tüm mücadele süreci boşa gidecek

Türkiye gerçekten de son üç haftayı son derece hızlı ve yoğun yaşadı. Bu durumu büyük basının manşetlerinden takip ettiğimiz zaman değişimi kavramak daha kolay olabiliyor. Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasından ve halkın Türklük ve laiklik eksenli tepkisinden önce AKP ne derse onun tartışmasız gerçekleşeceğinin kabul edildiği bir Türkiye ortamından, bugün tüm dengelerin değiştiği bir Türkiye ortamına geçmiş bulunuyoruz. Artık Kürt-İslam faşizminin gururu kırılmıştır. Türkiye’yi ve Türk Milleti’ni istedikleri kalıba sokamayacaklarını, kolay kolay esir edemeyeceklerini bugün bir kez daha görmüş bulunuyorlar; ancak bu durumu sağlayan ulusal güçlerin tümünün sürecin devamını ve sonuçlanmasını sağlamak gibi bir görevi de var.

Bugün AKP yıpranmıştır ve tüm mevzilerde geri adım atmış durumdadır; ama eğer ortada AKP’yi tamamen durdurmak gibi bir program varsa bu programın gereğini yerine getirmek gereklidir. Bu sürecin ve Kürt-İslam faşizmini engelleme programının sonunun gelmemesi verilen tüm mücadelenin ve harcanan çabaların boşa gitmesi anlamına gelecektir. AKP’nin kapatılması bu anlamda hem bir gereklilik, hem de sürecin doğal sonucunun ortaya çıkartılması açısından bir zorunluluktur.

Bu nedenle bir kez daha AKP’yi kapatın.

Savcılar ve Anayasa Mahkemesi göreve!

 

 

http://www.turksolu.org/138/ataberk138.htm

***

“AKP, asker müdahalesini engellemek için sıcak para politikasını bilinçli uyguladı.”

logo

Sabahattin ÖNKİBAR

10.05.2007 

 

TBMM Başkentin resmi siyaset merkezidir. Keza parti genel merkezleri de bu resmi halkanın ikinci unsurlarıdır.
Anadolu Kulübü, Parlamenterler Birliği ve belli lokantalar da böyle bir kimlik ile bilinirler.


Ama Başkent’te derin siyaset buralarda değil, sayıları abartısız binleri bulan siyasetçi bürolarında yapılır.


Malum Ankara sadece siyasetin değil, siyasetçinin de Başkentidir.


Derin siyaset büroları


Bir kere mebus seçilen, ikinci dönem Parlamentoya giremese de bu şehri terk etmiyor ve hemen bir büro kiralayarak şirketlere siyasi danışmanlık yapıyor.


Türkiye’de rant hâlâ devlet tarafından dağıtıldığı için de büyük holdinglerden tutun mini KOBİ şirketlerine kadar binlerce şirketin Ankara’da irtibat büroları var.


İşte derin siyaset de bu bürolarda yapılıyor.


Milletvekili transferlerinden, ihalelerin bağlanmasına kadar her şey buralarda tezgahlanıyor.


Gözlerden ırak olunsun diye yemekler bu bürolarda yenir, içkiler buralarda içilir, pokerler buralarda oynanır ve gizli toplantılar da burada yapılır.


Tabii eşyanın tabiatı gereği en mahrem siyasi bilgi veya dedikodular da buralarda dillendirilir.


İşte önceki akşam Gazıosmanpaşa’da bulunan böyle bir büroda ilginç şeyler dinledim.


Abartısız her partiye mensup işbilir vekillerle, emekli ve emekli olmayan üst düzey devlet görevlilerinin uğradığı bu büro gerçekte büyük bir ticari gurubun Ankara merkezi.


Meclis feshi ile yeni hükümet


Peki neler mi konuşuluyor:


Dinlediklerimin özeti şudur:


1) Önümüzdeki bir ayda Ankara’da beklenmeyen sürprizler olacak.


2) Tandoğan, Çağlayan ve Ege mitingleri “halk ne tür tepki verir” terüddütünde olan TSK’nın bu kuşkusunu giderdi ve rahatlattı.


3) Türkiye’nin bir dönem daha AKP’ye tahammülünün olmadığı ve bunun için gerekli adımların atılacağı yüksek perdelerden ifade ediliyor.


4) AKP için var olduğu ileri sürülen ve pek çoğu da derin devlet tarafından bilindiği kaydedilen yolsuzluk dosyalarının kamuoyuna nasıl servis edileceği, en önemli konu başlığı.


5) Anayasa Mahkemesi’nin bu satırların yazıldığı saatlerde görüştüğü CHP müracaatı dikkatle bekleniyor. Mahkeme CHP talebi yönünde karar verirse yeni bir süreç başlayacak.


6) Yeni sürecin en önemli halkası, Meclisin otomatik feshi ile -ki bu durum Türkiye’de ilk defa olacak- yeni bir seçim hükümetinin kurulabilmesi olayıdır... Konuşulanlara göre Cumhurbaşkanı ilk defa yaşanan otomatik fesih süreci sonrasında mevcut hükümet yok hükmüne gireceğinden yeni bir hükümeti atayabilir... Böyle bir hükümet de devletin kayıtlarına girilmesine imkan sağlayacak ve AKP’nin yaptıkları ortaya saçılacak.


7) Yine fesih halinde dokunulmazlıkların da otomatik olarak kalkacağı ve böyle bir durumda da Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül dahil dokunulmazlık zırhı ile dokunulmayan pek çok AKP’liye yıldırım hızıyla yargılanma imkanı getirilerek mahkemelerin derhal karar vermesi sağlanacak.


Sıcak para politikası...


8)Fısıltıların en abartılı olanı, AKP hakkında açılacağı ileri sürülen kapatma davasıdır. Buna göre, önce AKP’nin derin devlet arşivinde var olan rejim karşıtı eylem dosyaları kamuoyuna sızdırılacak, ardından da dava açılacak. Bu fısıltı sahiplerine göre, Yargıtay’a yapılan yeni savcı ataması da bunun içinmiş. Burada korkulan böyle bir tutum halinde bütün Türkiye ile dünyanın ayağa kalkması ihtimalidir ki, bunun da 28 Şubat örneği ve de AKP’ye karşı meydana inen milyonlar fotoğrafı ile göğüslenebileceği ifade ediliyor.. Burada asıl korku ya da endişe, tepkilerin ekonomiye yansıması ve uluslararası çevrelerin sıcak para krizi yaratma endişesi... (Yapılan değerlendirmelere göre AKP’nin sıcak paraya teslim olma olayı ya da bu doğrultuda politika izlemesi, aslında TSK müdahalesine karşı bir stratejisiymiş. AKP bu şekilde müdahalenin önüne geçmek istemiş. AKP müdahale halinde sıcak paranın çekileceği ve bunun da kriz anlamına geleceğini bildiğinden, bu modeli özellikle seçip uygulamış.)


9) AKP’ye karşı açılacak olan kapatma davasının mağduriyet yaratıp bunun oya dönüşmemesi için de yargı sonuçlanıncaya kadar bu partinin seçime giremeyeceği hükmü de söz konusuymuş.


Var olan iddia ve komplo teorileri bunlarla da sınırlı değil ama benim yerim bitti. Diğerlerini bir başka yazımda sunacağım.. Bizi izlemeye devam edin...

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/akp-asker-mudahalesini-engellemek-icin-sicak-para-politikasini-bilincli-uyguladi.html

***

‘AKP kapatılabilir’

Güler Kömürcü

08 Mayis 2007  

‘Çok sayıda uzmanla konuştum, bu uzmanlar bugünü ve yarını değerlendirir iken, SAM AMCAMIN kendi üretimi olan ‘light İslam projesini’ tasfiye sürecine soktuğunu (tasfiye edileceklerin başında da bir parti ile bir cemaatin yer aldığını) söylüyorlar. Çünkü BÜYÜK ABİLER, önümüzdeki dönemde, özellikle 30 milyon Türk’ün yaşadığı İran operasyonunda Türkiye üzerinden, Türk kartının stratejik önemini çok iyi biliyorlar. İran ve Azerbaycan başta, Kafkasya’da ‘TÜRK’ kimliği -TÜRK KARTI’ belirleyici olacak.

  • İşte size MHP’nin soğukkanlı bekleyişinin arka planı ki; bence de MHP’nin tepesindekiler en doğru olan duruşu sergiliyor, sağduyuyla olacakları öngörüyorlar.

  • Bundan sonra kurulacak sandıktan; MHP-CHP ayrıca belki DYP (ya da yeni haliyle belki Demokrat Parti gelebilir. Bu parantez içi not 7 Mayıs 2007’de yazıldı) ve de çekirdek kadroya inmiş AKP ile bir de Kürt Partisi çıkabilir.

  • İçinde bulunduğumuz yeniden formatlama sürecinin şiddeti ve kullanılan argümanlar da oldukça sert olacağa benziyor.

  • Kürdistan planında Türkiye’nin (Türk milliyetçilerinin-ulusalcı cephenin) sert duruşu BÜYÜK ABİ’ye kaçınılmaz engel teşkil ediyor. En iyi barış şahinle yapılır mantığından çıkışla, BOP’un pazarlık masasına Türkiye’nin şahinlerinin oturması gerekli, Türk halkının nabzını artık sadece Türk şahinler düşürebilir, dolayısıyla da; güle güle light İslam, hoş geldin Türkçü-içinde de bir tutam İslam aroması olan yeni model...’

  • Evet, buraya kadar okuduklarınızı, büyük fotoğrafa dair öngörüleri bendeniz size tam 1 yıl önce, 25 Mayıs 2006’da ‘kimler tasfiye edilecek başlığı’ altında yazdım, derin akla sahip kaynaklarım bendenize söylediler ben de sizlere aktardım. Takdiri artık size bırakıyorum efendim. Ve şimdi ‘erken uyarı sisteminiz’ olarak yakın geleceğe ait birkaç iddia daha sunacağım, konuştuğum değerli kaynaklarıma göre, bugün itibarıyla;

  • K.IRAK’A OPERASYON AN MESELESİ. OHAL İLAN EDİLİRSE? Türkiye’nin sınır ötesine, Kuzey Irak’a bir askeri operasyon düzenlemesi an meselesi. TSK biliyorsunuz 150 bin askeri sınıra kaydırdı. Önceki gün ŞIRNAK’taki Cudi ve Gabar dağlarında PKK’ya yönelik olarak yaklaşık 20 bin asker, korucu ve Özel Harekat Timleri’nin katıldığı operasyon başlatıldı. Önümüzdeki kısa süre içinde bu operasyonları tamamlayıcı, K.Irak’a sıcak takip/hareket yapılabilir. (Unutmayınız geçenlerde yayınlanan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2006 yılı terörizm raporunda, Amerikan yönetimi, terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın faaliyetlerini K.Irak’tan organize ettiğini doğruladı. PKK’ya operasyona yeşil ışık yakıldı bir anlamda) Peki, bu savaş hali durumu, Türkiye’de ‘olağanüstü hal’ ilanı gerektirebilir mi? Olası ‘olağanüstü hal’ iç siyasete, erken seçime ve de AKP’nin ‘Anayasa değişikliği’ dayatmasına sizce ne yönde etki eder efendim? Erken seçim ve terörle mücadele takvimi üst üste düşünce neler olabilir sizce?

  • AKP-DTP KOALİSYONU Uzmanlara göre tam bu noktada kritik bir detay var; DTP, Güneydoğu’daki her ilden en az iki milletvekili çıkarmayı hedefliyor. Bütün oylar tek adaya yönelmesin diye ‘Kadınların bir adaya, erkeklerin diğer adaya oy vermesi’ planlanıyor . Böylece DTP Meclis’te grup kurabilecek. DTP seçim sonrası oluşacak koalisyonlarda kilit parti olabilir ve AKP-DTP koalisyon yapabilir. Bu ittifakı ‘federasyon tartışmasında’ nasıl konumlandırıyorsunuz?

  • AKP KAPATILABİLİR Siyasi çevrelerde konuşulanlara bakılır ise AKP’nin kapatılması gündeme gelebilir. Bülent Arınç zaten son 1 yıl içindeki açıklamalarıyla elinden geleni yapıyor. Hukukçuların şu anda AKP hakkında delil topladığı öne sürülüyor. Bu iddialar aslında çok geniş çevrede yankılanıyor, mesela; İslami kesimin entelektüel yazarlarından Ali Bulaç birkaç gün önce yaptığı röportajda bakın ne dedi;’ “..Başka stratejiler de geliştiriliyor. Mesela AK Parti’yi kapatma davası. Dosya tekamül etmiş durumda. Evet, AK Parti’nin oylarının yükselmiş olduğu kuvvetli bir ihtimal. Ama şöyle bir gerçek de var: Seçmen korkar. ‘AK Parti’ye yüklenirseniz kapatırız’ mesajı çok güçlü bir şekilde verilirse böyle bir şeyden seçmen korkar.”

  • BBP-SAADET İTTİFAKI Peki bu tezin gerçekleşmesi halinde AKP’nin oyları nereye gider? İşte uzmanların cevabı; çekirdek oylar BBP ve Saadet ittifakına gider.

  • AKP’DEN LEYLA ALATON’A TEKLİF Son olarak, bir de güncel haber, iddialara bakılırsa AKP, Leyla Alaton’a vekillik adaylığı teklifinde bulunmuş.

  • Evet, artık her hafta bir şok gelişmeye ve de KIZIŞAN DOSYA SAVAŞLARINA hazır olun ey güçlü okur.

 

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=76708,10,5

***

Savcılar ve Anayasa Mahkemesi göreve!
AKP’yi kapatın!

AKP'yi Kapatın

Türkiye

KAYA  ATABERK

 

 

Ordu ve millet uyardı, AKP Cumhuriyet’le hesaplaşmaktan vazgeçmedi

Son iki haftadır Türkiye, Cumhurbaşkanlığı seçiminin yarattığı çalkantı içerisinde son derece önemli gelişmeleri yaşamış durumda. Bir taraftan Ankara Tandoğan Mitingi’nin ardından, Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan gecesi yaptığı açıklama ve hemen ardından 29 Nisan günü İstanbul’da Çağlayan Meydanı’nda kitlelerin AKP’ye karşı sokaklara dökülmesi, sürecin önemli kilometre taşları olarak belirlenebilir. Bu yazının kaleme alındığı dakikalarda artık AKP’nin erken seçimi, 22 Temmuz’da baskın tarzında gerçekleştirme projesi TBMM’den geçmiş bulunuyor.

Bu hareketli ve dalgalı sürece yakından baktığımızda aslında AKP’nin Cumhuriyet rejimini yıkarak yerine Kürt-İslam faşizminin diktatörlük rejimini geçirme planının ne millet tarafından, ne Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından, ne de Türk Devleti’nin bağımsız kurumları tarafından kabul edilebileceği ortaya çıktı. Hem millet hem Ordu “Ne mutlu Türk’üm diyene!” mantığının savunucusu ve yılmaz bekçisi olduğunu bir kez daha vurgulayarak, Şeriata ve Kürtçülüğe Türkiye’de yer olmadığını kanıtlamıştır. Türklük vurgusunun hem Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasına, hem de mitinge damgasını vurması aslında AKP’ye verilecek en sert muhtıradır ve AKP de bu mesajı almamazlık edemez.

Ancak AKP ve Tayyip Erdoğan, sözde bir dik durma çabası içerisinde kendi tarikat-aşiret temelli kitlesine direniş mesajları vermeye devam etmektedir. Bir türlü Cumhuriyetle hesaplaşamayacağını, buna sadece onun değil, ABD ve AB gibi emperyalist efendilerinin de gücünün yetemeyeceğini anlamak istememektedir.

Bu Türklük düşmanı, Cumhuriyet düşmanı, demokrasiyi de tasfiye ederek faşizm kurmayı amaçlayan hareketlerini de gene sözde bir demokrasi söylemiyle perdelemek istemektedirler; ama bugün görünen tek bir gerçeklik vardır: Cumhuriyeti, Türklüğü ve demokrasiyi kurtarmak istiyorsak, tüm bu kurumların en büyük düşmanı olan AKP kapatılmalıdır.

Demokrasiye kurşun sıkan AKP’dir

Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turunu iptal eden kararının hemen ardından Tayyip Erdoğan açıklama yaparak bunun demokrasiye sıkılmış bir kurşun olduğunu iddia etti ve Anayasa Mahkemesi’ni hedef gösteren bir tavır aldı. Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi kendisini korumayı amaçlayan mekanizmalarını bir türlü hazmedememektedir. Bir taraftan çok demokrat olduklarını iddia etmektedir; ama demokrasi kendisini korumak için kurumlarını devreye soktuğunda, AKP’nin ve Erdoğan’ın planları engellendiğinde elindeki tüm imkânları kullanarak bu sefer de sistemi kendi planları ve çağdışı bölücü-gerici ideolojileri ekseninde, yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. Sadece yüzde 25’lik bir seçmen desteğiyle Meclis’in yüzde 70’ine hükmetmenin adını demokrasi koyan Kürt-İslam faşizmi her şeyi kendi planlarına göre yorumlamaktadır ve bu yönde bir psikolojik savaş yürütmektedir.

Bakın, Tayyip Erdoğan nasıl bir hırsla planlarını açıklıyor:

“TBMM’de alınacak karar doğrultusunda sandıklar kurulacak ve milletimizin iradesi oradan tecelli edecektir. Meclis’te Cumhurbaşkanını seçecek çoğunluk bulunamazsa, bizim arzumuz Cumhurbaşkanını halka seçtirmek ve iki sandığı aynı anda milletimin önüne koymaktır”.

“Anayasa Mahkemesinin kararı ile Cumhurbaşkanının Meclis’te seçilmesinin önü bloke edilmiştir. Yani bundan sonra gelecek parlamentoda Cumhurbaşkanı seçmek artık imkânsız hale gelmiştir. Bu aynı zamanda demokrasiye sıkılmış bir kurşundur.”

“Millet iradesinin kurumlarla uyumlu olması ne demek ya? Kurumların kendi arasında mutabakatı olabilir; ama milletin iradesini temsil etiği devleti yönetme iradesi her şeyin üzerindedir. Hükümetler egemen milletlerin temsilcisi olarak oradadır. Bunlar Atatürk üzerinden geçinen takım.”

Tayyip Erdoğan’ın üslubu gene tamamen kendisine özgü kabadayı usulündedir; ama bir farkla: Artık sinirlerinin ne kadar bozulduğu, tarzına daha da fazla yansımaktadır.

Tayyip Erdoğan, oyun oynamaktadır; ama oyunu artık hırsını ve Cumhuriyet, demokrasi düşmanlığını örtememektedir.

AKP’nin iktidar döneminin bir bilançosuna bakmak attıkları tüm adımların Cumhuriyeti ve demokrasiyi tasfiye planını hayata geçirmek amacıyla bilinçli bir şekilde atıldığını göstermektedir.

Tüm bu geçen seneler içerisinde TSK’nın Hilmi Özkök gibi bir ismin yönetiminde bulunmasının da etkisiyle Cumhuriyet kendini koruyacak bir mekanizmayı işletememiştir; ancak bugün bu mekanizma kendisini işletecek ellerde ve konumda bulunarak harekete geçince Tayyip feryadı basmaktadır.

AKP istediği yerde, istediği gibi at oynatırken her şey demokratiktir; ama ilk kez bir şeyler AKP için ters giderken halk hesap sorarken, millet “Ben Türk’üm!” derken, Ordu AKP’ye karşı olduğunu açıklayarak Cumhuriyeti koruma görevini yerine getirirken demokrasi ortadan kalkmaktadır!

Burada açık olmak gerekir. Demokrasiye sıkılan kurşun bizzat AKP’nin namlusundan çıkmıştır. Bunu onlar da biliyor. Cumhurbaşkanını halk seçtiği zaman kazanamayacaklarını da biliyorlar; ama bugün tek yapabildikleri şey psikolojik savaşla kitlesini koruma çabasıdır. AKP, Cumhuriyet rejiminin dengesini bozarak onu yıkma çabasındadır ve bunun önüne geçilmesi en önemli görevdir. Cumhuriyet kendisini yıkmak isteyenlere izin vermemelidir.

Cumhuriyet’in denge sistemini bozma çabası

AKP nasıl ki bir Cumhuriyet rejimini yönetmek amacıyla Cumhurbaşkanı seçtirmek istemiyorsa, demokrasi masallarını da demokrasi için anlatmıyor. AKP’nin tek bir siyasi bakış açısı vardır ve bu da Türk’ün ve Türk Devleti’nin birebir düşmanı olan Kürt-İslam faşizminden başka bir şey değildir. Şeyh Sait ya da Said-i Kürdi ne kadar demokratsa AKP de o kadar demokrat olabilir ancak.

AKP iyi bilmektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli bir denge üzerine kurulmuştur. Başında Başbakanın bulunduğu hükümetle, başında Cumhurbaşkanın bulunduğu devlet arasında bir denge durumu vardır. Dolayısıyla hükümetler ve Başbakanlar ne kadar farklı politikalar izleseler de zaman içinde biri gidip diğeri gelse de Cumhuriyetin temel nitelikleri bu denge ile korunur ve değişmez. Sistemin omurgası buradadır. İki kurum birbirini dengeleyerek çalışır.

AKP’nin sözde demokratlığının da anlamı buradadır. “Cumhurbaşkanını halka seçtirelim.” diyen sözde demokratik söylemin anlamı da burada ortaya çıkar. Aslında AKP’nin planı bu devlet dengesini ortadan kadırarak devleti de demokrasiyi de tasfiye etmektir. Bugünkü sistem içinde planını uygulayamayacağı ortadadır.

AKP’nin uzun vadeli stratejisi aslında bu dengeyi ve sistemi tamamen ortadan kaldırmak ve tüm yetkiyi başkanlık sistemiyle beraber kendi elinde toplayacak bir tek adama, Tayyip Erdoğan’a bırakmaktır. Bunun adı da artık demokrasi ya da Cumhuriyet değil Kürt-İslam halifeliği ya da faşizmi olacaktır. Son günlerde ortaya çıkan ve bu durumu açıklıkla gösteren ifadeler de AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı Gül’den gelmiştir:

“Bu, Cumhuriyet döneminin sonudur. Laik sistem çökmüştür ve onu kesinlikle değiştirmek istiyoruz.”

Gül, bunları istediği kadar inkâr edebilir; ama bu AKP’nin Cumhuriyet’e ve Türklüğe kast etmiş ve bunlara karşı suç işlemiş bir parti olduğu gerçeğini değiştiremez. Bu nedenle de demokrasi kendisini korumalıdır.

AKP, Cumhuriyet’e ve Türklüğe karşı suç işlemiştir

AKP, Cumhuriyet rejimiyle de, Türklükle de, demokrasiyle de kavgası olan bir hareketin son temsilcisidir. Bu hareket köklerini birebir Şeyh Sait’lerden, Atatürk’e karşı savaşan Kürt-İslamcı hainlerden almaktadır.

Erbakan döneminde bu çizgi sözde bir “milli görüş” kisvesi altında Kürtçü yönünü geri plana atarak, dinci yönünü vurgulamaktaydı. AKP ve Tayyip Erdoğan’la beraber artık Kürtçü kimliği de açıkça ortadadır ve AKP ileri gelenlerinin büyük kısmı tarikat şeyhlerinin, aşiret reislerinin torunlarıdır.

Bu nedenle AKP, “Türk”üm diyememiştir ve birebir Türk düşmanı bir partidir. AKP, her cephede Türklüğe karşı suç işlemiş bir partidir. PKK’nın siyasallaşmasının ve güç kazanarak güneydoğu illerimizde inisiyatifi ele geçirmesinin tek sorumlusu AKP’dir. Bir taraftan Kürtlük ve PKK kollanılırken diğer taraftan Türklüğü savunmak ırkçılık olarak gösterilmiştir ve AKP millet bilincini ortadan kaldırmayı birebir hedefleyen “Türkiyelilik” oyununu sahneye koymuştur. AKP, hem milleti parçalamaya çalışarak hem de bunun sonucu olarak eyalet-federasyon düzenlemelerinin programını yaparak Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına karşı suç işlemiştir.

Bunlarla beraber, Kerkük’te yaşanan, Türkmenlere karşı etnik temizlik ve Kürt istilası AKP’nin tavırlarıyla cesaretlendirilmiştir. Türk devletini tehdit eden ve PKK’ya açık destek veren Talabani’yle görüşen AKP, Barzani ile de görüşebileceklerini açıklamış ve bu Türk düşmanlarının tüm yaptıklarını sineye çekerek Türk Milleti’nin ve devletinin onurunu zedelemiştir. Süleymaniye’de, ABD askerlerinin Türk askerlerini pusuya düşürerek gözaltına almasının ve başlarına çuval geçirerek, Türk Ordusu’nun tarihinin en ağır durumuna düşürülmesinin de birebir sorumlusu AKP’dir.

Kıbrıs, AKP dönemine kadar Türk Devleti’nin devlet politikasında Milli Dava olarak varlığını korumuştur; ancak AKP ilk andan itibaren Kıbrıs’ı Rumlara, AB’ye ve ABD’ye peşkeş çekecek politikaları büyük bir kararlılıkla izleyerek, bizim açımızdan büyük oranda kazanılmış bir dava olan Kıbrıs Milli Davasının kaybedilmesine neden olmuştur.

Tüm bu suçlarının yanı sıra AKP iktidarı dönemi, Erbakan’ın Refah Partisi iktidarı dönemiyle bile karşılaştırılamayacak oranda şeriatçı örgütlenmenin ve kadrolaşmanın hızlandığı ve güçlendiği bir dönem olmuştur. Tarikatlar, özellikle de Fethullahçılar tüm alanlarda güç kazanarak sosyal hayata hakim olmuşlardır. Bunların okullarında ve yurtlarında Cumhuriyet düşmanı militanlar yetişmeye devam ederken devletteki kadrolaşmaları da had safhaya ulaşmıştır.

Medyanın büyük kesiminin de kontrolünü ele geçiren Fethullahçılar bu yayın organlarını Cumhuriyet rejimine ve Ordu’ya karşı girişilen Kürt-İslamcı, Amerikancı kontrgerilla operasyonlarının merkezi olarak kullanmışlardır.

Fethullah Gülen grubunun özellikle istihbarat birimlerinde kadrolaşmasının ve etkisinin artmasıyla beraber Şemdinli, Danıştay, Atabeyler, Hrant Dink cinayeti gibi operasyonlar devreye sokularak Org. Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı’nın engellenmesi ve Türk Ordusu’nun kuvvet komutanlarının savaş suçluları olarak yargılanmasının önü açılmak istenmiştir. Bir taraftan da Türk milliyetçiliğinin suçlu duruma düşürülmesi ve yıpratılmasına çalışılmıştır. Tüm bu kontrgerilla-Fethullahçı operasyonları AKP’li yetkililerle ve AKP’nin atadığı Ferhat Sarıkaya gibi isimlerle kol kola gerçekleştirilmiştir.

Bu saydıklarımızın tüm sorumluluğu bugün AKP’nin omuzlarındadır ve onlar da işledikleri suçların farkındadırlar. Bu yüzden korkmaktadırlar ve korktukça da saldırganlaşmaktadırlar. AKP’nin tek kurtuluş senaryosu ise baskın erken seçimdir.

Baskın seçim, AKP ve DTP

AKP, bugün 22 Temmuz’da gerçekleşecek bir erken seçimi dayatmış durumdadır. AKP’nin erken seçime oynamasının tek nedeni bu seçimin diğer partiler için bir baskın seçim özelliği taşımasından kaynaklanmaktadır. Şu an CHP de dahil olmak üzere tüm siyasi partiler bir seçim atmosferinin oldukça uzağındadır. Bu psikolojik hazırlıksızlığın yanında örgütsel olarak da bir hazırlıkları yoktur.

AKP ise elindeki tüm iktidar, bakanlık ve belediye olanaklarını bu süre içinde rahatlıkla seferber edebilecek durumdadır ve özellikle de bu duruma dayanarak erken seçime gitmek istemektedir. Yapılacak bu baskın erken seçimden AKP gücünü koruyarak çıkmayı ve kurulacak yeni mecliste tek başına iktidar olarak çıkmayı planlamaktadır.

Erken seçimle ilgili olarak ortaya çıkan diğer bir tehlike ise çok daha önceden yüzde 10’luk ülke barajını ekarte etmek amacıyla seçime bağımsız adaylarla katılma planını hazırlamış olan DTP’dir. Yapılan hesaplara göre geçen seçimde DTP’li adayların aldıkları oy oranlarıyla yeni Meclis’te yaklaşık otuz civarında sandalyenin PKK’nın eline geçmesi tehlikesi vardır.

AKP’nin gücünü koruyacağı ve PKK’nın grup kuracak kadar sandalyeyi ele geçireceği Meclis’in artık TBMM olması imkânsızdır. Bu ancak Kürt-İslam faşizminin Meclis’i olarak işleyecek bir kurum olacaktır.

Şimdi dönüp, AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’e bir daha kulak verelim:

“...‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür. Çukurca’da dağa ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ diye yazılamaz. Maalesef, resmi ideoloji, Türk milliyetçiliği şeklinde kendini ırki taassup olarak tezahür ettirmiştir.”

Türkiye’yi AİHM’ne ihbar eden bir gerici-işbirlikçiden de ancak bunlar beklenebilirdi.

Tüm bu tablo Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasının son paragrafındaki “Ne mutlu Türk’üm” diyemeyenler vurgusunun ne kadar da doğru olduğunu anlatmıyor mu? Burada sormak gerekir:

AKP’nin bu yaptıklarıyla, Erbakan’ın RP’sinin yaptıklarını karşılaştırdığımızda AKP daha mı az suçludur? AKP’nin kapısına kilit asılması daha mı az gereklidir?

AKP ve DTP kapatılsın!

28 Şubat döneminde RP’nin kapatılması süreci etkileyen en önemli faktör olmuştu. RP, Cumhuriyet’e karşı suç işlemiş bir parti olarak kapatılmış, ardından kurulan Fazilet Partisi de kapatılmıştı ve Erbakan’ın siyasi hayatı sona ermişti. Bugün AKP’nin Cumhuriyet’e, demokrasiye ve Türklüğe karşı işlediği suçlar RP’yi bile kat kat geçmiş durumdadır.

Cumhuriyet ve demokrasi kendisini koruyacak kurumlara ve mekanizmaya sahiptir. Kürt-İslam faşizminin baskın seçim oyununun tek çıkar yolu AKP’ye karşı sonuna kadar, tavizsiz mücadele etmekten geçmektedir.

Cumhuriyet güçleri, 27 Nisan açıklamasının ve halkın kitlesel uyarısının arasında durmalıdır ve mücadeleyi mantıklı sonuçlarına ulaştırmalıdır. Bunun tek yolunun da Kürt-İslamcı faşizm ittifakının iki partisi olan AKP ve DTP’nin acilen kapatılmasından geçmektedir. AKP ve DTP’nin kapılarına kilit vurulmalı ve basit bir tabela değişikliğiyle yeniden faaliyete geçmelerini önüne geçecek düzenlemeler yapılmalıdır. Bu partilerin yöneticileri de yargılanmalıdır. Cumhuriyet ve Türk düşmanlarının yeri Çankaya’da ya da TBMM’de değil, Yassıada’dadır.

Cumhuriyet sisteminin içinde Kürt-İslam faşizmine yer olamaz!

 

http://www.turksolu.org/137/ataberk137.htm

***

 

AKP-DTP ittifakı

Halkın Yanıtı: Ne Mutlu Türk'üm Diyene!

Nur Arslan

 

AKP’li yıllar, Kürtçülüğün en fazla güçlendiği yıllar

Genelkurmay’ın 12 ve 27 Nisan tarihlerinde ardarda yaptığı açıklamaların ve ardından gerçekleşen mitinglerin yarattığı tablodan en fazla kaygı duyan ve hayal kırıklığına uğrayan iki kesim oldu: Bölücüler ve gericiler... Genelkurmay Başkanlığı’nın “Ne mutlu Türk’üm diyemeyenler Türkiye Cumhuruyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaklardır.” şeklindeki açıklaması ve milletinin Türk Bayraklarıyla adeta meydanları kırmızıya boyayan eylemleri Türk düşmanı çevrelerde önemli ölçüde moral bozukluğu yarattı.

50 bin insanı “Ben Ermeniyim” diye sokaklara dökmeyi, türban eylemlerini, nevruz gösterilerindeki kalabalıkları büyük bir siyasi zafer zanneden bu siyasi çevreler, milyonlarca insanın Türk Bayraklarıyla sokağa dökülmesi karşısında, tüm sokakların pencere ve balkonlarını süsleyen ay yıldızlı bayrakların yarattığı çöküntü karşısında tüm hesaplarını gözden geçirmek zorundalar.

Yıllardır yürüttükleri sinsi çalışmaların ardından Cumhurbaşkanlığı koltuğunu da rahatlıkla ele geçirerek Cumhuriyet rejiminin rövanşını alabileceğini zanneden AKP en büyük hezimeti yaşadı. Değil Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığına aday gösterebilmek, seçim barajını bile düşüremeden mevzilerini teker teker kaybetti.

Bu yeni süreçten en çok zararlı çıkan diğer bir oluşum da DTP oldu. % 10 barajınının AKP tarafından düşürüleceğini umarak Meclis’e girmeyi düşünen DTP de, ordunun ve milletin attığı şamardan payını almış oldu.

Tüm bunların ardından DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün “Eğer seçim barajı daha önceden düşürülseydi ve DTP Meclis’te olsaydı şimdi Cumhurbaşkanıydınız.” şeklindeki açıklaması gericilerin ve bölücülerin kader birliğini ortaya çıkaran bir kanıt oldu.

Aynı şekilde DTP MYK üyesi Selim Sadak da, Şırnak Belediyesi’nin düzenlediği toplu nikâh töreninde yaptığı konuşmada, krizin Kürtlerin yeterince Meclis’te temsil edilmediğinden kaynaklandığını belirtti. Yani, eğer DTP Meclis’te olsaydı sonuna kadar AKP’yi destekleyecekti.

Neden desteklemesin ki? Gerçekten de AKP iktidarı boyunca Kürt-İslam birlikteliğinin nasıl bir kader birliği olduğunu yaptığı uygulamalarla göstermedi mi? AKP’nin iktidar olduğu zaman zarfı içinde PKK siyasallaştırılmış, terörle mücadelede gerekli olan kurumların yeterliliği zayıflatılmıştır. Bu şekilde Kürtçülük Türkiye’de tarihinin en palazlandığı günlerini yaşamıştır. Kürt realitesi tanınmış, Türkiyelilik kavramı ortaya atılarak Türklük yıpratılmış, bir sonraki adım olarak sınırımızdaki sözde devlet bir gerçeklik olarak kabul edilmiştir. Şeriat tehdidinin en üst noktada olduğu bugünler Kürt bölücülüğünün de en çok palazlandığı günler olmuştur. Bugün, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” anlayışını ırkı ve dışlayıcı bulan DTP’liler kadar, dün Meclis’in önerdiği Cumhurbaşkanı adayı değil miydi, “...‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür…” diye açıklamalarda bulunan? İşte bu ortak anlayıştır, onları birlik haline getiren.

Said-i Kürdi’nin ikiz çocukları; Kürtçüler ve gericiler

Türkiye’deki milliyetçi ve Cumhuriyetçi bir yükselişten rahatsızlık duyan ve zarar gören iki akımın AKP ve PKK olması tesadüf değil aslında. Türk Milleti Cumhuriyet kurulurken de, kurulduktan sonra da iki iç muhalefetle hep karşı karşıya gelmiştir. Bu akımların Kurtuluş Savaşı’ndaki rolleri işgalci emperyalist orduları için ayaklanmaktır. Kurtuluş Savaşı boyunca Türk Milleti bir taraftan işgal ordularıyla mücadele ederken diğer yandan da şeriatçıların ve Kürtlerin ayaklanmalarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır. Cumhuriyet kurulduktan sonra da, Türk düşmanı bu iki akım 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından beri Cumhuriyetle hesaplaşmak için her türlü yolu denemektedir.

İki ayrı akımmış gibi görünen bu yapıların ise aslında kökü aynıdır. Gericilik ve bölücülük aynı toplumsal yapıdan beslenen çağdışı ideolojinin farklı yansımalarıdır. Aşiretçiliğin ve ümmetçiliğin Türklüğe karşı, millet olmaya karşı, yani ilerlemeye karşı direnişidir. Bugün ise yaşadığımız bu geri toplumsal yapının emperyalist güçler tarafından değerlendirilerek ve beslenerek Cumhuriyetle hesaplaşmada cumhurbaşkanlığını ele geçirme noktasına gelip dayanmasıdır.

Emperyalist dayatma şu aşamasında Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Kürler eli ile gerici bir baskı rejimini Türk Milleti’ne dayatmak için kolları sıvamıştır. İşte Kürt-İslam faşistlerinin yaşadıkları sarsıntı Türk Milleti’nin bu dayatmalara karşı tepkisinin onca psikolojik savaşa ve onca propagandaya rağmen diri olmasıdır.




PKK’nın gazetesi Özgür Gündem Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan tarihli açıklamasına ve Büyükanıt’ın 12 Nisan tarihli basın toplantısına karyı açıktan yayın yaptı. PKK bu dönemde Ordu aleyhinde eylemler düzenledi. Bu eylemlerde “Büyükanıt şaşırma Sabrımızı taşırma” sloganları bile atıldı. Özgür Gündem, bir yandan da AKP’nin “muhtıra”ya karşı aldığı tavrı öven yayınlar yaptı. Kısacası Ordu’nun açıklamaları karşısında zor duruma düşen AKP’ye ilk ve tek yardım PKK’dan geldi.

Bölücü gerici ittifaka karşı halkın tokadı: Milyonlarca ay yıldızlı bayrak

Batı basınının ve işbirlikçi Türk medyasının tüm çarpıtmalarına rağmen sokaklara dökülen insanlar “Hepimiz Türküz, hepimiz Mustafa Kemal’iz!”, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sloganlarını atmışlar, laiklikle birlikte Türklüğe de sahip çıktıklarını dosta düşmana göstermişlerdir. Tüm bunlar göstermiştir ki, millet ABD ve AB’nin yaratığı AKP ve PKK’nın uygulamaya çalıştığı Türklük karşıtı uygulamalardan rahatsızdır. Bu kadar Türk Bayrağı’nın başka bir açıklaması olmasa gerek.

Düşman bu tabloyu iyi okumaktadır ve bilinçli bir şekilde halkın Amerikan ve Kürt karşıtı tepkisini salt bir laiklik meselesine indirgeyerek görmezden gelmeye, bilinçleri bulandırmaya çalışmaktadır. Uluslararası basının bu mitingleri kadın hareketine indirgemesi, şeriata karşı halkın Batılılaşma istemi olarak göstermesi bilinçli ve çarpıtıcıdır.

Diğer bir çarpıtma da bu halk hareketlerini darbeci ve demokrasi karşıtı göstermek türünden bir yanıltmacadır. Bunlara rağmen PKK, Türk halkının mesajını almış ve sözde demokrasi cephesinden antimilitarist ve ırkçılık karşıtı bir propagandayla sürecin karşısında durmaya çalışmıştır.

Yapılan yürüyüş ve mitigleri ırkçı ve militarist eylemler olarak gösterip, karşısında konumlanmıştır. Cumhuriyeti korumak için sorumluluğununu yerine getiren kuvvetlerin karşısına dikilmiş, mitingleri faşizmin ve ırkçılığın kitleselleşmesi olarak nitelendirmiştir.

Esat Canan, Kürtlüğünün gereğini yaptı; oylamada AKP’ye destek oldu

Nitekim hem Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamalarına hem de yapılan mitinglere karşı PKK’nın aldığı tavır önemlidir ve dikkatle izlenmelidir. AKP’nin süreçten zararlı çıktığı her noktada PKK, AKP’nin yanında yer alarak Kürt-İslam cephesindeki rölünü gerçekleştirmeye çalışmıştır.

Bu cephenin ilk Kürt aktörü AKP’yi desteklemekte kendi partisinin kararlarını bile hiçe sayarak Meclis’teki oturuma katılan Esat Canan olmuştur. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu olan 26 Nisan’daki oylamaya CHP milletvekili Esat Canan da katılmıştır. CHP milletvekili olmasına rağmen Kürtlüğünün gereğini yapan Esat Canan, aslında her zaman bir DTP milletvekili gibi hareket etmiştir. Bilindiği gibi, Şemdinli tertibinin hemen ardından olay yerine giderek incelemeler yapmış, Türk Ordusu’nu suçlu ilan etmişti. Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorunu vardır.” açıklamasına ilk desteği vermişti.

Esat Canan, hâlâ DTP’li gibi davranmaktadır. Gerekirse parti genel merkezinin tavrına karşı Meclis’teki mevcudiyetinin bağımsız milletvekili olarak sürdüreceğini belirterek CHP’ye meydan okumuştur. Burada esas sorgulanması gereken, bırakalım siyasi ayrılıkları, onlarca kez parti disiplinin çiğnemesine rağmen O’nu bu partiden atamayan mekanizmadır. Parti disiplinine ve politikasına karşı tutum alan bir milletvekiline yaptırım uygulamayı önleyen mekanizma nedir?

DTP de, AKP gibi “meclis iradesi” diyor

DTP, 12 Nisan’dan beri gelişen sürecin her aşamasında AKP’ye destek oldu. DTP’nin yan kuruluşu gibi çalışan İHD, Mazlum-Der ve DİSK gibi kurumları da yanına alarak Eren Keskin’in öncülüğünde Galatasaray Postanesi’nin önünde yaptığı açıklamanın ardından Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın görevden alınması talebiyle Tayyip Erdoğan’a mektup gönderdi.

Bilindiği gibi bu açıklamadan üç dört gün önce benzer bir açıklamayı hükümet sözcüsü Cemil Çiçek yapmış, Genelkurmay’ın hükümetin emrinde bir memur olduğunu belirtmişti. Yine aynı tarihlerde PKK’nın etkin olduğu Diyarbakır, Batman, Van gibi illerin Baroları da benzer açıklamalarda bulunarak hükümete desteklerini belirttiler.

Bu açıklamalardan en küstahça olanı Diyarbakır Baro Başkanı Av. Sezgin Tanrıkulu’nun hükümete çağrıda bulunarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini kullanarak sürece müdahale etmesini önermek oldu. Genelkurmay’ın “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözlerini hatırlatmasının bölücülük olduğunu savunarak TSK’yı uluslararası kurumlara dayanarak tehdit etti.

Yine DTP, Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamalarını ırkçı ve ayrımcı olarak değerlendirerek, Türkiye’nin bir muhtırayla karşı karşıya olduğunu, bu yüzden anayasanın değiştirilerek ordunun siyasal yaşama müdahale araçlarının tamamen kaldırılmasını istedi. DTP, Cumhurbaşkanı seçiminin hiçbir baskı ve tehdit altında kalmadan parlamentonun özgür iradesiyle yapılması gerektiğini savundu. PKK’ya yakınlığı ile bilinen Gündem gazetesi, 25 Nisan’da İHD Diyarbakır Şubesi’nde düzenlediği basın açıklamasıyla Genelkurmay Başkanlığı aleyhinde suç duyurusunda bulundu.

Tüm bunların ardından o bildik “aydın” kadrosu da harekete geçmekte gecikmedi. 206 aydın, 27 Nisan’da yapılan uyarıları kınamak için 9 Mayıs’ta bir basın açıklaması yaptı.

“Türk’üm diyemeyen herkes düşmandır.” türünden açıklamaların Kürtleri hedef aldığını belirten sözde aydınlar adına söz alan Haluk Gerger, “Türk halkı, Kürt halkının dostudur ve halkların kardeşliğini savunacaktır.” anlayışını savundu.

Yine aynı tarihlerde İzmir, Ankara ve Adana’da “Hepimiz Kürdüz, hepimiz Ermeniyiz!”, “İslami kimlik onurumuz, çiğnetmeyiz koruruz!” içerikli sloganların atıldığı DTP, SDP, EMEP,ÖDP, İHD, İLKAV, Mazlum-Der gibi gerici ve bölücü örgütler küçük çaplı gösteriler yaparak hükümete destek oldular.

Mazlum-Der, toplumun bir kesiminin inançlarından dolayı tercih ettiği kıyafetleri çağdışı olarak tanımlamanın kamplaştırıcı bir yaklaşım olduğunu belirtirken, İHD Türklük vurgusunun kamplaştırıcı bir tutum olduğunu, SDP ise yapılanın bir darbe olarak özgürlükleri kısıtladığını vurguladı. Ayrı noktalardan yapılan üç ayrı eleştiri de aynı noktada yani, AKP destekçiliğiyle sonuçlanmış oldu.

DTP seçimlere hazırlanıyor! Bölgesel Kürt ittifakı kuruluyor!

Görüldüğü gibi bölücü hareket yaşanan sürecin her aşamasında AKP’yle tam bir uyum içinde çalışmıştır. Ancak gelinen süreçte Türkiye 22 Temmuz’da yapılması muhtemel olan bir seçimle karşı karşıyadır. DTP’nin planı %10’luk barajı ekarte ederek seçime bağımsız adaylarla girmek ve Meclis’te bir grup oluşturmaktı. DTP bu ilk aşamayı yani barajın düşürülmesi şansını AKP’nin son andaki çabalarına rağmen kaçırmış görünüyor. Ancak belediye olanaklarına sahip oldukları bölgelerden Meclis’e girme ve Meclis’e PKK’lıları sokma olasılıkları hâlâ gündemdedir. Nitekim DTP 8 Mayıs’ta Diyarbakır’da yaptığı toplantıda, seçimlere EMEP, SDP, KADEP ve HAK-PAR’ın bağımsız adaylarına da yer vermeyi tartışmıştır.

Diğer yandan bu ayın başında Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un başkanlığındaki DTP heyeti, Talabani’yi ziyaret ederek destek talebinde bulunması ve bu ziyaretten bir hafta sonra Avrupa Parlemantosu Dış İlişkiler Komisyonu’nda konuşma yapan Barzani’nin PKK’ya destek mesajları düşünüldüğünde ortada uluslararası bir oyunun piyonları olduğu daha net görülmektedir.

PKK’ya karşı düzenlenecek askeri operasyonların başarısız olacağını, PKK için siyasi çözüm gerektiğini vurgulayarak PKK’ya destek mesajları veren Barzani diğer taraftan Türkiye’nin Kerkük’e yönelik bir müdahale olasılığına karşı sert uyarılarda bulunmaya devam etti.

Görüldüğü gibi Kürt ittifakı ülke içinde ve bölgesel çapta PKK’sıyla, HAKPAR’ıyla, EMEP’iyle, Talabani’siyle ve Barzani’siyle kurulmuştur. Bırakalım PKK’yı, Barzani’nin bile adaylarını Meclis’e sokmayı düşündüğü bir TBMM düşünülemez.

DTP kapatılsın!

AKP iktidara gelmeden önce ABD’den icazet almış ve Büyük Ortadoğu Planı’nın Ortadoğu’daki üssü olma göreviyle Türkiye’de bir misyon üstlenmiştir; ancak Tayyip ve partisinden ziyade Amerika’nın bölgedeki temel müttefiki Kürtlerdir. Tayyip gelip geçicidir, kullanım süresi dolunca yerini başka bir piyon alacaktır. Ancak bölücü hareket İran’ıyla, Irak’ıyla, Suriye’siyle ve Türkiyesi’yle tüm bölgeyi Amerikan planlarına zemin oluşturacak yegâne ve vazgeçilmez bir kuvvettir. Amerika’nın en sadık müttefikidir.

Esas mesele tüm bu ülkeleri parçalayacak olan bu işbirlikçi hareketin bölgesel bağlarını kesmek, ülke içindeki yıkıcı ve bölücü faaliyetlerini askeri ve hukuki alanlarda yok etmektir. Bunun ilk adımı bu partiyi kapatmaktır. Eğer “Ne mutlu Türk’üm diyemeyenler Türk Milleti’nin düşmanıysa”, neden düşmana siyaset yapma hakkı tanınsın ki? Türk düşmanları mitinglerdeki mesajı almış ve ona göre konumlanmıştır. İstedikleri kadar halkın milliyetçi tepkisini görmezden gelebilirler ya da ırkçılık ve faşistliğin kitleselleşmesi olarak yansıtabilirler. Milyonlarca insan Türk Bayraklarıyla kendi benliğine sahip çıkmaktadır. Ne Ermeniliği, ne de Türkiyeliliği kabul etmemekte, “Ben Türk’üm!” diye haykırmaktadır. Kitleselleşen Atatürkçülüktür, milliyetçiliktir. Ulusal kuvvet ve kurumlarda bu talepleri doğru değerlendirmeli, halkın istekleri doğrultusunda gereğini yapmalıdır. Cumhuriyet düşmanlarına karşı kendisini koruyacak kurumlara sahiptir ve bu kurumları işletmelidir

 

http://www.turksolu.org/138/arslan138.htm

 

.AKP, HAK ETMİŞTİR!

Milli Çözüm Dergisi

Ufuk EFE   

 

 

Olayları doğru okuyan ve akılları yatan yazarlar, aylar öncesinden uyarmıştı... Milli Çözüm Dergimizde defalarca yazılmıştı. Ayrıca: "AKP ve Akıbeti, AKP İntihara Gidiyor, AKP Ülkeyi Uçuruma Sürüklüyor" kitaplarımızla, başlarına gelecekler hatırlatılmıştı...       Ama kör, sağır ve duyarsız davrandılar... Çünkü hırs, akıllarını bağlamış, gözlerini kapatmıştı... Çünkü hidayetleri kararmıştı. Onun için uyarılar hesaba katılmamıştı.

 

  Ve son olarak 14 Nisan Tandoğan mitinginden de gerekli dersi çıkarmamışlardı. Bu Aziz Milletin ABD ve AB'ye eyalet, İsrail'e vilayet yapılamayacağını haykıranlara kulak tıkamışlardı.

  Rejimin dengeleri (Ve AKP'nin densizlikleri)

  "Bu, 2007'nin reform değil gerilim yılı olacağı anlamına geliyor. Özellikle ilk yarısının.

  Başbakan Erdoğan istediği kadar "Biz o işi Nisan'a bıraktık" desin, cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları Türkiye'yi rehin aldı bile.

  Biliyoruz, bu tartışmalarda asla sağlıklı ve sağduyulu bir sonuca ulaşılmayacak ama yine de biz can alıcı soruları sıralayalım:

  1- Bu parlamentonun 11'inci cumhurbaşkanını seçmesi doğru mu? Hukuk ve Anayasa açısından evet. Ancak siyaseten hayır.

  Evet; çünkü Anayasa'nın 101'inci maddesi cumhurbaşkanı seçiminin tek adresi olarak, o tarihte yasama görevini yürütmekte olan parlamentoyu gösteriyor.

  Hayır; çünkü görev süresinin sonuna gelmiş ve seçmen iradesindeki değişikliğin yansımadığı mevcut parlamentonun seçeceği cumhurbaşkanı 7 yıl boyunca hem sorun yaratır, hem sorun yaşar.

  2- Bu iktidar uzlaşma arayışına girmeden, sadece kendi çoğunluğuyla yeni cumhurbaşkanını seçebilir mi? Hukuk ve Anayasa açısından evet. Ancak siyaseten ve kamu vicdanı açısından hayır.

  Evet; çünkü Anayasa'nın 102'nci maddesi cumhurbaşkanının 4 turluk seçimin üçüncü turundan itibaren salt çoğunlukla seçilebilmesine imkân veriyor.

Hayır; çünkü tek partinin oyuyla Çankaya'ya çıkan cumhurbaşkanı, Anayasa'nın 104'üncü maddesinde belirtilen "Türk milletinin birliğini temsil etme" niteliğini en azından tartışmalı duruma getirebilir.

Olayları doğru okuyan ve akılları yatan yazarlar, aylar öncesinden uyarmıştı... Milli Çözüm Dergimizde defalarca yazılmıştı. Ayrıca: "AKP ve Akıbeti, AKP İntihara Gidiyor, AKP Ülkeyi Uçuruma Sürüklüyor" kitaplarımızla, başlarına gelecekler hatırlatılmıştı...       Ama kör, sağır ve duyarsız davrandılar... Çünkü hırs, akıllarını bağlamış, gözlerini kapatmıştı... Çünkü hidayetleri kararmıştı. Onun için uyarılar hesaba katılmamıştı.

  Ve son olarak 14 Nisan Tandoğan mitinginden de gerekli dersi çıkarmamışlardı. Bu Aziz Milletin ABD ve AB'ye eyalet, İsrail'e vilayet yapılamayacağını haykıranlara kulak tıkamışlardı.

  Rejimin dengeleri (Ve AKP'nin densizlikleri)

  "Bu, 2007'nin reform değil gerilim yılı olacağı anlamına geliyor. Özellikle ilk yarısının.

  Başbakan Erdoğan istediği kadar "Biz o işi Nisan'a bıraktık" desin, cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları Türkiye'yi rehin aldı bile.

  Biliyoruz, bu tartışmalarda asla sağlıklı ve sağduyulu bir sonuca ulaşılmayacak ama yine de biz can alıcı soruları sıralayalım:

  1- Bu parlamentonun 11'inci cumhurbaşkanını seçmesi doğru mu? Hukuk ve Anayasa açısından evet. Ancak siyaseten hayır.

  Evet; çünkü Anayasa'nın 101'inci maddesi cumhurbaşkanı seçiminin tek adresi olarak, o tarihte yasama görevini yürütmekte olan parlamentoyu gösteriyor.

  Hayır; çünkü görev süresinin sonuna gelmiş ve seçmen iradesindeki değişikliğin yansımadığı mevcut parlamentonun seçeceği cumhurbaşkanı 7 yıl boyunca hem sorun yaratır, hem sorun yaşar.

  2- Bu iktidar uzlaşma arayışına girmeden, sadece kendi çoğunluğuyla yeni cumhurbaşkanını seçebilir mi? Hukuk ve Anayasa açısından evet. Ancak siyaseten ve kamu vicdanı açısından hayır.

  Evet; çünkü Anayasa'nın 102'nci maddesi cumhurbaşkanının 4 turluk seçimin üçüncü turundan itibaren salt çoğunlukla seçilebilmesine imkân veriyor.

Hayır; çünkü tek partinin oyuyla Çankaya'ya çıkan cumhurbaşkanı, Anayasa'nın 104'üncü maddesinde belirtilen "Türk milletinin birliğini temsil etme" niteliğini en azından tartışmalı duruma getirebilir.

Havlamasını bilmeyen köpek, sürüye kurt getirir!!! (Türk Atasözü)

  (Yönetmesini bilmeyen hükümet, ülkeyi kaosa sürükleyecektir!)

   "Ak Köpeğin Pamuk Pazarına Zararı Dokunur" (Türk Atasözü)

  (En tehlikeli yanlış, doğruya en yakın olan yanlıştır. Çünkü doğru diye yutturulma şansı çok yüksektir. Prof. Dr. Necmettin Erbakan)

  (Devlet adamı imiş gibi yapan ama devleti, milleti ve dünyayı algılayıp kendi yol haritalarını kendileri hazırlayamayan "yarım" yöneticiler hem kendilerinin, hem de ülkelerinin başına bela açar.)

  Sesar'ın parmak bastığı gibi:

  1. Türkiye'yi karıştırma makinesi çalıştırılırken,

  2. Mossad hükümetten sonra Ankara Büyükşehir belediyesi'ne çöreklendiği iddialarına sessiz kalınırken!

  3. İngiliz büyükelçisi Wesmacott birçok genel başkana periyodik ayar verirken,

  4. İngiliz laikçileri ve sahte Atatürkçüler halkı ve laik duyguları provoke ederken

  Dış güdümlü laikler tasfiye edilirken, dış güdümlü İslamcılar sisteme yerleştirilirken:

  Laik vatandaşları uyarmak gerekiyor. İngilizci, İsrailci, BOP'çu sahte laiklerin ve satılmış laikçilerin oyununa gelmeyin! Ama laikçilerin provokasyonlarına önce Atatürkçülerin "dur" demesi gerekmez mi?

  Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'ne kimlerin dezenformasyon ve manüplasyonu ile oturtulduğu bilinen Kemal Nehrozoğlu'yu bu olayda merkeze alınız. Sezer'in ajite olmasını (kışkırtılmasını) sağlayan Nehrozoğlu, birçok gerilimin üreticisi ve faili gibidir.

  Birileri Başbakan'ı, Cumhurbaşkanlığı'nı, Danıştay 2. Daire'yi ve medyayı espiyonaj sarmalına alarak dezenforme, manüple ve provoke ederek milleti, devleti ile; ve milletin değerleri ile karşı karşıya getirmiştir.

  Maalesef herkesle oynanmış ve oyuna getirilmiştir.

  Bunun dışında olayın sonuçları birçok pisliği, ilişkiyi, yolsuzluğu hem örtecek hem de ifşa edecek niteliğe sahiptir.

  Türkiye'nin varlığının devamı ise: pislikleri, işbirlikçi ilişkileri ve diplomatik, siyasal, hukuki ve ekonomik şaibeleri ifşa etmek ve temizlemekle mümkün görülmektedir.

  AKP'nin marifetleri

   Ekonomideki alarm çanları,

   İran'a yönelik ABD ve Batı baskısı,

   Irak'ta giderek artan kaos ortamı,

   AB ile belirginsizleşen ilişkiler yumağı,

  İngiltere'nin Türkiye Genel Valisi (!!!) Wesmacott'un gizli başbakanlığı,

              İşgal altındaki Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği makamı,

   Dünya'daki enerji/petrol/doğalgaz panik atağı,

   Cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşması,

   Erken seçim senaryoları,

   Laik-antilaik kutuplaşması,

  Sahte İslamcılar'ın iktidar hırsı ve provoke edilmeye çalışılan laiklerin saflığı,

  Sahte laikçilerin, İngiliz laikçilerin, sahte             Atatürkçülerin provoke etmeye çalıştığı, yine; mütedeyyin laik ve askeri kesimin kışkırtılması.

  Yabancı devletlerin Türkiye'deki amaçlarının truva atı haline gelmiş/getirilmiş ve öyle kurgulanmış siyasi anlayış mekanizması.

  AKP iktidarı döneminde Türk tarihindeki yolsuzlukları milyona katlayan vurgun ve soygun iddiaları,

  AKP'yi ilk karmaşada satacak olan AKP severlerin (Bunlar İstanbul'a yuvalanmış paragöz adamlarından oluşuyor) AKP'yi ceplerini doldurmak için kullanmaları,

  Parsel parsel satılan Türkiye ve özellikle İstanbul manzarası,

  Talan edilen Ankara fotoğrafı (MOSSAD'ın desteği ile birilerinin belediye başkanlığı koltuğuna oturtuluş manevrası): Bunların mahiyetini ve tiyniyetini ortaya koymaktadır.

  Ve yine:

 Sahte İslamcıların yerine stepne olarak tutulan masonik laikçi dikta (Sahte Atatürkçüler, sahte ulusalcılar)

  İngilizci, BOP'çu, BİP'çi laik dikta yerine stepne olarak uzun süre bekletildikten sonra iktidara getirilen BOP'çu, BİP'çi İngilizci sahte İslamcılar.

  İngilizci, BOP'çu, BİP'çi laikçilerin hoşgörüsüzlüğü ve patavatsızlığı (dış ve iç kaynaklı provokasyonları),

 Rakı kadehine ve başörtüsü karşıtlığına indirgemiş içi boşaltılmış katı laiklik kavramı,

  Başörtüsü taraftarlığına indirgenmiş içi boşatılmış İslamcılık anlayışı,

  Batılı devletlerin ekonomik ve siyasal paniği ve D-8 oluşumunun bu paniğe katkıları

  ABD, İngiltere, İsrail, Almanya, Fransa, Rusya ve Çin arasındaki enerji rekabeti ve strateji savaşları,

  Ankara Büyükşehir Belediye'sine yuvalanmış şer odakları, Melih Gökçek, Avi Alkaş, Bensiyon Pinto, MOSSAD ortakları ve (Melih Gökçek'in Başbakan olmak için ABD'de yürüttüğü faaliyetleri, mercek altına alınmalı.)

  İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Bizanslaştırılması,

   Özelleştirme İdaresi Başkanlığının gizli dolapları,

  Etnik karmaşa yaratmak için yürütülen                Balkanizasyonlaştırma süreci ve sonuçları,

   İşadamlarının özelleştirme yağmaları,

   Medya patronlarının AKP İktidarı ile ilişkiler ağı,

  Kapkaçlar, intiharlar, iflaslar ve sosyal patlama hazırlıkları bir müdahaleye davetiye çıkaran, hatta kaçınılmaz kılan yanlışlıklardır.

Türkiye'nin hemen hemen kaba hatları çiziliveren bu tablosuna;

  Yargı, Yürütme ve Yasama rekabeti ve uyumsuzlukları

   AKP'nin yetersizliği, projesizliği, teslimiyetçiliği ve sadece günü kurtarma politikaları,

    Ekonomideki kırılganlık ve kriz çanları,

   Ve Türkiye'ye aktif dış müdahale sıkıntıları üst üste eklenince, hem Danıştay ve Hrant Dink cinayetinin arka planı, hem de AKP'nin sistemde nasıl bir kangrenleşmeye yol açtığı gün yüzüne çıkacaktır.

Cinayetler basit; ama oturduğu zemin oldukça karmaşık ve de kafa karıştırıcıdır.

  Cinayetleri işletenlerin ya da cinayetlerin sonuçlarının; dikkatleri bu karmaşık  tablodan uzaklaştırmak olduğu açıktır.

  Cumhurbaşkanı, "Laik Cumhuriyet'e karşı bir saldırı" nitelemesi yapıştırmıştı.

  Oysa Sezer, eğer Türkiye'yi rahatlamak istiyorsa önce Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu'nu görevinden almalıydı..

  Yine Sezer, başta Özelleştirme İdaresi, TOKİ Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı, İstanbul Büyükşehir Başkanlığı'ndaki yolsuzluklar için gereğini yapmalıydı..Ve hele, Emniyet, Yargı ve Ordu gibi stratejik kurumlarda kadrolaşan Fetullahçı şebekeye, özellikle AKP döneminde göz yumulması ve bu ekibin Hrant Dink cinayetine bulaşması, başlı başına bir skandaldı!

  Türkiye'deki son dönem yağma ve talanın idare edildiği merkezlerden biri haline gelen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı, MOSSAD'ın Türkiye birimine dönüşmüş durumda. Türkiye'deki yolsuzluk sarmalının "imamesi" durumunda bulunan İ. Melih Gökçek'in Danıştay cinayeti ile ilişkisi ya da cinayetin sonuçlarından elde edeceği yargısal, siyasal ve bürokratik çıkarlar mutlaka mercek altına alınmalıydı..

"Melih Gökçek, belediyeden uzaklaştırılmadan bu türden cinayetler için yabancı servislere bazı kurumların yataklık yapmasının önü alınamaz." İddiaları üzerinde durulmalıydı...

  İngiliz Büyükelçisi Wesmacott: Türkiye'deki en önemli sorunlardan birisi de Wesmacott'ur. Büyükelçi'nin tezgahından gelen siyasi parti genel başkanlarını hatırlarsak, ne demek istediğimiz daha iyi sezilecektir.

  İngilizler, sahte İslamcı hareketlerin hamisi oldukları gibi, AKP İktidarı'nın da hamisidir.

  Finansbank'ı satın alan National Bank of Greece'den başlamak üzere Türkiye'nin varlığını hedef alan birçok operasyonun arkasında diğer Batılı ülkelerle birlikte, hep İngilizleri görmek bir tesadüf değildir.

  Danıştay ve Hrant Dink cinayetleri, laik ve antilaik kutuplaşmasını artırarak Türkiye'de bir iç savaş provokasının öncüllerindendir. Bu öncülü izleyecek diğer suikastlar önemli ölçüde önceden kullandıkları kişilere yönelik olacaktır. İngilizci laikçiler ve sahte Atatürkçüler, halkı, laikleri ve alevi vatandaşlarımızı tahrik ederek Türkiye'yi kontrol altına almayı, olmaz ise tasfiye etmeyi düşünmektedir. Yabancılar tarafından kullanılan sahte laikçilerin ve sahte Atatürkçülerin kendi hayatları da tehlikededir. Çünkü onların işi bitmiştir çöpe atılma zamanı gelmiştir.31 Ve maalesef AKP ve Recep Bey, bunları görememiştir.

"KAOS" Ayarlı Sosyo-Politik Bomba; AKP'nin Elinde Patladı Patlayacak..! Uyarılarına kulak verilmemiştir.

  Ve söylenenlerin aksini iddia eden "AKP Severler" için  kısa bir ufuk turu niteliğinde  bazı önemli hatırlatma sorularını sıralayalım...

  1) Demogojik bir "Demokrasi Tellallığı" üzerinden rant sağlamaya dönük siyasi söylemlerle öne çıkan AKP Eş Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan; dönemin ABD Büyükelçisi Siyonist Eric Edelman gibi bir "küresel aktör"ün Yüksek Seçim Kurulu gibi müstesna bir makamı ziyareti ve akabindeki "9 Mart Siirt Seçimleri gibi gayr-i meşru bir siyasi formül" ile "vekillik" ve "başbakanlık" statüsüne eriştirilmiş bir siyasi değil midir?

  2) 58. Hükümet Dönemi'nde hiçbir resmi statüsü olmadığı halde Beyaz Saray'da "başbakan" edasıyla boy gösteren aynı RTE; acaba bu uluslararası ve özgüven sınırlarını aşan kişisel profilini sadece ve sadece Kasımpaşalılığı'yla mı hak etmiştir?

  3) "Siirt'te okunan şiire açılan soruşturma üzerinden yürütülen siyasi mağdurizasyon çalışması" ve "9 Mart İllüzyonu" sayesinde tüm engelleri aşan RTE ve hükümetinin, "Üç yıl bizden bir şey beklemeyin!" söylemine paralel derhal uygulamaya koydukları "acil eylem paketi"nden "Türkiye adına somut bir netice" elde edilmiş midir; yoksa bu "jet eylemler dizisi", "AB-IMF" kıskacına katık mı edilmiştir?   

  4) "Küresel protein zehirlenmesi"ne uğradıkça "Milli Güvenlik Sorunu"na dönüşen; "küresel protein kaybına uğradıkça" da "millet iradesine sığınan hamaset nutukları"na güvenen AKP Hükümeti; bu "kısır döngü" açısından iktidara geldiği günden bu yana her hangi bir değişiklik sergilemiş midir, yoksa "diplomatik virajlar"a göre "aynı küresel ve popülist gelgitler" yaşanmaya devam mı etmiştir?

  5) 2002 Genel Seçimleri öncesi nasırına basan vekilleri en geri sıralara ötelemeyi adet edinen ve geçen sene tam da bu zamanlar yaptığı "kabine revizyonu" ile Abdullah Gül'e göz kırpan küresel üstlerine "Başbakan benim!" mesajı veren (Gül'e yakın Sami Güçlü'yü bakan koltuğundan indirerek) RTE ile düşman kardeşi Abdullah Gül arasındaki "gizli ve gergin rekabet"te herhangi bir iyileşme olmuş mudur; yoksa birilerinin yarış atı olmaya son derece müsait olan bu meşhur ikili arasındaki çekişme her geçen gün daha da vahim bir noktaya ulaşarak, "eş genel başkanlar arasındaki gizil çekişme" Arınç ve Şener senaryoları ile daha da genişleyen bir çember haline mi gelmiştir?

  6) BOP'a giden yolda Türkiye'den "gevşetilmiş bir konfederalizm" yaratabilmek ve "AB üyeliği"nin "BOP Tezgahı"na yem edildiği bir düzlemde "etnik kaos"u tırmandırabilmek adına çalışanların ekmeğine yağ sürecek söylemlerle gündeme gelen RTE; acaba "Bu başbakan hangi ülkenin başbakanı?" dedirten bu ilginç tavırları bilerek ve isteyerek mi, yoksa nereye varacağından son derece habersiz, masumane (!) bir anlayışla mı gerçekleştirmiştir?

  7) "Türk Kimliği"ni önce alt kimliğe indirgeyip sonrasında da Tunceli Mitingi ile "Çevir kazı yanmasın!" yapan Sayın Başbakan; Roj TV'ye tepki verirken aslında kanalın müteşekkir kalacağı bir reklam çalışmasına da imza atmış olabileceğini acaba hiç aklına getirmemiş midir?

  Ayrıca "Terörle Mücadele Yasa Tasarısı'nın olay yaratan 6. Maddesi'nin kimin önerisi ile hazırlandığı" sorusuna "Kimse bizden ispiyonculuk beklemesin!" diyerek yanıt veren Başbakan Erdoğan; bu ifadesi ile "ortada suç teşkil eden bir durumun olduğunu" mu doğrulamıştır, yoksa bu durum rutin bir koruma girişimi, masum bir ifade olarak mı kabul edilmelidir?

8)  "AB'ye Uyum Süreci" adı altında yürütülen "sözde reform çalışmaları" ile Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Yasası üzerinde yapılan oynamalarla abartısız bir "suç ülkesi"ne dönüştürülen Türkiye'de, "ekonomik kıskaç"a paralel izlenen tüm bu çarpık politikalarla tetiklenen "sosyal patlama"; acaba hangi "ekonomik büyüme"nin neticesidir? "Türkiye Ekonomisi'ndeki büyüme"nin mi, yoksa "Türkiye Ekonomisi üzerinden büyüme gayreti içinde olanlar"ın mı marifetidir?   

  9) İngiltere gibi AB içindeki bir "Küresel Truva Atı"nın yardımlarıyla AB Süreci'ni ite kaka ve taviz vere vere bir noktaya getiren RTE ve kurmayları; acaba bol keseden dağıtıp illegal yollardan "küresel tefeciler"e peşkeş çekecek kadar ayağa düşürdükleri özelleştirmeleri "AB ile müzakerelerin başlatılabilmesi" adına "rüşvet" olarak mı kullanmışlardır; yoksa hız verilen özelleştirme süreci gerçekten de "atıl durumda olan ve devlete yük olan işletmeleri değerlendirerek ekonomiyi canlandırmak" adına mı yapılmıştır?

  Eğer öyle ise dört tane canavar gibi rafinerisiyle hizmet veren toplam 27.6 milyon ton kapasiteli TÜPRAŞ'ın "Kar edeni de satarız, zarar edeni de!" diyerek elden çıkarılışını anlamlandırabilmek nasıl mümkün olabilecektir?

  10) "24 Ocak Kararları" ile vizyona sokulan "statükocular-reformistler" masalının, 28 Şubat sürecindeki tekrarlaması olan "Gelenekçiler-Yenilikçiler" senaryosunda Siyonist sermayenin sahte kahramanı RTE ve hükümetinin bir "kapkaç cenneti"ne çevirdiği İstanbul, "küresel tefeciler" tarafından "finansal işgal yöntemleri ile yağmalanıp talan edilirken bu "küresel sızma faaliyeti"ni meşru gösterme gayreti içinde olanlar; tarih, devlet ve millet nezdinde nasıl hoşgörülebilecektir?

  Filistin'deki "küresel istimlak hareketi"nin izleri dünya sahnesinden henüz silinmemişken, "finansal çıkartmalar"la Türkiye'nin batısını, "sürekli tırmandırılan etnik kaos" ile de doğusunu ele geçirme gayreti içinde olanlara kapı aralayıp yardımcı olan bir siyasi erk; bu millet tarafından nasıl hazmedilebilecektir?

  11) Cari açık, büyüme, işsizlik, iç ve dış borç sarmalı, ihracattaki tıkanma ve sürekli pompalanan ithalat çılgınlığı gibi makro sorunlar almış başını giderken "birileri bir cari açık türküsü tutturmuş gidiyor! Dalgalı kurda devalüasyondan söz edenler ise en hafif tabirle            büyük bir cehalet örneği sergiliyorlar!" türünden zırcahil kelamlar ederek günü kurtarmaya çalışan bir başbakan profili; bankacılık ve medya sektörlerinin de dış güçlerce parsellenmeye çalışıldığı, yerli üretimin durdurularak "sosyal patlama"nın tetiklendiği bir dönemde nasıl bir işlev görebilecektir?

  12) "Enflasyonu tek haneli rakamlara indirdik!" söylemine asılabilmek için "kur"u IMF'in avuçlarına teslim eden AKP Hükümeti, acaba Arjantin Krizi patladığında enflasyonun % - 2, reel faizlerin ise % 8-9 düzeyinde olduğunu bilmemekte midir; yoksa yıllarca "enflasyon canavarı" ile boğuşan halkın gözünü boyayarak "sanal bir kahraman"a dönüşüp kamufle olabileceğini mi düşünmektedir?

  13) Arjantin Krizi öncesi ülkeye servis edilen "neo-liberal politikalar"ın en önemli araçlarından birinin "özelleştirme furyası" olduğu ve uygulanan politikaların Arjantin'i önce % 7.7'lik bir büyümeye taşıdığı ve akabinde de ülke ekonomisinin yerle yeksan edildiği de yine Sayın Başbakan tarafından bilinmemekte midir; yoksa bu gerçekler bilindiği halde "Dış destek-popülizm dengesi ile gittiği yere kadar götürürüz!" anlayışıyla mı hareket edilmektedir?

14) 2005 Yılı Mart Ayı'nda 2.8 Milyar Dolar'a çıkan ve ondan sonra ise katlanarak çığ gibi büyüyen cari açık bugün 2006'nın ilk üç ayı itibarıyla 8.6 Milyar Dolar'a gelip dayanmışsa ve toplamda 20 Milyar Dolar'ı aşan cari açığın 2006 Yılı sonunda 30 Milyar Dolar'ı geçmesi bekleniyorsa; geminin kaptanı olduğunu iddia eden başbakanın çıkıp da, bu tehlikeye işaret ederek endişe duyanları "cari açık türküsü tutturarak hükümeti zafiyete uğratmak"la suçlaması ne şekilde algılanabilecektir?

  15) "AKP Hükümeti'ni zayıf göstermek adına rakamlardan hiç söz etmiyorlar!" diyen başbakanın, 1999-2002 yılları arasında % 6 civarında seyreden işsizliğin 2002 sonrası ilk etapta % 10, daha sonra da % 11.2 düzeyine (resmi, yani minimal rakamlar) yükselmiş olmasından haberi olmaması düşünülebilir mi; yoksa asıl amaçlanan: dikkatleri "duran üretim" ve "önlenemez bir tehdide dönüşen işsizlik olgusu"ndan, "uygulanan IMF güdümlü kur politikasına paralel bilinçli olarak düşürülen enflasyon oranları"na çekerek "siyasi pirim" yapmak niyeti midir?

  16) "ENOSİS"in, "EOKA"nın, "Megola İdea"nın, "Akritas Planı"nın ve "Dört T" gibi tarihi planların "diplomatik dayatmalar" ve "finansal sızmalar"la Türkiye'nin üstüne üstüne geldiği günümüzde ekonomiyi "IMF" ve "tarihi İngiliz oyunları" arasında sürekli dalgalandırarak oyuncak etmeye kalkan ve sürekli "siyasi alternatifsizlik" perdesinin arkasına saklanarak kurtulabileceğini sanan bir iktidar; acaba önümüzdeki seçimlerde bu halkın karşısına nasıl çıkabilecek, hangi yüzle oy isteyebilecektir?

  Zekice olduğu sanılan kamuflaj hamleleri ile "başarılı bir profil" çizdiğini vurgulamaya gayret eden AKP İktidarı'nın gerçek arka planı işte bu temel sorularda gizlidir!

  Selanik'teki Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci (SEECP) Devlet ve Hükümet Bakanları Zirvesi'nde resim çektirmek için platforma koyulan Türk Bayrağı'nı yerden alarak manşetlere taşınan ya da köşeye sıkıştıkça İstiklal Marşı'na sarılarak "milli irade nutukları" atmaya başlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gerçek vatan sevgisi işte böyledir!

   "Yabancı istihbarat servisleri" ve "küresel lobiler"ce Türkiye'ye doz doz enjekte edilen "kaos yaratma stratejisi"nin manivelası olmak,

  Türkiye'yi istikrarlı bir şekilde istikrarsızlaştırarak "kişisel rant" peşinde koşmak,

   "Bizim lügatimizde popülizm yoktur!" diye diye "halk düşmanlığı", "sermaye uşaklığı" ve "Siyonizm hizmetkarlığı" yapmak,

   Kendi siyasal rezaletlerini örtmek adına devletin en seçkin kurumlarını kışkırtmaya çalışarak yakayı kurtarmaya uğraşmak,

   Parti 3 K'lardan (AKP içindeki Kürtler, Karadenizliler, Kayserililer örgütlenmesi), türlü yolsuzluk ve arsızlıklardan çatlamaya başladıkça açık kapatacak bin bir çeşit yama icat ederek gündem değiştirmeye çalışmak,

   Her gittiği yerde ülkesini şikayet eden ve seçim öncesi de köşeye sıkışınca da Karamanlis gibi kadim bir dostundan "Ek Protokol" için süre isteyecek kadar küçülen bir başbakan profili ortaya koymak!

  (Türkçesi, "İstediniz, Gümrük Birliği gibi bir yükü genişlettik. Zamanı gelince istediğiniz üzere Rumlar'a limanları da açarız! Ama bu Ek Protokol seçim öncesi başımıza iş çıkarır, ayağımız kayabilir! Siz de bizi az idare ediverin! Sözümüz söz, sonuçta açacağız!) ... Vs. vs. ...

  Sonuç:

   "KAOS Ayarlı Sosyo-Politik Bomba AKP'nin Elinde Patladı Patlayacak!" gibidir.

  Ve ne "devalüasyon savuşturma teknikleri", ne de "Valla biz rejimin üstüne basmadık!" ifadeleri AKP'nin gidiş sürecini durduramayacak..! (görünmektedir.)

  "Türkiye'nin gireceği yeni siyasi peron" tüm halkımıza hayırlı uğurlu olsun!32 diye dua etmekten başka seçenek bırakmayan AKP'lilerin, Milli Görüş'e, Millete ve memlekete yaptıkları kötülüklerin kefareti, herhalde ödenecektir!.

 

http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=940&Itemid=26

***

KIBRIS VE KERKÜK İSRAİL'E! TÜRKİYE KİME?

Milli Çözüm Dergisi

Selman YÜCEL   

 

İsrail istihbaratının da Kürt liderlerle yakın çalışma içinde olduğu ve bölgede kök saldığı söyleniyor. Bu gelişme, sözüm ona Kürdistan'ın ülkenin kalanındaki İsrail operasyonları için kalkış noktası işlevi görmesine yönelik kaygıları da artırıyor.

  Kerkük'ü kuşatan söyleme baktığımızda, sanki İsrail'in sahnelediği bir oyunla karşı karşıya gibiyiz. Bugün Kerkük'e 'Kürtlerin Kudüsü' deniyor....

  Bu politika sürerse Kürdistan bol bol petrole sahip, çok büyük azınlık nüfusunu ezmekle meşgul ve ABD'ye kendisini 'farklı' komşularından 'koruması' için yalvaran küçük bir faşist devlete dönüşür. Ve elbette ABD de bu isteğe bayıla bayıla icabet eder, aynı petrolden dolayı Körfez ülkelerinin isteklerini kırmadığı gibi.33

  "Kanlı takvime göre:

  Büyükanıt ve akabinde Gül Şubat ayında Amerika'da... Kerkük'te nüfus sayımı Mart ayında. Yeni cumhurbaşkanımızla Nisan sonunda tanışacağız. PKK eylemlerine Mayıs'ta başlayacak. PKK koordinasyonu o sırada çöpe atılacak.

  Takvim nasılmış efendim? Şubat, Mart, Nisan, Mayıs... Sırasıyla: Nabız ölçme Şubat'ta yapılacak... Kerkük Mart'ta referandumla Türkmenlerden alınıp Kürdistan'a katılacak.. Köşk Nisan'da, cenazeler Mayıs'ta... Ama, Türkiye, Kerkük konusunda HİÇBİRŞEY yap-a-mayacak. Sadece izleyip bakacak"34  iddiaları umarız sadece zandır. Ve umarız bu şeytani senaryoların uygulamasına fırsat kalmadan, Türkiye'de Milli ve köklü değişimler yaşanacaktır.

  ABD'li Siyonist patronlar, AKP'li piyonları parlatmaya mı geliyor?

  İstanbul'da iki esrarengiz Yahudi ne arıyor?

Geçen ay, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Nicholas Burns Ankara'daydı. Avrupa Yahudi Konseyi Başkanı Pierre Besnainou Ankara'daydı.

  Aynı günlerde İsrail Polis Şefi Moshe Karadi Ankara'daydı.

  Ankara bu konukları ağırlarken, İstanbul da o sırada yine Amerika'dan iki ilginç ve önemli ismi misafir ediyordu. Bunlar kimselere duyurmadan, sessiz sedasız İstanbul'a gelip önemli görüşmeler yaptılar.

İstanbul'un en tepesindeki isimlerle bir araya geldiler.       Peki kimdi bu iki ilginç Amerikalı ziyaretçi?

  Stephen Schneider ve Jeffrey Shulman...

  Jeffrey Shulman; kısa adı AIPAC olan Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi'nin Ulusal Faaliyetler Direktörü... AIPAC ilginç bir kuruluş. Amerika'nın İsrail yanlısı en etkili lobi kuruluşlarından biri. New York Times'a göre "Amerika-İsrail ilişkilerini AIPAC belirliyor." Ancak aynı AIPAC geçtiğimiz yıllarda çok ilginç bir suçlamayla karşı karşıya kaldı. Pentagon'da çalışan bir görevlinin İran'la ilgili çok gizli bazı askeri bilgileri AIPAC aracılığıyla İsrail'e verdiği ileri sürüldü. AIPAC basıldı bazı bilgisayarlarına el kondu.

  Stephen Schneider ise Küresel Liderlik Enstitüsü (GLIPA) İcra Direktörü. GLIPA 2005 yılında Washington'da kuruldu. O da İsrail yanlısı bir kuruluş. Zaten Schneider de Shulman gibi AIPAC üyesi ve Yahudi asıllı Amerikalılardan.  AIPAC'ın eski Siyasi Bilgilendirme Bürosu Direktörü..

  Peki bu iki ilginç ve bir o kadar önemli iki ismin İstanbul ziyaretinin sebebi neydi?  Çok fazla detaya sahip değiliz. Dedik ya kimselere haber vermeden, sessiz sedasız gelip gittiler.

  Ama öğrenebildiğimiz kadarıyla, Nisan ayında bu ilginç kuruluşun yani AIPAC'ın üyeleri İstanbul'da toplanacakmış.  Scheider ve Shulman da bu önemli toplantının güvenlik başta olmak üzere ön görüşmesini yapmışlar. Sözün özü şu ki; son dönemde Amerikalıların ve özellikle de Yahudi asıllı Amerikalıların Türkiye ilgisi gerçekten dikkat çekici.

  Türkiye'nin, Cumhurbaşkanlığı'ndan, Kerkük'e önemli kararlar arefesinde olduğu bir dönemde bu ilgi daha da dikkat çekici hale geliyor.35

Kürt sorununu Amerika çıkarıyor!

Ankara'da Kürt sorunu tartışılıyor, ama büyük resimde Irak ve ABD'nin yeni siyaseti baskın çıkıyor. Bölge topyekûn daha koyu bir savaşın içine çekilme tehlikesindeyken, Türkiye kendi içinde Kürt sorununa silahsız çözüm bulabilirim diye oyalanıyor.

  ABD Kongresi'nde yapılan açıklamalar başka bir sonuç göstermiyor. Dışişleri Bakanı Condolezza Rice, Dış İlişkiler Komitesi'nde, Savunma Bakanı Robert Gates de Silahlı Hizmetler Komitesi'nde aynı şeyi söylediler: 'Şimdi çekilirsek Kürtler bağımsızlık ilan eder, Kerkük'e el koyarlar, Türkiye de müdahale eder'...

  Siyaset bir algılama işi ve Irak'ta (Kerkük dahil) bir Kürt devleti ilan edilirse, Türkiye'nin (ve muhtemelen İran'ın) buna müdahale edeceği bekleniyor.

  PKK bunun farkında. Irak Devlet Başkanı görevini de yürüten KYB'nin 'oportünist ama modernist' lideri Celal Talabani de farkına varmaya başladı. Ama Barzani farkında görünmüyor. ABD Başkanı George Bush nasıl kaybeden kumarbaz sendromu içinde sürekli bahsi artırıyorsa, barzani de sıkıştıkça taleplerini çoğaltıyor. Belki bisikletin pedalını çevirmezse düşeceğine inanan çocuk gibi, frenin varlığını unutmuş; durmaya korkuyor.

  Bölge böylece topyekûn daha koyu bir savaşın içine çekilme tehlikesindeyken, Türkiye kendi içinde Kürt sorununa silahsız çözüm bulabilir mi? Akılcı baktığınızda hâlâ mümkün." Ama bunu AKP iktidarıyla başarılamayacağını aklı yetenler biliyor.

Enis Berberoğlu soruyor: ABD'nin petrol ortağı Kürtler mi?

  ABD'nin Kürt merakı yeni değil ve maalesef her seferinde kürtlere ihaneti de unutuluyor. Halepçe katliamı, Türk sınırına dayanan soykırım bile ABD'yi harekete geçirmedi. ABD'nin korumak istediği Kürtler mi, yoksa petrol mü? Tabii ki petrol!

  ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın adresini doğru anlamak önemli. "Başaramazsak, Kürtler devlet kurar, Türkiye ile problem yaşanır" diyor. Rice'ın bu sözlerini ABD kamuoyuna dönük gerekçe olarak mı okumalı? Yoksa Türkiye ve Kuzey Irak Kürtlerine son uyarı diye mi algılamalı?

  Gelin biraz geriye gidelim, resmin tamamına göz atalım. ABD'nin Kürt merakı yeni değil ve fakat ihaneti de sayısız. 1970'lerde Saddam'a karşı İran-İsrail ittifakının üçüncü ayağı Kürtlerdi. Şah ve Saddam anlaşınca Kürtler ortada kaldı, ABD kılını kıpırdatmadı. 1980'de Saddam, ABD'nin emriyle Humeyni İran'ına savaş açtı. Sekiz yıl sonra gelen ateşkeste fatura yine Kürtlere çıktı.  Halepçe katliamı, Türk sınırına dayanan soykırım bile ABD'yi harekete geçirmedi. Ama Saddam petrol zengini Kuveyt'e saldırınca o saat ipi çekildi.

  Kabaca dünya petrolünün dörtte birini ABD kullanıyor. Önümüzdeki on yıllarda bu oranı üçte bire kadar yükseltmek zorunda. Ama küresel rekabette mukayeseli üstünlük de önemli: ABD petrol akışını kontrolle yetinmiyor. Enerji talebi tırmanan, ekonomik büyüme rekorları kıran Çin ve Hindistan'ın dünya gücü olarak ABD'nin karşısına çıkmasını önlemek gibi stratejik hedefi de var". Ama bunları başaramayacak ve çöküş süreci daha da hızlanacak. Çünkü öldürülen ABD başkanı Kennedy, "Eğer Güney Amerika, Hindistan ve Ortadoğu elimizden çıkarsa, silah sanayi gücümüz Amerika'yı ayakta tutamaz" demişti.. Ve şimdi Güney Amerika ve Hindistan ellerinden çıkıp, karşı cepheye geçti. Ortadoğu'da ise, batağa saplanmış, can çekişiyor!..

Çömez, "TBMM'nin acilen toplanmalı" demişti

Ankara - AK Parti Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, "Türkiye'nin Kerkük konusunda derli toplu bir politik açılım ortaya koyması gerektiğini" belirterek, TBMM'nin Kerkük özel oturumuyla acilen toplanmasını istemişti.

  Çömez, yaptığı açıklamada, Kerkük'te endişe verici gelişmeler yaşandığına dikkati çekerek TBMM'nin Kerkük gündemiyle acilen bir toplantı yapması gerektiğini ifade etmiş ve bütün gelişmelerin yapılacak özel oturumda tartışılması gerektiğini önermişti.

AKP'li Çömez, "Türkiye'nin hassasiyetleri ortaya konmalı. Türkiye, 2007 sonunda Kerkük'te yapılması planlanan referandumu tanımayacağını, iç savaş durumunda ise buraya müdahale edeceğini dünyaya ilan etmeli" demişti.

  Sık sık Kerkük'e giderek incelemelerde bulunduğunu anımsatarak: "Kerkük'te 800 bin civarında olan nüfusun şu anda 1 milyonu aştığını ve buraya göçmen statüsü şemsiyesi altında Kürtler'in yerleştirildiğini, şehrin yapısının değiştirildiğini" söylemişti.

  Osmanlı'nın, Kerkük'ten çekilmesiyle birlikte Türkmenler'in "hiç gün yüzü görmediğini" savunan Çömez, "Burada hep kan, hep gözyaşı var. 2006'da 20 bin insan Kerkük'te hayatını kaybetti. Buraya demokrasi getirmek isteyen ABD neden hala başka politikalar üretmeye çalışıyor? Bağdat ortadan ikiye ayrılmış durumda. Kerkük'te iç savaş an meselesi" diyerek "1967 yılından bu yana Kerkük'e giden bir Türk devlet başkanı olmadığını da hatırlatıp; "Kerkük'ün Türkiye'nin bir mutfağı ve arka bahçesi olduğunu" ama Süleymaniye'den getirilen Kürtler'in göz göre göre Kerkük'e yerleştirildiğini ve demografik yapının bozulduğunu, tapu dairelerinin yakılarak bütün kayıtların da yok edildiğini" belirtmiş ama kimseye söz dinletememişti.

  Türkmenleri bölme tezgahı!

  Kerkük'te Şaab, Şuruk, Ahat gibi beş altı kukla Türkmen partisi var. Bunlar Barzani ve Talabani tarafından kurdurulan Türkmen partileriymiş. Amerikan güdümlü guruplar bu partileri yapılacak referandumda Türkmenleri bölmek için kurmuşlar. Maalesef sahipsiz Türkmenler bu oyuna geliyor. Oysa Amerikan yanlısı Kürt guruplar Irak'ın parçalanmasını istiyor. Bu nedenle bölgeye Kürt nüfus yerleştirilip referandum sonucunu etkilemek ve Kerkük'ün Irak'tan ayrılacak bir Kürdistan içinde kalmasını sağlamaya çalışıyor. Malum olduğu üzere bağımsız bir Kürdistan'ı en çok İsrail ve ABD arzuluyor. Onlardan cesaret alan Barzani "Kerkük bir Kürt şehridir. Türkiye içimizden elini çekmeli ve haddini bilmelidir" diyebiliyor. Çünkü ona arka veren ABD ve İsrail'dir. Erbil-Dohuk bölgesinde Badinani olarak isimlendirilen Kırmanci Kürtleri yaşıyor. Bu Kürtler üzerinde Barzani etkinken, Süleymaniye bölgesinde yaşayan Sorani Kürtleri üzerinde Talabani etkin bulunuyor. Her iki bölgede de İslami oluşumların ağırlığı biliniyor. Ancak İslami partilerin adları fazla duyulmuyor. Çünkü bunlar Amerika ile işbirliğine girmiyorlar. İslami oluşumlara faaliyetlerinde sıkıntı çıkarılıyor. Barzani baskıcı bir politika güderken, Talabani biraz daha yumuşak duruyor.

  Barzani-Talabani çekişmesi

  Barzani-Talabani çekişmesi ve güç mücadelesi Körfez Savaşı sonrası silahlı çatışmaya dönüşmüştü. Bağdat yönetimine yasaklanan kuzey bölgelerde yaşanan bu duruma ABD, İngiltere ve Türkiye müdahale etmişti. İki gurubun ateşkesi bozmaması için de bir barış gücü oluşturulmuştu. 1995 yılında kurulan Peace Monitory Force (PMF)-Barışı İzleme Gücü, 2004 yılında feshedildi. Erbil ve Süleymaniye'de karargâhı olan PMF, büyük oranda Türkmenlerden oluşuyordu ve 700 civarı askeri sahip bulunuyordu. Feshedildikten sonra çok az sayıda asker yeni kurulan Irak ordusuna alındı.  Böylece Türkmenlerin hiçbir silahlı gücü kalmadı.   

  Kerkük Meclisi'nde yaşanan olaylar

  140. madde gereği "kurulan Irak'ı istikrara kavuşturma komisyonun" üyelerinden Adalet Bakanı, Kerkük valisi ile görüşmüş. Komisyonda Türkmenleri temsilen bir bayan görevlendirilmiş ancak bu atamayı Türkmenler kabul etmemiş. Türkmen il meclis üyesi Ali Mehdi, bakanla görüşmek isteyince valinin korumalarınca engellenmiş. Elinde tuttuğu "Kerkük'e hoş geldiniz! Buradaki oldu bittilerin farkında olun." yazılı kâğıt da korumalar tarafından yırtılmış. Mecliste Türkmenlerin sekiz temsilcisi var. 

  İTC Gençlik Örgütü Mitingi

  Olay 2006 10 Ekim'de yaşanmıştı. Ertesi gün İTC Gençlik Örgütü'nün tertip ettiği ve Fatihin Torunları Derneği gibi Türkmenlerin önde gelen gençlik kuruluşlarının katıldığı büyük bir miting gerçekleştirildi. Saat 12.00'de Kerkük Ticaret Odası önünde başlayan mitingde, Irak'ın bütünlüğüne bağlılık dile getirildi. Oysa işgalciler Irak'ı üçe bölmeye çalışıyorlar. Kuzeyde İsrail güdümlü bir Kürt devleti, ortada ABD'ye bağımlı bir Sünni Arap devleti ve güneyde de yine ABD kontrolünde bir Şii Arap devleti.

  Atılan yanlış adımlar, Kıbrıs davamızı içinden çıkılmaz hale getirdi.

Kıbrıs 'Kurtlar Sofrası'nda

Kerkük anahtar şehir

Kerkük'te bir Türk konsolosluğu maalesef yok, ama ABD ve İngiltere konsolosluğu var! Erbil'de konsolosluğumuz varmış fakat yaklaşık dört aydır konsolos atanmamış. Yapılacak referandumla Kerkük Kürdistan'a katılıp Irak'tan koparsa bölgede yeni çatışmalar yaşanabilir. Şehre 600 bin Kürt yeni yerleşimci olarak getirilmiş ve şehrin sosyal yapısı değiştirilmiş. Şehrin etrafına yapılan 10 bini aşkın evin pencereleri bile yok.

  İnsanlar dışardan gelip bu evlerde oturuyor gibi görünerek seçimde oy kullanmışlar. Referandumda da böyle olma ihtimali yüksek. ABD Musul'da yaşayan 70 bin Kürt'ün Kerkük'e göç etmesini istiyor. Musul'da Kürtlerin silahları toplanmış. Buna karşın Arapların silahları duruyor. Kerkük'te ise Türklerle Arapların silahları toplanmışken, Kürtlerin silahlarına dokunulmamış. ABD, Türkmenler ve Araplarla Kürtlerin çatışmasını istiyor. Ardı ardına patlayan bombalar bunu sağlamak için. Kerkük referandumda Irak'tan ayrılma yönünde oy kullanırsa ABD'nin istediği olacak. Bu yüzden önümüzdeki dönemde Kerkük'te başka olayların yaşanma ihtimali yüksektir.

   El-Mukavame: Direniş   

  Kerkük'e vardığımızda ilk ziyaret ettiğimiz kardeş kuruluşumuzun camları yerlerdeydi. Biz varmadan iki gün önce çok yakında patlayan bombanın etkisi ile çevredeki binalar hasar görmüştü. Döndükten hemen sonra, tam yedi patlama birden oldu. Sonra yine patlama haberleri gelmeye devam etti. Bu tür patlamalar ülkenin çeşitli bölgelerinde sık sık yaşanıyor. Kimin yaptığını sorduğumuzda "el-Mukavame " cevabını alıyoruz. Yani Direniş.

  Ülkede kaldığımız süre boyunca bu tür olayların tamamının müsebbibi olarak el-Mukavame gösterildi. Halk, üniformalı olmayan tüm silahlı guruplara "el-Mukavame" adını veriyor. Her tür eylem, patlama, çatışma el-Mukavame'den biliniyor. Peki, nedir bu el-Mukavame? Kaç guruptur? Neleri hedefliyor? Bunlar pek bilinmiyor.

Kıbrıs'ın son dönemi, Türkiye açısından tavizlerin ve haklı olduğumuz halde "geri adımlar tarihi" haline gelmiştir. AKP'nin Rumları tanıma şartı olarak öne sürdüğü izolasyonları kaldırma önerisi de, KKTC'nin ve ada üzerindeki haklarımızın bitişi demektir.

  Türkiye'siz toplandılar

  Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin dışişleri bakanları 2006 14-15 Aralık'taki devlet ve hükümet başkanları zirvesi öncesinde Brüksel'de bir araya geldi. Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, müzakere sürecinin "raydan çıkmaması" için AB'ye seslendi. 17 Aralık'ta "müzakere tarihi" aldıklarını zannederek bayram havasında Türkiye'ye dönen AKP yöneticilere Brüksel'de Türkiye ve Kıbrıs gündemi ile toplanan AB'li liderlerin arasında yer bile verilmedi.

  Asıl hedef egemenlik devri  

  Maraş'ın BM, Gazimağusa'nın AB eliyle Rumlara teslimini öngören Finlandiya önerisinin, Kıbrıs sorunu ve Türkiye-AB ilişkilerinde başlatılan 'ucu açık oyalama sürecinde' Türkiye ve KKTC yönetiminden tavizlerin elde edilmesine yönelik olduğuna dikkat çekiliyor. Kıbrıs sorununda nihai bir çözüme ulaşılmadan limanların açılmasının AB tarafından şart koşulmasının KKTC üzerindeki izolasyonların kaldırılması ile hiçbir ilgisinin bulunmadığı belirtilerek, asıl hedefin KKTC egemenliğinin devredilmesi olduğu ifade ediliyor.

  Daha önce Doğrudan Ticaret Tüzüğü'ne karşılık pazarlık konusu edilen Maraş'ın BM, Gazimağusa'nın da AB eliyle Rumlara teslimini öngören Finlandiya önerisinin Kıbrıs sorununda nihai bir çözüme ulaşılmadan limanların açılmasını da şart koşmasının KKTC üzerindeki izolasyonların kaldırılması ile hiçbir ilgisinin bulunmadığı bildirildi. KKTC ile hava ulaşımı gerçekleştirilmesini içermeyen hiçbir önerinin, izolasyonun kaldırıldığı anlamına gelmediğini belirten uzmanlar, GKRY ile sadece turizm gelirlerinin karşılaştırılması dahi, dünya ile Türkiye dışında uçuş bağlantısı olmayan KKTC'nin kaybının büyüklüğünü gösterdiğine işaret ediyor.

  KKTC, büyük çoğunluğu Türkiye'den gelen yaklaşık 500 bin turistten yılda 200 milyon dolar gelir elde ederken,  GKRY 2,5 milyon turistten iki milyar dolar gelir sağlıyor. Bu tablo, "ambargolar kaldırıldı görüntüsü altında" Magosa Limanı'nın AB veya BM denetiminde kullanıma açılması halinde yılda elde edilebilecek ilave 10 milyon doların gülünçlüğünü ortaya koyuyor. Finlandiya önerisinin, Kıbrıs Türklerine uygulanan ambargoların kaldırılması görüntüsü altında Türkiye-AB müzakerelerinde Kıbrıs şartlarının ve Rum taleplerinin yerine getirilmesini amaçladığı ifade ediliyor. Fin önerisinin, siyasi, ekonomik ve hukuki açıdan çok ağır sonuçlar doğuracağının altını çizen uzmanlar, Türkiye'nin Rum gemilerine limanlarını açması durumunda, bunun Rum yönetimini 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin meşru temsilcisi' olarak önce fiili sonra da hukuki olarak tanınmasına gidecek yolu açma anlamına geldiğini kaydediyor. Uzmanlar, Türkiye-AB ilişkilerinde bir "tren kazası" yaşanabileceğinin AB yetkililerince sıklıkla dile getirildiği bir dönemde ve 8 Kasım 2006'da açıklanması beklenen İlerleme Raporu öncesinde başlatılan Finlandiya girişiminin zamanlama açısından da dikkat çektiğini vurguluyor. 

  Talat yönetimi Maraş'ı vermeye hazır

  Fin önerileri aslında, ilk olarak, Rum Yönetimi'nin Temmuz 2004'te açıkladığı, Eylül 2004'te ise AB'ye sunduğu '"askerî alanda gerilimin azaltılmasına ve Kıbrıs Türklerine yönelik güven artırıcı öneriler" içinde yer almıştı. Bu öneriler; "Maraş'ın BM denetiminde açılması, Magosa Limanı'nın AB denetiminde iki tarafın ortak kullanımına sunulması, Larnaka ve Magosa Limanlarında Türk işçi istihdam edilmesi" şeklinde sıralanmıştı. Rumların o dönemdeki önerilerini Türkiye ve KKTC, "gündem saptırma" olarak değerlendirmiş,  zamanın KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat, önlemleri "hedef şaşırtmaca" diye nitelendirmişti. Talat,  Maraş'a karşılık Magosa Limanı'nın ortak işletilmesi önerisine ise "bu ne cüret" şeklinde tepki göstermişti. Ancak, son yıllarda Türkiye ve KKTC hükümet yetkililerinin açıklamalarında bu çizgiden bazı sapmalar yaşandığı ve "ambargolara karşılık Maraş" denkleminin sıklıkla kurulduğu görülüyor.

  KKTC Cumhurbaşkanı Talat, zaman zaman "Maraş'ın kapsamlı çözümün bir parçası olduğu" bazen de "ambargoların kaldırılması halinde Maraş'ın açılabileceği" yönünde açıklamalarda bulunuyor. KKTC Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev'in, Haziran 2005'te Brüksel'de Rumlarla tüzüklerle ilgili olarak yapılan görüşmelerde, "Türkiye'den habersiz olarak, izolasyonlar karşılığı Maraş'ı Rumlara vermeyi teklif ettiğinin" ortaya çıkması da bu konuda izlenen politikalara işaret ediyor.

Taşınmazlarla ilgili yeni tazminat davaları gelebilir.

  Rum önerilerini bir paket halinde Türkiye'nin önüne koyan Fin önerisi, Maraş gibi ancak kapsamlı bir çözümün parçası olarak ele alınabilecek bir konunun ısrarla gündeme getirilmesi ile dikkat çekiyor.

ASAM Kıbrıs Uzmanı Sema Sezer, Maraş konusunun, artık AİHM'deki gelişmeler nedeniyle "kapsamlı bir çözüm çerçevesinde varılacak uzlaşmayla egemenliğin devrinden" öte sonuçlar doğurmaya başladığını söylüyor. Sezer, Maraş'taki taşınmazların tamamının, KKTC Mahkemelerinde belgeleriyle tespit edildiği üzere Türk vakıflarına (Lala Mustafa Paşa ve Abdullah Ağa) ait olduğuna işaret ediyor.  Sezer, "Ancak, Rumlar, İngiliz yönetimi döneminde Vakıf hukukuna aykırı bir şekilde ve sahte yöntemlerle bu Vakıf mallarını üzerlerine geçirmiş, üstelik AİHM'de Türkiye'den tazminat ve mallarının iadesi talebiyle dava konusu yapmıştır" tespitinde bulunuyor.

AİHM'in sonbaharda açıklaması beklenen Arestis Davası'nın bu konuda emsal oluşturacak önemli bir pilot dava niteliğinde olduğunun altını çizen Sezer,  AİHM'deki süreçle birlikte değerlendirildiğinde, Finlandiya önerisi doğrultusunda Maraş'ın BM denetiminde açılmasının; bir çözüme gerek kalmaksızın önce Rumların bu taşınmazlara yerleşmesini, sonra da mülkiyet davaları yoluyla Vakıf mallarına sahip çıkmalarını beraberinde getireceğine vurgu yapıyor.

  Türkiye'ye istihbarat darbesi vurulacak

  Sema Sezer, Magosa Limanı'nın AB ya da BM denetimine verilmesinin askerî ve istihbarat açısından ağır sonuçları olacağını ifade ederek, " Türk Barış Kuvvetleri'nin ikmal ve lojistik ihtiyaçları için Magosa Limanı'nı kullanmaktan mahrum bırakılması, Rumların Türkiye'nin Ada'daki askerî varlığı ve imkânlarının kısıtlanması amaçlarına hizmet edecektir" diye konuşuyor. Sezer, BM denetiminin gerçekleşmesi halinde, gelecekte BM Güvenlik Konseyi'nin alacağı kararlar çerçevesinde, Magosa Limanı'nın yabancı savaş gemileri ve uçakları tarafından kullanılması gibi gelişmelerin gündeme gelmesinin de sürpriz sayılmaması gerektiğini söylüyor.

  Sema Sezer, Ek Protokol'ün uygulanması ve limanların açılmasının, KKTC açısından ekonominin giderek Güney'e kaymasına da sebep olacağının altını çiziyor. Sezer, protokol'ün uygulanması halinde, Türkiye ile KKTC arasında gümrük birliği olmaması ve KKTC'nin doğrudan ticaret imkânına sahip olmaması nedeniyle KKTC ile ticaret ve yatırımın rasyonel olmaktan çıkacağını belirtiyor. Sezer, bu durumda Türkiye dışında diğer ülkelerle deniz ve hava ulaşımı olmayan KKTC'nin, giderek Rum ekonomisine daha bağımlı olacağını kaydederek, "En kötüsü de bir anlamda Türkiye tarafından ambargo uygulanır hale gelecektir" uyarısında bulunuyor.

  Rumlar Ceyhan'dan pay almak istiyor

  ASAM Uzmanı Sema Sezer, limanların açılması halinde Rum yönetiminin Ceyhan bölgesinden dünya pazarlarına dağıtılacak petrolün taşınmasında da en büyük payı alacağını vurguluyor. Sezer, Rumların tanker taşımacılığında dünya sıralamasında 6. durumda olduğuna dikkat çekerek, Türkiye'nin Rum gemilerine kısıtlamalarını sürdürmesi halinde ise Rum denizcilik sektörü için önemli bir darbe alacağını ve gümrük birliğinin sağlayacağı avantajları kaybedebileceğini belirtiyor.

 

http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=942&Itemid=26

 

"Tayyip ananı da al git"

Gökçe Fırat

 

 

Tayyip Ananı da Al Git!

 


Kader yılına doğru

AKP iktidarı Şemdinli’den sonra ikinci büyük tertibini de gerçekleştirdi: Danıştay’a baskın!..

Ve yine Şemdinli’de olduğu gibi suçu Ordu’nun ve ulusal güçlerin üzerine yıkmaya çalıştı.

Şemdinli’den sonra Danıştay tertibini anlayabilmek için Türkiye’nin siyasal gündemini biraz daha ayrıntılı analiz etmeye çalışalım. Çünkü tertip ancak bu çerçeve içinde tüm çıplaklığıyla görülebilecektir.

Önümüzdeki bir yıl Türkiye’nin tüm kaderini ve belki de geleceğini belirleyecek bir dönem olacak.

Şu üç önemli tarihi alt alta yazalım:

1- 30 Ağustos 2006:
Ordu komuta kademesinde değişiklik ve yeni Genel Kurmay Başkanı’nın belirlenmesi

2- Nisan/Mayıs 2007:
Cumhurbaşkanlığı seçimi

3- Kasım 2007:
Seçim

Görüldüğü gibi önümüzdeki bir yıl içinde yeni Ordu Komutanı, yeni Cumhurbaşkanı ve yeni hükümet belirlenecektir.

Böylesi bir siyasal tabloya çok önemli bir etkeni daha ilave edelim; ABD’nin İran’a saldırı hazırlıkları ve bu saldırı hazırlıkları içinde Türkiye’ye biçtiği rol.

AKP köşeye sıkıştı

Sıkışan AKP şu noktaları aşmak zorundadır.

1-) 30 Ağustos’tan önce Ordu’yu pasifize etmek zorundadır. Öylesine bir ortam yaratmalıdır ki Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığını engellesin.

Çünkü Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığı ile birlikte PKK’ya karşı inisiyatif Ordu’ya geçecek, PKK’ya yönelik büyük temizlik harekâtı ile birlikte AKP de zemin kaybedecektir.

Özellikle AKP’nin ABD desteği bitecektir. Böylesi bir siyasal tabloda Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını zorlaması düşünülemez.

Bu nedenle AKP kurmayları 30 Ağustos’tan önce böylesi bir girişime engel olmanın yolunu araştırmaktadır.

2-) İkinci önemli tehdit Cumhurbaşkanı Sezer’in tavrıdır. Sezer’in tavırlarından ürken AKP kurmayları Sezer’in çevresini boşaltmak ve onu köşesine çekilmeye zorlamak istemektedirler.

Burada özellikle son dönem gelişen İlhan Selçuk-Sezer görüşmesi AKP’lileri tedirgin etmektedir.

Ancak onları tedirgin eden sadece Sezer’in sürece el koyması değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet ekibinin de içinde bulunduğu bir “darbe” kokusu almıştır AKP’liler. Böylesi bir oluşumu da bertaraf etmek istemektedirler.

3-) AKP kurmayları aynı zamanda CHP’nin artan ve doğru bir mevziye doğru kayan muhalefetini kesmek istemektedirler. Çünkü böylesi bir muhalefeti sürdüren CHP önemli ölçüde etkin olabilecektir.

Kaldı ki CHP’nin sine-i milet tartışmalarında önemli bir nokta AKP içindeki muhalefettir. AKP liderleri kendi milletvekillerini toplamış ve onları CHP’nin sızdırmaya çalışacağı virüse karşı uyarmıştır.

Çünkü CHP sistemi kilitlerse ya da sine-i millete dönerse CHP’yi takip edecek 82 AKP’li vekil bulunmaktadır.

4-) Demirel siyasete hazırlanmaktadır. Demirel’i bu girişimden vazgeçirmek gerekmektedir.

İlk defa AKP bu kadar köşeye sıkışmıştır.

Bu süreçte AKP’nin arkasında bir AB ya da ABD motivasyonu da yoktur. Bugüne kadar kendi tabanını ya da geniş kitleleri “AB sürecini baltalamayalım” ya da “ABD’yle ortaklığı bozmayalım” argümanları ile ikna eden AKP artık bu şansı da bulamamaktadır.

AKP’nin önündeki üç seçenek

İşte bu sıkışma noktalarını alt alta koyan AKP kurmayları bir karar vermek zorundadır.

Verilecek karar üç şıklıdır.

1-) AKP, Cumhuriyet rejimi ile zıtlaşmayı bırakacaktır.

Özellikle türban konusunda geri adım atacaktır. Ancak bu da yeterli değildir Tayyip Erdoğan’ın yerine başka birini Cumhurbaşkanlığına göndermeyi de kabullenecektir.

AKP’liler tarafından bu formül “teslimiyet” formülü olarak görülmektedir. Fehmi Koru gibi bazı akıl hocaları ve Ahmet Taşgetiren gibi bazı deneyimli isimler AKP liderliğini rejimi daha fazla zorlamaması konusunda uyurmaktadırlar.

Ancak hakim olan anlayış AKP merkezindeki küçük bir grubundur. Bu grup “teslimiyet” seçeneğini düşünmemektedir.

2-) İkinci seçenek AKP’nin teslim olmak yerine “rest çekmesi” ve erken bir seçimle halk desteğinin kendi arkasında olduğunu göstermesidir.

AKP açısından bu seçenek oldukça öne çıkmıştır. Ancak olası bir seçimde istenilen oranda oyu alamamak da vardır. Bu nedenle erken seçim resti çekilecek olsa bile seçimdeki olası muhalifleri güçsüz düşürmek, tasfiye etmek gerekmektedir.

3-) Üçüncü seçenek ise AKP’nin “zorlama”sıdır.

Rejim karşısında geri adım atmamak ve benim arkamda halk oyu var demek. Ama böylesi bir stratejinin sonunun istikrarsızlık, kriz ve en sonunda darbeye kadar gidebileceği görülmektedir.

Tertip ekibi

İşte Danıştay tertibi böylesi bir analiz içinde yerine oturabilir.

AKP açısından en muhtemel ve en az zararla atlatılacak seçenek ikinci şıktır.

Danıştay tertibi de bu ikinci şıktaki muhalefeti engellemek için yapılmıştır.

Tertibi düzenleyenler doğrudan Başbakanlık’ta üstlenmiş Tayip Erdoğan’a tesir eden danışman kadrosudur.

Bu kadronun başını Cüneyt Zapsu-Ömer Dinçer Kürt-İslamcı grubu çekmektedir.

Destekçilerinden öne çıkan bir diğer isim Şeyh Said’in torunu Dengir Mir Fırat’tır.

Tertibe alet olan ve bu şıkkı seçen önemli isimlerin başında İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu gelmektedir.

Cemil Çiçek de destekçilerdendir.

Danıştay tertibini düzenleyen bu ekibe dikkat çekmek isteriz.

Bu ekip AKP içindeki radikal Kürt-İslamcı ekiptir.

Normal bir işleyişte tasfiye edileceklerini bilmektedirler.

Şemdinli tertibini de aynı ekip gerçekleştirmişti. Şemdinli’de planları alt üst olduktan sonra Cumhuriyet rejiminin bu isimleri de görevden alacağını çok iyi bilmektedirler.

Bu nedenle AKP açısından bile büyük bir kumar olan tertip stratejisini uygulamaktadırlar. Bu marjinal grup Başbakanı da tümüyle etkisi ve denetimi altına almıştır.

Başbakanın Cumhurbaşkanlığı hırsı, kavgacı yapısı ve iktidardan düşme korkusu onu bu ekibin güdümüne iyice sokmaktadır.

Tertipçilerin hedefleri

Peki bu tertip etibinin Danıştay Saldırısı ile gerçekleştirmek istediği nedir?

Saldırının hemen ardından Başbakan Yardımcılarından Mehmet Ali Şahin’in “sürprizlere hazır olun” açıklaması ve Başbakan’ın “Bu komplonun içinde Deniz Baykal da var” açıklaması olayın planlı bir tertip olduğunu gözler önüne sermektedir.

Burada tertipçiler “bir taşla birkaç kuş” vurma peşindedirler.

Bu hedefleri şöylece sıralayabiliriz:

1-) 30 Ağustos öncesinde Ordu’nun prestijini sarsmak ve soruşturmayı tıpkı Şemdinli’de olduğu gibi komuta kademesi ile ilişkilendirmek.

2-) AKP tertip heyeti Muzaffer Tekin üstünden ordu ve siyaset yapılanmasına şu şekilde uzanmayı hedeflemiştir. Burada sanıldığı gibi asıl hedef ulusalcılar değil, Cumhuriyet, Demirel, Baykal ve Sezer’dir.

Tertipçiler Muzaffer Tekin üzerinden Doğu Silahçıoğlu’na ulaşmayı hedeflemişlerdir. Böylelikle Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Cumhuriyet’in önemli yönlendiricilerinden olan Doğu Silahçıoğlu’na saldırarak hem Cumhuriyet gazetesi vurulacak, hem Sezer pasifize edilecek, hem Demirel kenarda tutulacak, hem de Deniz Baykal’a sessiz dur uyarısı yapılacaktır.

Burada kilit isim Muzaffer Tekin değil Doğu Silahçıoğlu’dur. Doğu Silahçıoğlu üzerinden Demirel, CHP ve Cumhurbaşkanına uzanan büyük bir komplo kurulmuştur.

3-) Fakat tertip bununla sınırlı değildir. Emniyet İstihbaratı ve MİT soruşturmanın mevcut ordu komuta kademesine ulaştırılması için de hazırlık yapmıştır.

Burada ise muhtemel bağlantılar Aytaç Yalman üzerinden Yaşar Büyükanıt olacaktır.

4-) Muzaffer Tekin ismi hedef alınarak aynı zamanda ulusalcılara bir komplo kurulmuştur.

Ordunun doğal destekçisi olarak görülen ve AKP’nin yıkılışında etkin rol almak isteyen ulusalcı kesimler hep birlikte tutuklanacak ve seçim sürecinde hapiste tutulacaktı.

5-) Burada TÜRKSOLU’nun hedef olarak en baş köşeye oturtulması ise TÜRKSOLU’nun artan etkisi nedeniyledir.

Son dönem tüm önerileri ses getiren, ses getirmenin ötesinde uygulanmaya başlanan TÜRKSOLU da tecrit edilmek istenmiştir.

Ancak tertipçiler bu hedeflerinde başarılı olamamışlardır.

Tertipçiler Başbakanı ipe gönderecek!

Başarısızlığın en önemli nedeni tertipçilerin çok geniş bir hedef belirlemesidir. Bu kadar çok ve birbirinden bağımsız hareket eden, hatta bir kısmı birbirini suçlayan kesimlerin aynı komploda harcanması tertipçilerin kör derecesinde telaşlı davrandığını göstermektedir.

Bunun dışında tertipçiler Türkiye’nin siyasal gelişme çizgisini de okuyamamaktadırlar.

Nitekim cenazelerden sonra çıkan tablo Türkiye’nin gerçek tablosudur.

Bir yanda Cumhuriyeti savunan başta Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı kurumları, CHP ve ulusal güçler bulunmakta, diğer yanda ise cenazede yuhalanan bir AKP.

Bu tabloyu AKP kendisi yaratmıştır.

Bu tabloyu bir komplo kurarak, sorumluluğu ulusal güçlere yıkarak değiştiremezler.

Nitekim tüm komplo teorilerine ve basının muazzam desteğine karşın Cumhuriyetçi güçler tereddüde dahi kapılmamıştır.

Tertipçiler sormaz ama aklı başında olan AKP’liler şu soruyu soracaktır: Bu tertiple AKP; Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı ve muhalefet karşısında daha güç bir duruma düşmüştür.

Ve Başbakan’ın tavrı göstermektedir ki bu yolda devam edecektir.

Cumhuriyetle ve kurumlarıyla kavga ederek bir yere varılamayacağını Menderes’ten öğrenmesi gereken Başbakan kendi idam fermanını yazmaktadır.

Bu gidişle sonu ip olacaktır.

AKP’nin bu gidişi hayra alamet değildir.

Uyarması bizden...

 

http://www.turksolu.net/108/basyazi108.htm

 

 

İsrail Seninle Gurur Duyuyor!

 

 

Simon Peres niçin Tayyip Erdoğan’a hayran

 

Tüm dünya kamuoyu İsrail’in Lübnan’ı işgalini ve katliamlarını nefretle kınayarak izliyor. Mazlumların emperyalizm ve Siyonizme kini ve savaşma azmi artıyor. Türkiye’de bu hisler çok daha güçlü ortaya çıkıyor. Sağlı sollu tüm partiler “taban” dedikleri Türk Milleti’nden kopmamak için bu konuda genellikle hümanizmin ötesine geçmeyen kınama açıklamaları yapıyor.

ABD’nin asla izni dışına çıkamamış siyaset kurumunun halkı kandırmak için ortaya serdiği klasik bir oyundur bu. Türk Milleti İsrail’e düşmandır. Ama bunlar düşman olamaz. O yüzden görüntüyü kurtarmak zorundadırlar.

Bu kukla oyununu bırakırsak ve İsrail’in en azılı Siyonistlerinden bakan Simon Peres’in açıklamalarına kulak verirsek, sadece Türkiye için değil, “Büyük Ortadoğu” dedikleri bölge için çok açık bir gerçeği hemen görebiliriz.

AKP’li milletvekili ve hükümet üyelerinin timsah gözyaşlarına kanmayın. Bakın Peres ne diyor: “Türkiye’de AKP’nin iktidar olması hem İsrail için hem de dünya için çok büyük bir fırsattır. AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a İsrail olarak hayranız. Teşekkürlerimizi iletiyoruz.”

Bu kadar basit. Peres AKP hükümetinin ilk aylarında da “AKP bizim için Türk lokumu” demişti. Bu sözleri ise Lübnan’ın güneyinde Kana Kasabası’nı İsrail kasapları bombaladıktan ve 50’ye yakın çocuğu katlettikten hemen sonra söylendi.

Rastlantı değil...

 

İsrail’e en dost hükümet

AKP iktidarına İsrail ne kadar hayran olsa yeridir. Çünkü AKP iktidarı, Türkiye Cumhuriyeti’nin İsrail’le en sıkı ilişkiler kuran, askeri, ekonomik ve siyasi her alanda işbirliğinin geliştirildiği ve en son İsrail’in Lübnan işgalinde olduğu İsrail politikalarına Türkiye hükümetinin en çok angaje edildiği bir dönemin sorumlusudur.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde İsrail’e en çok resmi gezi AKP döneminde gerçekleşmiştir. En çok bakan, başbakan ve resmi heyet AKP iktidarı döneminde İsrail’e gitmiştir. Yine İsrailli bakan, başbakan ve cumhurbaşkanlarının Ankara’ya en çok geldikleri dönem AKP iktidarı dönemidir.

AKP’nin TBMM’de büyük bir çoğunluğunu ele geçirdiği son dönemde tarihimizde ilk defa Meclis’te “Türk-İsrail Dostluk Grubu” kurulmuştur. 160’ı aşkın “İsrail Dostu”yla en kalabalık dostluk grubunu AKP’li milletvekilleri kurmuştur.

Devam edelim.

AKP iktidarı sayesinde İsrail sermayesi ilk defa Türkiye’de stratejik kaynaklara el koymuştur. AKP iktidarı sayesinde İsrail’in satın aldığı Türk toprakları ve gayrimenkulları kat kat artmıştır.

Ve tüm bunlar ne zaman oldu? İsrail’in Filistin’e en vahşice saldırdığı dönemde bu “hayranlık duyulacak büyük dostluk” inşa edildi. Filistin direniş liderlerinin suikastla katledildiği, Arafat’ın zehirlenerek şehit edildiği, Filistin mülteci kamplarında İsrail’in büyük katliamlar gerçekleştirdiği ve İsrail’in Filistin topraklarını duvarlarla bölüp, yeni işgallere giriştiği bir dönemde, Tayyip Erdoğan Peres’te ve İsrail devletinde “hayranlık” uyandıracak bir “bölgesel liderlik” örneği ortaya koydu.

Aslında sadece AKP’ye değil, Türkiye’de gerici siyasi akımın tüm geleneğine ABD ve İsrail çok şey borçludur. Bugünden geçmişe tek tek örnekleri sıralayalım.

AKP Yahudi sermayesinin bekçisi

Gericiler gözlerini kısıp, tüm dünyadaki Siyonist komplodan bahsetmeyi, uluslararası Yahudi sermayesinin başımıza ördüğü çoraplardan bahsetmeyi çok severler.

Meğersem bu arka sokak tüccarlarının tüm derdi Yahudi sermayesinin desteğiyle biraz da kendi ceplerini doldurmakmış.

AKP iktidarı sayesinde adeta masal kahramanı gibi adından o çokça bahsedilen “uluslararası Yahudi sermayesi” Koç’u, Sabancı’yı veya herhangi bir yerli acentayı da aşarak tüm endamıyla Türkiye’nin içine girdi.

AKP iktidarının ekonomideki en kahramanca (!) ve şiddetli olarak verdiği mücadele, dünyaca meşhur Yahudi tefecisi Sami Ofer’i Türkiye’ye usulsüz ihaleler, kamu teşekküllerinin kanunsuz hisse satışları kanalıyla sokmak oldu. Yasalara karşı amansız bir mücadele veren Tayyip Erdoğan ve Kemal Unakıtan, bu talancı Yahudi sermayesine karşı çıkanları, “ırkçı ve antisemitist” olmakla suçladı.

Böylelikle on binlerce Müslümanı “helal sermaye, faizsiz kazanç, İslami kalkınma” palavralarıyla kandırıp dolandıranlar, Türkiye’ye Yahudi sermayesini fiilen, aracısız ilk sokan “kazanç ortakları” olma şerefine ulaştı. Sadece İsrail devleti değil, Yahudi sermayesi de sizinle gurur duyuyor.

 

Sınırlar İsrail’e, Telekom CIA-MOSSAD’a

Bu kadar yeter mi?

Yetmez. Siyonistin hayranlığını kazanmak için daha çok hizmet gerekir.

Devam edelim.

Bugün İsrail Lübnan’da bu kadar kolay katliamlar düzenliyorsa nedeni Suriye birliklerinin ABD ve tüm Batı dünyasının baskılarıyla Lübnan’dan çıkarılmış olmasıdır. Bu dönemde Abdullah Gül, Beşar Esad’ın kulağını çekip, akıllı olması için uyarmak gibi büyük bir misyon üstlenmişti. Washington, Tel Aviv ve Şam arasındaki “mekik diplomasisi” başarılı oldu diyebiliriz. Bugün Lübnan İsrail’in saldırılarına karşı korunmasız. Suriye de saldırılacak ülkeler sırasına girdi.

Ama AKP iktidarının İsrail’e hizmetleri bunlarla da sınırlı değil. Bilindiği gibi Lübnan’dan Suriye’yi çekilmek zorunda bırakan olaylar dizisi Hariri isimli Batı ve İsrail yanlısı bir sermaye babasının öldürülmesiyle başlamıştı. Lübnan’da Soğuk Savaş döneminden kalma, Batı tarafından örgütlü işbirlikçi ve Ortadoğu’nun genel nüfusuna aykırı etnik gruplar Hariri lehine, Suriye aleyhine gösterilere başlamış, Müslüman Arap nüfus ise karşı gösteriler yapmıştı.

Ama Hariri ailesine en ballı başsağlığı taziyesini yine AKP sundu. İsrail-ABD-İngiliz sermayesine paravanlık eden Hariri’nin Oger firması AKP sayesinde, Türkiye’nin en büyük ve en kârlı kamu kuruluşuna, Telekom’a el koydu.

Bu özelleştirmenin ekonomik yağma olarak ihanet kısmını bir tarafa bırakıyoruz. Sadece istihbarat anlamında AKP’nin, CIA ve MOSSAD’a ne büyük bir hizmet yaptığını daha geçtiğimiz haftalarda gazetelere yansıyan küçük bir haber ortaya çıkarıyor. Telekom’da çalışan 10 İngiliz, ajanlık suçlamasıyla gözaltına alındı.

Artık her gün ortaya çıkan Türk Ordusu’nun komutanlarına yönelik tele-kulak skandalları, suçsuz insanlara “telefon kayıtları” vesilesiyle komplolar düzenlenmesi olayları Türkiye için olağan olaylar haline gelmiştir. Sadece İsrail değil, CIA ve MOSSAD da sizinle gurur duyuyor.

Bu arada AKP’nin Türkiye-Suriye sınırlarını mayın toplama adı altında İsraillilere teslim etmek istemesini de hatırlatalım.

İsrail daha ne ister?

 

İsrail ile AKP ortak Filistinli toplama kampı kuruyor

Daha fazlasını da ister? İsrail’in istekleri bitmez. Ve AKP’nin tüccar kafalı olmakla övünen Başbakanı ve bakanları da bu isteklere hemen atlar.

Tayyip Erdoğan’ın son İsrail gezisinde imzalanan ve “büyük ticari proje”, “bölgesel barışın güvencesi”, “Türkiye’nin liderlik misyonu” olarak adlandırılan anlaşma bunlardan biri. İsrail Filistin’i parça parça işgal ederken, halkını da kendi topraklarında duvarlar örerek hapsediyor.

Tayyip Erdoğan ise bu duvarların çevireceği bir “serbest ticaret ve sanayi bölgesi”nde İsrail-Türk sermayesinin ortaklığıyla İsrail ile Filistin arasında “ekonomik ve ticari ortaklık temelinde barış köprüsü” kurmak hayalleri kuruyor.

Açıklama bu yönde. Ama gerçek ne?

İsrail Filistin halkından gasp ettiği topraklarda Filistinlileri karın tokluğuna işçi (ya da köle diyelim) olarak çalıştıracağı kârlı çalışma kampları kurma derdinde. Kendi güvenliğine çok düşkün olduğu için Filistinli işçileri Tel Aviv’de Kudüs’te görmek istemiyor. Ve bu toplama kampına bulduğu en iyi ortak Tayyip Erdoğan.

Kendisinin Filistinlileri de ikna edeceğini umuyorlar. Filistinlilere AKP eliyle İsrail’den gelecek barış ve özgürlük ancak böyle olur. “Serbest ticaret ve sanayi bölgesinin” duvarlarına da büyük harflerle şu sloganları yazsınlar: “Arbeit macht frei”, “Kazancımız faizsiz ve helâldir.”

Arafat’ın ölümüne sevinen “Müslümanlar”

Arafat’ın ölümüne dünyada en çok kimler sevindi?

Hatırlayalım. Bush bunu terörizmi kapatacak yeni bir dönemin başlangıcı olarak adlandırdı. ABD’ye göre zaten dünyadaki tüm Ulusal Kurtuluş Hareketleri ve liderleri teröristtir. Zamanında Atatürk için de ABD gazeteleri ve devlet adamları “eşkıya” derdi.

Arafat ölünce İsrail resmi bayram ilan etti. Sokaklarda Siyonistler dans etti.

Türkiye’de ve tüm Müslüman dünyada ise halk adeta Filistin direnişinin adı haline gelmiş Arafat için yas tutarken, bir büyük dış politika atılımı için daha heyecanlanan Abdullah Gül tıpkı Bush gibi sevincini saklayamadı. “Bundan sonra barış için daha uygun bir ortamın ortaya çıktığını” duyurdu.

Barış dedikleri, teslimiyet ve esaret. Arafat yaşarken gerçekten de buna asla boyun eğilmeyeceği ortadaydı. HAMAS ve El Fetih gerginliğine bu yüzden İsrail gibi en çok AKP sevindi. HAMAS lideri Türkiye’ye çağrıldığında Tayyip Erdoğan ABD ve İsrail’deki efendilerini kızdırmamak için kendisinden köşe bucak kaçtı. Dünyaya da “Biz Hamas’ı terörizmden vazgeçirmek için çağırdık” dediler. Kendi tabanlarına ise yüzsüzce İslamcı bir Filistin iktidarını destekledikleri propagandasını yaptılar. Sonunda yine İsrail’i memnun etmeyi başardılar.

K. Irak’a girmek “delilik”, Lübnan’da İsrail emrine girmek “fırsat”

AKP’nin İsrail için yapabileceği daha ne kalmış olabilir diyenler biraz beklesin.

AKP’nin kalan son bir hizmeti var: AKP İsrail için paralı askerlik yapmak için fırsat kolluyor.

İsrail her gün tepeden Lübnan’a bomba ve füze yağdırıyor. Ancak karada Lübnan işgali tıkanmış durumda. ABD’nin Irak’ta yaşadıkları İsrail’i oldukça korkutmuş gibi. Hizbullah direnişi kolay bir İsrail zaferinin bu sefer mümkün olmadığını açıkça gösteriyor.

 

Ateşkes olsun olmasın tartışması buradan kaynaklanıyor. İsrail’in Lübnan’ı işgal edemeyeceği ortaya çıktı. ABD önderliğinde uluslararası bir gücün Lübnan’ı işgal etmesini istiyor. ABD buna dünden razı. Ama önce Güney Lübnan’daki halkın tamamen katledilmesini veya göç ettirilmesini istiyor. Lübnan’da ortaya çıkan yeni Arap direnişinden onlar da korkuyor. Bu yüzden Bush ve Rice İsrail’e ateşkese kadar biraz daha vakit vermek gerektiğini savunuyor. Tüm Batı dünyası Arap direnişine karşı İsrail’in düzenleyeceği soykırım için verilen bu süreyi onayladı. BM zaten Irak işgalinden önce tarihin çöplüğüne atılmış bir sahtekarlık anıtı haline gelmişti. Şimdi ise İsrail katliamlarını resmi onaylayan mercii durumunda.

Türk askerine ve milletine haince saldıran ABD ve İsrail uşağı PKK teröristlerine karşı K. Irak’a girmeyi “delilik” ve “duygusallık” addeden AKP, ABD ve İsrail’in Lübnan’a Türkler uluslararası güç olarak girsin teklifine büyük bir sevinçle evet dedi.

Zaten İsrail’i tüm laf ebeliklerine rağmen bir kez bile Lübnan saldırılarından dolayı kınamayan AKP, kendisine biçilen yeni görevi memnuniyetle kabul etti.

Bush-Olmert’in güvendiği savaş gücü AKP

İşte AKP için “bölgesel liderlik” fırsatı doğdu. İsrail’in paralı askeri olarak Arap direnişine karşı Türk çocukları Güney Lübnan’a sokulacak. Hem Tayyip Erdoğan hem de Abdullah Gül buna ilkesel olarak onay verdiler. Hatta Tayyip Erdoğan heyecanla Blair ve Bush’la konuyla ilgili görüşmelere başladı.

İşte Cüneyt Zapsu’nun ABD’de bahsettiği “kullanılma fırsatı.” Hem “ecdadımızın, Osmanlı’nın topraklarına gidiyoruz” palavralarıyla iki yüzlü propaganda da yapabilirler.

Oysa Hizbullah ve Filistin sözde “barış gücüne” tamamen karşı. Gelenlerin bedel ödeyeceklerini açıkça duyurdular. Bu gücün amacı Güney Lübnan’ı İsrail’in güvenliği için işgal etmek olacak. İsrail Lübnan’daki Arap direnişinden böyle kurtulmayı hayal ediyor. ABD ise Lübnan’dan Suriye’ye sıçramayı planlıyor. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan BM kararı olsun gidelim diyor. Hiç merak etmesin. Irak’ın işgalini gecikmeli olarak onaylayan BM bu sefer erkenden Lübnan’ın işgali için karar verir.

ABD ve İsrail’in uluslararası gücü bu kadar çok istediği bir dönemde, Tayyip Erdoğan bu işgal gücüne “barış gücü” adı vererek hemen gönüllü yazıldı. İsrail’in yeni katliam sorumlusu Başbakan Olmert en çok güvendiği kişilerden birinin Tayyip Erdoğan olduğunu açıkça söyledi. “Barış gücü” dediklerinin ne olduğunu da gizlemeden ortaya koydu:

“… Türk hükümetine çok güveniyoruz. Güney Lübnan’a BM kararıyla yerleşecek güç, savaşçı birliklerden oluşmalıdır. İçinde Fransa, İngiltere, İtalya, Türkiye ve Avustralya yer alabilir. Onlar gelir gelmez ateşi kesebiliriz.”

İşte Tayyip Erdoğan’ın çokça bahsettiği ateşkes ve barış gücü çözümü budur. İsrail için “savaşçı birlikler” Lübnan’ı işgal edecek. İsrail’in 60 yıldır ezemediği Arap direnişi böylelikle bölgenin 1. Dünya Savaşı’ndan kalma eski sömürgeci güçleriyle ezilecek. Türk askeri ise kendi ülkesini de bölecek olan Rice’in bahsettiği “Yeni Ortadoğu Düzeni” için gurkalık yapacak. Zaten Tayyip Erdoğan dememiş miydi: “Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı biziz.” Şimdi yaptıkları da tüm Ortadoğu’yu parçalamak olan bu projeye taşeronluk.

Olmert Lübnan’a NATO’nun gelmesini isterken, Tayyip Erdoğan “PKK’ya karşı Türkiye’nin güvenliğini NATO sağlasın” dedi. Aynı günlere rastlayan bu demeçlerdeki paralellik rastlantı değil. Türkiye değil tüm Ortadoğu’yu NATO kanalıyla ABD-İsrail işgali altına almak istiyorlar.

Bölücülüğü azdırıp, Türk askerini PKK’nın önüne canlı hedef gibi atan AKP iktidarı, bu sefer Mehmetçik’i ABD- İsrail ordusunun emrine verip kurban etmek istiyor. Eğer bunu gerçekleştirebilirlerse sadece ABD ve İsrail AKP’yle gurur duymaz, İsrail’deki işgalci Yahudiler ve ABD’nin emperyalizmin tehlikeli yönlerinden korunan tüm vatandaşları da sonsuz vefa borcu hisseder.

Yahudi Cesaret Ödüllü tek başbakan

Tayyip Erdoğan ise İsrail’e bu kadar hizmetten sonra emeklilik hayatını belki de İsrail’de devam ettirmek istiyordur. Vahdettin İngiliz gemisiyle Malta’ya kaçmıştı.

Amerikan Yahudi Konseyi’nden Yahudi Cesaret Ödülü olan “Davut Boynuzu”nu alan sadece Türkiye’den değil, tüm Müslüman dünyadan tek devlet adamı Tayyip Erdoğan’dır. Bir gün İsrail’e gidip, orada yaşamak zorunda kalırsa İsrailliler kendisini omuzlarına alıp: “İsrail seninle gurur duyuyor” diye karşılayabilirler.

Tabii hâlâ sığınabilecekleri bir İsrail kalır mı bilemeyiz. Onu da Ortadoğu halklarının mücadelesi tayin edecek. “Yahudi cesareti”ne karşı bizlerin cesaretinin mutlak ağır basacağını düşünüyoruz.

ABD’nin ikiz çocukları: İsrail ve Yeşil Kuşak

AKP şahsında iktidar olan Kürt-İslamcılar, tarikatlar ve aşiretler koalisyonuna dayanmaktadır. Bu güçler hem Türkiye’yi onursuzca ABD ve İsrail’in kuklası yapmakta hem de çeşitli mitingler düzenleyerek Filistin halkı için timsah gözyaşları dökmektedirler.

Gerçek Müslümanlar artık bu oyuna gelmesin. Gericilerin tüm tarihinin emperyalizme ve Siyonizme uşaklık tarihi olduğunu görmek, zulme gerçekten karşı çıkmak için şarttır.

AKP’yi yoldan çıkmakla suçlayan SP, BBP gibi Kürt-İslamcı güçlerin küçük kalmış partileri, Türk halkında ABD ve İsrail’e karşı yükselen kini sömürmek istiyorlar.

Oysa bunların tümünün mayası aynıdır. Geldikleri yer de, geçmişte yaptıkları da, gelecek de gidecekleri yer de ortaktır.

Türkiye’de gericiliğin Batı emperyalizmine hizmeti ve Türk Milleti şahsında tüm mazlumlara ve Müslümanlara ihaneti İstiklal Savaşı’ndan günümüze sabittir. Osmanlı’nın İngiliz ve Hıristiyan uşağı son halifesi ve şeyhülislamı abdestli mi öldüler bilemeyiz. Ama “gavur”ların hizmetleri için önlerine attıkları son kemikleri kemirerek Türkiye dışında öldükleri bilinen bir gerçek. Yine de Vahdettin hepsinin “kahramanı”dır.

İngiltere yerini ABD’ye bıraktı. ABD ve İsrail’e uşaklık söz konusu olunca gericilerin bambaşka hizmetleri ve ABD’ye vefa borçları vardır. Türkiye’de Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı gerici hareket Menderes döneminde ABD sayesinde yeniden dirilmiş, yok olmak üzere olan tarikatlar serpilmiş ve sonunda iktidar olmuşlardır. Aynı Menderes İsrail’in kanlı lideri Gurion ile gizlice görüşen ve Türkiye’yi İsrail politiklarına ilk bağlayan sağcı-gerici siyasetçidir.

ABD’ye çıraklık yılları boyunca sürekli Atatürkçülere, devrimcilere ve milliyetçilere saldıran gerici hareketin beslendiği odaklar hep aynıdır. Sağ iktidarlar döneminde kanları bitlenir. Komünizme Mücadele Dernekleri, Milli Görüş hareketi, komando ve mücahit kampları hepsinin mezun olduğu Amerikan okuludur.

Rastlantı değildir. Türkiye’nin bağımsızlığı için İkinci Kurtuluş Savaşı başlatan devrimci gençler, aynı zamanda Filistin’in Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın da Türkiye’deki tek dostlarıydı. Devrimci gençlere CIA ve MOSSAD emrinde saldıran “mücahitler” ise “İslam” adına ABD ve İsrail’e hizmet etmeyi o yıllarda öğrenmişti.

Tayyip Erdoğan’ın “hocası” ve kimilerine göre “anti-siyonist” olduğu için devrilen Erbakan AKP’den çok önce “İsrail ile Ticaret ve Askeri İşbirliği Antlaşması” imzalamıştı. Milli Görüş geleneği devam ediyor. Hocası, Tayyip Erdoğan ile gurur duyabilir. Filistin’i susuzluğa mahkum eden İsrail’e ta Manavgat’tan su taşımak fikri Erbakan’ındı. Ama uygulama fırsatını Erdoğan ele geçirdi.

Bakın Abdullah Gül, ABD gazetesi Washington Post’a gençlikte Milli Görüş’ten aldığı terbiyeyi nasıl özetliyor: “Benim neslimin kalbinde ABD hep insan hakları ve demokrasinin koruyucusu olarak yer almıştır. Ortadoğu’ya çözüm getirebilecek tek süper güç olarak lütfen harekete geçin.”

Senin neslin keşke Deniz Gezmiş’in nesli gibi cesur olup Filistin’e gidebilseydi. Deniz Filistinli gerillalara Türk Milleti’nin desteğini sunarken, sen de bugünleri beklemeden İsrail ordusuna yazılırdın.

Böylelikle gericilerin yıllardır devam ettirdiği bu iki yüzlü politika rezilliğini midemiz bulanarak izlemek zorunda kalmazdık.

Aslında sadece Türkiye’de değil tüm mazlum Müslüman dünyasında geçerli olan bir Siyonist-gerici kardeşlik ilişkisinden bahsediyoruz. Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin Müslüman dünyasında milliyetçi ve devrimci Ulusal Kurtuluş Hareketlerine saldırmak için kullandığı değişmeyen iki beslemesi vardır.

Bunlardan biri Ortadoğu’nun hançer gibi kalbine saplanan ve tüm halklara saldıran kukla İsrail’dir. Diğeri ise devrimci, antiemperyalist milliyetçilik hareketlerine karşı örgütlenen gerici hareketlere dayanan Yeşil Kuşak projesidir.

Arap birliğinin ve milliyetçiliğinin lideri Nasır’ın birleştirdiği Mısır’a ve Suriye’ye İsrail, ABD ve Batı silahlarıyla saldırırken, içte Batının yarattığı “Müslüman” Kardeşler örgütü terör eylemleri düzenliyordu. İngiltere’den ABD’nin devraldığı Müslüman dünyadaki gerici işbirlikçi gelenek, İsrail’in aslında kardeşidir.

Arap dünyasında milliyetçi ve ilerici gelenek çok güçlenemediği için, Soğuk Savaş bitince milliyetçi direnişin içinde Batıya cephe alan tek tük İslamcı örgütler de yer aldı. Ancak Türkiye’de böyle tek bir istisna göremezsiniz. Türkiye’deki gericiler çok kan dökmüştür. Ama katlettikleri istisnasız Atatürkçü, ilerici, devrimci, antiemperyalist, ABD ve İsrail karşıtı aydınlar olmuştur. ABD’nin ve İsrail’in önünde hep hazır ola geçerler.

Yine de dini açıdan mutlu olabilirler. Suudi Arabistan’ın en yüksek Vahhabi şeyhi Abdullah Bin Cebren fetva vermiş. Hizbullah İslam karşıtıymış. Sünnilerin Hizbullahı kınaması gerekiyormuş. İsrail’e karşı Hizbullah’ın eylemlerine Müslümanlar asla destek vermemeliymiş. İran’ın provokasyonlarına gelinmemeliymiş.

Söz konusu olan emperyalizme hizmet olunca en “katı” gericiler bile uşaklık fetvası verecek bir “ilmi kaynak” bulur. Bazen mezhep farkı bahane olur, bazen halifeye biat etmek gerekçedir.

Türkiye’deki Nakşi şeyhleri ve Nurcu baronlardan da fetva bekliyoruz. İsrail uşaklığını ve paralı askerliğini caiz kılın.

 

http://www.turksolu.org/113/ozsoy113.htm

 

AKP SORUNU VE TAYYİP BEYİN SONU!

Yazar Mehmet DENİZ (Mili Cozum Dergisi)

Bu Hükümet Düşecek mi?

 

 

Mahir Kaynak bir açıkoturumda şunları iddia etmişti: iskele Sancak'ta konuşan eski istihbaratçı Prof. Mahir Kaynak, bundan sonra süreçle ilgili şok iddialarda bulunmuş ve bu hükümetin zorla düşürüleceğini söylemişti. Mahir Kaynak: Türkiye'de Başbakan Erdoğan, ülkeye başbakan olarak getirilirken eşi yeni başörtülüydü. Türkiye'de bu iktidar gidecektir. Sorun iktidar değildir. Bundan sonra iktidara gelecek ilk iktidar da başörtüsünü sorununu çözecektir. Türkiye'de başörtü sorunu sunidir." Demişti.

Bugün hiç kimse bu hükümetin siyasetini tartışmıyor. İktidarın geldiği dönemde dünyada iktidarda olanlar bugün tamamen iktidarı kaybetti. Almanya, İtalya'da ve İslam ülkelerinden bazılarında iktidarlar değişti.

"Türkiye'de iktidarı halk seçer, halk getirir halk götürür" derseniz sorun yoktur. Ama ABD dahil hiçbir ülke kendi iç dinamikleri ile iktidara gelmez. Burada hükümeti istifaya zorlayacaklar ya da başka şeyler olacak demişti."

28 Şubat Sırları ve Recep Tayyib'in "Sırçalanması"

Sizlere şimdi aktaracağım olayları bana nakleden, uzun yıllar Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görev yapmış ve görev yaptığı her kademede, statü ve rol'ünün bütün gereklerini fazlasıyla yerine getirmiş seçkin bir Türk Subayı. Benim de, ender arkadaşlarımdan biri. İşte onun iki anısı:

"27 Şubat günüydü, çok değer verdiğim bir büyüğüm bana telefon ile ulaştı ve

"Komutanım, fakirhanemize gelebilir misiniz; hoca efendinin (Necmettin ERBAKAN) bir müşkülü var" dedi.

Saat 17:30 civarında arkadaşımın bürosundaydım. Büroda Erbakan'ın çok güvendiği milletvekillerinden biri de vardı. Selamlama, hal hatır sormadan sonra konuya girildi.

28 Şubat günü yapılacak MGK toplantısı öncesi Erbakan'a ulaşan bazı bilgiler ortaya konuldu ve değerlendirmem soruldu.

Kendilerine kısaca değerlendirmemi yaptıktan sonra, ana hatları ile şunları söyledim.

  • Çevik BİR bu olayın beyni değildir, esas beyin Ahmet ÇÖREKÇİ'dir. Çevik BİR, mükemmel bir maşadır. Bedeli mukabilinde 'her şeyi' yapan bir tıynettedir.
  • Sizleri yıkmak için kullanılan malzemenin kaynakları iki çok değerli (!) milletvekilinizdir. Birincisi A.G; ikincisi A.L.Ş.
  • Bu gelişmelerin birinci sebebi; 'Laik' düzenin korunması değildir. İstanbul Dükalığı'nın Anadolu Kaplanları karşısında zorlanmaya başlamasıdır.
  • İkinci sebebi; kurmuş olduğunuz 'havuz sistemi', 'rantiye'yi' rahatsız etmiştir. Rantiye sülüklerinin yaşaması için, devletin onlara borçlanması gerekmektedir. Türkiye'nin baronu, bu borçlanmalar yolu ile İLLUMİNATİ'ye yıllık olarak 75 milyar dolar aktarmaktadır. Havuz bu işi zorlaştırmıştır.
  • Üçüncü sebebi; gündeme getirilen 'kesintisiz eğitim' aslında Türkiye'nin orta tabakası ile fakir kesiminin, yüksek öğrenim yapmasını engellemenin diğer bir yoludur. Bu oyuna gelmeyin. Bunun için, konuyu dayatan Türk Silahlı Kuvvetler üst yönetiminin malum kesiminden bir şeyler isteyin.
  • Bu nedenlerle, bu geceden bir 'Basın Toplantısı' metni hazırlayın. Bu metinde, hükümetin T.S.K.'nın bazı unsurları tarafından 'tehdit' edildiğini beyan ederek, hem HÜKÜMET'ten hem de MİLLETVEKİLLİĞİ'nden İSTAFA'nızı açıklayın.
  • Yarınki MGK'da, T.S.K.'daki cuntanın dayatmaları gündeme gelirse siz de şunu teklif edin; 'Hükümetimiz, kesintisiz eğitim için, M.E.B bütçesine bütçede verilen ödenek kadar bir ek ödenek ilave edecektir, bu konuda T.S.K.'nin duyarlılığı da dikkate alınarak Savunma Sanayi Fonu'ndan % 20 kesinti yapılarak, bu kesinti M.E.B bütçesine aktarılacaktır.
  • Son günlerde, T.S.K.'de 'emir-komuta' zinciri dışına çıkarak T.S.K.'ni çok başlıymış gibi gösteren, 'demokrasi' dışına çıkan, haddini aşan, yasa tanımaz bazı generaller hakkında Yüksek Askeri Şura'nın yarın toplanarak haklarında gerekli işlemi yapması sağlanmalıdır.
  • Eğer bu teklifleriniz onaylanırsa yola devam edin, HAYIR denilirse, MGK toplantısına bir sonraki gün devam edilmesi kararını verip çıkın ve Basın Toplantısı yaparak, daha önceden hazırladığınız metinle hükümetin İSTİFA'sını açıklayın.
  • Eğer MGK'da dümen suyuna girerseniz, sonunuz olur ve sizin yerinize onların emirlerini yapacak birileri bulunur. Direnir ve istifa ederseniz, tek başınıza iktidar olursunuz.

Bu dediklerimin aksi yapıldı, bu olaylar onların sonu oldu; Türkiye için de en büyük felaketin yolu açıldı."

Deneyimli ve emekli subayımızın bu tespit ve tavsiyeleri, zahiren ve milli bir hükümeti kurtarma penceresinden çok doğru ve değerli görüşleridir. Ama evrensel siyaset ve yüksek strateji açısından yanlış ve tehlikelidir. Ve Erbakan Hoca, geçici ve küçük parti hesaplarını değil, kalıcı ve büyük ülke çıkarlarını tercih etmiştir. Çünkü malum ve mel'un merkezlerin Erbakan'ın bir şekilde İktidardan uzaklaştırılmaması durumunda, "Bünyesindeki Milli ekiple, kirli cepheyi çatıştırmak suretiyle ordumuzu yıpratma ve Türkiye'nin yıkılışını kolaylaştırma hıyanetlerini" sezmiş hükümetini ve partisini feda ederek, ülkeyi ve geleceğimizi koruma feraset ve fazileti göstermiştir.

Diğer olay da, RTE ile ilgiliydi.

"RTE hakkında Devlet Güvenlik Mahkemesi devreye girmişti, yine aynı arkadaşım beni bürosuna davet etti. Beni, şu an AKP'nin milletvekili olan RTE'nin avukatı ile tanıştırdı.

Avukat bana, "RTE'yi nasıl kurtarabiliriz?" diye sordu. Ben de araştırmam gerektiğini söyledim. Kısa bir araştırmadan sonra RTE'nin mahkûm olması için Kürt Baron'un 1 trilyon 250 milyar TL, yardımcısı ve Ermeni dönmesi bir Büyükşehir Belediye Başkan'ın da 750 milyar TL'lik bütçe oluşturduklarını öğrendim. İki gün sonra, malum avukatla aynı büroda buluştuk ve kendilerine şunu ilettim:

2 trilyon 100 milyara bu iş biter. Parayı bulun, dediğim kişilerle temasa geçin, RTE'ye hiçbir şey olmayacak.'

Bu sözlerim üzerine malum avukat boynuma sarıldı ve akla gelmeyecek dualarla bana dualar etti. Aradan 10 gün geçmişti ki, arkadaşım beni yine bürosuna çağırdı ve;

"Komutanım hiç ses çıkmadı, neler oluyor sizce?" dedi.

Avukat arkadaşını aramasını söyledim, o da dediğimi yaptı. Telefon konuşmasını bana dinlettirecek şekilde telefonu ayarladı. Karşısına çıkan avukat arkadaşıma şunları söyledi:

"Vazgeçtik, Allah'ın takdirine sığınıyoruz. Böylesi daha iyi".

Arkadaşım bana şaşkın ifadelerle bakarken ben gülümsüyordum. Şaşıran arkadaşıma şunu söyledim.

'Demek ki dış güçler, RTE'yi tek başına iktidara getirmeye karar verdi. Milletvekili olmak istiyorsan tam zamanıdır. Sıralamaya bakmadan aday ol!'

Arkadaşım, bana: "çok zalimsin. Bu nasıl bir değerlendirme" deyince, 'Milletvekili Genel Seçimleri'nden sonra görüşürüz', deyip oradan ayrıldım. Görüşemedik, çünkü dediğimi yapmış ve milletvekili olarak TBMM'ye girmişti..."

İşte sizlere 28 ŞUBAT gerçeğinin bir kesiti...

Bir hayal aleminde küresel çetenin reisine sormaya başladım: Dünyayı nasıl yönettiklerini anlatmak istediğini söyledi. Basit bir soruya cevap veren bir insanın edasıyla konuşmaya başladı:

Aslında yönlerimiz çok basit. Saat yönünde dönen bir dişliyi düşünün. Eğer siz hareketin bu yönde olmasını istemiyorsanız. Dişliyi ters yöne zorlarsınız. Oysa biz bu dişlinin yanına uygun başka bir dişli koyarız ve hareketi saatin ters yönüne çeviririz. Yani var olan gücü değiştirmek yerine onun potansiyelini kendi istediğimiz yöne çevirir ve kullanırız. Milliyetçiyi ülkesi aleyhine kullanmak, dindara inançlarının yasakladığı şeyleri yaptırmak sosyalisti kapitalizmin en uç çizgisinde kullanmak mümkündür. Biz bu dişlileri belirler ve onları devreye sokarız. İşimiz bir mühendisinkine benzer ve bu nedenle bizim toplum mühendisliği yaptığımızı söylerler. Bizim için insanların bir şeye inanması yeterlidir ve bu inancın niteliğinin hiçbir önemi yoktur. Uygun dişliler aracılığıyla hareketi istediğimiz yöne çeviririz. Mesela siz PKK ile mücadele ettiniz, büyük bedeller ödediniz ama sonunda bizim önceden planladığımız kürt oluşuma razı oldunuz 1980'de dünyanın en bağımsız ülkelerinden biri idiniz ama daha fazla bağımsızlık isteyenlerin gayretleri ile global dünyanın bir parçası oldunuz. Şu anda islam dünyası inançları için mücadele ettiğini sanıyor ama bu inancın bir şiddet ve nefret kültürüne dönüşmesinden başka bir sonuç elde edemiyor. Dünya üzerindeki sol hareketi, onu bir düşüce akımı olmaktan çıkarıp şiddet kullanan solcular bitirdi. Bunları biz gerçekleştirdik.

Öyleyse siz dünyayı kapitalizm ve onun temsilcisi ABD adına yönetiyorsunuz?

Bugünkü sistem tarihi bir aşamadır ve sonu da yaklaşmaktadır. Şu anda yaşadığınız büyük çalkantı bir modelin oluşumunun doğum sancılarıdır. Biz hiçbir düzenin ve düşüncenin ebedi olmadığını biliriz. İnsanlığın geleceği konusunda iki hakim düşünce vardır. Birincisi dindarlarca ya da Marksistler gibi determinizmi savunanlarca ileri sürülen görüş. Buna göre gelecek insanların iradeleri dışında kendi dinamikleriyle oluşacaktır. Biz ise geleceğin insan aklının bir ürün olduğunu düşünür ve bu geleceği inşa ederiz dindarların bundan rahatsız olması gerekmez Yaratan bizleri kullanarak kendi projesini yürütmektedir.

Bugün gördüğümüz krallar, başkanlar, diktatörler, kurtarıcılar neyin nesi oluyor?

Bunlar bizim kullandığımız dişlilerdir ve toplumun dinamiklerini istediğimiz yöne çevirirler. Düşüncemizi eyleme geçirecek gücü nerden bulduğumuzu merak edeceğini biliyorum. Bizimle birlikte hareket eden yönetimde söz sahibi olan kişiler vardır. Ama bunlar şatafatlı bir hayat süren krallar ya da şöhretli önderler değildir çoğu zaman arada sırada bu rolü oynamak zorunda kalan üyelerimiz bundan pek hoşlanmazlar.

Kime bağlısınız? İllimünati. Mason ya da dini bir mezhebin uzantısı mısınız?

Biz taraf değil tarafların yaratıcısıyız.

Bugün dünyayı birkaç kere yok edecek üstelik bunları çevreye ve kendilerine zarar vermeden gerçekleştirecek teknoloji ve silahlara sahip olanlar varken kendinizi nasıl güven içinde hissediyorsunuz? Biz ne bir ekibiz ne de bir örgüt. Biz insanların içlerinde var olan bir cevheri temsil ediyoruz.

AKP, RTE ve Onun arkasındaki "Artık Bilinen" Güçler

1-Şemdinli'de TSK'yı karalamak ve halkla karşı karşıya getirmek istemişler, bu sebeple ordu mensuplarını orduyu sabotajcı, suikastçı.,. Zalim görüntüsü ile özleştirip terörü meşrulaştırmaya çalışmışlardır.

2-Danıştay 2. Daire'ye başörtüsü konusundaki kararından ötürü sindirme ve korkutma yöntemi kullanarak saldırı düzenlenmiştir. Böylece başörtüsü kararı cezalandırılmıştır.

3-RTE, AKP'nin ve AKP'li bir Anakent Belediye Başkanı'nın desteklediği emekli bir Albay Mit müsteşarı yapılmak istenmiş bu sebeple bir grup oluşturulmuş bizzat RTE'nin yerine oynanan Anakent  Belediye Başkanının mali destekçisi izlenimini veren bir grup yakalanmış oluşum maalesef kasıtlı bir şekilde TSK'ya mal edilmeye çalışılarak AKP'nin iç hesaplaşması örtülmek istenmiştir.

4-Atabeyler Gerilla Grubu Baskını, işe AKP'nin yıpranmış inandırıcılığını yitirmiş ve artık siyasi ömrünün bittiğini anlaşılmış başbakanı ve onun kara kutusu Zapsu'yu M. Ali Erbil üzerinden kurtarmayı amaçlamıştır.

Ayrıca Şemdinli ve Danıştay'da meydana gelen olaylarda tek devlet ve tek millet yapısını muhafaza kararlılığını, Laik ve Demokratik Cumhuriyeti İngiliz güdümlü hilafet devletine dönüştürmeme azmini ortaya koyan Türk Silahlı Kuvvetlerini sindirme ve yıpratma da asıl hedef olarak belirlenmiştir.

Emniyet Genel Müdürlüğü, İktidar Partisinin Kolluk Gücü Haline mi Getiriliyor?

Koltuk hırsına kendilerini adayan iktidarın hırsına yetişmek istercesine yenik düşen birkaç yetkilisinin talimatı ile hareket eden Emniyet Genel Müdürlüğü ve Türk Polis teşkilatına böyle giderse Türk Milletini değil "AKP'nin polisi" diyebiliriz.

AKP'nin muhalifi isimlere karşı yürütülen araştırmalar. Emniyet istihbarat ve Polis Teşkilatını yıpratacak hale gelmiştir.

Başbakan'ın İsparta İl Kongresi'nde EGM'nin AKP'nin muhallilerine karşı yürüttüğü araştırmaları kastederek "Zamanı geldiğinde biz de konuşacağız, şimdi sabrediyorsak bir sebebi var" şeklindeki tehdidi iktidarın ve Başbakan'ın EGM'yi adeta bireysel güvenlik örgütü gibi kullanma güdüsünü yansıtıyordu.

Anka Kuşu Hareketi olarak öncelikli olarak Başbakan RTE, elinizdeki kartlarımız açmanızı sabırla bekliyoruz. İçinde çamaşırlarımız olan bir küçük çantamız hazır, umarız söyledikleriniz altında kalmazsınız.

Türk polis teşkilatının şerefli mensupları sinesinde çıktığınız Türk Milletine olan yükümlülük ve sorumluluklarınızı birkaç makam sevdalısı için unutarak, EGM'ni AKP'nin Başbakan'ın danışmanlarını belediye başkanlarının, Milletvekillerini özel örgütüne dönüştürülmesine önce siz karşı çıkmalısınız.

EGM'nin bazı birimlerini ve üst düzey yöneticilerinin TSK'ya AKP'nin muhaliflerine karşı faaliyet içinde olması kabul edilemez. Atasözlerimizi hatırlayınız.

EGM, AKP'nin Talimatları ve Başbakanın İsteği Üzerine TSK'ya Savaş Açamaz!

Şemdinlideki provakasyon ihanet Danıştay katliamı, son olarak Atabey Provakasyonu ile EGM ve TSK'nın gücünü ve itibarını AKP adına AKP'nin dış destekçileri adına sıfırlama kullanılmaya çalışılıyor.

EGM TSK'nın düşmanı, TSK'da EGM'nin düşmanı haline sokulamaz!

TSK'nın artık dış güdümlü bir iktidar olduğu belgelenen AKP iktidarının karşısında yıpratılmasına alet olmak İngiliz, ABD, Fransız ve İsrail gibi devletler adına Türk Vatanı'na saldırmakla eş anlamlıdır.

TSK'ya açılan savaş Türkiye'ye ve Türk Milletine açılmış bir savaştır. Küresel oyunun karşısında durabilecek milletinin sinesinden çıkmış Türk Ordusunu oyunun parçası haline getirmek isteyen koltuk sevdalılarının hırsına, Türk Polis Teşkilatı alet edilemez.

EGM'nin dış milliyetçi tarikatçılığı ve bölgesel milliyetçiliği tetikleyen, geliştiren, besleyen bir mihrak haline gelen AKP ile ilgili elinde biriken dosyaları yargıya teslim etme zaman gelmiştir.

Başbakan R.T. Erdoğan Yunan Gizli Servisi'nin Elemanı Gibi Davranamaz!..

AKP iktidarının ve arkasındaki dış güçlerin içeride TSK'yi yıpratma ve sindirme, provoke etme gözden düşürme etkinliklerine denk düşen bir dış gelişmede Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan ve bir süredir devam eden gerginliktir.

Türkiye-Yunanistan gerginliği de TSK'yı dışarıdan yıpratma ve saldırgan gösterme, içeride ise gözden düşürmeyi amaçlamaktadır.

TSK'ya karşı hem içeride hem de Yunanistan aracılığı ile dışarıda yürütülen faaliyetlerin odak noktasında AKP iktidarı, yaşananlara, seyirci kalan her fırsatta Türk Ordusu'nu hedef gösteren, Başbakan, Dış işleri Bakanı, İç İşleri Bakanı ve maalesef Meclis Başkanı Arınç bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere soru ve sorun çok. Burada en kötü ihtimallerden birisi EGM'nin başka ülkenin gizli servis elemanı ya da gizli servisince kullanılma ihtimali olduğu iddia edilen siyasi seçkinlerin bireysel örgütü haline gelerek Türk Devleti'nin kontrolünden çıkması durumudur.

Adı konulmamış bir asimetrik savaş yaşıyoruz. Bu savaşta bizi yönetenlerin bir kısmının düşmanın adamı olma ya da onlar tarafından kullanılma iddiası var. Tüm yaşananları akıl süzgecinden geçirdiğinizde duygularının ve hırsının kölesi olmayanlar "bu ihtimalde yüksekliği" görüyor.

Hepimiz, hepimizin varlığını hedef alan son gelişmeler ve gerginlikler için Başbakan'dan açıklama bekliyoruz!. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanlık koltuğuna oturarak ulaşılabilecek en şerefli makama gelmiş Başbakan'a Türk Devleti'nin ve Türk Milleti'nin her şeye vakıf olduğunu, elindekilerin onlarca kere sağlamasını yaptığını hatırlatarak son kez soruyoruz.

  • Hukuken Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanısınız. Ancak politikalarınız, yaptıklarınız karşısında, siz Türkiye'nin Başbakanı mısınız?
  • Etrafınızdaki kadroya bakınca "karanlık ilişkileriniz" var mı?

Türk Milleti'ni gerilime taşıyan demeçlerinizi sonuçlarının Türkiye'den ziyade başka devletlerin işine yaraması nedeniyle soruyoruz. Bir başka ülkenin gizli servisi veya çalışanları ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden itibaren birlikte misiniz?

Türk Ordusu'nu yıpratma çalışmalarına çanak tutan bazı EGM mensuplarının yetkilerini aşmalarına ses çıkarmayarak "Türk Polis Teşkilatını AKP'nin bir kolu haline getirmekle ısrarlı mısınız?"

Size bağlı çalışan bir özel örgüt var mıdır? Soruyoruz ve uyarıyoruz.!


Son gelişmeden gerginliklerin ve hükümet icraatlarının bilgi altyapısı oluştuğunda, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere; bazı bakanlar, bazı milletvekilleri ve bazı üst düzey bürokratlar, yabancı bir ülkenin gizli servisine çalıştıkları iddiasıyla ya da cürmü meşhut ile gözaltına alınıp tutuklanabilir.

Bizden hatırlatması"

 

http://www.millicozum.com/content/view/696/32/

 

AKP Kürt-İslam devleti istiyor

Türkiye Güneş Ayas

Türksolu Dergisi

 

Hüseyin Çelik Türklükten neden rahatsız

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik “Herkes Türküm andı içmemeli.” diyerek kendi emrindeki okullarda “Türküm, Doğruyum...” biçimindeki andın söylenmesine karşı çıkmış. Gerekçesini kendi ağzından dinleyelim: “Öğrenci Türk değilse Türküm demesi yalan. Arkasından doğruyum diyor. Bir önceki yalanından dolayı ikincisi de yalan oluyor.”

Buradaki imayı anlamamak mümkün mü?

Türk devletinin kuruluş temeli, ırka dayalı olmayan bir Türk milliyetçiliği, yani Atatürk ilkeleri. Ama Hüseyin Çelik’e göre bu, vatandaşı yalancı olmaya zorlayan bir dayatma.

Yine Hüseyin Çelik’in atadığı Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Şaban Şimşek’in “yazışmalarda Türk milleti ve Türk devleti gibi ifadeler kullanmayalım. Çünkü Türkiye bir mozaiktir” demecini de aklımızda tutalım.

Hüseyin Çelik’in Türklük alerjisinin nedenini anlamak için iki şeye bakmak gerek. Bir; Hüseyin Çelik kimdir? O’nu AKP’ye getiren siyasal serüvende neler var?

İki; AKP ne türden bir İslamcı partidir? Bunu da kurucu Genel Başkanı Tayyip’in kendi ağzından ifade ettiği idelojisinden, önde gelen isimlerinin yaşam öyküsünden ve şimdiki faaliyetlerinden anlayabiliriz.

Said-i Kürdi aşığı Milli Eğitim Bakanı

Önce Hüseyin Çelik’le başlayalım. Van milletvekili Hüseyin Çelik Said-i Kürdi’nin takipçilerinden, Yeni Asya ve Zaman gazetesinin yazarlarından. Bakın Said-i Kürdi’den nasıl bahsediyor:

“Eğer Cumhuriyetin başında Bediüzzaman dinlenseydi, bugün ülkenin durumu hiç de bu durumda olmazdı. Maneviyattan yoksun olarak yetiştirilen Doğuluların Kürtçü, Batılıların da Türkçü olmamalarını beklemek iyimserlik olur.”

Burada Kürtçülüğü eleştiriyor görünen Çelik bir zamanlar Med Zehra Grubunun da başkanı. Med Zehra Nurcuların Kürt İslamcı kanadı. Said-i Kürdi’nin de büyük düşü olan Kürt İslam devletini kurmayı amaçlıyor. Bu grup Hizbullah içinde çalışıyor. Ancak birden olanlar oluyor ve Hizbullah ile Zehracıların arası açılıyor. İşte gazetelerde dehşetle okuduğumuz domuzbağı haberleri, örgütiçi infazlar burdan kaynaklanıyor. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in bir çok arkadaşı bu infazlar sırasında Hizbullah tarafından bir örgüt içi hesaplaşmada öldürülüyor.

AKP iktidarının çıkardığı “Eve dönüş” yasasıyla salınanların büyük kısmının Hizbullahçı olduğunu hatırlayın. Yine Hüseyin Çelik’in kitabında AKP kurucusu Av. M. Ali Bulut’un Hizbullah’ı aklayan sözlerine yer verdiğini ve Bulut’un Hizbullah terör örgütü sanıklarının Ankara 2 No’lu DGM’de görülen davalarında savunmalarını üstlendiğini de bir kenara yazın.

Nurcu Bakana göre Atatürk yedi düveli yenmemiş

Devam edelim; infazlardan sonra Hüseyin Çelik kurtuluyor ve hemen Fethullah’a sığınıyor. Bundan sonra o bir Fethullah’çıdır. Fethullah’ın okullarının reklam kampanyalarına çıkar, Fethullah’ın DGM’deki yargılaması başladığında ilk karşı çıkanlardan biri olur.

Hüseyin Çelik yalnız Türklüğe değil Atatürk ilkelerine de karşıdır. O’na göre 10 Kasım anmaları “ilkel kabilelerin tapınmaları”na benzemektedir, saygı duruşunda bulunmak ise “yatırdan bir şey istemek” gibidir. Türkiye’de Atatürk’ün manevi kişiliği “ancak kanunlarla korunabilmektedir.” Yoksa halkın sevgisi samimi değildir. Çelik Türk milletinin verdiği Kurtuluş Savaşı’na bile inanmamaktadır:

“Milli mücadelede Atatürk yedi düveli denize döktü diye körpe beyinlere telkinde bulunursanız... İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların hiç de ordularla, silah zoruyla çıkarılmadıklarını öğrendikleri zaman milli mücadele şaibe altında kalmaz mı?”

Milli Eğitim Bakanı’nın nasıl birisi olduğu az çok ortaya çıktı. Bir seneden beri yaptığı icraatı da hep birlikte izliyoruz. YÖK’e ve üniversitelere düşmanlık, türban, İmam Hatip kışkırtması ve kadrolaşma. Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir “imamlaşma” yaşandığını bilmeyen kalmadı ama bir “Kürtleşme” yaşandığını da söylemek gerek. Bakanlık yazışmalarından Türk sözcüğünü kaldırmak isteyen müsteşar Şaban Şimşek’i de aynı Hüseyin Çelik atamadı mı?

Türk kimliğini hedef alan Türkiyeli tartışmasının açık bir demagoji olduğu ortada. Türk kimliğini ortadan kaldırmak isteyenler yerine Türkiyeliliği değil bölücü etnik kimlikleri koyuyorlar. Bunun ardında ise tam anlamıyla ırkçı niyetler var. Bu kadronun hakim olduğu bakanlıklarda adeta Türklere yönelik bir etnik temizlik yaşanıyor.

Abdülkadir Aksu’nun İçişleri Bakanlığı süresince Vali atamalarında kendi etnik kökeninden gelen insanları vali yapmak için ne kadar titiz (!) davrandığı biliniyor.

Dengir Mir Mehmet Fırat’ın Mersin’deki nüfus yapısını Türkler aleyhine değiştirmek için oynadığı oyunlar gazetelerde alenen yazılıp çiziliyor.

Hilafet Ordusu hortladı

Boşuna söylemiyoruz, bunlar bir Hilafet rejimi kurmak istiyorlar. Hilafet rejimi ise şeriatla sınırlandırılamaz. Amaç Türk milletini parçalamak, yok etmek ve emperyalist Batıya teslim etmektir. Kuvayı Milliyecilerin Kurtuluş Savaşı’nda karşılarında buldukları Hilafet Ordusu tam da böyle bir güçtü. Zaten Atatürk’ün gayrımeşru saydığı Osmanlı’nın Hilafet rejimi de mütarake döneminde üç kurum etrafında örgütlenmedi mi? İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Teali-i İslam Cemiyeti ve Kürt Teali Cemiyeti. Bunların üyeleri daha sonra Yunan Ordusunun yedek kuvveti olarak Hilafet Ordusu’nu kurmadılar mı?

Cumhuriyet’ten sonra Atatürk bunları 150’likler listesine koyup kapı dışarı etmedi mi, kapı dışarı edemedikleri Şeyh Sait, Derviş Mehmet gibiler gibi ayaklanmadılar mı, ayaklananları Atatürk İstiklal Mahkemelerinde astırmadı mı?

AKP iktidarı Atatürk’ün yıktıklarının hortlamış halidir. Onda biraz İngiliz muhipliği, biraz Kürt Tealicilik, biraz da Tealii İslamcılık vardır. Ancak soyda süreklilik esastır.

Gözünüz “Türkiyeli” görsün!

Dengir Mir Mehmet Fırat’ın Kürt İslamcı Şeyh Sait’in torunu olduğunu herhalde bilmeyen kalmamıştır.

Tayyip’in Başdanışmanı olan Cüneyt Zapsu da aynı soydan. Bakın Tayyip bilmem kaç senedir kimden akıl alıyormuş: Cüneyt Zapsu’nun dedesi Abdürrahim Zapsu Kürt-Talebe Hevi Cemiyetinin 18. Kurucu üyesi. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin 51. üyesi. “Kürdistan’da Kürtlerden başka hiçbir millet yoktur” sözüyle ünlü. Dikkat edin, “Kürdistanlı” değil “Kürt”!

Cüneyt Zapsu’nun sahibi olduğu şirketin yöneticilerinden biri Kürt Teali Cemiyeti’nin Başkanı Seyit Abdülkadir’in torunu, Cemiyetin ikinci başkanının torunu ise aynı şirkette üretim müdürü.

Bakın ve gözünüz “Türkiyeli” görsün. PKK’nın önde gelen adamlarından Yaşar Kaya Başbakanın başdanışmanını anlatıyor: “Tayyip Erdoğan’ın ABD gezisinin düzenleyicisi ve sözcüsü, bebekliği dahil elimizde büyümüş Cüneyt Zapsu. Zapsu soyadına bizim okurlar pek yabancı değil. Musa Anter’in kayınpederi, Said-i Kürdi’nin dostu, Abdürrahim Zapsu’nun torunu. Laleli’deki evinde en son kiracı bendim. Cüneyt dedesinin yazdığı koskoca “Memae Alan” destanı ile Kürtçe şiirlerinden seçeceği bir dosyayı Tayyip’e hediye etse, ben çok memnun olacağım.”

Rezalete bakar mısınız, PKK’nın önde gelen adamlarından biri Cüneyt diye hitap ettiği başdanışmanı araya sokarak Başbakanı “kafalamaya” çalışıyor. Tayyip de dünden razı. Bakmayın siz Türkiyeli diye bağrınıp ırkçılığa karşı çıktığına. Tayyip’in yanından hiç ayırmadığı üç danışmanı da nedense “Türkiyeli” falan değil “Kürt”. Ömer Çelik, Egemen Bağış ve Cüneyt Zapsu.

Tayyip Erdoğan:

“Kürtler isterlerse ayrılabilirler”

Tayyip’in güvenilir Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen de tam Tayyip’in istediği türden bir “Türkiyeli”. “Türk adı ile anılmaktan haya duyarım” diyor.

Görüyor musunuz demagojinin altından neler çıktığını. Irkçılığa karşı çıkmak adına Türkiyeliliği savunanların bütün uygulamaları ırkçı uygulamalar. Biz bunlara itiraz edip “insanların kökenine bakılmasın, Türkiye’de yaşayan herkes anayasaya göre Türktür, gerisini kurcalamayın” dediğimizde “yok efendim, Türk ırkından olmayanlara Türk denmez Türkiyeli denir” diyenler meğer ne kadar da ırk meraklısıymışlar. Baksanıza kendi Bakanlıklarına ve Belediyelerine hiç Türk sokmayacak kadar titizler.

Peki bunların arkasında hangi ideoloji var bilmek ister misiniz? O’nu da Tayyip Erdoğan anlatsın:

“Resmi ideoloji ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da milli bütünlüğü koruması mümkün değildir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. ‘Türkiye Türklerindir’ gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir. ... Ülke içinde yaşayan bazı grup insanlar milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse onun kararını yine halk verecektir. Örneğin Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz diyebilirler. Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şeyler yapılabilir. Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse, böyle bağımsız bir yapıyı kurma kudretleri varsa kurarlar... Ümmetin içinde zaten Hıristiyanın Yahudinin olması söz konusu değil. Ama bu ümmet, Hıristiyanla da, Yahudi’yle de kendi hukuk kurallarını belirleyerek yaşayabilir.”

Zaten bizim “Türkiyeliler!”in en iyi becerdiği şey en koyu şeriatçı olup da “Hristiyan”la ve “Yahudi”yle en iyi dost olmak değil mi? O 27 etnik kimliği yaratanlar da, kullananlar da onlar değil mi?

Türk vatanı anlamına gelen Türkiye sözcüğünü kullanıp “Türkiye Türklerin değildir” gibi komik laflarla Tayyip’in neyi amaçladığını pekala biliyoruz. Merak ettiğimiz şey şu; “Türkiye”li Tayyip memleketine gittiğinde taraftarları kendisini neden herkes gibi “Türkiye seninle gurur duyuyor”diye değil de “Potamya seninle gurur duyuyor” diye karşılar? Bilen varsa anlatsın da biz de öğrenelim!

Güneş Ayas

http://www.turksolu.org/44/ayas44.htm

 

AKP'nin PERDE ARKASI

Yazar Milli Çözüm Araştırma Ekibi   

 

Karasinekler, iltihaplı yaraları arayıp kondukları gibi, Siyonizmin süvarileri de makam ve menfaat düşkünlüğü dışa vurmuş tipleri bulup, onları kendi milletine ve ülkesine karşı kullanmakta ustalaşmıştır. ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz de (aslen Yahudi olup Siyonizmin Türkiye ve Ortadoğu stratejisti) Refah Partisi İstanbul Beyoğlu İlçe Başkanı Tayyip Erdoğan'ı keşfetmesinden sonra Erdoğan malum medya marifetiyle toplum gündemine taşınmış, İlçe Başkanlığından İl Başkanlığına, oradan belediye başkanlığına ve derken Parti kurulup başbakanlık adaylığına varan hızlı yükseliş tirendi başlatılmıştır. Erdoğan'ın Abramowitz'le Kasımpaşa'daki özel bir vakıfta başlayan tanışıklıkları, belediye başkanı seçilme öncesi ve sonrası Belediyenin Florya tesislerindeki görüşmelerle devam etmiş, ardından Tayyip Erdoğan'ın Amerika ziyaretleri yoğunlaşmıştır. İlk defa 17-21 Nisan 1995'te başlayan, daha sonra 17-22 Kasım 1996, 20-23 Aralık 1996, Cezaevine girmeden hemen önceye rastlayan 1 Mart 1998 ve yine 16 Temmuz 2000 tarihlerinde tekrarlanan ABD gezileri bunların bazılarıdır.

 

Tayyip Erdoğan'ı Belediye makamında 15 Ekim 1996 günü ziyaret eden Abramowitz'in "Siz İstanbul'u yönetip yıldızınızı parlatabildiğinize göre, Türkiye için de çok şey yapabilirsiniz!..." sözleri basında yer almış ve "Tayyib'in bazı şartları kabul etmesi halinde, ABD'nin kendisini başbakanlığa hazırlayabileceği mesajı" şeklinde yorumlanmıştır. Hatta o günlerde bazı gazeteler "Abramowitz Erbakan'ın yerine Tayyib'i hazırlıyor" manşetlerini atmıştır.

Abramowitz ise zaten bu gerçeği çok önceden ve Ertuğrul Özkök'ün köşesinden şöyle açıklamıştır:

"Evet, kravatlı ve daha şehirli kılıklı görünen Erdoğan'ı Erbakan'a tercih ederiz"[

Bilindiği gibi her olayın bir görüneni var, bir de derinliği!... Temel fizik kuralıdır, "derinlik kolay oluşmaz, zaman gerektirir!"

Şimdi AKP'ye derinlemesine bir bakalım. İlk göze çarpan ilişki, Korkut Özal-Tayyip Erdoğan ilişkisi. Gözü keskin insanlar, AKP üzerindeki Korkut Özal hakimiyetini açıkça görebilir. İşte  ilginç ve esrarengiz danışman ve gizli kabine bakanı (!)  Cüneyt Zapsu'ya bakın. Beynelminel ve önemli bir adam. Tayyip Beyin danışmanı, Korkut Özal'ın da bir numaralı adamı. Korkut Özal'la Cüneyt Zapsu'nun birlikteliklerini anlamak için, Demokrat Parti'yi hatırlamak yeterli. Zapsu, Korkut Özal'ın Demokrat Parti Başkanlığı döneminde, O'nun Genel Başkan Vekilliğini yapmıştı.

Peki Mücahit Arslan ismini hiç duydunuz mu? AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan'ın oğlu. Eğer hükümetle bir işiniz varsa ve işinizin görülmesini istiyorsanız, tek adres olarak Mücahit Arslan gösteriliyor. Bu zat "olsun" dedi mi, hükümette olmayacak işiniz yokmuş! Bu kadar etkili olan Mücahit Arslan Tayyip Bey'in "kare aslarından" biri. Yine  ilginçtir, Tayyip Bey'le Mücahit Arslan'ı tanıştıran isim de Korkut Özal'mış. Dikkat ederseniz bu kişiler Hükümet üzerinde en etkili isimler olmasına rağmen, hiçbiri ön planda değil. Daha etkili olmak için, etiketsiz olmak, yani perde arkasında durmak gereğinin farkındalar. Bu yüzden Milletvekili bile olmadılar. Çünkü: "göz önünde olmak, gözlerin üzerinizde olması demektir". Bu da, derinlik teorisine ters düşmektedir!?..

Şimdi  derinliğin ilk oluşum dönemine gidelim. Yani MSP'li yıllara dönelim. Bilenler bilir, Milli Görüş içinde ilk ayrılış MSP döneminde yaşanmıştı. Ayrılık hareketinin başını çekense, tabii ki Korkut Özal'dı. 1977 MSP Kongresinde Hoca'ya karşı aday olmuştu... Şimdi, 10 puanlık uzman sorusu; peki Korkut Özal'ın o sırada en yakın destekçisi kimlerdi? Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç...

Nerden baksanız, Tayyip Erdoğan-Korkut Özal-Bülent Arınç işbirliğinde, çeyrek asrı aşan bir derinlik var. Yani siyasette hiçbir şey tesadüf değildir.

Ve Korkut Özal, bu derinliğin ilk perdesidir. Daha derin kökleri ise, K.Özal'ın, yıllar önce katıldığı bir Star TV Kırmızı Koltuk programında sarf ettiği; "Türkiye İsrail'in liderliğinde oluşacak bir Orta Doğu ortak pazarına girmelidir!" sözlerinde gizlidir.

Tayyip Erdoğan'ın Abramowitz'in ziyaretinden sonra Erbakan Hoca'dan uzak durmaya başladığı ve Hoca'nın İstanbul'daki açılış törenlerine bile katılmadığı da dikkat çekici bir ayrıntıdır.  Erbakan Hoca, elbette bütün bunların farkındadır. Ama O, hem İstanbul'da büyük başarılar kazanılması yolunda bu rüzgardan yararlanmayı, hem de T.Erdoğan'ın bu tuzaktan kurtulacağını ummaktadır. Ve tabi içimizden bazıları şimdilerde her ne kadar "biz bu hıyanetleri yeni anlamaya başladık" deseler de, aslında Erbakan Hoca'ya bir rakip hazırlanmasından ve Milli Görüşün altının oyulmasından gizli bir memnuniyet duymaktadır.

O sırada Abramowitz-Erdoğan görüşmelerini ayarlayan kişilerden birisi ise gazeteci Ruşen Çakır'dır. Ruşen Çakır 1992'de Türkiye'ye gelen CIA Ortadoğu şefi ve Yahudi asıllı Graham Fullerle görüşüp, ılımlı Amerikancı İslamcılar hakkında bilgiler verip onların ele başlarıyla buluşmalarını da sağlamıştı. Bunun arkasından Çakır, Graham Fullerin de yetkili olduğu Rand Corporotion'dan burs alarak Amerika'ya yollanmıştır. Daha sonra Milliyet Gazetesine "özel Muhabir" atanan Ruşen Çakır İsrail'e gidip birkaç ay kalmıştır. Ruşen Çakır şimdi de, Dönme İsmail Cem'in YTP'sine katılmıştır.

312-2'den aldığı cezanın onanmasından bir gün sonra 28 Eylül 1998'de, ABD'nin İstanbul başkonsolosu bayan Caroline Hagins, Tayyip Erdoğan'ı Belediye makamında ziyaret edip, Washington'un talimatıyla, "bu tür gelişmeler, Türkiye demokrasisine olan güveni azaltır" açıklamasını yapmıştı. Oysa aynı ABD yetkililerinin Erbakan'a karşı girişilen, haksız yere partilerini kapatma, hükümetini yıkma ve cezaevlerine tıkma olayları karşısında sessiz ve tepkisiz kalmaları dikkatlerden kaçmamıştı.

Tayyip Erdoğan'ın AKP'yi kurmadan önce 18 Temmuz 2001'de İsrail büyükelçisi David Sultan'la bir görüşme yaptığı ve Ona "Yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği" yolunda garanti verdiği konuşulup yazıldı. Bu David Sultan, uzun yıllar İsrail ordusunda görev yaptıktan sonra dışişleri kadrosuna alınan azılı bir İslam düşmanıydı... Hatırlanacağı gibi, daha önceleri Erbakan Hoca'ya "İsrail ve Amerikan karşıtı politikaları terk edelim" teklifini getiren kişi olan Korkut Özal da Tayyip Erdoğan'ın fikir babalarındandı.

Tayyip Erdoğan ve ekibinin, AKP'yi kurma aşamasında ABD Büyükelçiliğinde görevli üst düzey mason, müsteşar Lawrence ile sık sık görüştükleri ve yine Abdullah Gül'ün İngiltere Büyükelçisi Sir David Logan'ı makamında ziyaret edip parti çalışmaları hakkında bilgilendirdiği basına sızdı.

Ve zaten Londra Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Türkiye Uzmanı Dr. Andrew Mango, Abdullah Gül'ün sık sık ABD ve İngiltere'ye giderek görüşmeler yaptığını açıklamıştı.  Dış güçlerin, T.Erdoğan'ın seçimlere sokulmayarak mağdur edilmesini ve bu durumun merhamet istismarıyla AKP'ye birkaç puan daha getirmesini ve böylece kendilerine daha yakın gördükleri ve güvendikleri Abdullah Gül'ün genel başkanlığa seçilmesini kurguladıkları da sezilmeye başlanmıştı. Ve zaten SP'li Mehmet Bekaroğlu'nun T.Erdoğan'a da yarayacak olan kanun değişiklikleri teklifine AKP yönetiminin özellikle ilgisiz kalmaları da bu görüşümüzü haklı çıkarmaktaydı... Ve AKP'ye hangi zihniyetin hakim olduğunu ortaya koymaktaydı...

Başsavcı Sabih Kanadoğlu'nun itirafıyla, affa uğrayan katillerin, çetecilerin ve ırza tecavüzcülerin bile milletvekili olabildiği, ama 312. mağdurlarının engellendiği bir uygulamaya AKP'lilerin razı olmaları, insanların kafalarını karıştırmaktaydı.

Ülkemize hıyanet ve hakaretleriyle meşhur AB'nin eski Türkiye temsilcisi bayan Karen Fogg da "Erdoğan'ın Hıristiyan Demokratlara benzediğini, sol ve sağın boşalttığı alana yöneleceğini, siyasal ve ekonomik bakımdan batılı değerlere yanaşacağını ama bunlara ahlaki ve kültürel bakımdan yerli öğeler katacağını ve başarılı olacağını" ortaya atmıştı. Böylece, AKP'nin IMF zehirine, yerli çikolata sürerek millete yutturacağı anlaşılmıştı.

Daha da düşündürücü olanı, Tayyip Erdoğan'ın Yenilikçi Hareketine meşhur Siyonist ve CIA ajanı Graham Fuller'in tam destek vermesiydi... Fuller, Türkiye'de artık Kemalizm'in modasının geçtiğini ve "ılımlı İslam"a öncülük etmesi gerektiğini ileri sürmekteydi. Bir röportajında "Fazilet Partisindeki gençlerin baskın çıkacağı ve Yenilikçi Hareketin ılımlı İslama liderlik yapacağı" kehanetini dile getirmekteydi!?..

Batılı güçlerin ve masonik merkezlerin sık sık seslendirdiği "ılımlı İslam", Siyonizmin sömürü saltanatına taşeronluk yapacak... Kuran'ın adalet ve asaleti öngören kurum ve kavramlarını teferruat sayıp yozlaştıracak... Müslümanları köle ruhlu, uysal ve uygar(!) vatandaşlar haline sokacak bir anlayışı ifade etmektedir.

Türkiye için tasarlanan "ılımlı İslamın" siyasi aktörlüğüne: "Biz din eksenli parti değiliz..." "Dinsel milliyetçiliği reddederiz..." "Adil Düzen, faizsiz sistem, İslam Birliği gibi içi doldurulmamış kavramları terk etmişiz, değişmişiz..." "Milli Görüş markasıyla alakamızı kesmişiz..." itirafında bulunan Tayyip Erdoğan... Dini önderliğine ise Fethullah Gülen seçilmiştir. Bunlara sorarsanız, hakkında açılan mahkemelerden kaçarak Amerika'ya sığınan Fethullah Gülen'in bu davranışı "Hicret", Mason zenginlerin yüz binlerce dolar karşılıksız burs vererek Tayyib'in kızlarını, oğlunu ve gelinini Amerika ve İngiltere'de okutması, başörtüsü yasağından kaynaklanan bir "mağduriyet"tir. Açıkça görüldüğü gibi dini kavramları ve manevi duyguları istismar etmek, bunların mesleğidir.

Evet, Peygamber Efendimiz, Mekke'den Hicret etti ama, önce Medine'de müsait bir ortam meydana getirdi. Halbuki şu andaki Amerika hala zulmün ve Siyonizmin kalesidir.

İkincisi, Peygamberimiz önce sahabesinin en fakir ve çaresiz olanlarını... Bir müddet geçince orta halli bulunanları ve nihayet kısmen iyi durumda sayılanları Medine'ye göndermiş... Böylece hepsini emniyete aldıktan sonra en tehlikeli döneme Hz.Ali ve Ebubekirle birlikte kendi hicretini ertelemişti... Halbuki hoşgörü edebiyatıyla, dünyadaki bütün dinlerin karışımıyla ortaya çıkarılan Siyonist Moon tarikatının temsilcisi gibi davranan kişi, en küçük bir baskı karşısında Amerika'ya önce kendisi kaçıyor, ardından ekibinden bir iki zengin ve saygın kimseyi çağırıyor... Binlerce talebesini ise kendi haline terk ediyor... Bunun adı da "hicret" oluyor!..

Ve yine on binlerce kız evladımızın, okullarının önünde en temel haklarından mahrum edildiği bir ortamda, Tayyip Erdoğan'ın kızlarının bu mağdur ve mazlum yavrularımızın yanında ve arkasında mücadele etmesi gerekirken, tutup, hem de kaynağı karanlık ve kıskandırıcı imkanlarla Avrupa ve Amerika'ya kaçırması "mecburiyet" sayılıyor!.. Üstelik artık başörtüsü AKP için öncelikli sorun olmaktan da çıkmış bulunuyor. Hem, Türkiye'de Müslümanların eğitim özgürlüğünün kısıtlandığından ve bu yüzden çocuklarını yurt dışına kaçırmak zorunda kaldığından bahsediyor, hem de başörtüsünün öncelikli sorunları olmadığını beyan ediyor!... Her konuda olduğu gibi bunda da çelişkiye düşüyor. Ve zaten Fethullah Gülen tarafından, başörtüsü sadece teferruat kabul ediliyor!..

Mayıs-2000 de gerçekleşen ABD ziyaretinde Tayyip Erdoğan, orada yaşayan Fethullah Gülen'le görüşmüş ve kuracakları partinin genel politika ve projelerini konuşmuşlardı. Bu arada Erdoğan-Gülen arasındaki köprü görevini eski radikal İslamcı yazar bilinen ve "Mekke Resullerin Yolu" gibi kitaplarını şimdi inkar eden Ali Ünal yürütüyor, İstanbul Washington arasında mekik dokuyor. Fethullah Gülen-Tayyip Erdoğan partisinin teorik temellerinin hazırlanmasına Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru katkıda bulunuyor... Ve yine Fethullah Gülen'in onursal başkanlığını yaptığı ve İshak Alaton, Üzeyr Garih gibi Musevi iş adamlarına ödül dağıttığı Gazeteciler Ve Yazarlar Vakfının düzenlediği meşhur Abant Toplantılarında bu yeni oluşumun siyasi zihniyet ve şahsiyetleri eğitilip yetiştiriliyordu.

Bugün AKP'de siyaset yapan Bülent Arınç, Ali Coşkun, Cemil Çiçek ve Prof. Burhan Kuzu gibi isimler Abant Toplantılarını kaçırmıyordu...

Bülent Arınç, Saadet Partisi Genel Başkanlığı kendisine verilecek hevesiyle günlerce bekleyen, olmayınca AKP'ye geçen ilkeli bir isim!... Eğer Genel Başkanlık verilseydi şu anda Milli Görüşü savunurdu... Ve geçenlerde, sayesinde Amerika'nın Türkiye'yi telefonla yönetmeye başladığı, döneminde hırsızlık ve soysuzluğun  meşrulaştığı ve ABD hatırına bulaştığımız Körfez Savaşıyla ülkemizin 50 Milyar dolar zarara uğratıldığı Turgut Özal için "Eğer yaşasaydı gidip şortunu öperdim... Çünkü Özal şortla asker teftiş ediyordu" diyecek kadar da, ordumuza karşı içlerinde bir hınç besledikleri ortaya çıkıyordu... Halbuki zaman zaman bazı yamuk ve yanlış kafalar çıksa da, ordumuz vatanımızın ve bağımsızlığımızın sigortasıdır ve komuta kademesinde, Milli Şuur giderek ağırlık kazanmaktadır.

Ve zaten Tayyip Erdoğan'ın 90 yıllarında Trabzon'daki bir miting konuşmasında ordumuzu hedef alan sorumsuz ve seviyesiz sözleri de, aslında davamızı ve Erbakan Hocamızı  sıkıntıya sokmaya yönelik kasıtlı bir ucuz kahramanlıktı... Çünkü ilk yıllarında belki yeterli eğitimi almamış askerlerimizle PKK mücadelesi başlatılmış olabilir-bu da tabiidir. Çünkü hiçbir devlet teröristlere, siz katliama devam edin, benim eğitilmiş askerim yok diyemez- Ama 1983'lerden sonra terörle mücadele için özel eğitimli birlikler oluşturulmaya başlanmıştı. 1990'larda ise tamamen hazırlıklı ve her bakımdan donanımlı olan güvenlik güçlerimiz, bütün Siyonist ve emperyalist dünyanın desteklediği PKK terörüne karşı üstün başarılar kazanmaktaydı. Mayası ve marifeti belli olan Çevik Bir ekibiyle sıkı fıkı ilişkiler kuran bu AKP'lilerin Milli ordumuza karşı olumsuz tavırları acaba nereden kaynaklanmaktaydı? Herhalde bazıları, Erbakan  karşıtlığı yanında ordu düşmanlığının da, Siyonist odaklarda pirim yaptığının ve puan kazandırdığının farkındaydı...

Milli Görüş bünyesine uyum sağlayamadıkları için bu davadan kopan radikal ve marjinal unsurların, bütünüyle AKP'de buluşmaları... Ve daha önce bunları bahane ederek Milli Görüş'e saldıran masonik merkezlerin şimdi aynı kesimlere sahip çıkmaları da, beyinleri zorlamakta ve kuşkuları arttırmaktadır.

Fethullah Gülen-Tayyip Erdoğan ortaklığındaki önemli bir aracı da "Müthiş Türk" diye isim yapan Ali Rıza Bozkurt'tur. Sivas'ın Kangal İlçesine bağlı, alevi Mamaş Köyünden, çiftçilik yapan Ali Rıza Bozkurt, şimdi Dünya Mason locasının en gözde simalarından... ABD'li Siyonist şirketlerin Orta Asya ve Orta Doğudaki en önemli simsarlarından... Körfez Savaşında bir ara Irak askerlerine esir düşen Ali Rıza Bozkurt, 24 saat içinde serbest bırakılmıştı.

Bir ara Amerika'dan dönen Mason Ali Rıza Bozkurt ayağının tozuyla AKP'ye katılmıştı. Orta Asya petrollerinin Akdenize taşınması konusunda BOTAŞ'ın karşısında ABD şirketlerini savunan Meşhur Türk(!) Tayyip tarafından ayakta karşılanmıştı...

Gülen-Erdoğan arasındaki önemli ayaklardan birisi de Azizler Holding A.Ş.'nin başkanı ve BİM Marketler zincirinin ortağı mason Cüneyt Zapsu'dur. Aynı zamanda TÜSİAD üyesi olan ve F.Gülen'e yakınlığıyla tanınan Zapsu, Tayyip Erdoğan'ı TÜSİAD'çılara pazarlayan kişidir. Bülent Eczacıbaşı, Tuncay Özilhan, Can Peker, Kaya Turgut gibi Mason TÜSİAD'çılarla Tayyib'in buluşmasını sağlayan, Fethullah Gülen'in gözdeleri Cüneyt Zapsu ile Münci İnci'dir.

AKP'nin AB ile ilgili yaklaşımları da tutarlı ve yararlı değildir. Çünkü "Sevr"i uygulamaya koymak, yani Türkiye'mizi parçalamak isteyenler, şimdi bu emellerini Avrupa Birliği dayatmalarıyla gerçekleştirmek istiyorlar. PKK'ya siyasallaşma ve Kürtçe eğitime kapı açma girişimleri, Kürt kardeşlerimizin hak ve hürriyetlerini sağlamaktan ziyade, Sevr'in "Elbistan'dan Musul'a kadar olan bölgede Kürdistan kurulmasını öngören" maddesine hazırlık niyeti taşımaktadır.

Ve yine AB uyum yasalarıyla "azınlık vakıflarına tanınan haklar ve imkanlar", Bizansı, Ermenistan'ı, Pontus Rum planını diriltmeye yarayacak sinsi fırsatlar tanımaktadır. Şu anda ülkemizde sadece 100 bin kadar azınlık bulunmasına karşılık tam 160 tane vakfın ortaya çıkması ve hak aramaya başlaması... Yahudilerin Almanya'dan aldığı gibi, Ermeniler'in de Türkiye'den sözde soykırıma karşı tazminat talebinde bulunması, öyle zannedildiği gibi insan hakları ve demokratikleşme ile pek ilgisi olmadığının kanıtıdır. Böylece misyonerlik faaliyetleri (Hıristiyanlaştırma hıyanetleri) de resmiyet ve cesaret kazanacaktır.

Ve yine AB'ye alınmak için ille de çözüm diye, Kıbrıs'ın bütünüyle Rumlara devredilmesi şart koşulmaktadır.

Ve hele İngiliz Başbakanı Blair dışında, başta  Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve İslam ülkeleri olmak üzere bütün dünyanın, Bush'un kovboy mantığıyla Irak müdahalesine karşı çıkmasına rağmen, AKP'lilerin masum ve müslüman Irak halkını değil zalim ABD'nin bu saldırganlığını destekler mahiyetteki tavırları, bunların hangi güçlerin güdümüne girdiğini açığa vurmaktadır.

Tayyip Erdoğan'ın uluslar arası Yahudi Lobileriyle ilişkili bazı generallerle bağlantılarını kuran kişi ise, Çevik Bir'dir. Çevik Bir Siyonist kuruluş JİNSA'dan ödül alan birisidir.

JİNSA (Yahudi Milli Güvenlik Enstitüsü)

JEWİS COMMİTE (Amerikan Yahudi Komitesi)

USIP (Birleşik Devletler Barış Ve Strateji Enstitüsü) gibi Siyonistlerin kontrolündeki örgütlerin Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ve Çevik Bir'le ortak ilişkileri dikkat çekmektedir.

USIP, CIA ve Pentagonla bağlantılı, başka ülkelerde ve özellikle Türkiye'de iktidara gelecek kişilerin İsrail ve ABD'ye sadık kalıp kalmayacaklarını araştıran ve garantiye alan bir üst kuruluş olarak bilinmektedir.

1998 yılında bu USIP'ın düzenlediği Lonra'daki bir özel toplantıya Abdullah Gül ile, MÜSİAD'ın eski başkanı Erol Yarar katıldı...Ve ne tesadüf aynı tarihler Tayyip Erdoğan da Londra'daydı. ABD'nin Yahudi kökenli iki Türkiye stratejisti Marc Grosman ile Morton Abramowitz ise bu toplantının mimarlarıydı...

Çevik Bir, talihsiz 28 Şubat hareketinde ABD'nin truva atı görevini üstlenmişti. Şükür ki bu ekip kısa bir zaman sonra tasfiye edilmişti. Tayyip Erdoğan'la münasebetleri, belediye başkanlığı döneminde başladı. Ocak 1999 da cezaevinden çıktıktan sonra Çevik Bir'le İstanbul'da yine bir araya gelindi. Bundan bir müddet önce de Çevik Bir ekibinden emekli Koramiral Atilla Kıyat'la Hidiv Kasrında yemek yenildi. Çevik Bir'le Atilla Kıyat'ın Danışma Kurulu üyesi olduğu Cumhuriyet Gazetesinin yayın yönetmeni İlhan Selçuk, Tayyib'i "gerçekçi" ilan etti ve "değiştiğine inandığını" yazıverdi. Daha da enteresanı İlhan Selçuk "Yeni oluşumcuların miladının (AKP'nin doğum başlangıcının) 28 Şubat olduğunu" dile getirdi!.?  İlhan Selçuk doğru söylemekteydi. Çünkü 28 Şubatın gizli ve kirli olan asıl hedefi, Siyonist sömürü sermayesinin korkulu rüyası Erbakan'ı etkisiz hale getirmek, Milli Görüşü bölmek ve Tayyip Erdoğan'ı sivrilterek yeni oluşumu "kurtuluş ümidi ve can simidi" diye millete takdim etmekti... Yoksa, görünürde farklı kutupların adamları olan Tayyip Erdoğan'la, Çevik Bir'in irtibat ve ittifakı nasıl izah edilebilir?

Çevik Bir ekibinden olan ve 2 Temmuz Pazartesi NTV de İshak Alaton'la yaptığı bir programda "Eylül ayında halkı sokağa dökülmeye" çağıran yani ordumuza ve Milli oluşumlara karşı halkımızı isyana kışkırtan bu Atilla Kıyat... Ve yine Çevik Bir ekibinden olup, ordudan ayrıldıktan sonra Albayraklar Holding'e girip Tayyib'e danışmanlık yapan emekli Albay Adem Darama gibi kişilerle Tayyip Erdoğan'ın buluşmasını "Askerle iki temas" manşetiyle duyuran ve güya Genel Kurmayın  Tayyib'i desteklediği imajını yayan Hürriyet gazetesinin bu balonu Genel Kurmayın net ve sert açıklamasıyla söndürüldü.

3 Kasım 2002 seçimleri öncesi Deutsche Bank, Chase Manhattan, Moore Kapital, American Expres gibi siyonist sermayenin güdümündeki finans kurumlarına:"AKP'nin tek başına iktidara taşınacağını, ve bunun endişe duyulacak bir sonuç doğurmayacağını" söylemek üzere bilgilendirme çıkan ve bu ziyeretlerini araştırma şirketi verso'nun başkanı Erhan göksel ve mesut Yılmaz'ın kuzeni meşhur borsacı Mehmet Kutman'la birlikte yapan kişi'de yine çevik Bir'dir.

Bu Atilla Kıyat ki, Fethullahçıların Aksiyon Dergisi "Terfisine kesin gözüyle bakılırken, teamüllere aykırı olarak emekli edildi" diye sahip çıkılmıştı ve uzun uzadıya övülmüştü...

Tayyip hareketinin önemli finansörlerinden Asya Finansın yönetim kurulu başkanı ve Fethullah Gülen'in yakın adamı İhsan Kalkavan da Tayyip Erdoğan, Çevik Bir, Atilla Kıyat buluşmalarına önemli katkılar ve kolaylıklar sağlamaktaydı.

Bu arada "Genel kurmaya kulak yerleştirmek ve elde ettiği bilgileri ABD'ye iletmekle" suçlanan eski emniyetçi Bülent Orakoğlu,  Hanefi Avcı ve Meral Akşener ekibinin de önce Tayyip Erdoğan'la birlikte  hareket ettiklerini açıklayıp, sonra her ne hikmetse bundan vazgeçmeleri de oldukça ilginçti.

Ve yine Amerikan güdümünden çıkan Milli ve güçlü orduya karşı, alternatif bir polis teşkilatını kurmayı ve bunu ılımlı ve Amerikancı İslamcılarla doldurmayı ve ordu-polis çatışması gibi bir kaos ve kavgayı başlatmayı amaçlayan, Emniyetteki "Süper NATO" örgütlenmesinin ele başlarından sayılan Abdulkadir Aksu ve ekibi de Tayyip Erdoğan'ın çekirdek kadrosunu teşkil etmekteydi. Turgut Özal 1983'ten itibaren, ABD'nin talimatları doğrultusunda "Polis vazife ve Selahiyetleri yasasını" değiştirdi. 1987 de polis, iç güvenlik harekatında TSK'nin önüne geçirildi. Polise olağanüstü yetkiler hatta TSK içinde bile istihbarat toplama imkanları verildi. Bu "Özel Harekat Timleri" ABD'li subaylar ve MOSSAD tarafından eğitildi. Emniyetteki ele başları ise, Korkut Özal'ın hazırlayıp, ANAP'a devrettiği bir ekipti.

21 Şubat 1998 tarihli "2000'e Doğru" Dergisinde "Gizli Kırıkkale Toplantısı" başlığıyla TÜPRAŞ Tesislerinde, dönemin Gaziantep Valisi Abdulkadir Aksu, İzmir Valisi Vecdi Gönül, Ankara Valisi Cahit Bayar, Emniyet Genel Müdürü Saffet Arıkan Bedük, içişleri Müsteşarı Galip Demirel gibi isimlerin 21 Ocak 1987 de toplanarak, TSK ya karşı emniyette oluşturulan bu tehlikeli yapılanmayı planladıkları bildirildi.

Polisimizin her bakımdan güçlendirilmesi elbette milletimizin takdir edeceği ve sevineceği bir şeydir. Ama hıyanet kokan ve kuşku uyandıran gelişmeler, polisimizi ordumuza karşı kullanma girişimleriydi...

Yine sevinerek söyleyelim ki, bu yöndeki girişim ve oluşumlar, sonunda fark edilip  etkisiz hale getirildi.

Son yıllarında genel merkezi kısmen bazı masonların kontrolüne giren MTTB'nin bir nevi devamı mahiyetinde görünen ve 29 Mayıs 1985 de MTTB eski başkanlarından İsmail Kahraman, Ali Coşkun, Cemil Çiçek, Abdulkadir Aksu, Zeki Ergezen, Hasan Kalyoncu ve Tayyip Erdoğan tarafından kurulan BİRLİK VAKFI'da Yenilikçilerin karargahı gibi faaliyet gösterdi. Açılışına, Star Tv'nin bir "Kırmızı Koltuk" programında "Türkiye İsrail'in önderliğinde oluşacak bir Orta Doğu ortak pazarına girmelidir!?." diyen Korkut Özal ve Necati Çetinkaya da iştirak etti. 1 Temmuz 1995'teki 10.Genel Kuruluna ise Mesut Yılmaz, Hasan Celal Güzel, Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ve Abdulkadir Aksu'nun yanında Fethullah Gülen ve yakın adamı Manisa milletvekili Rıza Akçalı'nın da katılımı dikkatleri çekti.

O dönemde Prof. Esat Coşan'ın da desteklediği bilinen bu hareket, Milli Görüş bünyesinde anti Erbakan bir oluşuma hız verdi ve partide yenilikçi-gelenekçi tartışmasını tetikledi.

Tayyip Erdoğan'ın, ABD ile ilişkili İslam ülkelerindeki bazı masonik mahfillerle münasebetlerini ayarlama konusunda Riyad Büyükelçisi Yaşar Yakış ta önemli görevler üstlendi.

Ve yine eğitimini Amerika'da yapan, ABD'deki birçok lobiyle ve özellikle Amoco petrol şirketiyle irtibatları saptanan ve MİT eski Kontr-terör daire başkanı olup sonra Amerika'ya kaçan Mehmet Eymür'le de ilişkileri bulunan ve Kanal 7'nin Ankara temsilciliğinde görev alan bir kişinin de Tayyip Erdoğan'ın Amerikan Büyükelçiliğindeki görüşmelerinde rol aldığı iddia edildi.

Şimdi bütün bunların ışığında, izanla ve insafla düşünelim; Siyonist lobilerden TÜSİAD üyelerine... Din istismarcılarından Atatürkçü geçinenlere... Mason Localarından, medya temsilcilerine bütün karanlık ve kiralık merkezlerin el birliği içinde Tayyib'i desteklemeleri ve sürekli şişirmeleri... Müslüman kesimi ürkütmemek için bir yandan vuruyor görüntüsüyle tozunu silkelemeleri... Ama diğer taraftan da suni ve sahte anketlerle AKP'yi yüzde 30'larda göstermeleri... Evet bütün bunlar sadece tesadüflerin ve ülkemiz hakkında iyi temennilerin bir sonucu olabilir mi?

Ve hatta AKP'nin kendisini batıya beğendirmek için geçmişini bu denli inkar etmesinin ve kimliksizleştirmesinin toplum tabanında nefret uyandıracağını ve AKP'nin hazır dünya düzenine fark eden Cengim Çandar'ın İsrail'den yazdığı yazı ibret ve dikkatle okumaya değerdir.

"Hele hele AKP'li Murat Mercan'ın Ariel Sharon'a yakın The Jerusalem Post gazetesine verdiği ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin asla zarar görmeyeceğini dile getirdiği demeci, bende "ama yeter artık!" gibisinden bir duyguya yer açtı.  "Bu yatıştırma girişimlerinin AK Partiyi "Kimliksizleştirme" sonucunu vermeye dönüşmesi tehlikesini de fark etmek gerekir."

"Ak partinin "İslami Kimlik" imajını top yekun ortadan kaldırmasının hiçbir gereği yoktur." "Böyle bir gelişme AK Partiyi anlamsızlaştıracağı gibi, Türkiye'yi uluslar arası sisteme yapabileceği en önemli katkıdan da mahrum bırakır."

Yarım asır boyunca ülkemizi yapay sağ-sol çekişmeleri ve Ecevit-Demirel ikilisiyle oyalayan güçler, şimdi aynı oyunu Tayyip'li AKP ve Dervişli CHP tahterevallisiyle sürdürmek peşindedir. Evet AKP, köksüz, renksiz, fikirsiz ve hedefsiz bir derlemedir. Bu gerçeği anlamak için dahi olmak gerekmiyor, biraz samimiyet ve feraset yeterlidir. Ve zaten, medya patronları ve Amerikancı parti başkanlarının katılımıyla gerçekleşen Frankfurt mutabakatı da bunun açık bir göstergesidir. Ve yine Erbakan Hoca'nın defalarca uğradığı haksız mahkumiyet ve mağduriyet kararlarına ilgisiz kalan, hatta alkış tutan kesimlerin, şimdi Tayyip Erdoğan'a doğrudan veya dolaylı destek çıkmaları da düşündürücü değil midir?

AKP'nin kaynak için düşündüğü 12 projeye dikkat edin:

  • 1. Yastık altı tasarrufların ve gurbetçi gelirlerinin ekonomiye çekilmesi için özel tedbirler alınacak
  • 2. Boğaz köprüleri, barajlar ve havalimanları 3-5 yıl kar garantisi ile hisse senedi düzenlenerek satılacak.
  • 3. Devlete ait 100 bin lojman öncelikle içerisindeki personele belirli vadeler içinde devredilecek.
  • 4. Kamunun elinde bulunan 2 bin 350 sosyal tesisin en az bin tanesi özelleştirilecek.
  • 5. Devlete artık yük olan 125 bin resmi aracın en az 50 bin adedi peyderpey elden çıkarılacak.
  • 6. İmar affı ve gecekondu önleme projesi ile modern şehir planları yapılarak gelir sağlanacak.
  • 7. Kamunun elindeki araziler belediyelerle işbirliği yapılarak arsa üretilmek suretiyle satılacak.
  • 8. Turistik tesislere tahsis edilmiş Hazine arazileri işletmeci firmalara rayiç bedelle devredilecek.
  • 9. Maden ve enerji kaynakları ile bor madenleri daha iyi değerlendirilerek devlete ek gelir sağlanacak.
  • 10. Bütçeye yük olmaktan kurtarılamayan KİT kuruluşlarından özelleştirilemeyenler tasfiye edilecek.
  • 11. RTÜK tarafından TV'lerin frekans tahsisi ihalesi yapılarak gelir sağlanacak.
  • 12. Paralı askerlik uygulamasına geçici olarak bir kez daha imkan sağlanacak.
  • Açıkça görülüyor ki, bunların içinde yatırım yoktur, üretim yoktur... Yerli imkanlarla Milli kalkınma hedefi yoktur. Sadece, Mirasyedi kafasıyla ülkeyi bir avuç rantiyeye pazarlama ve Türkiye'yi top yekun satılığa çıkarma ve böylece geleceğimizi karartma pahasına günü kurtarma niyeti taşımaktadır.
  • Ve zaten AKP'nin seçim kazanmasını sevinçle karşılayan Yunan hükümetinden batı gazetelerine Avrupa Birliğinden Amerikan lobilerine...Bu malum merkezlerin tavrı da oldukça anlamlıdır.

Bu arada asla unutulmasın ki, mazlumların bedduasını alıp zalimlere yanaşanlar, en büyük hıyanet ve hakareti yine onlardan görecektir. Bu ilahi adaletin bir tecellisidir. Ve herkes cezasını  işlediği suçun cinsinden çekecektir. Uğruna Hak'tan ve hayırdan ayrıldığı şeylerden de mahrum edilecektir.

Derin devletin ve gizli güçlerin ortaya çıkardığı ve paravan olarak kullandığı Genç parti'nin MHP,DYP, ve ANAP gibi partilerden kopardığı birkaç puanla onların barajın altında bırakılması sayesinde tek başına iktidara taşınan ve hatta anayasayı değiştirebilecek şekilde önü açılan AKP'nin hiçbir mazerete sığınamayacağı bu şartlarda neleri yapıp yapamayacağına çok kısa bir sürede anlaşılacak ve bir tasfiye sonucu Milli güçler yönetime el koyacaktır.

Artık bu oyunları bozmak ve şeytan şebekelerinin tuzağından kurtulmak zamanı gelmiştir.

İşte bunun için Erbakan ve Milli Görüş her zamankinden daha çok anlamlı ve önemlidir. Ve göreceksiniz, AKP'de her şey tersine dönecek ve Milli Görüş, saflaşmış olarak saadet sabahına erişecektir. Ve tüm Mili güçlerin toparlanma zamanı gelmiştir.

Evet; AKP hükümetinin karnesini doldurmak için yeterli zaman verilmiş, işte bir yıla yakın süre geçmiştir. Bugüne kadar AKP iktidarının başarılı ve yararlı sayılacak ve hayra yorumlanacak hiçbir icraatı görülmemiştir.Yapılan bütün anket ve kamuoyu araştırmaları da bu yöndedir.Ekonomi bütünüyle IMF'ye,dış politikamız siyonist CFR'ye teslim edilmiştir.Geleceğimizi karartma pahasına,"günü kurtarma" politikaları ve "suni bahar" havaları ile,halkımız boşuna ümitlendirilmiştir.

Mirasyedi kafasıyla bütün KİT'leri,devlet arazilerini, SİT alanlarını,hatta okul binalarını satılığa çıkaran...

Misyonerlik faaliyetleri,yani fakir ve fikirsiz bırakılan halkımızı Hıristiyanlaştırma hıyanetleri için; "Apartman Kiliseleri" oluşturmak üzere özel kanunlar hazırlayan,ama 365 milletvekiline rağmen İmam Hatip mezunlarına ve Başörtüsü mağdurlarına sahip çıkamayan...

İşçiyi,emekliyi,memuru,köylüyü,esnafı,sanatkarı unutan, tarımı, sanayileşme ve kalkınmayı perişan bırakan...

 AB'ye alınmak hayaliyle Kıbrıs'ı ve Ege'deki hayati çıkarlarımızı feda etmeye hazırlanan...

Batılı dostlarımızın dayatmasıyla Milli savunma harcamalarımızı kısıtlayarak ve yerli politika ve projeler üretiminde,Milli duruş sergileyen askerleri etkisiz bırakarak,ordumuzu zayıflatmayı, amaçlayan...

Amerikanın isteği doğrultusunda 2.tezkereyi Meclisten çıkaramamış olmanın ayıbını ve kaybını(!)telafi etmek üzere,bu sefer "gizli kararnamelerle" bütün üs ve limanlarımızın ,İran,Suriye,Arabistan ve Pakistan saldırılarında kullanılmak üzere ABD ve yandaşlarının emrine verilmesini sağlayan ve hatta AKP İstanbul Milletvekili ve Milli Savunma Komisyonu üyesi Emin Şirin'i bile çileden çıkaran ve tayip taraftarı eşi Nazlı Ilıcakla boşanmaya kadar varan, ve sonunda partiden ayrılmasına sebep olan...

Ve hatta, Irak işgaline ve Amerikan vahşetine direnen Müslümanları sindirmek ve Irak'ı rahat sömürmek için,oraya Türk askeri göndermeyi bile tasarlayan...

ABD askerlerinin Süleymaniye'deki 11 gözlemci subay ve astsubayımızın ve karargah çalışanlarının küstahça bir girişimle ve Türk ordusunu küçük düşürmek niyetiyle göz altına alınması ve yine Türkmen parti merkezi ve TV vericisinin basılıp görevlilerin tutuklanması karşısında Abdullah Gül'ün ağzı ve aracılığıyla Amerika'dan bile Amerikancı davranarak ve ABD'nin avukatı gibi konuşarak "Bu baskın lokal bir davranıştır.ABD üst yönetiminin bu gelişmeden haberi olmamıştır" deyip köle ruhlu bir tavır takınan...

Ve kendi ördüğü koza içerisinde boğulan ipekböceği misali,etrafımızdaki İslam ülkelerinin tek tek istila edilmesine göz yumarak,hatta taşeronluk yaparak,asıl hedef olarak Türkiye'mizin işgaline ve Arz-ı Mev'ud-Büyük İsrail hayaline zemin hazırlayan...

Ve böylece,ülkemizi,şuursuz ve sorumsuzca korkunç kriz ortamlarına ve sosyal patlamalara doğru,hızla yuvarlayan bu AKP hükümetini, İsrail cumhurbaşkanı Siyonist Moshe Katsav : "Türk halkının, 3 Kasım seçimlerinde en doğru kararı verdiği her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.Çünkü AKP, İsrail'den önce TÜRKİYE'Yİ AB'ye sokacaktır!?" sözleriyle alkışlamakta ve böylece AKP'yi hangi güçlerin iktidara taşıdığı ve kendi şeytani amaçları için kullanmaya çalıştığı da,kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Ama unuttukları-daha doğrusu şiddetle korktukları ve unutmaya çalıştıkları- bir şey daha var!..

Amerika'nın da, Siyonist saltanatının da, işbirlikçileri olan iktidarların da sonları yaklaşmıştır.

Erbakan Hoca'nın ve aklı selim erbabının tarihi  uyarılarına kulak tıkayan ve bu son fırsatlarını da kaçıran zavallıların, zelil ve rezil olacakları günler kapıdadır...

AKP iktidarının duyarsız ve ayarsız davetiyle hem de 90 kişilik bir ekiple Türkiye'ye gelen, İsrail'in Terör başkanı Moshe Katsav'ın, Cumhurbaşkanı Sezer tarafından kabul edildiği, aynı gün ve saatte, Erbakan Hoca'nın Filistin temsilcisini Parti merkezinde misafir etmesi ise, anlayanlar için, şeytanları şaşkına çeviren onurlu bir davranış ve çok anlamlı bir karşılıktır.

İşte AKP iktidarının ilk bir yıllık karnesi:

Devlet her gün 248 Trilyon kazanıyor... Ama buna karşılık 386 trilyon harcıyor... Yani her gün 138 trilyon açık... Günlük 248 trilyon gelirin, 207 trilyonu, işçi, memur, esnaf ve köylüden toplanan vergilerden, 3 trilyonu da çeşitli ceza ve gelirlerden oluşuyor.

Günlük 248 trilyonluk gelirin 194 trilyonu faize gidiyor. Elde kalan 54 trilyon da memur işçi maaşına ve cari harcamalara veriliyor.

Yani yatırıma bir kuruş kalmıyor. AKP İstanbul milletvekili Cengiz KAPLANOĞLU, Silivri de "Allah'ın gavuru İMF bile, AKP'den çok razı, ama bu millet hala bizden şikayetçi !?" diyerek kime hizmet ettiklerini itiraf ediyor.

Ve Tayyip Erdoğan YAŞ kararlarına şerh koyma şovlarıyla halkı oyalamaya çalışıyor...

YAŞ toplantısında Başbakan "İrticai faaliyetleri tespit edilenlere, bu tür ihraç kararları verilmesin demiyoruz. Ama ille gerekiyorsa bu platforma gelmeden, kendi bünyelerinde halledilsin istiyoruz!?  Diyerek, bu tür uygulamaların kamuoyu gündemine taşınmadan ve tartışma konusu yapılmadan, gizlice yürütülmesini öneriyor...

Ama topluma ve tabanına da, "Bakınız tepkimizi koyduk..." diyerek sahte kahramanlık gösteriyor.

Pentagon'un yarı resmi sözcüsü sayılan Newyork Post gazetesinde eski general Ralph Peters'in "Türkiye 2. tezkereyi çıkarmamakla ABD'ye kalleşlik yapmıştır. Artık Türkiye'yi hesaba katmadan  Irak'ı 3'e bölmenin ve Kürdistan'ı kurmanın zamanıdır." Şeklinde küstahça açıklamalar yaparken AKP yöneticileri hala Amerikan dostluğundan bahsediyor.

Amerika ve Avrupa'nın dayatmasıyla ülkemizin geleceğini karartacak kanunları bir bir çıkarırken, başörtülüye imam hatipliye sahip çıkılmıyor.

Annesi Sebataycı, babası sabataycı, eşinin annesi sabataycı, kendisi İsrail'de yetişmiş, iyi derece ibranice bilen Yahudi asıllı mason Türk diplomatını MİT'in başına geçirme görüşmeleri için Tayip Erdoğan kalkıp Avusturya'ya gidiyor.

"Hortumcularla savaşan kahraman" edasıyla Uzan Grubuna müdahale eden AKP iktidarına sormak lazım:

1-Evet hırsızların, hortumcuların üzerine mutlaka gidilmesi gerekir. Ancak, niye sadece Uzanlar seçilmiştir?

Yoksa, daha büyük vurgun ve soygunları gözlerden gizlemek için midir?

2-Uzan Grubu'nun üzerine, her haltına ve haksız kazancına rağmen, "Milli ve yerli" cephede gözükmesi, ABD, AB ve IMF karşıtı bir tavır sergilemesi yüzünden mi gidilmiştir?

3- Halkımızı Türkiye üzerindeki oyunlar konusunda uyaran yayınların susturulması da hedeflenmiş midir?

Evet dürüst, değerli ve dengeli bir aydın olan Mehmet Şevket Eygi Beyefendi soruyor:

Uzanlar Başbakana saldırmamış olsalardı başlarına bunlar gelecek miydi?

Gelmeyecekti...

Uzanlar Başbakanla, AKP ile iyi geçinselerdi, onlara şirin görünselerdi bunca dosya ortaya çıkacak, takibat yapılacak, mahvetme ve bitirme hareketlerine girişilecek miydi?

Hayır...

İşte Türkiye'nin hastalığı budur.

Kanunlar, nizamlar var ama onlar bazen işletiliyor, bazen işletilmiyor.

Şimdi soruyoruz: Niçin Aydın Doğan'a (ve perde arkası asıl patronlarına) dokunulmuyor?

Ve dikkatli ve deneyimli yazar Vahap Munyar soruyor:

"Onları devirmeyi ABD mi istedi."

OKUYAN, yazan, ‘‘çok bilen'' iki entelektüel, Uzan olayını tartışıyor...

ENTELEKTÜEL 1: AKP'nin Uzan Grubu'nun üstüne gitmesini ABD istedi. Cem Uzan'ın Genç Parti'si (GP) öne çıkmaya başlayınca ABD bundan rahatsız oldu. Adamlar Petkim ihalesini de kazanınca, ABD iyice huysuzlandı.

ENTELEKTÜEL 2: Uzanlar, Çukurova Elektrik ve Kepez'de ‘‘halka açıklık'' kurallarını yıllarca çiğnedi. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) bu iki şirkete 50 dolayında dava ve soruşturma açtı. Tek başına iktidara gelen AKP, önce ÇEAŞ ve Kepez'e el attı, iki şirketi yeniden devlet yönetimine aldı. Bu, yıllar önce yapılmalıydı. Bunlar olurken, Petkim Uzanlar'a verilemezdi.

ENTELEKTÜEL 1: Neden geçmiş hükümetler bu işe el atmadı? Bence çıkarları çakışıyordu. Şimdi siyasi çatışma var, ABD de bastırınca AKP düğmeye bastı.

ENTELEKTÜEL 2: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) İmar Bankası'nı kapattıktan sonra içinden bin bir türlü oyun çıkmaya başladı. Bankanın içine girilince, 8-9 katrilyon liraya varan ‘‘kayıt dışı hesap'', ‘‘açığa bono satışı'' gibi oyunlar çıktı. Türkiye bunları yabana mı atacak?

ENTELEKTÜEL 1: Bu durumu geçmişte Hazine, son birkaç yılda BDDK nasıl görmedi? Bence göz yumulmuş. ABD istedi, Uzan'a karşı kahraman kesildiler.

Zaten ABD Motorola ve Nokia'nın başına gelenlerden sonra Uzan'ın ipinin çekilmesini istedi. Sonrasında hep ABD parmağı var.

Ve usta yorumcu Necati Doğru soruyor: Bütün bunlar ABD uşaklığına, kahramanlık kılıfı geçirmek midir?

Amerikan özel timine bağlı komandolar Washington'dan verilen emirle Kuzey Irak'ta görev yapan 11 Türk subayının karargahını basmışlar, tıpkı Saddam'ın askerlerine yaptıkları gibi, bizimkilerin de başlarına çuval geçirmişler, ellerini arkadan plastik kelepçelerle kelepçelemişler, dipçiklerle kollarına, kanatlarına vurarak kamyonetlere yükleyip götürmüşlerdi.

Özür de dilememişlerdi.

Sadece; "Bizi sizin askerinizin başına çuval geçirmek zorunda bıraktığınız için teessürlerimizi bildiririz" türünden aşağılayıcı, küstah tavırlarına devam da etmişlerdi.

Şunu anlatmak istediler.

Türk Ordusu bir hiçtir.

Gücü yoktur. ABD arkasında olmazsa Türk ordusu hiçbir şey yapamaz. Karargahına gideriz, "parola söylemeden" içeri gireriz, çuvalı geçiririz, ateş bile edemezler.

Lütfen hatırlayın. 11 çuvalın anlamı neydi? Bu değil miydi?

Şimdi aynı ABD, Irak'ta girdiği "belalı-kanlı-yalanlı bunalımdan" çıkabilmek için Türkiye'den ordusunu istiyor.

Gücü yoktur. Hiçtir. ABD olmazsa savaşamaz. Durumuna düşürmeye çalıştığı Türk Silahlı Kuvvetleri'nden 10 bin Mehmetçik Irak'a gidecek, her gün 2-3 Amerikan askerinin öldüğü bölgeyi "Iraklı direnişçilerden temizlemek" için çarpışacak. Her gün Amerikan askerleri yerine 2-3 Mehmetçiğin cesedi ülkeye gelmeye başlayacak. Ve böylece... Dünyaya yalan söylemiş Amerika... Irak'ı işgal etmiş Amerika... Irak üzerindeki yetkilerini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne devretmek istemeyen Amerika... Savaşta tahrip gücü çok yüksek, fakat girdiği ülkede kalabilme gücü çok düşük olduğu ortaya çıkan Amerika...

Haftada üç gün askerlik yapmak, dört gün de bira içip kafa bulmak, yüksek maaşlar almak için orduya yazılmış paralı askerleriyle Irak'ta direnenleri durduramayacağını anlayan Amerika, Türk ordusuna "Irak'ta yarattığı kaosu temizletmede" hizmet erliği yaptıracak.

Başına çuval geçirdi. Hizmet eri de yapacak.

Ve bütün dünyaya "Ben hem çuval geçirir, hem de çuval geçirdiğime uşaklık yaptırırım" diye ilan edecek. Birleşmiş Milletler şemsiyesi ve bütün dünya ülkelerinin ortak katılımı olmadan Irak'a Türk askeri göndermek, "Amerikan uşaklığı" değilse nedir?

Geçmişte, "dünyanın egemeni benim" diyen bütün imparatorlukların sonu hep aynı oldu. Roma'yı tarih doğurdu, tarih gömdü. Bizans'ı tarih doğurdu, tarih gömdü. Osmanlı'yı tarih doğurdu, tarih gömdü. Üzerinde "güneşin batmadığı İngiliz İmparatorluğu"nu da tarih doğurdu, tarih gömdü.

ABD imparatorluğunu da.. Tarih doğurdu. Tarih gömecek. Belki 25 yılda gömecek... Belki 50 yılda... Ama mutlaka gömecek...

Saldırma ve işgal etme gücü çok yüksek, fakat işgal ettiği ülkede kalma gücü çok düşük bir sürece girmiş olması, ABD imparatorluğunun da bitişe dümen kırdığının göstergesidir. Bitecek bir imparatorluğun bataklık temizleyicisi olarak biz tarihe niçin geçelim?

Dört koldan çembere aldılar. AKP; ABD'ye söz vermiş. Başbakan çok istekli. Genelkurmay "olur" diyor.

İş dünyası, "Amerika'yı zaten küstürdük, şimdi asker göndererek kendimizi affettirelim" plağını çalmakta. Bazı aydınlar; "Amerika'nın istediğini yapmaz, asker göndermezsek Kürtler'in arkasına geçer, isyan çıkarır, Güneydoğu'yu elimizden alır" özgüvensizliğine batmışlar. ABD'deki Bush yönetiminin Türkiye'deki yerli uzantıları ise Amerikan direktiflerinin şakçakçılığını yapmaktalar.

İsrail Dışişleri Bakanlığı eski müsteşarlarından... 1977'de Ankara'ya büyükelçilik diplomatı olarak atanan... Ve 25 yıldır ülkemiz ve milletimizle  ilgili araştırmalar yapan, İsrail'in Türkiye özel uzmanı Alon Liel adlı Siyonist, son yayınladığı: "Demo-İslam: Türkiye'nin Yeni yüzü" adlı, ibranice kitabında "Tayyip Erdoğan'ı 10 yıl öncesinden keşfettiklerini" itiraf etmesi...

Ve yine "İsrail'de ders verirken Tayyip Erdoğan'ın ne olduğunu soran öğrencilere "Light (layt) İslam" (yani kullanılmaya ve korkutulmaya müsait adam) cevabını verdiğini söylemesi, AKP'nin perde arkasının, en net aynasıdır.

Tayyip Erdoğan'ı "Kuranın Adil düzenini ve İslam Birliğini önleyen Adam" anlamında "Şeriatı o engelledi... Erdoğan, İslam'ın özel hayattaki yeriyle Kamudaki yeri arasına bir duvar çekti. Bu ise tam aradığımız şeydi.." diye öven İsrailli diplomat, bu ifadeleriyle önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır.

Bu arada Turkısh Daily News'in haberine göre: "Bir iki ay içerisinde, ABD Kuzey Irakta  bağımsız bir Kürdistanı ilan edecek ve bu devletin cumhurbaşkanlığına sıra ile Barzani ile Talabani getirilecek.

Bunların ardından, Türkiye'de de, adım adım "federe sistemine" geçilecek ve yerel yönetimlere yetki verilmek suretiyle ve dış güçlerin de desteğiyle, yapılacak iç oylamalar sonucu, Güneydoğu da bağımsızlığa erişecek ve böylece 2. Sevr'in gerçekleşecek."

İşte bu iki fotoğrafı birleştirdiğinizde, T.Erdoğan'ın ve AKP  olayının gerçek yüzü daha iyi sırıtmaktadır.

25 Eylül 2003 TRT 2 11.00 haberlerinde verildiği gibi, 27 İsrail pilotu, Hava kuvvetlerine dilekçe verip, Filistin mevzilerine yapılacak vahşi ve çağdışı saldırılara katılmayacaklarını, bu zulme alet olmaktansa istifalarını sunacaklarını" söylemelerine karşılık, AKP'nin ABD ve İsrail'in Iraktaki katliamlarına jandarmalık yapmaya can atmaları, "Layt (ılımlı) İslam'ın" anlamını ve amacını yansıtmaktadır.

AB'ye kabul edilme hevesiyle, Millete danışılmadan, mecliste bile tartışılmadan, CHP ile birlikte kabul edilen, 7. uyum paketiyle  MGK sekreterliğinin işlevsiz hale getirilmesi gibi, Orduyu etkisizleştirme girişimlerini...

Ve yine Orduya lojistik destek sağlayan ve Ulusal Kriptoloji Enstitüsü gibi, gizli ve milli strateji ve projeler üreten birimleri bünyesinde barındıran TÜBİTAK'ı siyasallaştırma ve dolaylı olarak orduyu sıkıntıya sokma denemelerini hayra yormak imkansızdır!

Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in dediği gibi: Adnan Menderes'de bazı merkezlerin yönlendirmesiyle bu tür girişimler başlatmış, ama bütün bunlar hüsranla sonuçlanmıştır.

Bu hükümetin geleceğimizi ve milli güvenliğimizi ipotek altına sokan Kıbrıs ve Irak politikaları da umarız hedefine ulaşmadan gafil başlarına bela olacaktır.

 

http://www.millicozum.com/content/view/595/47/

 

ABD’NİN DERİN DEVLETİNİN KÖKÜ KAZINACAK

 

 

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek: Tayyip Erdoğan’ın Emniyet Genel Müdürü Necati Altuntaş’ın PKK itirafçılarıyla ilişkileri hala karanlıktadır.

 

- Türkiye, Kuzey Irak ve Kıbrıs cephelerinden tehdit edilirken, içerden de vurulmaktadır. ülkemizi içerden hançerleyen “Derin devlet”in başında, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi görevlisi Tayyip Erdoğan, Fethullah hoca ve Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı ekip bulunmaktadır.

- Altuntaş, Susurluk olayının aktörleri arasındadır. Denizli’de Emniyet Müdürü iken pek çok suça karışan iki PKK itirafçısıyla ilişkisi yüzünden soruşturma geçirmiş, açığa alınmış ve ardından da kızağa çekilmiştir.

- Murat Demir ve Murat İpek adlı itirafçıların DEHA TV’yi kurşunlamakta kullandıkları kalaşnikofların Terörle Mücadele Şubesi’ne ait 78GF6161 seri no.lu silahlar olduğu soruşturma sırasında belirlenmiştir.

- İki PKK itirafçısı 13 Şubat 1997’de DEHA TV’de yaptıkları açıklamada “Sizin televizyonunuzu biz taradık. Denizli Emniyet Müdürü Necati Altuntaş’ın ve polis teşkilatı bize yardımcı oldu” demişlerdir.

- İtirafçılar 40 gün boyunca Denizli’de kaldıklarını, bazı işadamlarından tehditle para istediklerini, HADEP Yöneticileri ve dönemin Kürt kökenli belediye meclis üyesi Yavuz Altınmakas aleyhine suikastler planladıklarını ve Denizli’de bulundukları sürece Denizli Polisevi’nde barındıklarını anlatmışlardır.

- Bu olay TBMM’de kurulan Uğur Mumcu Komisyonu’nun raporuna da yansımıştır. Raporun 32 no.lu paragrafı şöyledir: “Denizli Cumhuriyet Başsavcılığı, 21.03.1997 tarih ve 1997/497 sayılı yazılarıyla, Denizli DEHA Televizyonu’nda Murat İpek ve Murat Demir isimli iki itirafçı ile yapılan röportajdan sonra, Denizli Emniyet Müdürü Necati Altuntaş ve 4 Emniyet görevlisi ile itirafçılar hakkında hazırlık soruşturması yapılarak gereğinin ifası için İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı’na gönderildiği ifade edilmiştir. (EK:11/292)”

- Altuntaş’ın adı 1987’de ortaya çıkan MİT Raporu’nda da geçmektedir. Altuntaş o dönemde karıştığı olaylar nedeniyle dönemin Emniyet Genel Müdürü Saffet Arıkan Bedük tarafından başka ile tayin edilmiştir.

- Altuntaş, Denizli’de görev yaptığı sırada İşçi Partisi’ne karşı da çeşitli yasadışı uygulamalarda bulunmuştur.

- Emniyet Genel Müdürlüğü makamı 6 ayı aşkın süredir “boş” bulunmaktadır. Bu görev, yukarıda sayılan eylemlerin içerisinde yer aldığı için “açığa alınan”, “yargılanan” Necati Altuntaş tarafından yürütülmektedir.


İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek 2 Şubat 2007 (Bugün) Partisinin İstanbul İl Merkezi’nde bir basın toplantısı yaparak Emniyet Genel Müdür Vekili Necati Altuntaş hakkında önemli açıklamalarda bulundu. Perinçek’in açıklaması şöyle:

TÜRKİYE İÇERDEN VURULUYOR


Türkiye, Kuzey Irak ve Kıbrıs cephelerinden tehdit edilirken, içerden de vurulmaktadır. ülkemizi içerden hançerleyen “Derin devlet”in başında, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi görevlisi Tayyip Erdoğan, Fethullah hoca ve Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı ekip bulunmaktadır.
Halen Başbakanlık Makamı’nı işgal etmekte olan Recep Tayyip Erdoğan, Hrant Dink cinayetine ilişkin açıklamaları sırasında, bu olaydan “Derin Devlet”i sorumlu tutarak sıyrılmaya çalıştı. Oysa, Hrant Dink cinayeti sonrasında ortaya çıkan bütün bulgular, Emniyet teşkilatı içerisindeki “Fetullahçı yuvalanma”yı gözler önüne seriyordu.

“Hasıraltı edilen bilgiler”, “Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Şube Başkanı Ramazan Akyürek’in Fetullah sicili”, “Emniyet Müdürlüğü içerisinde oluşturulan yasa dışı operasyon ekipleri”, “suç işletilip, yargıdan kaçırılan abiler”, bu olgulardan bazılarıdır.

Bunlar tesadüf değil elbette. Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın Emniyet Genel Müdür Vekili olarak tayin ettiği kişi, “PKK itirafçılarını suç işlemeye azmettirmek” nedeni ile şaibeli bulunuyor.

Üzerinden 10 yıl geçtiği için hafızalardan silinen ve halen Emniyet Genel Müdür Vekili sıfatını taşıyan Necati Altuntaş’a ilişkin olayları kamuoyuna hatırlatalım:

DENİZLİ’DE YAYIN YAPAN TELEVİZYON BİNASINA SALDIRININ SORUMLULARI…


30 Haziran 1996 günü Denizli’de yayın yapan DEHA-TV’nin merkezi gece yarısı, ağır silahlarla tarandı. Saldırı olayı ile ilgili araştırmadan bir sonuç çıkmadı.
3 Kasım 1996 da Susurluk kazası meydana geldi. Susurluk kazası sonrası 1997 Şubat ayında İstanbul’daki televizyon ve medya kuruluşlarına giderek açıklamalarda bulunan Murat İpek ve Murat Demir isimli PKK itirafçıları, daha sonra DEHA-TV’yi arayarak görüşme talebinde bulundular. DEHA –TV yöneticilerine; bazı devlet görevlileri ile birlikte düzenledikleri eylemler arasında DEHA TV’nin kurşunlanması olayını da kendilerinin gerçekleştirdiğini ve bu eylemde Denizli’deki Emniyet Müdürü ve Emniyet mensupları ile birlikte hareket ettiklerini açıkladılar. “Sizin televizyonunuzu biz taradık. Denizli Emniyet Müdürü Necati Altuntaş’a ve polis teşkilatı bize yardımcı oldu” dediler.

PKK İTİRAFÇILARI POLİS EVİNDE BARINDIRILDI


DEHA-TV ekibi 13 Şubat 1997’de itirafçı Murat İpek ve Murat Demir ile İstanbul’da röportaj için buluştu. İtirafçılar 40 gün boyunca Denizli’de kaldıklarını, bazı işadamlarından tehditle para istediklerini, HADEP Yöneticileri ve dönemin Kürt kökenli Belediye meclis üyesi Yavuz Altınmakas aleyhine suikastlar planladıklarını ve Denizli’de bulundukları sürece Denizli Polisevi’nde barındıklarını anlattılar.
DEHA-TV’nin de korkutma ve sindirme amaçlı olarak Emniyet Müdürü Necati Altuntaş ile bir işadamı ve bir üniversite yöneticisi tarafından hedef gösterilerek tarandığını açıkladılar.

POLİSİN DEMİRBAŞINDA KAYITLI SİLAH SALDIRIDA KULLANILDI


Aynı itirafçılar, Denizli Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne ait resmi araç ile olay yeri olan DEHA Merkezi’nin önüne geldiklerini ve DEHA’ya yapılan saldırıda Terörle Mücadele Şubesi’ne ait 78GF6161 seri nolu Kalaşnikov marka silahı kullandıklarını da açıkladılar.

TV binasını Tuncer ve Mehmet isimli iki polisle birlikte taradığını söyleyen İpek'in olayda kullandığı Kalaşnikof marka silahın, Denizli Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nin demirbaşları arasında yer aldığı belirlendi.

Saldırganlar, “kurşunlama emri”ni Emniyet Müdürü Necati Altuntaş’ın verdiğini, silahı ise Terörle Mücadele Şube Müdürü Ali Soysal’ın temin ettiğini ve diğer polis memurlarının da kendilerine kılavuzluk ve yardım ettiğini açıkladılar.

Bunun üzerine İçişleri Bakanlığı, Denizli’deki Emniyet görevlileri hakkında soruşturma başlattı.

DEHA-TV de, saldırganların açıklamalarını haber yaptı. Olay o tarihte ulusal basına da yansıdı.

NECATİ ALTUNTAŞ’A İŞTEN EL ÇEKTİRİLMİŞTİ


Bu açıklamalar üzerine Emniyet Müdürü Necati Altuntaş, Terörle Mücadele Şube Müdürü Ali Soysal ve Denizli Emniyet Müdürlüğü’nde görev yapan Polis Memurları Mehmet Kılınç, Tuncer Onbaşıoğlu, Ali Oktay ve Celal Bayar olay üzerine açığa alındı ve haklarında soruşturma açıldı.

Aynı Emniyet mensupları hakkında önce lüzumu muhakeme kararı, ardından da, Danıştay tarafından yargılanmalarına karar verildi.

Bu olay sonrası şu anda Emniyet Genel Müdür Vekili olan Necati Altuntaş Merkeze çekildi ve APK uzmanı olarak kızağa alındı.

TBMM’NİN TESPİT ETTİĞİ GERÇEKLER


Bu olay TBMM’nde kurulan ve “Uğur Mumcu Komisyonu” olarak bilinen Araştırma Komisyonunun Raporunda da yer aldı. Bu raporun 32 numaralı paragrafında olayla ilgili verilen bilgi şöyle:

“Denizli Cumhuriyet Başsavcılığı, 21.03.1997 tarih ve 1997/497 sayılı yazılarıyla, Denizli DEHA Televizyonu’nda Murat İpek ve Murat Demir isimli iki itirafçı ile yapılan röportajdan sonra, Denizli Emniyet Müdürü Necati Altuntaş ve 4 Emniyet görevlisi ile itirafçılar hakkında hazırlık soruşturması yapılarak gereğinin ifası için İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı’na gönderildiği ifade edilmiştir. (EK:11/292)”
Aynı raporun devamında:

“Ali Soysal (Denizli TEM Şube Müdürü) Komisyon’un huzurunda 25/02/1997 tarihli sorulu cevaplı konuşmasında; itirafçılardan sadece Murat İpek’i tanıdığını, Murat Demir’i televizyonlarda gördüğünü, Murat İpek’in kısa bir süre Denizli’de kaldığını, tahmini bir ay kaldığını bildiğini, tarihini hatırlamadığını, Şırnak’ta devlet yanlısı olarak istihbari işlerde çalıştığını, korunmaları kanun gereği olduğundan, korunmaya en müsait olan polis evinde kalmalarının normal olduğunu”, kabul ettiği aktarıldıktan sonra; DEHA-TV Genel Müdürü Bülent Öztürk’ün komisyon huzurundaki 25/02/1997 tarihli sorulu cevaplı konuşmasında:

“29 Haziran 1996 tarihinde DEHA-TV’nin tarandığını, bu olaydan sonra telefonla kendisini arayan M.İpek’in olayı kendisinin yaptığını söylediğini, bunu müteakip Kadir Çelik’in programına gittiklerini, Radikal gazetesinde röportaj yapıldığını, bilahare kendilerinin de Murat İpek ve Murat Demir ile program yaptıklarını ve bunları takdim ettikleri”ne ilişkin ifadesini kayda geçirmiş bulunmaktadır”.

Aynı raporda:
“Murat İpek'in 1973 Diyarbakır İli Eğil İlçesi nüfusuna kayıtlı olduğu, PKK terör örgütüne üye olmak suçundan Şırnak Sulh Ceza Mahkemesi’nin 26.2.1992 tarih ve 1992/30 sayılı tevkif müzekkeresi ile tutuklandığı, 27.2.1992 tarihinde Diyarbakır cezaevine alındığı ve Diyarbakır 1 nolu DGM'nin 16.4.1992 tarih ve 1992/108 sayılı tahliye müzekkeresi ile aynı tarihte tahliye edildiği” tespit edilmiştir.

SUÇLULAR NASIL HİMAYE EDİLİYOR


Bu olayda dikkat çeken başka bir husus, aynen Trabzon’da McDonalds’ın bombalanması olayında Erhan Tuncel’in “himaye” edilmesi gibi, Denizli TV’ye yapılan saldırı nedeniyle, sonradan tutuklandığı ve ceza evinde bulunduğu dönemde, Murat İpek’in de “himaye” edildiği, Denizli Milletvekili Hilmi Develi’nin, dönemin “Adalet Bakanı”na yönelttiği “yazılı soru önergesi”nden anlaşılmaktadır.

Hilmi Develi’nin yazılı soru önergesi şöyledir:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na
Konu: Denizli DEHA Televizyonu’nu kurşunlama olayından dolayı Denizli Cezaevinde tutuklu bulunan itirafçı Murat İpek hakkında.

Denizli Cezaevi’nde bayram öncesi yapılan genel aramada tutuklu bulunan itirafçı Murat İpek’in eşyaları arasında bir cep telefonu ele geçtiği doğru mudur? Bu konuda kayda geçmiş resmî bir belge var mıdır?

Telefon bulunmuş ise; itirafçı Murat İpek’in’in kullandığı cep telefonu kimler tarafından sağlanmış, kimin üzerine kayıtlı bulunmakta, cezaevine nasıl sokulmuş ve hangi tarihten beri bu kişi tarafından kullanılmaktadır?

İtirafçı Murat İpek bu telefonla kimlerle görüşme yapmıştır? Bu görüşmelerin tespiti yapılmış mıdır?

Cezaevinde telefon bulundurmak suç mudur? Suç ise, bu kişiye herhangi bir disiplin cezası verilmiş midir?

SUÇLULARI KORUMAK İÇİN KANUN ÇIKARTILMIŞ


Adalet Bakanı ise, bu önergeye verdiği cevapta;
“3419 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunun 2 nci maddesine göre, ilgilinin isteği halinde gerekli görülen koruma tedbirlerinin Devlet tarafından alınması ve bu tedbirlerin uygulanmasında ilgili kurum ve kuruluşların gerekli her türlü gizlilik kurallarına uyması zorunluluğu bulunmaktadır. Bu itibarla, gizlilik kurallarına uyulması bakımından soru önergesine konu olan hususların cevaplandırılması mümkün görülemediği”ni bildirmiştir.

Necati Altuntaş’ın ismine, 1987 yılında 2000’e Doğru Dergisi tarafından kamuoyuna açıklanan “ünlü” MİT Raporu’nda da rastlıyoruz.

BANKER BAKO OLAYI VE NECATİ ALTUNTAŞ


Mehmet Eymür tarafından kaleme alındığı açıklanan MİT Raporunda,
“Banker BAKO olayının arkasındaki diğer güçler ise, İstanbul Emniyet Müdürü Ünal ERKAN, Yadımcısı Mehmet AĞAR, Mali Şube Müdürü Cevdet SARAL ve İstanbul Emniyet Müdürlüğünün diğer üst düzeydeki yöneticileridir” denildikten sonra, şu bilgilere yer verilmektedir:

“Mali Şube Müdürünün telsiz emri ile tayin edilmesi üzerine aynı akşam Ünal ERKAN, Mehmet AĞAR, Cevdet SARAL, Narkotik Şube Müdürü Sarper BALTACIOĞLU, İkinci Şube Müdürü Ömer TÜZEL, Personel Şube Müdürü Sefer VURUCU ve diğerleri Beylerbeyi’ndeki Polis Evi’nde toplanmışlar ve durum değerlendirmesi yaparak Hürriyet Gazetesi’nden Kasım GENCE’ye Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı yetkililerini “Takunyalı “olarak niteleyen, hükümeti suçlayan ve olayı kapatan Mali Şube Müdürü’nü öven yazıyı yazdırtmışlardır.

“Ertesi akşam İstanbul Valisi ile aynı yerde yemek yiyen Ünal ERKAN ve yardımcıları yemekten sonra Çevik Kuvvet Şube Müdürü Necati Altuntaş’ı, Kasım GENCE’yi bulup gazeteye gitmesi ve Ankara baskısını alıp gelmesi için görevlendirmişler, Necati Altuntaş da görevi yerine getirmiştir.

“Hürriyet Gazetesi’ne Kasım GENCE ile birlikte gidip gazeteyi alan Necati Altuntaş “Neler yazmışsınız başımız belaya girecek” demiş, Kasım GENCE ise gülerek “Dün akşam sizinkilerle birlikte yazdık. Onlarla birlikte kaleme aldık” şeklinde cevap vermiştir. Gazeteyi Ünal ERKAN’a götüren Necati Altuntaş “Müdürüm bu yazı başımızı ağrıtır” demiş Ünal ERKAN ise “Merak etme hiç bir şey olmaz” şeklinde cevaplamıştır.

“Necati Altuntaş’ın Hürriyet Gazetesi’ne gidişi Emniyet Genel Müdürü Saffet Arıkan BEDÜK tarafından öğrenilmiş, neticede Necati Altuntaş’ın Urfa’ya tayini çıkmıştır.

Ünal ERKAN ve Mehmet AĞAR ise Emniyet Genel Müdürü’ne, İstanbul Valisi Nevzat AYAZ’ı şahit göstermek ve yemin etmek suretiyle olayla ilgileri olmadığını söylemişler ve Genel Müdürü kandırmışlardır. Necati Altuntaş bir tertibe kurban gittiğini söylemekte ve Ünal ERKAN ile Mehmet AĞAR’a çok kızmaktadır.”
bilgisi, 20 yıl önce kamuoyuna yansımıştır.

PARTİ BİNASINA TEKMELEYEREK GİRENLER


Necati Altuntaş, Denizli Emniyet Müdürü olduğu dönemde, İşçi Partisi Denizli İl Örgütü’nü faaliyetini engellemeye uğraşmıştır.

27.7.1996 tarihinde o dönemki Terörle Mücadele Şube Müdürü Ali Soysal, yanında iki sivil polisle birlikte parti binasının kapısını tekmeleyerek içeri girmiş, duvarda asılı bulunan Türk bayrağını gösterip ‘Bu bayrak buradan inecek’diyerek il Başkanı Mustafa Güleç’i ve parti üyelerini tehdit etmiştir.

Parti binasının dışına hafta sonları asılan bağımsızlımızın sembolü olan bayrağımızın da indirilmesini istemiştir. Böylece HADEP ile partimizi aynı paralelde göstermeyi amaçlamaktaydı. Çünkü o dönemde HADEP kongresinde Türk Bayrağı salondan indirilmişti.

İŞÇİ PARTİSİ’NİN KAPISI KIRDIRILIYOR


26.09.1998 günü gecesi İşçi Partisi İl Örgütünün kapıları kırılarak içeri girilmiş ve üye kayıtlarının bulunduğu dosyalar çalınmıştır. Emniyet Müdürlüğü olayı soruşturmamıştır.

Aynı dönemde Emniyet Müdürü Necati Altuntaş ve Terörle Mücadele Şube Müdürü olan Ali Soysal, Aydınlık Dergisi sattığı gerekçesi ile İl Başkanı Mustafa Güleç ve parti üyelerini fiziki saldırıda bulunarak gözaltına almıştır. Bu gözaltılar defalarca tekrarlanarak İşçi Partisinin Denizli’deki çalışmaları sürekli olarak engellenmiştir.

TAYYİP ERDOĞAN NEYİN PEŞİNDE


Emniyet Genel Müdürlüğü makamı 6 ayı aşkın süredir “boş” bulunmaktadır.
Bu görev, yukarıda sayılan eylemlerin içerisinde yer aldığı için “açığa alınan”, “yargılanan” Necati Altuntaş tarafından yürütülmektedir.
Acaba Tayyip Erdoğan’ın yok etmeye çalıştığı “derin devlet” hangisidir?
Emniyet Teşkilatı’nın tamamını Fethullahçı kişilerle doldurmak amacını mı açıklamaktadır?

Bu sorular, Hrant Dink Cinayetinin ardından bir kere daha gündeme gelmiştir.

DERİN DEVLETİN EN DİBİNDE TAYYİP ERDOĞAN VAR


Eşbaşkan Tayyip Erdoğan, 30 Ocak 2007 günlü gazetelerde yazıldığı üzere, “Derin Devletin dibine inmek”ten sözetti. Amaç, astüst ilişkileriyle bağlandığı SüperNATO’yu perdelemek ve milli devleti yıpratmaktır. “Derin Devlet” ABD’nin Türk Devleti içine yerleştirdiği SüperNATO’dur ve o “Derin Devlet”in en derin karanlığında Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanlığı bulunmaktadır. Bütün tertiplerin altından çıkan Emniyetteki Fethullahçı ekip, Eşbaşkanlığa bağlıdır.

DERİN DEVLETİN MİLLİ DEVLETLE SAVAŞI


Her siyasal cinayetten sonra “Katil devlet” sloganı atılır; kumandalı işaret parmakları Türkiye’ye doğru uzanır. Mesele, Türklerin milli devletinin kendini savunma iradesini çökertmektir.

Oysa Türkiye’de siyasal cinayet işleme tekeli, ABD “Derin Devlet”ine bağlı olan SüperNATO’ya aittir. Uğur Mumcuları, Muammer Aksoyları, Eşref Bitlisleri katleden o karanlık merkez, en son Hırant Dink’i de öldürtmüştür.

SüperNATO’nun “Derin Devlet”i milli devlete karşı savaşmaktadır. Milli devlet, büyük ölçüde yıkıma uğramıştır ve iradesiz bırakılmıştır. İşçi Partisi, öncü kadroları ve Milli Hükümet Programı’yla o iradeyi yaratma mücadelesi vermektedir.

ABD’NİN DERİN DEVLETİNİN KÖKÜ KAZINACAK


Türkiye, önümüzdeki döneme bu acz ve zavallılıkla giremez. Türk devletinin içine son elli yıl içinde yuvalanan ABD “Derin Devlet”inin kökünü kazımak, Türkiye’nin geleceği için bir hayat memat meselesi olmuştur.

HALKÇI DEVLET GÜÇLÜ DEVLET


Yaşanan Kriz, Alantik sisteminin krizidir; “Derin Devlet”in” krizidir. Bu kriz, milleti ayağa kaldırmamızla ve milli devleti yeniden örgütlememizle sonuçlanacaktır. Krize cevap verebilecek, krizi yönetecek tek parti, İşçi partisi’dir. O nedenle iktidarı kaçınılmazdır.

Devlet, büyük tefecilerin, hortumcunun, dolar ve borsa vurguncusunun olmayacaktır: Devlet halkındır.

Aciz devletin sonuna gelinmiştir; halkın güçlü devleti gelmektedir.

 

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=498

 

 

“R. T. Erdoğan 16 Temmuz 2000 tarihinde, ABD’ye gitti. Amerikan Jewish Commite’nin davetlisi olarak orada bulunuyordu. Ayrıca burada JINSA (Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü) yetkilileriyle de görüşmeler yaptı. Bu gezide kendisine KİPTAŞ eski Genel Müdürü Erdoğan Bayraktar ve Münci İnci de yer alıyordu.” (Nasuhi Güngör–Yenişafak eski Ankara Temsilcisi, Yenilikçi Hareket, 92)
“Başbakan Tayyip Erdoğan ABD gezisinde çeşitli Musevi kuruluşlarıyla ilgilendi, bazılarının dâvetine katıldı, birinden ödül aldı. Tayyip Erdoğan’a ‘cesaret ödülü’ veren kuruluşun adı ‘American Jewish Congress’ (AJC)... World Jewish Congress, Theodore Herzl tarafından 19. yüzyıl sonunda kurulmuştu ve birkaç yıl önce 100. yıldönümü kutlandı. Dünya Musevilerini bir ‘ulusal yurda’ kavuşturma amaçlı kurulmuş ve İsrail ile amacını gerçekleştirmiş örgütün bir türevi Amerika’daki...
Daha önce AJC tarafından 10 kadar kişi ödüle lâyık görülmüş; bunlar arasında İsrailli veya Musevi olmayan tek kişi Tayyip Erdoğan. Listede İsrail’in önemli bütün başbakanları yer alıyor, Golda Meir bile... Türkiye, Başbakan’ına böyle bir ödülün verilmesi bayağı anlamlı. Ödülün verildiği mekân da öyle: HSBC bankasının New York merkezi... İstanbul’daki terörist saldırılara hedef olanlardan Musevilerin ABD’deki temsilcisi olan örgüt ödül veriyor, diğer hedef HSBC ise ödül törenine salonunu tahsis ediyor...” (Yeni Şafak, Taha Kıvanç kod adlı F. Koru, 5 Şubat 2004).
“3 gündür Türkiye’de bulunan Yahudi Liderler Heyeti, Başbakan Yılmaz, Orgeneral Çevik Bir, TBMM Başkanı Çetin ve Dışişleri Bakanı Cem’den sonra Fethullah Gülen ile görüştü... Görüşmede; Gülen’in, ABD’nin en etkili Yahudi Lobisi olan ADL’nin (Anti–Defamation League) teklifiyle hazırladığı “hoşgörü ve diyalogla ilgili kitap” da gündeme geldi.
Gülen, İngilizce olarak hazırlanan kitap üzerindeki çalışmalarının tamamlanmak üzere olduğunu söyledi. Kitap, ADL tarafından basılarak dünyanın dört bir yanında dağıtılacak...” (Zaman, Selçuk Gültaşlı, Diyalog çabaları devam ediyor, 10 Mart 1998).
Musevî cemaati lideri ve JİNSA’nın gözdelerinde Bensiyon Pinto, Zaman’daki röportajında Gülen ve Erdoğan’a övgüler yağdırıyor:
“Yıllardan beri cemaatimize mensup din adamları ve dinler arasındaki diyaloğa önem veren cemaat mensuplarımız, muhtelif faaliyet, toplantı ve TV programlarında karşılaştıkları, diyaloğa girdikleri özellikle Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı üyeleri tarafından davet edildi.
Cemaat yönetimimiz bu taleplere karşılık verdi ve sayın Fethullah Gülen ile de ilk temaslar bu şekilde sağlandı. Dinlerarası diyaloğun gelişmesinde önemli rol oynayan Sayın Fethullah Gülen ile yapılan bazı temaslar sonrasında cemaat yetkililerimiz ile birçok din adamımız iftar yemeklerine ve muhtelif toplantılara davet edildi. Bu görüşmeler farklı dinden olan kişilerin birbirlerini daha yakından tanımalarını sağladı, daha önce ulaşılması zor ayrı çevrelerin fertlerinin diyalog kurabilmelerini temin etti...

Sayın Tayyip Erdoğan, Jewish lobiye partisinin programını anlatmıştır. Onlar da onu dinlemiştir. İslam’ın dünyada çok mühim bir rol oynadığına inanıyorum. Buna bütün dünya inanıyor. Eğer bu misyonu Sayın Tayyip Erdoğan yükleniyorsa ve bunu yapacaksa böyle söylemleri hakikaten dünyanın desteklemesinde fayda var. Ama bu sözlerim, cemaatim o görüşü destekliyor diye anlaşılmasın.” (Zaman, Nuriye Akman, 16–17 Şubat 2002)

“Washington–Ankara arası trafik çok yoğun. Bayramın ilk günü E.General Çevik Bir burada idi, İsrail devletinin desteğindeki Musevi Güvenlik Enstitüsü JINSA’da basına kapalı konuşma yaptı (!) Ardından da basına açık Washington’un önemli think–tank’ı CSIS’te konuştu, özetle ‘’Amerika ile artık komşu olacağımızı’’ söyledi...
Derken, çarşamba günü Dışişleri Bakanımız Yaşar Yakış ile Ekonomi Bakanımız Ali Babacan son pazarlıklar için Washington’a geldiler.” (Akşam, Güler Kömürcü, Bizi zehirleyecekler, 14 Şubat 2003).
“Bakın şimdi ne oluyor? Ali Babacan, İsrail’e Çevik Bir ile beraber gidiyor. Abdullah Gül, ABD’ye gittiğinde vaktinin önemli bir kısmını başta JİNSA olmak üzere 28 Şubat destekçileri ile geçiriyor. Kabinenin bir çok bakanı Çevik Bir ile irtibat halinde; Çevik Bir konuşmalarında bu irtibatı saklamıyor.
Ve, AK Parti ile 28 Şubat’ın yakınlaşmasını taçlandıracak son hadise: Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Başbakanı olarak önümüzdeki günlerde ABD ziyaretinde JİNSA’dan ödül alacak. Hatırlarsanız JİNSA Çevik Bir’e ödül verirken ortaya, Çevik Bir’in Cumhurbaşkanlığı fikrini de ortaya atmıştı. Kim bilir hangi sebepten verileceğini bilmediğimiz bu ödül töreninde JİNSA’cılar Recep Tayyip Erdoğan’ın müstakbel cumhurbaşkanlığını da desteklediklerini açıklarlar...” (Emin Şirin– 28 Şubat bitti mi başlıyor mu, HaberX, 24 Ocak 2004).

 

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=4928

 

“Bu adamı kullanın” ne demek? Erdoğan’ı kim kullanacak?

 Adnan BULUT   

 

Türkiye AKP iktidarı döneminde ilkleri yaşıyor... Türkiye'nin başbakanının başka bir ülke tarafından kullanılmasını teklif etmek bile her yurtsever vatandaşın tüylerini diken diken eder. Ama Tayyip Erdoğan'ın başdanışmanı Cüneyt Zapsu Efendi, gidip Amerika'da " bu adamı kullanın" diyebiliyor. Hem de 2 kez çıkıyor ağzından bu kelime...

Cüneyt Efendi bunu neye dayanarak söylüyor? Acaba ABD'lilere yapılan bu tekliften Tayyip Erdoğan'ın haberi var mı? Olmadığını düşünmek saflık olur. Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı sıfatını taşıyan bir kişinin dünyanın en büyük emperyalist gücü ABD tarafından kullanılmasını teklif etmek kimsenin haddine değil. Hele senin hiç haddine değil Cüneyt Efendi...

Bu ülke bağımsız bir ülke. Bu ülkenin sınırları Lozan'da şanla şerefle çizildi. Lozan'a gidene dek bu ülke bağımsızlık adına onbinlerce şehit verdi. Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ne başbakanlık eden kişi, yaşadığımız coğrafya üzerinde emperyalist amaçlar güden işgalci ABD tarafından nasıl kullanılabilir?

Cüneyt Efendi, Amerika'da böyle söylüyor, Başbakan'dan çıt yok. Susmak ne anlama geliyor? Başbakan Erdoğan çıkıp, " beni kimse kullanamaz" diyemiyor. Durumun vahametine bakın.

Türk insanı bu iktidar döneminde yaşadığı hayal kırıklıklarını tarihinin hiç bir döneminde yaşamadı. Bu iktidar döneminde Türk askerinin başına Amerikan askerleri çuval geçirdiler. Ve bu iktidar bu olayı aylarca halkımızdan sakladı. Bir gazete haberi yaşanan basiretsizliği ortaya çıkarmasa ruhumuz bile duymayacaktı.

Bize yaşatılan bu onursuzluk hepimizin hafızasına kazındı. Şimdi filmlerdeki sanal kahramanlarla çuval olayının intikamını alıp rahatlıyoruz. İktidar protokolü ve tabii ki Emine Hanım filmin galasında gururla poz verip, kafamıza geçen çuvalı unutturmaya çalışıyor.

Türkiye bu iktidar döneminde K. Irak'taki kontrolü tamamen kaybetti. Oradaki Türkmenler çaresizlik içerisindeler. Kerkük'teki Türkmenler asimile edilmek isteniyor. Kürtler Kerkük'ün demografik yapısını değiştiriyor. Türkiye'yi yöneten iktidar ne yapıyor? Hiçbirşey... Ama Kurtlar Vadisi'nde Türkmenlere sahip çıkıldı ya... Yetmez mi?

Türkiye adeta bir kabus yaşıyor. Siyasal iktidar devletin bütün kurumlarıyla neredeyse kavgalı. Cumhurbaşkanlığı, Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi, YÖK, Merkez Bankası vs... Böyle ülke yönetilebilir mi? Vekaletle bir ülke yönetilebilir mi? 2 bine yakın kurum vekillerle yönetiliyor. Bu ülkede partizan kadrolaşma adına el atılmadık kurum kaldı mı? Hiçbir siyasal iktidarın dokunmadığı, Tübitak ve Adli Tıp Kurumu bile bu iktidar döneminde kadrolaşmaya kurban gitti. Bu iki kurumdaki çok değerli bilim adamları istifa etmek zorunda kaldı. Deprem konusunda son derece yetkin isimleri kadrosunda bulunduran Tübitak Marmara Araştırmalar Merkezi'ne ne oldu bir bakın... Prof. Naci Görür şimdi nerede? Neden merkezden ayrılmak zorunda kaldı?

AKP iktidarı döneminde yeniden oluk oluk kan akmaya başladı. Terör neden hortladı acaba? Gidip Diyarbakır'da nutuk atık süslü cümlelerle birtakım çevrelere cesaret verirseniz böyle olur efendiler. Beceriksizliğiniz, tutarsızlığınız bakın nelere mal oluyor.

Askerlerimizin şanlı bayrağımıza sarılı tabutları önünüzden geçerken bir düşünün biz nerede hata yaptık diye.

Siz hatanızı düşünedurun vatandaş kimin ne hata yaptığını çok iyi biliyor. Ve bunun bedelini size sandıkta ödetecek emin olun. 1 Mayıs geliyor. İstihbarat birimleri vahşi terör örgütü PKK'nın meydanları provake edeceği ve kanlı olaylar yaşanabileceği uyarısında bulunuyor. Siz ne yapıyorsunuz efendiler? Hangi önlemleri aldınız? Ama yok sizin daha önemli işleriniz var. Birilerinin sizi kullanmasını istiyorsunuz. Kullanırlar emin olun. İşleri bittiğinde sizden geriye ne kalır bilemem ama, bu ülkeye yazık ediyorsunuz bilmiş olun... En iyisi ananızı da alın gidin...

 

http://www.tuncayozkan.com/yazar.php?yazarlar_id=37

 

AKP içinde Türk Milleti’nin hiç milletvekili yok mu?

 

Türkiye

Hüseyin Adıgüzel

Türksolu Dergisi

 

 

Son günlerde yeniden alevlenen ve Başbakan ile Ana Muhalefet Liderini karşı karşıya getiren kimlik tartışmaları, Tanzimat’tan bu yana en büyük baş ağrılarımızdan biri olmaya devam ediyor. Tanzimat Fermanı’nı incelerseniz, bütün yenilik denilen nesnelerin, azınlıkların kimliklerinin korunmasına yönelik olduğunu kolaylıkla görebilirsiniz.

Yaygın olarak kullanılan anlamı ile kimlik, bir millete mensup olma şeklinde ifade edilebilir. Dini mensubiyet taşıyanlar için de kimlik terimi kullanılabilir. Yani bir insanın mensup olduğu etnik köken ile, dini köken için iki ayrı kimlik terimi kullanılmaktadır. Bir insan Türk ve Müslüman olduğu gibi, Türk ve Hıristiyan da olabilir. Yahut tam tersi etnik köken olarak bir Frank, hem Hıristiyan hem de Müslüman olabilir. Etnik kökene göre kişinin kimliğini söylemek bilimsel olarak kimlik tanımlamasında geçerli olmasına rağmen, her nedense bilhassa Batılılar, ister bilim adamı, ister aydın, ister sıradan bir insan olsun, Türkler için ısrarla dini kimliği kullanıyorlar. Türk demekten kaçınıyor ve Müslüman diyerek işin içinden çıkıyorlar. Halbuki Kürtler, Araplar, İranlılar, Malezyalılar da Müslüman; ama onlara etnik kökenlerine göre Kürt, Arap, İranlı, Malezyalı diyorlar, Müslüman demiyorlar. Ancak dini kimlikleri bahis mevzu olunca Müslüman diyorlar. Batılıların yazdığı bütün bilimsel kitaplara, tarih kitaplarına, romanlara, hikayelere şöyle bir göz gezdirirseniz, zannedersiniz ki, bu yarım kürede Türk diye bir millet yaşamamış, varsa yoksa Müslüman. Doğal olarak bu bir saptırma… Bilinçli ve planlı olarak yapılan bu saptırma, Batılıların Türk kimliğini unutturmaya çalışmasından ve Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak için uygulamaya koydukları planın bir parçasından başka bir şey değildir.

Kimlik tartışmaları, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, bugünkü kadar günceldi. İmparatorluğu kurtarmak isteyen bazı bilim ve siyaset adamlarının, Tanzimat’ı yapanların Batılılardan aldıkları öneriler doğrultusunda ortaya attıkları üst kimlik, Osmanlı vatandaşlığı idi. Onların tezlerine göre, imparatorluğun sakinleri olan Rum’u, Yahudi’si, Ermeni’si, Kürt’ü, Çerkez’i, Gürcü’sü, Boşnak’ı, Bulgar’ı, Sırp’ı, Arap’ı Osmanlı vatandaşı yapıp Osmanlı kimliğinde birleştirince, bütün sorunlar bitecek, ayrılıkçılıklar önlenecek, herkes kardeş kardeş yaşacaktı. Bu anlayışın Osmanlı Mebusan Meclisi’ne taşınması ve orada konuşulması sırasında, bir Bulgar ama Osmanlı milletvekilinin “Benim Osmanlılığım, ancak Osmanlı Bankası’nın Osmanlılığı kadardır” demesi bile dikkate alınmayacak, Osmanlı kimliğinde ısrar, koca imparatorluğun yerle yeksan olmasından başka bir işe yaramayacaktı. Ha, bir de Bulgaristan, Arabistan, Yunanistan, Ermenistan gibi devletlerin ortaya çıkmasına yarayacaktı.

O günlerin gazetelerine baktığınız zaman Osmanlıcılık yanında Türkçülük, Batıcılık ve İslamcılık söylemlerinin de bolca kullanıldığını görüyoruz. Batıcılar Osmanlıcılığı desteklerken, İslamcılar ve Türkçüler reddediyorlar ve bunun imparatorluğu paramparça edeceğini iddia ediyorlardı. Ve maalesef haklı çıktılar ve etnik bir kökeni dayanmayan, karmaşık etnik kökenlere dayanarak yaşamayı düşünen devlet yıkılıp gitti. O devletin enkazı arasından, bir ulusal kurtuluş savaşı vererek yepyeni bir devlet yaratan Atatürk ve arkadaşları, Osmanlı üst kimliği altında, Hıristiyan ve Müslüman azınlıkların, Osmanlı Devleti’nin çöküşünde oynadıkları rolleri gözleri ile gördüklerinden, hainlik ve ihanetleri bizzat yaşadıklarından, yeni kurdukları devletin milli bir devlet olması ve etnik bir kökene dayanması esasını getirdiler. Bu yüzden Atatürk, “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir. Türkiye Cumhuriyeti bu halkın eseridir.” demiş ve Türk üst kimliğini açık bir şekilde işaret etmişti. Yani, etnik kimliği ne olursa olsun, Türkiye’de yaşayan herkesi devlet, Türk vatandaşı olarak görüyor ve hiçbir ayırım yapmıyordu. Etnik kökeni ne olursa olsun, herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarına sunduğu bütün haklardan en geniş şekilde yararlanma hakkına sahipti ve bu hakları istediği biçimde kullanabilirdi. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanları, bakanları, üst bürokratları içinden etnik kökeni başka olan yüzlerce, binlerce insan çıktı. Bugün başbakanımız “Gürcü asıllıyım” demiyor mu? Ona kim, “git Gürcistan’da başbakanlık yap” diyor? Kaç tane Kürt asıllı, Gürcü, Arnavut, Boşnak, Çerkez asıllı milletvekili ve bakan var. Eğer nüfus oranına vurursanız, Türklerin azınlıkta kaldığını görürsünüz. Öyle ise bugün, bu üst kimlik, alt kimlik tartışmalarının sebebi nedir? Neden bu tartışmalar inatla sürdürülmektedir?

Bugünkü tartışmaların Osmanlının son günlerindeki tartışmalardan mahiyet olarak hiçbir farkı yoktur. Bugün, o gün olduğu gibi, Batılıların önerileri ile “Osmanlı” üst kimliği yerine “Türkiyelilik” üst kimliği gündeme getirilmiştir. Türk Milleti’ne dayanan devletin, Türkiyelilere dayanması istenmektedir. “Osmanlı” üst kimliğinin neler getirdiği orta yerde dururken, dayatılmak istenen “Türkiyeli” kimliğinin neler getireceği Türkler tarafından çok iyi değerlendirilmeli ve düşünülmelidir. Bu sözle, bir millete mensup olmanın getirdiği mensubiyet şuurumuzun yok edilmek istendiği fark edilmelidir. Milleti için fedakarlık yapma isteği ve duygusunun yok edilmeye çalışıldığı anlaşılmalıdır. Bu duygularımız törpülendiği zaman, yani millet olma şuurunu kaybettiğimiz zaman, güdülecek bir sürüden farkımızın kalmayacağının iyi bilinmesi gerekir. Getirilmek istenen kimlik, sadece bir sözden ibaret değildir. Onun gelmesi ile birlikte götüreceği milli, manevi ve kültürel değerlerimizin, bizi biz yapan değerler manzumesi olduğunun şuuru içinde hareket edemezsek, millet olarak yaşama hakkımızı kaybedeceğimizi bilmek durumundayız. Yani, bu tartışma, Türk Milleti’nin tarih sahnesinden silinmesi için düzenlenen planın çok küçük bir parçasıdır. Ama unutmayalım ki, küçük şeyler, yıllar içinde büyür ve karşısı alınamaz bir durum olarak karşımıza çıkar. Sinekte küçüktür ama mide bulandırır.

Bir kere, “Türkiyeli” sözü bir kimlik ifade etmez. Sadece yaşanılan yerin belirtilmesini sağlar. Mesela; kendisi Türk olduğu halde, Almanya’da çalışan bir işçiye halkımız “Almanyalı” diyor. Bunu derken, asla ve kat’a, onun Alman olduğunu söylemiyor, sadece onun Almanya’da oturduğunu ve orada yaşadığını anlatıyor. Acaba, şimdi merak ediyorum; Türkiye’de yaşayan bir Kürt’e ya da bir Ermeni’ye, nerelisin diye sorsak ne cevap alacağız? Herhalde “Türkiyeliyim” diyecek. Şimdi, onun bu cevabı, onun etnik kökenini belirtecek mi? Hayır belirtmeyecek. Peki o zaman bu cevap, yani “Türkiyeli” sözü, nasıl üst kimlik olacak?

Üst kimlik-alt kimlik tartışmaları AB’nin ana gündem maddelerinden birini oluşturmaktadır. AB, resmi olarak bu tartışmayı 6 Ekim İlerleme Raporu’na alarak gündemine aldı. Hemen arkasından, Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu adına yapılan bir açıklama ile Türkiye’nin gündemine taşındı. Başbakanlık İnsan hakları kurulu yetmiş iki kişiden oluştuğu halde, yirmi dört kişi ile karar alarak raporu açıklamaya kalkışınca, rapora itirazını bildiren, fakat dinletemeyen Türk Kamu-Sen Genel Sekreteri, raporu okuyan kişinin elinden alarak yırttı. Sonuna kadar arkasında olduğumuz bu medeni cesaret ve hatta vatan ve millet sevgisi, bazı satılmış kalemler vasıtasıyla barbarlık olarak gösterilmeye çalışıldı. Şimdi o malum raporun bazı maddelerine göz atalım, neler istendiğini ve bu tartışmaların bugünlerde neden tekrar gündeme getirildiğini tespit etmeye çalışalım:

“Anayasamızdaki ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir’ ifadesi değiştirilmelidir. Çünkü, bu madde insan haklarını kısıtlayan kaynaktır. Kemalist model, Atatürk’ün muasır medeniyet tezi 1923’lerde kalmıştır. Bu modelden vazgeçilmeli ve anayasa değişikliği yapılmalıdır. Türk üst kimliği yerine, Türkiyeli üst kimliği kullanılmalıdır. Türk kimliği, Kürt kimliği, Çerkez kimliği, Boşnak kimliği gibi alt kimlik haline getirilmelidir”

Bu satırları taşıyan rapor yayınlanınca kıyamet koptu. Oluşan büyük tepki ve öfke karşısında, Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül “Bizim bu kuruldan böyle bir rapor hazırlamaları yönünde isteğimiz olmamıştır”, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Bizim böyle bir talebimiz yoktu. Açıklanması etik açıdan yanlış olmuştur. Önce bize gelmeliydi” dediler. CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ ise “Türk Ulusu’nun üst kimliğini reddeden ‘Türkiyelilik’ kavramını öne çıkarmak suretiyle, Türkiye üniter bir devletten federal bir yapıya sürüklenmek isteniyor” dedi. Başbakanın ve Başbakan Yardımcısı’nın sözlerine bakarsak raporun içeriği hakkında tek bir söz bile etmediklerini görürüz. Onlar sadece raporun açıklanış usulünden dolayı eleştiride bulunmuşlar. Şükrü Elekdağ ise, o hususa hiç dokunmamış, içeriğin önemi üzerinde, yani raporun getirmek istediği üzerinde durmuş. Bu eleştirilerden ikisi şekle, biri ise muhtevaya, yani ana temaya yöneliktir. Bu şu demektir: Başbakan ve Başbakan Yardımcısı’nın, raporun muhtevasına bir itirazları yoktur, raporda geçen ifadeleri aynen kabul etmektedirler; Elekdağ ise raporun muhtevasına itiraz etmektedir ve sonuçta neler olabileceğinin uyarısını yapmaktadır. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül, raporu hazırlayanlar ile aynı görüştedirler. Fakat, birden ortaya çıkan toplumsal tepkiden çekindikleri için, raporu şeklen eleştirmeyi ihmal etmediler, zamanı gelince tekrar gündeme getirmek üzere, raporun içeriğini buzdolabına koydular. Şükrü Elekdağ ise, raporu hazırlayanlar ile aynı görüşte olmadığı için raporu içerik bakımından eleştirmekten çekinmedi.

Başbakan, buzdolabına koyduğu raporu, zamanı geldiği için bu günlerde buzdolabından çıkardı ve yeniden gündeme taşıdı. O günlerde, raporu hazırlayanların söylediklerini, bugün meydanlara çıkarak söylemeye başladı. (Diyarbakır ve Şemdinli konuşmaları) Neden o gün bunları söylemedi de, bugün söylüyor? Yukarıda da söylediğimiz gibi, o günlerde toplumsal tepki oldukça yüksekti. Bu yüzden geri adım attı. Peki bugün neden bunları söylüyor? Başta da belirttiğimiz gibi bunlar, AB’nin gündem maddeleri, AB ile müzakerelerin tam olarak başlayabilmesi için yapılması gereken ev ödevlerinden biri. Ortamı belki uygun görüyor ve gündeme taşıyarak milleti yeni kimliğine alıştırmaya çalışıyor.

Başbakan bir etnik azınlık mensubu, bunu kendisi söylüyor. Bu yüzden, onun Türk üst kimliğinden rahatsız olması doğal. Benim anlamadığım, AKP içinde Türk Milleti’nin hiç milletvekili yok mu? Eğer varsa, Başbakan nasıl Gürcü olduğunu ve bu yüzden Türk üst kimliğinden rahatsızlık duyduğunu ve bunun yerine “Türkiyeli” kimliğini getirmek istediğini söylüyorsa, bu Türk milletvekilleri bu yapılmak istenenden bir Türk olarak hiç rahatsızlık duymuyorlar mı? Yoksa onlar da içimizdeki İrlandalılar mı?

Dünya üzerinde, bu tartışmayı yapan başka bir millet olduğunu hiç zannetmiyorum. Fransa’ya bir bakın: Franklar, Keltler, Korsikalılar, Brötonlar vb. halklar var. Fakat üst kimlik Fransız, yani devleti kuran Franklar. Orada, böyle bir tartışmaya yasalar izin vermiyor. Herkes Fransız, hiç kimse, “ben Fransalıyım” demiyor, “Fransız’ım diyor. Peki bu Fransa’da böyle de, Almanya’da, İspanya’da, İtalya’da farklı mı? Hayır, aynen Fransa’daki gibi... Peki o zaman, bunu bize neden dayatıyorlar? Bu sorunun cevabını da lütfen siz bulun artık. Ha, bir de bizdeki gibi bir başbakanın başka bir ülkede olup olmadığını da bir zahmet araştırıverin. Bakalım ne bulacaksınız?

 

http://www.turksolu.org/98/adiguzel98.htm

 

Kürt sorunu yok, Kürt istilası var!

Kürt sorunu yok Kürt istilası var

 

Gökçe Fırat

 

Terörle mücadeleyi yasalar değil ABD kısıtlıyor

 

Ordu ve Hükümet kanadından Kürt meselesi üzerine açıklamalar gelmeye devam ediyor.

Genel Kurmay İkinci Başkanı’nın “sınır ötesi” açıklamasından sonra bu defa da Genel Kurmay Başkanı’ndan “Yetkilerimiz kısıtlı. Bu kısıtlı yetkilere karşın terörle mücadele ediyoruz” açıklaması geldi.

Ordu kanadının terörle mücadeleye vurgu yapan açıklamalarına karşın Hükümet sorunu bir “terör” ve “terörle mücadele” sorunu olarak değil, “demokratikleşme” sorunu olarak gördüğünü, hatta “milli bir mesele” olarak gördüğünü bizzat Başbakan’ın ağzından açıkladı.

Öncelikle Ordu kanadının görüşleri üzerinde biraz durmakta fayda var. Genel Kurmay, mevcut yasaların kendilerinin terörle mücadelesini kısıtladığından bahsediyor. Hükümet ise askerin terörle mücadele etmesi için herhangi bir kısıtlama olmadığı cevabını veriyor.

Terörle mücadele hukuki bir mesele değildir. Çünkü ortada terör varsa, hukuk dışı bir olguyla karşı karşıyayız demektir. Böyle bir durumda, yapılacak iki şey vardır, birincisi hukuk dışına çıkan terör güçlerini yakalamak ve hukuka teslim etmek. İkinci yol ise hukuk dışına çıkan terör güçlerini, silah yolu ile engellemek, yani askeri yol.

Ordu, terörle mücadelede silahı kullanır. Onun görevi, devlete silah çeken teröristi etkisiz hale getirmek, silah bırakmaya zorlamak, yakalamak, en son seçenek olarak da yok etmektir.

Ordu’nun şikayeti eğer mevcut yasalarla teröristlere, onların destekçi ve yandaşlarına caydırıcı bir veza verilemediği ise bunda elbette haklıdır. Bir terör örgütünün, örgüt üyelerinin ve yandaşlarının serbestçe hareket etme hakkına sahip oldukları bir ülke durumundadır Türkiye. Ama bunun böyle olması, Ordu’nun terörle mücadele etmesinin kısıtlanması değildir. Siz teröristi yakalarsanız ve onu hukuk bırakırsa yapmanız gereken teröristleri yakalamaya devam etmektir. Zaten serbest bırakılıyorlar diye bir bahane olamaz.

Burada Ordu’nun, terörle mücadelede en büyük kısıtlayıcı gücü açıklamadığını belirtmeliyiz. Bugün Türk Ordusu terörle yeterli şekilde mücadele edememektedir çünkü Ordu’nun terörle mücadelesi ABD tarafından kısıtlanmaktadır. Türk Ordusu, arkasında ABD’nin bulunduğunu bildiği teröristlerle mücadele edememektedir. Çünkü böyle bir mücadelenin sonunda ABD ile savaşma riski bulunmaktadır.

Ancak gerçek bu olduğu halde Ordu, terörün arkasındaki esas güç olan ABD’nin askeri gücünü ortaya koyacağına, tam tersi kaçamak bir yol tutmakta ve AB Uyum Yasaları’nı hedef almaktadır. Ordu burada açıkça hedef saptırmaktadır. Bunun siyasi izdüşümü ise, AB karşıtı ABD’ciliktir.
Kurtuluş Savaşı’nda Türkler ve Kürtler
Kurtuluş Savaşı’nda Türkler ve Kürtler
Türkiye’de açıktan Kürtçülük yapamayanların önemli bir tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdiğidir. Böylelikle denilmek istenir ki, ülkenin kurtuluşu ve kuruluşuna katılan Kürtlerin hakkı sonradan tanınmamıştır.

Gizli Kürtçülerin diğer propagandaları gibi bu da tümüyle yalandır. Yandaki haritada Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen askerlerin hangi askerlik şubesine kayıtlı olduklarını gösteriyor. Hiçbir işgal olmamasına karşın, yani savaşa katılmalarının önünde hiç bir engel olmamasına karşın en az katılım Güneydoğu’dan olmuştur. Oysa işgal altındaki Marmara ve Ege bölgesinden bile insanlar savaşa katılmıştır.

Kaldı ki Kurtuluş Savaşı’na katılmayan Kürtler çıkardıkları isyanlarda bu devleti yıkmak için savaşmaktan ve ölmekten çekinmemişlerdir. Kürt isyanlarında ölenlerin sayısı Kurtuluş Savaşı’nda ölenlerin on mislidir!

Türkiye’de Kürt istilası
Türkiye’de Kürt istilası

Nüfus artış oranı: Türkiye ortalaması %24. Ortalamanın üstündeki iller Kürt göçüne maruz kalan bölgeler: İstanbul %57, Ankara %33, İzmir %35, Bursa %48, Muğla %39, Antalya %77, Mersin %44, Adana %26, Antep %39, Diyarbakır %34, Şırnak %51, Mardin %37, Urfa %65, Malatya %29, Batman %47, Adıyaman %31, Hakkari %55, Van %55, Ağrı %29

Türkiye’de Kürt istilası
Kurtuluş Savaşımıza katılmayan Kürtler, özellikle 1990 yılından itibaren yoğunlaşan bir şekilde Türk devletine savaş açmıştır.

Kürtçülerin en önemli tezlerinden biri de Güneydoğu’da ekonomik ve sosyal zorlukların olduğu ve devletin bu bölgeleri boşladığıdır.

Oysa nüfus artış oranları Kürtçüleri yalanlamaktadır. 1990’dan itibaren Türkiye’de 15 yıllık nüfus artış oranı ortalama %24’tür. Oysa bu rakam Güneydoğu’da %40’tır. Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu azalırken Kürt nüfusu artmaktadır.

Kürt nüfus artışı doğal bir artış değildir, bir istila hareketinin parçasıdır.

Diyarbakır merkezli Kürtçü hareket bu noktadan çevresine doğru bir Kürtleştirme hareketine girişmiştir. Irak ve İran sınırına doğru başarı ile tamamlanan hareket (yeşil bölge) artık kuzeye doğru yönelmiştir. Haritada turuncu renkte görülen bölge son beş yıldır PKK’nın sızmaya ve yerleşmeye çalıştığı bölgedir.

PKK stratejisnin en önemli ayağı ise, büyük şehirlere ve kıyı şeridinde hakim olmaktır. Bu nedenle Güneydoğu’dan bu bölgelere planlı bir nüfus kaydırma politikası izlenmektedir. Antap’ten İzmir’e kadar güney sahillerinin etnik yapısı değiştirilmiştir. Hedef alınan bölgenin özelligi denize açılma kapısı olması ve ekonomik rant kaynağı olmasıdır.

Yandaki haritada görüldüğü gibi, Kürtler Türk nüfusun dört misli üremekte ve bu nüfus fazlalığının bir bölümünü Güneydoğu’da tutmakta, önemli bir bölümünü ise Türk bölgeleri istila etmek için göçertmektedir.

 

ABD uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele aldı

PKK’nın son dönem artan silahlı eylemliliğinin arkasındaki gücü Ordu doğru bir şekilde tespit edebilmiş midir? Ya da bunu açıklayacak cesarete sahip midir acaba?

PKK eylemliliğini, Türkiye’nin AB sürecini baltalamakla açıklayan teoriler, özellikle iktidar içindeki Kürtçüler tarafından ve bir kısım medya tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.

PKK’nın silahlı eylemleri, AB Uyum Yasaları’nı hedef konumuna getirecektir. Çünkü gerçeken de mevcut yasal düzenlemeler terörü cezasız bırakmakta, hatta devlete karşı terörü korumaktadır. Bu nedenle PKK eylemleri, nesnel bir şekilde, toplum içinde AB’ye ve AB Yasaları’na tepkiyi yükseltecektir.

Bu işin doğasıdır. Bu eylemlere girişen PKK da elbette bunun bilincindedir. Ancak PKK’nın eylemleri, Türkiye’nin AB sürecinde tam olarak nereye düşmektedir?

PKK’nın son silahlı kampanyası dikkat edilirse ABD’nin tüm Orta Doğu’da PKK’ya yüklediği yeni misyonla doğrudan alakalıdır. PKK’yı uluslararası operasyonel güç olarak değerlendiren ABD, bu gücü Türkiye, İran ve Suriye’nin üzerine salmıştır. Artan PKK terörünün nedeni, ABD’nin uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele almış olmasıdır.

Kuzey Irak merkezinde denetimi ele alan ABD, bölge ülkelerine ve elbette Kürt meselesinde söz sahibi olmak isteyen rakibi AB’ye karşı önemli bir avantaj elde etmiştir. Bu avantajı değerlendirerek, uluslararası Kürt hareketinin ikinci ayağı olan PKK’yı da tümüyle ele geçirmiştir. PKK’nın ABD tarafından tümden ele geçirilmesi, uluslararası Kürtçülüğün hamiliğinin Avrupa’nan ABD’ye geçmesi demektir. Bu bakımdan ABD, çok önemli bir uluslararası mevzi kazanmış bulunmaktadır.

PKK saldırıları neyi hedefliyor?

Böyle bir mevzide başlayan PKK saldırıları, doğrudan ABD’nin lehine bir süreci tetiklemektedir.

Şöyle ki:

1- PKK saldırganlığı Türkiye’de AB’ci çevreleri tecrit etmektedir. Böylece ABD, AB’ye karşı güçlenmektedir. Türkiye’nin AB üyelik görüşmelerinde sıkışacağını gören ABD, PKK’yı Türkiye’ye saldırtarak Türkiye’yi AB’dern kopartmakta ve kendine bağlamaktadır.

Bu noktada Kıbrıs’taki gelişmelerle Kürt meselesindeki gelişmeler birbirini doğrulamaktadır. ABD’nin Kürt meselesinde inisayatifi ele almasına Fransa, Rumların hamiliğine soyunarak ve Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışarak cevap vermektedir. Ancak bu silah da geri tepmekte, Türkiye’de AB karşıtlığını arttırmakta, Türkiye’yi daha çok ABD’ye itmektedir.

2- PKK saldırıları Türk hükümetini bir çıkmaza sokmaktadır. Terör, bir hükümet için olabilecek en önemli sorundur. Terörle mücadelede yetersiz kalan hütkümet ayakta kalamaz.

Bunu gören Hükümet, ister istemez ABD taleplerine boyun eğmek zorunda kalacaktır. Terörün bitmesi karşılığında teröre ve arkasındaki ABD’ye belli bazı tavizlerin verilmesi gerektiği düşüncesi güç kazanacaktır. Nitekim öyle de olmaktadır.

3- PKK saldırıları sadece Hükümeti değil aynı zamanda Ordu’yu da yıpratmaktadır. Teröre karşı eli kolu bağlı bir asker görüntüsü Ordu’nun prestijini düşürmektedir.

Ancak Ordu üzerindeki asıl etkisi prestij kaybından ziyade askeri bir tehdittir. ABD, PKK’yı saldırtarak Türk Ordusu’na bir savaş durumunda ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Teröre karşı mücadelede bile yetirsiz kalan bir ordunun ABD’ye karşı savaşı göze alması elbette beklenemez.

4- Son olarak PKK saldırıları Amerikancı bir darbenin ön koşullarını sağlamaktadır. Artan terör, ister istemez sivil idareden askeri bir idareye geçişi zorlar. Dünyanın her yerinde yoğun şiddet olan ülkelerde askeri önlemler çoğalır. Türkiye’de artan terörün askeri önlemleri arttıracağı beklenmelidir.

Ama sadece önlemler değil aynı zamanda askerin siyasal varlığı da artacaktır. Bu ise, ABD’nin tam da 12 Eylül stratejisidir. Terörü önce tetiklemek, sonra ise onu dizginleyecek bir komuta kademesine olur vermek! Artan terör kampanyasının böyle bir sonucu da beklenmelidir.

Türkiye’yi Apo ve PKK’ya muhtaç etme operasyonu

Türkiye’ye böylesi bir stratejik saldırı başlatan ABD aynı zamanda kendi denetimindeki medyayı da manipülasyon için devreye sokmaktadır.

1- Amerikancı Akşam gazetesi, artan saldırıların Türkiye’yi sınır ötesine çekmeye çabaladığını, bu tuzağa düşülmemesi gerektiğini yaymaktadır.

2- Amerikancı Yeni Çağ gazetesi, artan ladırıların Türkiye’ye Kerkük’ü unutturmak için başlatıldığını yaymaktadır.

3- Amerikancı Aydınlık dergisi ve Amerikancı Başyazarı Perinçek artan terörün Türkiye’yi Barzani ile ittifaka zorlamak için yapıldığını yaymaktadır.

Enteresandır bu üç Amerikancı yayın organı da, terörün arkasında ABD’nin olduğunu söylemekte ama ısrarla Türkiye’nin Apo ile ve PKK ile mücadele etmesinin yanlış olacağını iddia etmektedir. Hatta hedef saptırma olduğunu söylemektedir.

Oysa asıl hedef saptırma, PKK’yı ve elebaşısı Apo’yu aklayan, olumlayan, destekleyen bu teorilerdir. Böylece Türkiye tek bir şeye zorlanmakatadır. Sınır ötesinde, Kerkük’te, Kuzey Irak’ta başını belaya sokmak istemeyen Türkiye, kendi Kürdü ile, yani PKK ve Apo ile barışmalıdır. Ne de olsa Apo, yine de olabilecek en iyi Kürttür!

Bu teorileri, mevcut AB karşıtlığı, PKK içindeki AB’ci bölünme haberleri ile birlikte ele aldığımızda oyun daha net ortaya çıkar. Amerikancı medya, Türkiye’yi Apo’ya gül vermeye zorlamaktadır. Bu kampanyada kullanılan Amerikancılardan Perinçek’in zaten Apo’ya gül vermişliği vardır. Yani ABD doğru insanı kullanmaktadır!

Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’dan verdiği mesaj

Bu noktada Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır gezisi devreye girmektedir. ABD’nin tehdidini gören Tayyip, Kürt meselesinde isteneni yapmaktadır. Şimdilik PKK ve elebaşısı ile görüşemeyen Tayyip, PKK destekçisi aydıncıkları makamında toplayıp onlarla barış sözleşmesi yapmaktadır. Bu sözleşme gereğince Diyarbakır’a gitmekte ve orada da aynı barış çağrısını yinelemektedir.

Tayyip Erdoğan’ın böyle hareket etmesi bizleri hiç şaşırtmadı. Tam da yapması gereken hamleyi yaptı.

1- Kürt sorununu kabul etti. Bilindiği gibi PKK terör örgütünün temel çıkış noktası Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğu ve bu sorunun demokrasi içinde çözülmesi gerektiğidir. Başbakan tam da bunları ifade ederek PKK ile aynı çizgide olduğunu belirtti.

Ancak bu işte Tayyip’ten önce, Perinçek ve Demirel’in katkıları unutulmamalı. Bilindiği gibi Perinçek dergisi aracılığı ile Kürt sorununu kabul ettirmek için onca çabalamış ve Demirel de “Kürt realitesini” tanıdığını açıklamıştı.

Bu üç Amerikancının, Tayyip, Perinçek ve Demirel’in Lozan’da buluşması gayet manalıdır. ABD, has adamlarını AB’ye karşı mevziye sürmektedir.

2- Tayyip Erdoğan Kürt sorununu tanımakla kalmamış bunu İrlanda meselesine benzetmiştir. Bilindiği gibi İrlanda yüzyıllardır İngiltere’nin sömürgesidir.

Türk olmasa bile Türkiye’nin Başbakanının kendi ülkesi için bula bula bu örneği bulması anlamlıdır. Aynı Başbakan’ın yarın bir Pontus meselesinden bahsetmesi ve bu sorunun demokratik yoldan çözümünü savunması herhalde hiç bir Rumu şaşırtmayacaktır!

3- Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’ı seçmesi de gayet anlamlıdır. Geçtiğimiz ay gerekirse sınır ötesine geçeriz efelenmesinin arkasından gelen bu gezi, Başbakan’ın sınır ötesinden kastının Diyarbakır olduğunu ister istemez düşündürtmektedir!..

PKK’ya ve ABD’ye mesaj

Görüldüğü gibi Türkiye her halükarda Kürt sorunu adı altında PKK’yı tanımaya ve onunla barışmaya zorlanmaktadır. Böyle bir zorlanma karşısında neler yapılması gerektiğine gelince...

Öncelikle silahlı eylemlerin en sert şekilde karşılanması gerekmektedir. Ordu’nun herhangi bir yasal yetkiye ihtiyacı yoktur. Bunu göstermesi için Ordu’nun ABD’ye savaşırım mesajını iletmesi gerekmektedir.

PKK son dönemde özellikle mayın saldırıları düzenlemektedir. Mayın saldırısı, yüksek teknoloji kullanılan bir saldırı türüdür. Doğrudan ordu gücü göstermektir. ABD, PKK’ya NATO mayınlarını vermekte, Türkiye’nin mayın tarama araçlarını etkisiz kılacak teknolojik desteği sağlamakta ve Türk devletini açıkça tehdit etmektedir.

Türkiye bu saldırıya karşı öncelikle yurt içinde geniş çaplı bir operasyon başlatmalıdır. Bir kaç yüz PKK teröristinin leşini yere sermeden ABD’ye mesaj verilemez.

PKK saldırılarının kesilmesi için İmralı umursanmalıdır. Terörün elebaşısı İmralı’dadır. İmralı’daki elebaşını tam tecride almak, dışarıyla tüm bağını kesmek, ABD’ye ikinci mesaj olaccaktır.

Kürt istilasının nüfus kayıtları

Ancak bu tür askeri önlemlerle bu mesele çözümlenemez. Öncelkle Türk milletinin Kürt meselesi konusunda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye Başbakanının tersine biz Türkler Türkiye’de bir Kürt meselesi değil bir Kürt istilası olduğunu düşünüyoruz. Yaşadığımız en önemli sorun budur.

PKK terör eylemlerini 15 Ağustos 1984’te başlatmıştı. Terör örgütünün arkasında emperyalist bir güç bulunmakla birlikte terörün sonuç alınacağı toplumsal dokunun yaratılması da önemli bir meseleydi. Yani bölücülüğün sosyal, siyasal ve herşeyden önce de demografik zemininin yaratılması gerekiyordu.

Bu amaçla Özal iktidarı ile birlikte Türklere yönelik doğum kontrol kampanyası başlatılırken Kürtlerin nüfusunun arttırılması için özel çaba harcandı. 2005 yılı nüfus istatistikleri bugün karşı karşıya olduğumuz tehlikenin boyutlarını ortaya çok acı bir şekilde koymaktadır.

1- PKK’nın aktifleştiği 1990’dan 2005’e geçen on beş yılda Türkiye nüfusu toplam %24 artmıştır. Ancak bu nüfus artışının üstünde kalan bir bölge bulunmaktadır: Güneydoğu. Güneydoğu nüfusu son onbeş yılda %40 artmıştır.

Güneydoğu’daki bu artışla birlikte Türk bölgelerdeki nüfus azalması da dikkat çekicidir. Karadeniz, İçanadolu ve Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu artış göstermemiştir.

2- PKK, sadece Güneydoğu’da Kürt nüfusu arttırmakla kalmamıştır. Aynı zamanda Güneydoğu’dan Batı illerine doğru istila halinde bir Kürt göçü yapılmıştır.

Kürt istilası iki ana hattan ilerlemiştir.

Birinci hat Antep’ten Muğla’ya hatta Kuşadası’na kadar giden sahil şerididir. Bu hatta kalan tüm iller Kürt akınına uğramıştır. Nüfus yapısı tümüyle değişmiş kentler Kürtleştirilmiştir. Bu hat, kıyı şeridi olarak, uluslarası ticaret, turizm ve tarım alanında Türkiye’nin en önemli bölgesidir. Şu anda buraya yerleşen Kürt istilacıların eline geçen bölge PKK’nın ekonomik gücünün önemli kaynağıdır.

İkinci hat doğrudan büyük şehirlere, sanayi merkezlerinedir. İstanbul, Ankara, İzmir, hatta Bursa ve Kocaeli gibi şehirler büyük oranda Kürtleştirilmiştir.

Bu iki hatta başarıya ulaşan Kürt istilacılığı şu anda iki yeni hat daha açmış bulunmaktadır.

1- Sivas-Tunceli hattından Doğu Anadolu, İçanodolu ve Karadeniz’e çıkma.

Nitekim Erzincan, Sivas, Tokat, Ordu, Samsun şu an bu yeni hattın hedefi durumundadır. Bu yoldan PKK Karadeniz’e açılacaktır.

2- Çanakkale, Tekirdağ, Kırklareli hattından İstanbul’u Trakya’dan kuşatmak.

PKK’nın uzun yıllardır süren Trakya’ya yerleşme çabası özellikle Trakya’nın sanayi bölgesinde gerçekleşmiştir.

Böyle bir istila hareketi kaçınılmaz bir şekilde Türkiye yöneticilerini olmasa bile Türkleri rahatsız etmekte ve uyandırmaktadır. Yıllardır topraklarını, mahallelerini, evlerini bu istilacılara açan Türkler yavaş yavaş bu komşuların hiç de iyiniyetli olmadığını görmekte ve gördüğü yerlerde de tepkisini oltaya koymaktadır. Son aylarda, Gönen’de, Çerkezköy’de, Bursa’da, İstanbul’da yaşanan gerginlikler bu durumun habercisidir.

Böyle bir olasılık tüm Amerikancıları ürkütmektedir. Hükümet provokasyon önlemleri alırken, diğer taraftan Amerikancı medya devreye girmekte ve Türk-Kürt kardeşliği mavalı okumaktadır. Lozan’da Tayyip Erdoğan’ın himayesinde konuşan Perinçek o nedenle biz Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtler birlikte verdik demektedir.

Böylelerine hadi ordan diyoruz. Kurtuluş Savaşı’nda 33 bir şehit verdik, bunun ancak 700 tanesi Kürttü: Yani %2!

 

http://www.turksolu.org/88/basyazi88.htm

 

Hükümetin Soy Ağacı

 

Cagan TURKER

 

Aşağıda okuyacağınız her paragrafta geçen isimler su an Türkiye ve Türk Milleti adına karar alan insanlardır.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan

Rize'nin Güneysu Beldesi'ne gittiğinde hemşerileri başbakanı POTAMYA'YAHOSGELDIN' pankartıyla karşıladı. Medya bu pankart üzerinde hiç durmadı.Potamya ne demekti?

Güneysu beldesinin Rumca ismi Potamya'dır. Bu beldenin ahalisinin birkısmı sonradan Müslüman olmuş Rum'dur. Hala beldenin Rumca
adinikullandıklarına göre Türklüğü içlerine tam sindirememişler demektir.Tayyip Erdoğan bu pankarttan rahatsız olmadı. İhtimal ki kendisi de Rum kökenlidir.

Yine geçen sene Tayyip Erdoğan Gürcistan Devlet Başkanı'yla görüşmesinde kendisinin de Gürcü olduğunu söyledi. Bu bağlamda Gürcü olmaihtimali de yüksek.

Kısacası Tayyip Erdoğan Türk kökenli değildir. Zaten Türklük şuuru da taşımamaktadır. Zorunlu olmadıkça Türk sözünü kullanmaz.

Türklüğü ve Türk milliyetçiliğini ayrımcılık olarak değerlendirdiğini çok kere vurgulamıştır. Başbakan olduğundan beri ağzından bir kez bile "Türkmilleti" sözü çıkmamıştır. Hep Türkiye halkı der. Çok çarpıcı bir not olarak eklersek 7 mart 2002'de AKP Genel Merkezinde Tayyip
Erdoğan "Kürdistandan gelen haberler bizi mutlu ediyor" demiştir. Araya Mustafa Kemal'in biz sözünü eklemekte fayda var.."Muhterem milletime sunu tavsiye ederim ki sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asli cevheriçok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalınmasın."


Türkiye Cumhuriyeti TBMM Başkanı Bülent Arınç 

Manisa doğumlu, Manisa milletvekili olduğu için ve Türkçe'yi de güzel kullanmasından ötürü halk tarafından Manisalı bir Türk olduğu sanılmaktadır. Halbuki Bülent Arınç'ın kökeni Tunceli'ye dayanmaktadır.Yıllar önce Manisa'ya göç etmiş bir Kürt ailesinin torunudur.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Abdullah Gül 

Kayseri doğumlu ve Kayseri milletvekili olan Abdullah Gül, baba tarafından çok eskiden Kayseri'ye yerleşen Siirt kökenli bir ailenin oğludur. Baba tarafından Arap ana tarafından sonradan Müslüman olmuş Ermeni kökenlidir.


Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu 

Diyarbakır doğumlu olan Abdülkadir Aksu Kürt'tür. Göreve geldiğinden sonra Emniyet teşkilatındaki Fetullahçı Kürt kadrolaşma inanılmaz artmıştır. Yurtsever Türkler (Necip Hablemitoglu, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu) hep onun döneminde katledildi. Emniyette Kürtçü ve Doğu'cu kadrolaşmayı sağladı. İstanbul'daki Kürt kökenli PKK'ya yardim sağlayan mafyayı temizleyen polisleri açığa aldı veya pasif görevlere surdu.

Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik 

Van'lı olan Hüseyin Çelik Kürt-Arap melezidir. Kürtçe şarkılarla eğitim -öğretim sezonu açılışı yapılması ilk kez Hüseyin Çelik'in bakanlığı döneminde görülmüştür. Türkiye sadece Türklere mi ait iddiasını ortaya attı.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı Dengir Fırat 

Hükümette en kilit kişi olarak gösterilen Başbakan Yardımcısı DengirFırat 1925 yılında idam edilen Kürt isyancı Şeyh Sait'in torunudur.Mersin milletvekili olan Fırat, Mersin'deki Kürt nüfus hareketini yönlendiren kişilerin başındadır. Dengir Fırat, 2 Ağustos 2002 Cuma günü Meclis'te, sinir oynatan ses tonuyla, Abdullah Öcalan'ı kast ederek "Asamadınız! Asamazsınız! Asamayacaksınız!" diye bağırmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Bayındırlık ve Iskân Bakanı Zeki Ergezen 

Kürt kökenli olan Zeki Ergezen, bir de ayrıca Nakşibendi tarikatının Tillo koluna mensuptur.

Başbakanın Danışmanları 

1. Danışman MÜCAHİT ASLAN

1994 yılında PKK'ya maddi yardim yaptığı için öldürülen Kürt işadamının yeğeni bugün Tayyip Erdoğan'ın danışmanı. 10 Aralık 2002tarihinde, Beyaz Saray'da ABD Başkanı Bush ile o dönem Başbakan olmayıp AKP Genel Başkanı olan R.T Erdoğan'ın yaptığı
toplantıya katılan birkaç isimden biri. Babası milletvekili. Babası bir dönem insan hakları meseleleriyle çok yakından ilgiliydi; dernek başkanıydı. Fırsat buldukça da İstanbul-Ankara belediyelerinin köprü, yol ihalelerini alırdı. Ailece S-300 Mercedeslere biniyorlar. Danışmanın üniversite mezunu bile olmadığı söyleniyor. Başbakan Erdoğan'ın bu danışmana özel bir sevgisi olduğu biliniyor.

2. Danışman Cüneyt Zapsu 

Bu danışman Güneydoğu'nun en büyük Kürt aşiretinin üyesi. Dedesi ilk Kürtçe tiyatro eseri yazan bir edebiyatçı.Ehl-i Sünnet dergisinin sahibi. Türkçe-Kürtçe yayınlanan "Jin" dergisinin önde gelen isimlerinden. Danışmanın halası, faili meçhul bir cinayete kurban giden Kürt hareketinin önde gelen isimlerinden Musa Anter' in esi.Danışmanın eniştesi Musa Anter öldürüldüğünde Abdullah Öcalan başsağlığı mesajı yayınlamıştı. Öldürülen Musa Anter' in bir yeğeni milletvekili deyine faili meçhul bir cinayete kurban gitmişti.

Danışman yakın akrabaları gibi Doğu ve Güneydoğu'da gezmiyor. O'nun bir ayağı hep Amerika'da TÜSIAD üyesi bu danışman, Başbakan Erdoğan'
in özellikle yurt dışındaki bütün resmi-özel görüşmelerinde bulunuyor. Bu danışmanın Erdoğan'ın "aklinin yarısı" olduğu iddia ediliyor.

3. Danışman ÖMER ÇELİK

Bu danışman aslen Diyarbakırlı. Ama doğum yeri başka. Fakat Kürt olduğunu saklamıyor. Gazi Üniversitesi Kamu yönetimi mezunu. Dil bilmiyor sayılır.
Bir dönem radikal ıslamcıydı. Yaşar Kaplan'ın aylık Düşünce Edebiyat dergisinde editörlük yaptı. Buradan daha ılımlı, Ali Bulaç'ın Bilgi ve Hikmet Dergisi'ne geçti. Ali Bulaç sayesinde R.T. Erdoğan ile tanıştı.
Sonra Yeni şafak gazetesine geçti, köşe yazarı oldu. Bir ara Dinç Bilgin grubunda, sonra Aydın Doğan grubunda ve son olarak da Uzan grubunda çalıştı... Yoksuldu; üniversitede yurtta kalıyordu; şimdi lüks otellerden çıkmıyor, 100 bin dolarlık jeeplere biniyor. 
Meclis kulisinde dedikodu yapmayı seviyor: ki yıl önce Lale Mansur ile flört ettiğini söylüyordu, şimdi de Deniz Akkaya ile 6 ay birlikte olduğunu...
Sohbetleri renkli olsa da, AKP Grubu bu danışmanı hiç sevmiyor. Öyle ki, "Grupta ikinci tezkereyi geçirmek için, Amerikayı göklere çıkaran konuşmaya kızıp hayır oyu verdim" diyen AKP milletvekilleri var!

Başbakan Erdoğan'a özellikle Ortadoğu konusunda danışmanlık yapıyor.

4. Danışman EGEMEN BAĞIŞ

Babası Güneydoğu'da bir şehrin Belediye Başkanıydı. O ise Beyaz Saray'ın yeminli müşaviriydi. Arap kökenli. Nerden nereye... ABD vatandaşı olduğu biliniyor. Ama simdi o hem danışman hem milletvekili. 

Barzani 2 sene önce Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kendisine bağlı 75 milletvekili olduğunu açıklamıştı. Kimse bu milletvekilleri kimlerdir,diye araştırmadı. Kaynadı gitti bu açıklama.

Ve diğerleri..

Namık Tan Dışişleri bakanlığı sözcüsü

Dışişleri Bakanlığındaki Kürtçü grubun başı, Mardin doğumlu, Dışişleri Bakanlığında hizmete Özel yazdığı bir Kürt raporunda Kürtlere daha fazla
kültürel haklar verilmesini talep etti. AKP içindeki Kürt gurubun en yakın ismi. Dışişleri Bakanlığındaki Kürt guruplar ile Meclisteki Kürtçü milletvekilleri arasındaki ilişkiyi koordine ediyor. 30 Ağustos onların(askerleri kastederek) 29 Ekim bizim bayramımız diyerek askerlere olan nefretini belirtiyor.

PKK'nın finanse ettiği lokantalarda ödediği hesabin Türk askerine ve Türk milletine kursun olarak geri döndüğü kişi.

Baki Ilkın

Arap Kökenli, Dışişleri bakanlığında Kıbrıs masası başkanıydı simdi Türkiye'nin Birleşmiş Milletler Temsilcisi, Denktaş'ın tasfiye edilmesi operasyonunun bas aktörü, 12 Eylül Kenan Evren Diktatörlüğü döneminde sağcı veya solcu idam edilen gençleri Güvenlik Konseyine sunan kişi.

Türklüğü ve Milliyetçiliği zararlı, hastalıklı ve kontrol altında tutulması gereken bir akim olarak tarif ediyor. Dev sol mensubu 12 Eylül'de yaşı
büyütülerek asılan 16 yaşındaki sol görüşlü Erdal Eren'in yasini büyütme işlemlerinde rol alan kişi.

Uğur Ziyal

Dışişleri bakanlığı eski müsteşarı, Dışişleri içinde AKP ye en yakın isim, Kürt kökenli, Dışişlerindeki Kürtçü kadrolaşmanın planlamacılarından, Talabani ve Barzani'nin aşiret lideri olduğu dönemlerde onlara Dışişleri bakanlığı makam aracı tahsis eden kişi. PKK'ya yakın olmasa da modern Kürt Milliyetçiliğini destekliyor. Cüneyt Zapsu ve Dengir Fırat'a en yakın isimlerden

 

http://www.kuvvaimilliye.net/news_detail.php?id=6714

 

Yeni petrol yasası:
Güneydoğu petrolünün Kürtleştirilmesi

Türksolu Dergisi

Türkiye

A. Mete Türkmen

 

 

Osman Baydemir: Petrol ve barajlar bizim olsun

 

Sonunda kapitalist düzenin “petrol” ayağı da Türkiye’ye sağlam bir adım attı. Uluslararası sermaye ve petrol devlerinin Türkiye’nin petrol kaynaklarına el koyma hareketi, hiçbir işgale gerek kalmadan ve kimsenin burnu kanamadan işbirlikçileri AKP Hükümeti’nin desteği ve milletvekillerinin oyları ile 17.Ocak.2007 ‘de Meclis’ten onay gördü. Yeni yasa, 6326 sayılı ve 1954 tarihli Petrol Kanunu’nda ne değişiklikler yaptığına sırası ile bakalım:

1- 1954 tarihinde çıkartılan kanunun 2. Maddesi 1973 yılında değiştirilerek “Petrol kaynaklarının milli menfaatlere uygun olarak... aranması” olarak değiştirilmişti. Yeni çıkan yasada ise bu bölümtamamen çıkartıldı. Böylece kamuyararı gözetilerek yapılan tümaramaların yerini yabancı petroldevleri ve taşeronlarının yapacağı”özel şirketler yararına” aramalarınönü açılmış oldu. Hatta burada biradım daha atılarak özel şirketlerinpetrol aramak için izinbaşvurusunda aranan “arama talebinin milli menfaatlere uygun olması” kıstası da yasadan çıkartıldı. Böylece petrol devleri istedikleri yerlerde kendi menfaatleri doğrultusunda petrol ve doğalgaz araması yapabilecekler.

2- Eski petrol kanununun 13.Maddesi “petrol ve doğalgazın bir bölümünün ülke ihtiyacının karşılanmasında kullanılacaktır” hükmünü getirmektedir. Ancak yeni yasa bu kuralı da kaldırmıştır. Böylece Türk topraklarından çıkan petrol ve doğalgazın Türkiye’de değerlendirilmesi uluslararası petrol devlerinin inisiyatifine bırakılmıştır. Zira ülkemizde çıkarılacak petrol ve doğalgazm bir damlası elimize geçmeden ihraç edilebilecek Artık alınacak petrolün miktarından fiyatına tüm konularda kaderimiz uluslar arası güçlerin eline geçmiş olacak.

3- Eski Petrol Kanunu’nun 53. maddesi, petrol arama sahasının 50,000 hektardan fazla olamayacağını, bu büyüklükte bir alan için de sekiz arama ruhsatının verilmesini hükme bağlamaktaydı. Bu hükmün tek istisnası ise Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO)’na verilecek izinlerin daha az tutulmasıydı. Yeni yasa, petrol arama sahasını karada 100.000 hektara çıkarmıştır. Ayrıca bu büyüklükte bir alan için verilen izin sekizden bire indirilmiş ve TPAO, Türkiye için istisnai konumundan çıkarılmıştır.

4- TPAO sadece yukarıdaki madde ile pasifize edilmemiştir. Eski Petrol Kanunu’nun 64.maddesi Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne yeni petrol sahalarını açık arttırmaya çıkarmadan önce TPAO’ya bu sahaları işletmek isteyip istemediğini sorma ve talep etmesi halinde de o sahaları TPAO’ya tahsis etme zorunluluğu getirmişti. Ancak yeni yasa genel müdürlüğün bu yükümlülüğünü de kaldırmaktadır. Kısaca, TPAO’nun Türkiye için hiçbir istisnai özelliği kalmamıştır. Bu yasadan sonra AKP’nin TPAO’yu özelleştirilecek kurumlar listesinde ön sıralara koyarsa hiç şaşırmamak gerek. Zira 4,5 yıldır şu taktik birçok kamu kuruluşuna uygulanmıştır: önce içini boşalt veya işlevsiz kıl, sonra da özelleştir.

5- Eski Petrol Kanunu’nun 65. maddesi, petrol kuyularının işletme ruhsatlarını 20 yıl ile sınırlandırıp, ruhsatlara 10 yılı geçmemek üzere iki defa uzatma hakkı vermektedir. Yeni yasa ise ruhsatları 30 yıl, uzatma hakkını da iki kez 10 ar yıl olarak belirlemektedir. “2040 yılında dünyada petrol kalmayacak” savlarının tartışıldığı bir dönemde hangi ülke 50 yıl işletme ruhsatı verir. Bu değişiklik petrolün Türkiye’deki ömrünü kısaltır, dünyadaki ömrünü uzatır.

6- Eski Petrol Kanunu’nun 78. maddesi, üretilen petrol ve doğalgazın yüzde 12,5 kısmının Devlet Hissesi olarak alınacağını yasalaştırmıştır. Yeni yasa ise bu oranı yüzde 12’ye indirmekle birlikte, çeşitli kriterlere bağlı olarak bu oranın yüzde 2’ye kadar indirilmesine olanak tanımaktadır. Yeni yasa ayrıca bu maddeye ek olarak “Devlet Hissesinin yüzde 50’si, petrol ve doğalgaz işletme ruhsatının bulunduğu ilin il özel idaresinin açtıracağı hesaba aktarılacaktır” hükmünü getirmiştir. Bu hüküm, ciddi bir bölgesel ayrımcılık getirmekle birlikte, bu tip uygulamalar sadece federatif devletlerde görülmektedir. Herhalde petrol gelirlerimizden pay isteyen Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir bu yasadan sonra bayram ilan etmiştir. Bundan sonra atılacak adım, Güneydoğu Anadolu petrolünün Kürtleştirilmesi olsa gerek.

7- Eski Petrol Kanunu’nun 95. maddesi petrol ve doğalgaz işletenlerin ödeyecekleri gelir vergisi kesintileri toplamını maksimum yüzde 55 olarak belirlerken, yeni yasa bu oranı yüzde 40’a indirmiştir. Böylece ödenecek vergi oranları da OPEC ülkelerinde uygulanan vergi oranlarının altına çekilmiştir. Yani petrolümüze el konulmasına ek olarak çıkarılacak petrol ve doğalgazın vergi getirişinden de tek taraflı feragat ediyoruz.

Venezuela’dan İran’a, Norveç’ten Brezilya’ya kadar birçok petrol ve doğalgaz zengini ülke “millileştirme” politikası izlerken, A.B.D. gibi bir süper güç (!) Irak’taki petrol ve doğalgaz zenginliğine el koymak için yalan ve hile ile savaşı göze alıp bir milyondan fazla insanın kanını akıtırken, AKP Hükümeti ve milletvekilleri, çıkardıkları yasa ile hem ülkemizi milli servetlerinden yoksun bırakacak, hem de ülkemizin bölünmesine yol açacak politikaların önünü açacaktır. A.B.D.’nin iki aydır Irak’ta çıkartmaya çalıştığı ama hâlâ kabul ettiremediği “Petrol Yasası”ndan daha ağırını Recep Tayip Erdoğan ve yandaşları sessiz sedasız ve bir gün içinde Meclis’ten geçirmiştir.

Şimdi sorarım size: Hangi ülke işgal altındadır; Irak mı, Türkiye mi

 

http://www.turksolu.net/125/turkmen125.htm

 

BİR ÇETE ARANIYOR

Milli Çözüm Dergisi

Yazar Erdoğan PİŞKİN   

 

 

"Küresel çete"ye (Siyonist sermaye hakimiyetine) teslim olmuş AKP iktidarı, Danıştay saldırısının arkasından aradığı çeteyi bir türlü bulamıyor!... Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor. AKP'nin bu alık tavırları Hz. Mevlana'nın nefsi emareye işaret ederek: "Düşman kendi odasında ve hanımının koynunda bulunuyor. Zavallı ahmak, silahını almış, dışarıda ve bahçe kapısında düşman arıyor!" benzetmesini hatırlatıyor.

 

Başbakanın bilgiçlik edasıyla açıkladığı gibi, Danıştay'a yapılan saldırının arkasından bir ihanet çetesi çıktı. Ama bir gün bile geçmeden bu çetenin çatısı yıkıldı.

Başbakanın kehaneti çıkmıştı ama ortada küçük bir soru işareti kal­mıştı! Çete neredeydi? Lideri kimdi? Gözler tabii hemen Emniyet'te sorgulanan eski subay Muzaffer Tekin'e çevrilmişti. Basın kullanıl­mış, Muzaffer Tekin bir kuşku yumağı ve çete lide­ri kisvesine sokulmuştu. Birtakım fotoğraflarla işin ucu emekli subaylara ve orduya uzatılmıştı... Lider bulunmuştu! Ama bu lide­rin Danıştay baskınıyla ilgi­si kurulamıyordu. Tekin 4 gün Emniyet'te tu­tuldu. Gazetelere birtakım fotoğraflar dağıtıla­rak kafalar karıştırıldı. Sonunda beklenen ol­du.

Tekin serbest bırakıldı. Danıştay bas­kınını saptırmak ve azmettirici koltuğuna bir "ulusalcı çete" oturtmak girişimi şimdilik başa­rılı olmadı. Oysa bu yolda nasıl da yoğun çaba harcanmıştı. Örneğin Hürriyet'te Saygı Öztürk şu haberi yapmıştı:

"Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mü­cadele Şubesi'ndeki sorguda Alparslan Arslan'a ‘örgüt şeması' gösterildi. İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, bazı emekli su­bayların da isimlerinin, fotoğraflarının yer aldı­ğı şema hakkında Arslan'a, ‘Bunlardan hangisiyle berabersin?' sorusunu yöneltti. Fotoğrafları inceleyen Arslan, ‘Hiçbiriyle beraber değilim. Eyleme kendim karar verdim' karşılı­ğını verdi... "Eylemi Müslüman Türk gencinin refleksiyle yaptım" şeklinde yanıtladı.

Vuran da fethullahçı, sorgulayan da! Nasıl oluyor?

Danıştay saldırısını sorgulayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in Fethullahcılık sicili bulunduğu biliniyor. Saldırının tetikçisi Alparslan Aslan'ın ailesinin Fethullahçı olduğu söyleniyor. Ayrıca, mezun olduğu Marmara Hukuk Fakültesi'nden Arslan'ı tanıyanlar da onun Fethullahçı olduğunu anlatıyor. Bu durum Danıştay saldırısının ilginç bir yönünü ortaya koyuyor. Saldırıyı gerçekleştiren tetikçi Fethullahçı. Saldırıyı sorgulayan ve aslında tertibin merkezinde olduğu anlaşılan Emniyet İstihbaratı'nın başı da Fethullahçı.

2006 Sonu-2007 Başı vizyona girecek bir "film" mi çekiliyor?

Bu rapor, PINR Report adıyla çeşitli ülke analizleri­nin yer aldığı ağırlıklı olarak Amerikan kaynaklı bir siteden. Raporun, yayınlanış tarihi 17 Mayıs idi. Ya­ni, Danıştay'a karşı girişilen alçak saldırıyla aynı gün. Sonuç kısmında şöyle deniliyor: "Türkiye'nin AB'ye katılma girişiminin çöküşü, Erdoğan hü­kümeti üzerinde Türkiye'nin laik seçkinlerinden gelen siyasi harareti çok büyük ölçüde arttıra­caktır. Bu hararet, Mayıs 2007'de cumhurbaşkanlığının el değiştirmesi yaklaştıkça, daha da artacaktır. Türkiye'nin laik seçkinleri AKP'nin atadığı bir İslamcıyı ülkenin yeni cumhurbaş­kanı olarak kabul edeceğe benzemiyorlar. Türk askeri bunu engellemek için siyasi müdahalede bulunmayı oldukça gerekli ve uygun görebilir. Müdahale, Erdoğan hükümetinin 2006 sonu ya da 2007 başlarında çöküşünü provoke edebilir." (22.5.2006 / Cengiz Candar / Bugün)

 

Oysa Cengiz Çandar'ın da bağlı olduğu lobilerden vahiy alan Hoca: "Türkiye'de 28 Şubat'ı aratacak gelişmeler yaşanacak" kehanetini ortaya atmıştı.

Ve bu zat Nuriye Akman'la yaptığı röportajında:

Bana göre İslam dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların yaşadığı yerler var. O da kültür Müslümanlığı, İslam'ı kendi düşüncelerine göre yeniden inşa etmiş Müslümanlar var. İnsanın, inandığı şeylere doğru inanması, doğru inandığı şeyleri de doğru uygulaması lazım. Müslümanlığa sahip çıkması lazım. İslam dünyası dediğimiz coğrafyada bu anlayışta, bu felsefede toplumların var olduğu söylenemez.

Müslümanların dünya muvazenesine katkıda bulunacaklarına şu anda ihtimal vermiyorum. İdarecilerde de o mantığı göremiyorum. İslam dünyası, şimdilerde belli ölçüde aydınlanma olsa da çok cahil. Ferdi Müslümanlık var. Dört başı mamur Müslümanların var olduğunu şahsen görmüyorum. Başkalarıyla münasebet içinde olabilecek ve aynı zamanda bir birlik teşkil edebilecek, müşterek problemlerini halledebilecek, kainatı yorumlayacak, kainatı çok iyi okuyacak, geleceği çok iyi okuyacak, gelecek adına projeler üretebilecek Müslümanların olmadığı bir dünyaya ben İslam dünyası demiyorum. (Gurbette F.Gülen. Nuriye Akman, 6. baskı sh.21)

Sözleriyle:

a) İslam dünyası gerçeğini ve Müslümanların güç potansiyelini yok sayarak, Amerika'ya yaranmaya ve yamanmaya,

b) Müslümanlara ümitsizlik ve çaresizlik aşılayarak, siyonist emperyalizme mahkum ve mecbur bırakmaya,

c) Erbakan Hoca'nın artık zafere yaklaşan tarihi girişimlerini ve D-8 gibi projelerini küçümseyip kötüleyerek, şeytani cephenin işini kolaylaştırmaya çalışmıştı.

d) Asla gerçekleri yansıtmayan ve hele bir İslami cemaat liderine hiç yakışmayan bu karamsar ve karalayıcı sözler; kendi kendilerini de inkar anlamındaydı.

Fethullah Gülen'in başındaki hareketi, "Mehdiyet ve Mesihiyet" hizmeti sayanlar, acaba bu itiraf ve iftiraları nasıl karşılamıştı?

 

 

Saldırganın Fethullahçı Olduğu Söyleniyor

Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi Derneği Genel Başkanı Taner Ünal, Danıştay'a yapılan saldırı ile ilgili olarak "ilginç" açıklamalarda bulundu..

"Danıştay'da yapılan menfur saldırıyı yapan şahıs ailecek Fetullahcıdır" diyen Ünal şöyle dedi:

Bu olay Fetullahçı ekip - Pentagon - CIA - Nato Güçleri tarafından ortaklaşa yürütülen bir provakasyondur.

Pentagon'da hazırlanan bir takım planlar sanki emniyetten alınan bilgilermiş gibi kamuoyuna aktarmakta diğer basın kuruluşları ise bu aldıkları bilgilerin doğruluğuna inanarak yayın ve yorum yapmaktadırlar.

Ortada bir yılan vardır ve bu yılanın kuyruğu nerede bir Vatansever - Milli - Milliyetçi - Ulusalcı kişi veya kurum varsa ona değmektedir.

Menfur saldırıyı yapan katilin ilişkileri Ülkücü Hareketten Ulusal solculara oradan Vatansever kuvvetlere kadar oldukça geniş bir yelpaze içerisinde nerede vatan millet sevgisiyle bir şeyler yapmaya çalışan kurum veya kuruluş varsa onunla irtibatlandırılmaya çalışılmıştır.

Bu saldırının sebebi:

PENTAGON CIA VE NATO GÜÇLERİ TARAFINDAN MALUM HOCAEFENDİ EKİBİNE SİYASETEN YOL AÇILMASIDIR" diyordu.

Alparslan Arslan'ı MOSSAD Bulgaristan'da eğitiyor!

Genelkurmay'a yakın bir kaynağın Ankara Terörle Mücadele elemanlarının belirttiğine göre, MOSSAD'a bağlı çalışan ve Gonca Bahar adına bir kimliği de bulunan kadının, Alparslan Aslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulgaristan'da eğittiği biliniyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpira adlı şirketin Bulgaristan'daki tesislerinde veriliyor.

Genelkurmay'a yakın bir kaynaktan Aydınlık'a ulaşan bilgiye göre, Al­parslan Arslan'ın Süper NATO'yla olan bağlantısı MOS­SAD üzerinden kuruldu. Bu ger­çek Ankara Terörle Mücadele Şubesi tarafından da tesbit edil­di. MOSSAD'a bağlı çalışan "Gonca Bahar" adına bir kimli­ği de bulunan kadının, Alpars­lan Arslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulga­ristan'da eğittiği belirtiliyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpra adlı şirketin Bulgaris­tan'daki tesislerinde verildi. Bu durum, Alparslan Arslan'ın ba­şından beri üzerinde durulan Bulgaristan bağlantısını da açık­lıyor.

"BULGAR HOCA" KİMDİR?

Bulgaristan'la ilgili diğer bir nokta da, Alparslan Arslan'ın Bulgar kökenli bir kişiyle olan ilişkisi. Tetikçinin babası, olay­dan hemen sonra yaptığı açıkla­mada, oğlunun bir Bulgar ile ta­nıştıktan sonra hayatının değiş­tiğini söylemişti. Tabii tek başı­na "bir Bulgar" ifadesi pek bir anlam taşımıyor. Ancak daha sonra söz konusu Bulgar'ın la­kabının "Bulgar Hoca" olduğu ortaya çıktı.

Ancak "Bulgar Hoca" la­kaplı istihbaratçının Bulgaristan istihbaratından atıldığı belirtili­yor. Adı Jelyo Penev olan Bulgar istihbaratçı ara sıra Türkiye'ye gelen ve Rusya'ya girmesi yasak olan bir kişi.

Penev, 2001 yılında Bulgar askeri istihbaratından atıldı. Atılma nedeni; Bulgar gizli ser­visinin Rus gizli servisiyle birlik­te 1998 yılında yaptığı ortak bir araştırmanın bilgilerini satmak. Kısa bir süre yargılandıktan sonra delil yetersizliğinden ser­best bırakılınca, İngiltere'ye gi­diyor. Bazı Rus kaynaklar, Jelyo Penev'in MI-6'ya çalıştığını, söz konusu bilgileri İngiltere'ye sat­tığını belirtiyor.

Jeljo Penev'in Türk asıllı bir sevgilisi var. Penev çok iyi dere­cede İngilizce, Arnavutça, Türk­çe ve Rusça biliyor. Bir dönem Kosova'da bulunmuş. Türki­ye'yi ara sıra ziyaret ediyor. Pe­nev, 2003 yılında Rusya Federasyonu'nun Inguşetya bölgesi­ne gitmiş. 3 aya yakın bir zaman kalmış. Vize ihlali nedeniyle sı­nır dışı edilmiş.

Bulgar Hoca lakabı ise ol­dukça dikkat çekici. Rus kay­naklara göre "Bulgar Hoca" lakabı, Jelyo Penev'e Hıristiyan olmasına rağmen Müslümanlar­la yakın ilişki kurması nedeniyle verildi.

 

Fethullahçı Yapılanma Organize Suç Örgütü Gibi Çalışıyor

Şu anda Danıştay'a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu ekip, suça azmettiren merkezlerin üzerini örtmeye, böylece suçun aslî faillerini giz­lemeye çalıştığı için, suça ortak olmuştur. Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip eki­bine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan'ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Su­çu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yık­mak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. Soruşturma ekibi, kamuoyunu, suçun merke­zinde bulunan ABD'nin ve Cumhuriyet yıkıcı­sı iktidar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek aynı zamanda Cumhuriyete, vatana ve millete karşı ağır suçların içine bat­maktadır.

Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmek­tedirler. Yani polis açıklamalarındaki ifadesiy­le "Organize suç örgütü."

ABD'nin Derin Devleti faaliyettedir ve Tür­kiye'nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur.

Soruşturmanın başında fethullah sicilli daire başkanı bulunuyor!

İşte bir sicil raporu:

"Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullahcılara) yakın. Dikkat edilmelidir"

Rapor, 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından el yazısıyla yazılmış ve imzalanmıştır.

Bu sicil rapor, 59983 sicil numaralı Emniyet istihbarat Daire Baş­kanı Ramazan Akyürek hakkındadır.

Sicil raporu öyle kasalarda falan değil, Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyalarında..!

Sicil Amiri öyle sıradan bir şef veya müdür değil, İstanbul Valisi Ramazan Akyürek'in "Emniyetteki hizipleşmenin içinde" bulundu­ğu, yani örgütlü olduğu, görev sorumluluğu taşıyan Cumhuriyet valisince sicile yazılmış ve imzalanmış.

Sicilinde Ramazan Akyürek'in örgütü de saptanmış: "irticai akımdan" ve parantez içinde (Fethullah) diye adı belirtilmiş. Ve "dikkat edilmelidir" notu düşülmüş.

Anlaşılan sicildeki bu "dikkat edilmeli" notu, Ramazan Akyürek'i, Emniyet istihbarat Daire Başkanlığı'na yükseltmiş.

Dikkat edilmesi gereken adam, şimdi herkese dikkat eden ma­kamda.

Ve "dikkat edilmesi" gereken Fethullah sicilli daire başkanı, Da­nıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiriyor.

"Dikkat edilmesi" gereken Fethullah sicilliye, Türk Emniyeti'nin istihbarat dairesi, yani beyni teslim ediliyor."

Soruyoruz: "Fethullahçı" emniyet yetkilileri Danıştay cinayetini ne kadar ciddi araştırıyor?

Emniyet istihbaratının Muzaffer Tekin fotoğrafları üzerinden kamuoyuna yapılan servis sürerken; Danıştay saldırısının arkasında iki ana odağa doğru gidiliyor:

Bir tarafta Fethullahçı olarak adlandırılan odakların,

Öbür tarafta Masonik yapıların ve MOSSAD bağlantılarının pis kokuları yayılıyor!

Danıştaydaki saldırı öncesinde bozulacağı tutan kameralar ve kayıt sistemi ile ilgili Oyak Güvenlik'in apaçık teknik bir yalan söylemesi de ayrı bir anlam taşıyor.

Bu anlamı güçlendiren somut done ise;

Soruşturmayı yürüten Emniyet ekibinin bizzat merkezinde yer alıyor.

Evet, Emniyet İstihbarat Müdürü Ramazan Akyürek kimden yürekleniyor?

Belgenin tarihi: 16 Temmuz 2001

Konu: Asya finans

Belgenin Yollandığı Yer: DGM Cumhuriyet Savcılığı

Şunları yazıyor:

"Asya Finans isimli kurumun halka yüksek faiz karşılığı krediler verdiği ve geri ödemeleri temin etmek için silahlı çete oluşturmak suretiyle zor kullanma ve tehdit yolu ile para tahsilatı yaptıkları bildirilmiştir."

Asya Finans'ın para tahsilatı için çete kurduğunun tespit edildiğini belirten resmi bir belge bulunuyor.

Bu resmi belge sonucunda İstanbul DGM sözkonusu çetenin tespitine yönelik bir çalışma grubu kurulmasına karar veriyor.

Sonra mı ne oluyor?

Gelin yine 10 Temmuz 2002 tarihli resmi bir belgeden okuyalım:

Fethullah Gülen grubunun Emniyet içerisindeki etkinliği: özellikle İstihbarat Şube Müdürlüğü ve Daire Başkanlığı'nın teknik takip birimlerinde odaklanmaktadır.

 

 

Bu nedenle ilgili birimlerden habersiz dinleme ve izleme faaliyetlerinde bulunulması başlangıçta planlanmış ancak 30.10.2001 tarihli ekte sunulan talimatnamenin 8. maddesinin "h" ve "ı" bendlerine göre bu birimlerden habersiz, yargı kararı da olsa teknik takip ya da izleme yapılması imkansız hale getirilmiştir.

Bu talimatnamenin de esasen bu grubun girişimleri ile çıkartıldığı kanaati tarafımızda mevcuttur."

Yani: Fethullahçı olarak bilinen Asya Finans'la bağlantılı çalıştığı belirtilen bir çeteye yönelik istihbarat çalışmasının;

Emniyet içindeki Fethullahçı odaklar tarafından engellendiğine dair resmi bir şikayetle karşı karşıyayız.

Daha da vahimi;

Asya Finans'la bağlantılı çalıştığı belirtilen bu çetenin; aslında "Fethullahçı" Emniyetçilerin başında bulunduğu 12 kişilik bir çekirdek olarak işe başladığı yolundaki somut iddialar bulunuyor.

Sanırız Ramazan Akyürek; bir istihbaratçı olarak, meşhur Şahinler Grubu'nun başındaki ismi çok iyi biliyor.

Muzaffer Tekin'i resmin ortasına oturtup; kartvizit ve telefon dedektifliği üzerinden, Alparslan Arslan'la ilişkilendiren ve buradan yola çıkarak devasa bir çeteyi ortaya çıkarma başarısı gösteren (!) Emniyetin bir gün;

Alparslan Arslan'ın, Maslak'ta sürekli görüştüğü Nurcu şeyh bağlantısı üzerinden Fethullah Gülen'i de resme dahil etmesi de imkan dahilindedir.

2001 yılında hakkında istihbarat çalışması yapılması engellenen ve aralarında Fethullah Gülen'in İstanbul III. imamı Ahmat Karabey'in de olduğu ekibin resmi belgelerdeki tanımı ile finansal sorumlusunun Asya Finans'ın ortakları arasında olduğu da ortaya konabilir.

 

Sonra da emniyet orada da durmayıp;

Danıştay'ın iptal ettiği liman ihalelerinden, enerji ve özelleştirme ihalelerine kadar birçok davanın dökümünü yapıp; bu iptallerle önleri kesilen küresel ve yerli baronların kesişme noktasında:

Fethullah'a yakın sermaye odaklarıyla, masonik sermaye odaklarının olduğunu tespit edebilir!

Zaman Gazetesinde yer alan;

"Muzaffer Tekin'in Rus sevgilisi olduğu" yolundaki çarpıtmalar bile aleyhinize dönebilir!

Böylece Danıştay cinayeti sadece Türkiye'deki değil, diğer ülkelerdeki melun çeteleri temizlemek için de bir vesile olabilir.

AKP'nin iktidar olduğu gün, derhal görevden aldığı Kaçak­çılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, Emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütlenmeyi 1978 yılında Polis Kolejinden itibaren takip ettiğini söylüyor. Geçen ay "Birharf Yayıncılık" tarafından yayımlanan "Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye" isimli kitabında, "polis teşkilatındaki F tipi" olarak adlandırdığı Fethullahçı örgütlen­meyi, somut olaylarla anlatıyor.

Faaliyetleri Yasal Zemine Dayanmıyor

4422 sayılı yasada yapılan değişikliklerden sonra, günümüz­de polis teşkilatınca "teknik takip" yapılmasının yasal zemini­nin belli olmadığına dikkat çeken "eski" polis müdürü Saçan, bu tespitinden hareketle; "her türlü teknik takip ve izleme" işle­rinin bütünüyle "F tipi örgüt" tarafından yürütüldüğünü söylü­yor. Saçan'a göre; "F tipi örgüt, bu ayrıcalığı elinde bulundur­duğu için, teşkilat içerisinde dokunulmaz hale geldi, iktidar, bir kişiyi ya da kurumu hedef aldığında, F tipi örgüt de iktidarın amacına uygun malzeme üretimine başlıyor. Uzağa gitmeye ge­rek yok. Bu yılın olaylarını hatırlayın: Van Yüzüncü Yıl Üniver­sitesi Rektörünün tutuklanması, Şemdinli iddianamesinde Kara Kuvvetleri Komutanına çamur atılması ve son olarak Danış­tay'a saldırı olayında soruşturmanın saptırılması söyledikleri­min kanıtıdır" diyor.

Takvime bakmak yeterli

Dr. Adil Serdar Saçan'ın saptamalarını doğrulayan çok sayı­da olay var. Dergimizin kapak dosyasının "kahraman"ı ve Fethullahçılığı mahkemeden tescilli Ramazan Akyürek'e, AKP'nin iktidara gelmesinden sonra, Emniyet'in İstihbarat Daire Başkanlığı'na atanma sözü verilmiş. Bunun belgesi de Trabzon'da yerel bir gazetede (Taka Gazetesi'nin 6 Haziran 2005 tarihli nüshasında) yayımlanmış. Fethullahçı Akyürek konusunda dik­kat çeken ikinci nokta, Cumhuriyet Gazetesi'ne ilk bomba atıl­dığı sırada, 5 Mayıs 2006 günü; Akyürek'in "tayin kararnamesi"nin hazırlanmış olması. Üçüncü nokta ise tayin kararnamesi­nin çıkması ile; Alparslan Aslan'ın Danıştay'a silahlı saldırısını yaptığı tarih arasında 9 gün gibi kısa bir süre olması.

SüperNATO'nun Taşeronları!

Aydınlık'a başka bir kaynaktan ulaşan bilgi ise, Alpaslan As­lan'ın, 5-6 yıldır; AKP'ye çok yakın bir kişinin himayesinde ol­duğuna ilişkin. Bu ilişki polis tarafından bilindiği halde, Akyü­rek'in ve SüperNATO'nun taşeronluğunu da üstlenen emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütün, asker kesim ile bağlantı iddi­alarını sürekli gündemde tutması, medya sayesinde sağlanıyor. Medyanın, saptırma çabalarını yoğun biçimde desteklemesinin arkasında, emniyet içerisindeki bu örgütün, "teknik takip ve dinleme" faaliyetlerini elinde tutmasının büyük rolü olduğu da akla geliyor.

Milli Güvenlik Kurulunu da Basarlar mı?

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 12 Nisan 2006 günü, Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada, "irticai kadrolaşma"ya önemle vurgu yapmış ve AKP'yi uyarmıştı. Bu uyarıya karşı Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, adeta "alaycı" bir üslupla "Cumhurbaşkanı, buna ilişkin belgeleri bize gönderirse, gereğini yaparız" demişti. Aca­ba, Dr. Adil Serdar Saçan'ın (gerek görüşmemizde, gerekse "Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye" isimli kitabında somut olaylara dayanarak) işaret ettiği, SüperNATO'nun taşe­ronluğunu yapan "F tipi" örgüt, yasal mı görülüyor? Bu "irticai-haçlı" örgütlenmelerin dağıtılması için, A. Serdar Saçan'ın değindiği gibi, Milli Güvenlik Kurulu'nun baskına uğratılması "falan" mı bekleniyor?

 

http://www.millicozum.com/content/view/77/

 

.Türk oğlu, Türk kızı Türklüğünü koru!

Başyazı

Gökçe Fırat

Türksolu Dergisi

 

Başbakan, Apo’yu kurtarmaya çalışıyor

Başbakan Erdoğan’ın “Terör sorunundan bağımsız bir Kürt sorunu vardır” sözü, aslında tam da PKK’nın ne demek istediğinin iyi bir ifadesi. Eğer Kürt sorunu ile PKK sorununu, yani terör sorununu birbirinden ayırırsanız, meselenin nasıl ortaya çıktığı da ortadan kayboluverir.

O halde hemen soralım; PKK’dan önce nasıl bir Kürt sorunu vardı?

Bugün Türkiye’nin Kürt sorunu vardır diye tonlarca laf dökenlerin bu soruya verecekleri bir cevap yoktur, çünkü PKK’dan önce, en azından bir 50 yıl Kürt sorunu diye birşey yoktu bu ülkede. Kürt sorunu, PKK ile, yani terörle birlikte ortaya çıktı. Çünkü PKK terörü, varolduğunu iddia ettiği Kürt sorununu çözmek için başladı.

O halde Başbakan ne demek istediğinin farkında mı?

PKK teröründen bağımsız bir Kürt sorunu varsa ve siz bu sorunu PKK sorunundan ayırarak, demokratikleşme yolu ile çözeceğiz diyorsanız bunun ne anlama geldiğini de açık seçik ortaya koymalısınız.

Bu şu anlama gelir:

1- Türkiye’de Kürtlere demokrasi tanınmamıştır. Bu nedenle Kürt sorunu bir demokratikleşme sorunudur.

2- Kürtler demokrasi istemektedir.

3- PKK, Kürtler demokrasi istediği için ortaya çıkmıştır.

4- PKK terör uygulamıştır ama bunu da demokratik hakların elde edilmesi için yapmıştır.

5- O halde PKK terörünü ortadan kaldırmanın yolu açıktır: Devlet teröre engel olmak için demokratikleşecek, PKK ise demokratikleşmenin önünü açmak için terörü bırakacaktır.

6- Böylelikle Demokratik Cumhuriyet’e gidilecektir.

7- Terörden vazgeçmiş bir terör örgütüne siyaset yolu açmak, onun bir daha teröre başvurmasına engel olacak bir yöntemdir. Bu nedenle PKK’ya siyasi af çıkarılacaktır.

8- PKK terörden vazgeçip siyaset yapacağına göre, PKK’ya bağlı militan güçleri yatıştırmak için bu örgütün elebaşısı da hapisten çıkarılabilir, yani Apo affedilebilir.

9- Böylelikle Türkiye gücünü kanıtlamış olur. Terör örgütünü terörden vazgeçirmiş olur!

Başbakan’ın Türkiye’yi getireceği yer tam da burasıdır.

Başbakan, çok açık bir şekilde PKK’yı siyasallaştırmaya ve Apo’yu hapisten çıkarmaya çalışmaktadır.

 
Emperyalistler Sevr’i Kürtlere uygulattırıyor

Sevr Haritası

Kürt İstilası haritası

Cumhuriyet’ten bugüne Kürtler’in bir istila hareketi şeklinde gelişen nüfus hareketi yukarıda sağdaki haritada görülüyor. Kırmızı renkli bölgeler, Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelerle göçtüğü ve nüfus yapısını kendi lehlerine değiştirdiği bölgeler. Bu haritayı emperyalistlerin Sevr haritası ile karşılaştırdığımızda aynı bölgelerin 80 yıl öncesinde de emperyalistler tarafından paylaşılan ve Türkiye’den kopartılan bölgeler olduğunu görürüz. Kısacası emperyalistler Sevr