|
KOMPLOLARIN MERKEZ ODAĞI: AKP İKTİDARI |
![]() |
|
HANS AIBERG'E DUZENLENEN CIRKIN KOMPO'NUN MERKEZINDE BULUNAN AKP HUKUMETININ: SIYONISTLERLE ISBIRLIGINI, VATAN HAINI KURDISTAN BOLUCULERIYLE KOORDINE CALISMALARINI VE GERCEK YUZUNU GOSTEREN YAZILARDAN DERLEMELER. Masonik, Siyonist ve Vatan Haini Nurcu Medya'nin: Yalanlarla goklere cikarip abartarak, Pembe tablolar cizerek, Turk Kamuoyundan gizledigi AKP gercegini dile getiren, Siyonizme Kukla Olmus Genel Turk Medyasinda Bulunamiyacak Yazilar: |
NECMETTİN ERBAKAN: beş para etmiyorlar
Yıldıray Çiçek 31.05.2007
Türk milliyetçileri olarak bizler, AKP'nin küresel güçler ve onların uzantıları ile yapmış olduğu işbirliğini bu köşeden sık sık örnekleri ve delilleriyle anlatıyoruz. Zaten AKP'nin nasıl bir işbirlikçi anlayış içinde olduğunu Türkiye'de öğrenmeyen kalmamıştır. Türkiye'de, AKP'ye yönelik ne zaman protesto yapılsa, muhakkak "İşbirlikçi AKP" sloganı atılmaktadır. İşbirlikçi suçlaması, AKP'nin gölgesi gibi olmuştur. AKP nereye gitse, bu suçlama, gölgesi gibi kendisini takip etmektedir. AKP'nin kurulduğu günden bu yana izlediği politikalara baktığımızda da, bugün 'AKP iktidardan gitmemeli' diye ağıt yakanlara da baktığımızda da, bu işbirlikçi profil ortaya çıkmaktadır. ABD, AB, Rumlar, Ermeniler, Barzani, Talabani AKP'nin Türkiye'nin başında bir dönem daha bulunması için temenniler iletmesini herhalde AKP'nin işbirlikçi kimliği ile değerlendirebiliriz. Türk milliyetçileri olarak bizler, AKP'nin kuruluş temelinde bu işbirlikçi anlayışın felsefesini çok rahatlıkla ilk günlerde gördük ve bunu Türk milletini aydınlatmak için sürekli vurgulamaya çalıştık Ama bu konuda en ilginç vurgulama, AKP'yi kuran kadroyu yetiştirmiş Necmettin Erbakan'dan geldi. İstanbul'un fethinin 554. yıl dönümü için Anadolu Gençlik Derneği (AGD) tarafından 19 Mayıs Stadyumu'nda düzenlenen şölende konuşan Necmettin Erbakan'ın "Son 10 yıldan beri işbirlikçi görüşler yan yana geldiler, alt alta durdular, üst üste durdular, tek başına geldiler, 367 milletvekili aldılar ama beş para etmiyorlar. Çünkü işbirlikçi görüşten hayır gelmez" sözleri AKP için çok büyük darbe olmuştur. Bu söz, AKP'nin toplama tabanında önemli bir yer teşkil eden milli görüş kökenlilerde büyük şok etkisi yaratmıştır. Nasıl etki yapmasın ki, Necmettin Erbakan mazlum ve mağdur rolünde ortada gezen AKP'lileri "beş para etmediğini ve işbirlikçi" olduğunu söylüyor. Yıllardır yanında eğitim aldıkları, her gördükleri vakit elini öptükleri, kendilerini siyasette var eden Necmettin Erbakan, bunların "beş para etmediğini ve işbirlikçi" olduğunu söylüyor. Necmettin Erbakan, eski öğrencilerine bunları diyorsa, bizim bunlar hakkında dediklerimiz herhalde çok hafif kalıyor. Necmettin Erbakan'ın, eski öğrencilerinin bu değişimi, dönüşümü soranlara verdiği "Bu arada önemli husus şudur: Maya çok mühim bir şey. Mayasız ekmek olmaz. O cevher sizde, yoksa ekmeği yapamazsınız." şeklindeki cevabını biliyorsunuz. Necmettin Erbakan'ın bu sözlerinden anlaşılacağı gibi, Recep Tayyip Erdoğan ve tayfasını bir türlü affetmediğini, onların hem kendine, hem de Türkiye'ye ihanet ettiğini sürekli belirtmektedir. İslamcı kisvesiyle siyasi rant toplayan Recep Tayyip Erdoğan, şimdi İslam ülkelerini "Haçlı seferi başlattık" diyerek işgal eden Bush'un Büyük Ortadoğu Projesi'nde "Eşbaşkanlık" yapıyor ABD'li askerlerin öldürdüğü bir milyona yakın Müslüman için sesi çıkmıyor ama Amerikan askerleri için dua ettiğini söylüyor. Kiliseleri açtırıyor, Kuran Kursları'nı yargıyı durdurma kararına rağmen yıktırıyor. Türk-İslam düşmanı papaların heykelleri altında, teslimiyet imzaları atıyor, Peygamber efendimize aşağılık bir şekilde saldıran, hakaret eden Papa'yı uçağın kapısında karşılıyor. Haçlı Cübbe giyiyor, Yahudi Cesaret Ödülü alıyor Recep Tayyip Erdoğan nereden nereye gelmiştir yani Türk milliyetçileri olarak, eski Başbakanlardan Necmettin Erbakan'ın politikalarının birçoğunu benimsemediğimiz bilinen bir gerçektir. Fakat Necmettin Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan'la kıyaslanmayacak kadar daha yerli kalmaktadır. Bugün, Recep Tayyip Erdoğan'ın başında bulunduğu AKP'nin yaptıklarının ne İslama, ne Türklüğe, ne insanlığa yakışır bir yanı yoktur. Eski hocaları Necmettin Erbakan'ın da işbirlikçilikle suçladığı AKP, hala çıkıp, utanmadan "millet iradesinden" bahsedebilecek mi? "Bize Cumhurbaşkanı seçtirmediler" diye, grup toplantılarında, miting meydanlarında ağlayıp, sızlanmaya devam edecekler mi? Hadi biz sizleri ezelden sevmiyoruz da, eski Hocanız Erbakan'ın "Beş para etmiyorlar, işbirlikçi" suçlamasına ne cevap vereceksiniz? Eski Hocanız Erbakan'ın bu suçlamasını, yeni Hocanız Bush'a bir sorun bakalım, size yol gösterecektir. Nede olsa O'nun Büyük Ortadoğu Projesi'nde "Eşbaşkanlık" yapmaktasınız Ah Erbakan Hoca ahh, İslami öğretilerle bu şekilde öğrenci mi yetiştirilir? Kimlere hizmet ediyorlar, şunların acınacak haline bak Ha bu arada Necmettin Erbakan, bunların büyülendiğini söylediği "Bir doktor gözüyle bakarsan, bunlar büyülenmiş. Samimiyetle söylüyorum, insanlar büyülenirse bu kadar şaşkına döner. Bu büyülenmiş gömleksizler milli menfaatlere aykırı ne varsa bir bir yerine getirmeye çalışıyorlar" sözlerini de unutmamak lazımdır Hocam acaba bunları Bush, Barzani, Talabani falan büyülemiş olabilir mi? Bu konuya da açıklık getirebilir misiniz?
http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=32&id=3062 *** Sabetaycı Dönmelikle Neo İslamcı Dönmelik
Sabahattin ÖNKİBAR 26.05.2007
Sabetay
Sevi... ...
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/sabetayci-donmelikle-neo-islamci-donmelik.html *** AKP kapatılmazsa tüm mücadele süreci boşa gider
KAYA ATABERK
AKPnin geldiği nokta ve kapatmanın zorunluluğu AKP, tüm hızıyla Kürt-İslam faşizmini kurmak için koşarken bir anda Türk Milletinin ve Türk Ordusunun ortak tepkisinin duvarına çarparak durmak zorunda kaldı. AKP, Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığına oynarken aslında tüm devlet kurumlarını ele geçirecek ve aynı zamanda Türk Cumhuriyet rejiminin temelinde yer alan dengeyi de ortadan kaldıracak bir plan dahilinde hareket ediyordu. Çankayaya kadar ilerleyerek aslında Cumhuriyetle hesaplaşmasının son aşamasına ulaşmayı planlıyordu. Bugün kapatılma noktasına kadar gerileyen AKP, süreci kendi istediği gibi değerlendirebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Özellikle Ordunun tasfiyesi ve pasifize edilmesi, AKPnin en önemli hedefi oldu. Şemdinli ve Danıştay tarzı tertiplerden bugüne gelen AKP iktidarı, Cumhurbaşkanlığını da kontrolüne alarak artık kendisi dışında hiçbir güce var olma şansı tanımayacağı bir rejimi kurmak isterken, şu an ordu-millet birlikteliğinin dur dediği noktadadır. Ancak gelinen noktayı doğru değerlendirmenin önemi kritiktir. AKP ve Tayyip Erdoğan, şu an ister istemez geri adım atmış durumdadır. Bu geri adım atış da aslında AKPye karşı aşama aşama gündeme getirilmiş bir hareket planının sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu hareket programının mantıki sonuçlarına ulaşmadan programın başarısının mümkün olamayacağı da ortadadır. Bu mantıki sonucun tek bir adı vardır: AKPyi kapatmak... Bugün AKP gibi Cumhuriyet düşmanı ve Türk karşıtı bir partinin kapatılması basit bir siyasi talep olarak algılanmamalıdır. Doğal olarak Atatürkçüler, devrimciler, bu tip şeriatçı ve bölücü yapıların tasfiyesini her koşulda talep ederler. Bunun nedeni de gayet basittir. Toplumsal mücadelenin gerekleri sonucunda ya ilerici, devrimci, Atatürkçü güçler şeriatçı ve etnikçi güçleri etkisiz hale getirecektir, ya da ulus bu kara güç karşısında ezilecektir. Ama şu an yaşadığımız durum, bu basit gerçeğin biraz daha ötesinde bir durumdur. AKPye karşı, asker ve sivil Cumhuriyet güçleri bir süredir hareket halindedir ve süreç bugünkü noktaya kadar takip edilmiştir. Bugünkü noktanın tek özelliği ise, zorunlu ve gerekli olan son adımın atılarak görevin tamamlanmasıdır. AKPye karşı eylem ve uyarı süreci nereye geldi? Cumhurbaşkanlığı seçimine gidilirken AKP ve Tayyip Erdoğan, kendilerinden o kadar emin bir psikolojik durum içindeydiler ki, 28 Şubat sürecinde kapatılan RPnin üyeleri ve Erbakan Hocanın öğrencileri onlar değildi sanki Bundan yaklaşık on yıl önce yaşanan süreçte Türkiyeye şeriat rejimini getirmek üzere olduğunu düşünen Necmettin Erbakan ve Milli Görüş çizgisi, benzer bir süreçten geçerek durmak zorunda kalmıştı. 28 Şubat 1997nin hemen ardından iktidarı terk eden RP, açılan dava sonucunda kapatılmıştı. Ardından kurdukları Fazilet Partisi de aynı sondan kaçamamıştı. Bugün Erbakanın daha taktiksel davranmaya çalışan evlatları olarak değerlendirebileceğimiz AKP kadrosu da aynı noktaya gelmiştir. AKP, AB ve ABDden aldığı gücün kendisine verdiği güvenle artık her şeyi yapabileceğini sanmaktaydı. Ancak yaşanan süreç AKPnin ve Erdoğanın rahatını fazlasıyla kaçırmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin temellerine kimsenin dokunamayacağı bir kez daha Ordu ve halk tarafından gösterilmiştir. Geçen sene Şemdinlide yaşanan Kürt-İslam faşizminin ilk provokasyonunun Türkiye için önemli bir kırılma noktası olduğu ortadaydı. AKPnin ve Kürt-İslam cephesi bu olayla birlikte Cumhuriyet kurumlarıyla, Türk Ordusuyla ve Türklükle ciddi bir hesaplaşmayı Hitlervari taktiklerle başlatmıştı. Bugün anlaşılmaktadır ki, bu tutum Türk devletinin kendini koruma mekanizmalarının da harekete geçmesine neden olmuştur. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmayın devlete ve Türklüğe sahip çıkan bir program içinde bir eksen oluşturmalarının sonuçları bugün ortadadır. Askerin ardı ardına yaptığı iki uyarı ve bu uyarılarla koşut olarak ortaya çıkan halk eylemleri AKPnin geri adım atmasına ve durmasına neden oldu. Ancak AKP burada B planını devreye sokmanın çabasındadır. Yaşananlar AKPyi sendeletmiştir; ama AKP artık elindeki son koz olan erken seçimlerden yeniden tek başına iktidar olarak çıkma planlarını yapmaktadır. Bugün gelinen noktada AKP karşıtı sürecin anlam kazanabilmesinin ve başarılı olabilmesinin tek şartı olarak AKPnin örgüt olarak tasfiye edilmesi yani AKPnin kapatılması, liderlerinin de yargılanarak siyasi yaşamdan uzaklaştırılmaları kalmıştır. AKP kapatılmadan görev tamamlanmış sayılabilir mi? Burada ilk olarak ulusal güçlere düşen görevin ne olduğu üzerinde durmak gerekmektedir. AKPnin iktidarını sağlamlaştırmasının, Çankayaya kadar erişmesinin önüne geçilmiştir; ama sadece şimdilik. Diğer taraftan, Cumhurbaşkanını seçtiremeyen AKP hükümeti de ortadan fiili olarak kalkmış durumdadır; ancak AKPnin örgütsel varlığını koruyarak seçimlere girmesinin yaratacağı tablonun ne olacağının ne kadar açıklıkla hesaplandığı anlaşılamamaktadır. Burada açıklıkla söyleyebiliriz ki, ulusal güçlere düşen görevin, AKP hükümetini devirmek ve AKPnin Kürt-İslam faşizmi rejimi kurmasının önüne geçmek olduğu ortaya konmalıdır. Bugün önemli adımlar atılmıştır; ama bu adımlar AKPnin tamamen devrildiği ve durdurulduğu anlamına gelmemektedir. AKP, kendi kitlesinin karşısında mağdur edilmiş ve bu mağduriyete karşı direnen bir tavır içinde olan bir role soyunmaktadır. AKP, bu rol içerisinde erken seçime gitmek niyetindedir. Bu erken seçimde en büyük olasılık; AKPnin kitlesinin bu mağduriyet, mazlumluk edebiyatından etkilenerek kemikleşmesidir. AKP, bunun bilincindedir ve bu tavrını seçimlere kadar sürdürerek başarılı olmanın planlarını yapmaktadır. Burada durup kendimize sormamız gerekiyor: Eğer seçimlerden sonra da AKPnin az ya da çok gücünü koruyacağı bir Meclis tablosuyla karşılaşacaksak ve bu Meclis aritmetiği içerisinde yeniden AKPnin çıkaracağı bir Cumhurbaşkanına mahkûm olacaksak askerin yaptığı tüm açıklamaların, halkın sokaklara döküldüğü tüm bu eylemlerin ne anlamı kalacak? Mademki tüm süreç AKPnin Cumhurbaşkanlığını kendi seçtiği bir Cumhuriyet düşmanına teslim ederek faşist rejimini kurmasına karşı başlatılmıştır ve bugüne kadar getirilmiştir, AKPnin bir daha aynı şekilde, aynı kadrolarla, karşımıza çıkması engellemeden görevin tamamlanmış olmayacağını bilmeliyiz. Gelinen noktada AKPnin kapatılması dışında atılacak tek bir adım bile yoktur. Tüm sürecin önemi ve anlamı bu noktada gelip kilitlenmektedir. AKPnin kapatılmasının tüm şartları oluştu AKPnin kapatılmasının gerekliliği aynı zamanda zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. AKPyi kapatmak dışında sürecin normal ve anlamlı bir sonucunun olanaksızlığının yanında, gidişat AKPnin kapatılması için diğer şartların da olgunlaşmasına neden olmuştur. AKP örgütlerini, genel merkezini ve yöneticilerini konu alan birçok dosya AKPnin klasörünü her geçen gün kabartmaktadır. AKPnin bugüne kadar gerçekleştirdiği ve neredeyse tümü boşa çıkartılmış olan tertiplerinin yanı sıra yeni yeni oluşan koşullar AKPnin kapatılmasını zorunlu kılmaktadır. Necmettin Erbakanın ceza aldığı hazine yardımlarının usulsüz harcanması davasında Abdullah Gülün de sanık olması bunlardan biridir. Abdullah Gül, dokunulmazlığı dolayısıyla bugüne kadar bu dava için yargı önüne çıkarılamadı. Gül hakkındaki fezleke Meclise gönderilmiş bulunuyor. Diğer taraftan AKPnin kuruluşunda İstanbul Büyükşehir Belediyesinin parasal kaynaklarının gene usulsüz şekilde kullanıldığına dair önemli iddialar AKPyi ve Tayyip Erdoğanı sıkıştırmaya başlamıştır. Ayrıca yurtdışında da AKPnin ilişki içerisinde olduğu para kaynaklarının durumu da sallantıdadır. Özellikle Almanyada geçmiş yıllarda İslamcı sermayenin karıştığı dolandırıcılık suçlarının ucu Tayyip Erdoğan ve AKPye de uzanmış durumda. Bunların yanı sıra El-Kaidenin finans kaynaklarından biri olarak tanınan Yasin El-Kadının birebir Tayyip Erdoğan tarafından kollanmış olması, AKPnin adını Birleşmiş Milletlerin terör raporlarına kadar sokmaktadır. BM Güvenlik Konseyi, Suudi Arabistanlı Yasin El-Kadıyı uluslararası terörün finans kaynağı olarak suçlamıştı ve tüm dünyada mal varlığının durdurulmasını istemişti. Türkiyede ise Tayyip Erdoğan, kendisinin bizzat El-Kadı için kefil olduğunu açıklayarak bunu kabul etmemişti. Tayyip Erdoğanın El-Kadı ile ilişkisini kuran kişinin Afgan Hikmetyar olduğu iddia edilmekte. Kurulan bu ilişki içerisinde El-Kadının AKPnin örgütlenmesinde de finans kaynağı olduğu iddialar arasında. AKPnin önde gelen yöneticilerinden, MKYK üyesi, Kürt-İslamcı Cüneyt Zapsunun, El-Kadı ile ilişkileri ise açık bir şekilde bilinmektedir. AKPnin diğer taraftan şeriatçı terör örgütlerinin yan kolları olarak bilinen derneklerle ilişkileri de basına yansımaktadır. Şanlıurfada 22 Nisanda Kutlu Doğum Haftası etkinliği olarak düzenlenen ve Genelkurmayın açıklamasında geçen gösteriyi düzenleyen Mustazaf-Der, Hizbullaha yakın olarak bilinmektedir. Bunun dışında Mazlum-Der gibi şeriatçı yapılanmalarla, SPnin yan kolu olarak çalışan Anadolu Gençlik Derneği gibi yapılar da aynı faaliyetleri gerçekleştirmiştir. Özellikle Genelkurmayın 27 Nisan açıklamasına konu olan şeriatçı yükselişin, AKPnin bu tip yapılarla kurduğu destekleyici ilişkiden kaynaklandığı da bilinmektedir. Aslında tüm bunlar karşımıza 28 Şubattan daha farklı bir tablo çıkarmamaktadır. Ortaya çıkan bu durumda bağımsız yargının yapabileceği tek şey, bu derece her yerinden dökülen bir partiye kapatma davası açmak dışında bir tavır olamaz. Artık bu yaşanan sürecin doğal sonucu olarak belirmektedir. Bu bir görev olarak savcıların ve bağımsız mahkemelerin önünde durmaktadır. Kapatmak güçlendirmez, zayıflatır AKPnin kapatılması konusunda halen tereddütlü olan bir görüşün ulusal güçler arasında tartışıldığı görülebilir. Burada bir kesim AKPyi kapatmanın onları daha da mazlum durumuna düşürerek güçlendireceği tezini savunmaktadır. AKP kapatılacaktır, AKP kitlesi kendisini haksızlığa uğramış hissedecektir. Bunun sonucu olarak da önümüzdeki dönemde AKP adıyla değil; ama farklı bir isimle karşımıza daha güçlü olarak çıkacaktır. Bu bakış açısı bir kısım samimi insanın samimi kaygıları olarak ortaya çıkabildiği gibi, bazen de AKPnin ve Kürt-İslam faşizminin gerilemesinden zarar görecek olan ikinci cumhuriyetçi, liberal kesimlerin kurnazca bir şantaj aracı olarak da belirebilmektedir. Burada bu kaygının beslendiği temelleri gözden geçirmeli. Kaygının temelinde olan şey, 28 Şubatın Refah Partisini kapatmasına rağmen bugün bizim hâlâ AKP ile uğraşıyor olmamız yatmaktadır. Gerçekten de, RP kapatılmıştır; ama AKP kimliğinde şeriatçı hareket yeniden iktidara gelmeyi başarmıştır. Burada son derece basit bir düz mantık kurulmaktadır: Madem ki olaylar böyle gelişmiştir, demek ki parti kapatmak bir hareketi zayıflatmamaktadır, güçlendirmektedir Şimdi durup düşünmek lazım. Eğer 28 Şubat kararları alınmasaydı, Türkiye ne durumda olacaktı? RP ve Necmettin Erbakan koyu şeriatçı bir rejimin kuruluşu çalışmalarına o dönemde başlamıştı bile. Başbakanlık konutunda ağırlanan tarikat şeyhlerinden, Atatürke küfreden RPlilere kadar her şey bugün de hafızamızdadır. Durumu net bir şekilde görelim: Erbakan dönemi, Türkiyenin uçurumun kenarına kadar geldiği ve oradan son anda geri çıktığı bir dönemdir. Bugünse o dönemde kendisini her şeyi yapmakta muktedir gören Erbakan siyaset sahnesinin tamamen dışında kaldığı gibi, RPnin devamı olan Saadet Partisi de etkinliğini büyük oranda kaybederek iyice marjinalleşmiştir. Tabi ki bu durum, AKPnin ve Tayyip Erdoğanın her şeye rağmen güçlenerek farklı bir tarzda şeriatçı hareketi toparladığı gerçeğini değiştirmez. Ancak bunun nedeni RPnin kapatılmış olması değildir. AKP ve Tayyip Erdoğan kendisine yer bulmuştur; çünkü 28 Şubat dönemi, şeriatçılığın örgütsel yapısını dağıtmasına rağmen onun toplumsal temellerini ortadan kaldıracak bir yönelime girmemiştir. Emperyalizmden bağımsızlığın sağlanamadığı bir ülkede gericiliğin kendini yeniden geliştirmesi doğaldır; ancak bugün kısa ve orta vadede AKPnin kapatılması şeriatçı harekete vurulacak bir darbe olmak dışında bir anlam taşımaz. AKPnin kapatılması, aynı zamanda yöneticilerinin de siyasi hayatının Erbakan gibi sona ermesine neden olacak süreci de başlatacaktır. Bundan sonra yapılacak olansa daha farklı bir süreçtir. Şeriatçı hareketin, Kürt-İslam faşizminin ortadan kaldırılması çok daha geniş kapsamlı bir antiemperyalist, sol, Atatürkçü bir mücadelenin konusu ve görevidir. Ancak bu mücadelenin önünün açılması için de yine AKPnin örgütsel tasfiyesine ve yöneticilerinin Erbakan durumuna düşürülmesine ihtiyaç vardır. Bu açıdan öncelikli olarak Kürt-İslam faşizminin partisi AKPnin kapatılması gereklidir. AKP kapatılmazsa tüm mücadele süreci boşa gidecek Türkiye gerçekten de son üç haftayı son derece hızlı ve yoğun yaşadı. Bu durumu büyük basının manşetlerinden takip ettiğimiz zaman değişimi kavramak daha kolay olabiliyor. Genelkurmayın 27 Nisan açıklamasından ve halkın Türklük ve laiklik eksenli tepkisinden önce AKP ne derse onun tartışmasız gerçekleşeceğinin kabul edildiği bir Türkiye ortamından, bugün tüm dengelerin değiştiği bir Türkiye ortamına geçmiş bulunuyoruz. Artık Kürt-İslam faşizminin gururu kırılmıştır. Türkiyeyi ve Türk Milletini istedikleri kalıba sokamayacaklarını, kolay kolay esir edemeyeceklerini bugün bir kez daha görmüş bulunuyorlar; ancak bu durumu sağlayan ulusal güçlerin tümünün sürecin devamını ve sonuçlanmasını sağlamak gibi bir görevi de var. Bugün AKP yıpranmıştır ve tüm mevzilerde geri adım atmış durumdadır; ama eğer ortada AKPyi tamamen durdurmak gibi bir program varsa bu programın gereğini yerine getirmek gereklidir. Bu sürecin ve Kürt-İslam faşizmini engelleme programının sonunun gelmemesi verilen tüm mücadelenin ve harcanan çabaların boşa gitmesi anlamına gelecektir. AKPnin kapatılması bu anlamda hem bir gereklilik, hem de sürecin doğal sonucunun ortaya çıkartılması açısından bir zorunluluktur. Bu nedenle bir kez daha AKPyi kapatın. Savcılar ve Anayasa Mahkemesi göreve!
http://www.turksolu.org/138/ataberk138.htm *** AKP, asker müdahalesini engellemek için sıcak para politikasını bilinçli uyguladı.
Sabahattin ÖNKİBAR 10.05.2007
TBMM
Başkentin resmi siyaset merkezidir. Keza parti genel merkezleri
de bu resmi halkanın ikinci unsurlarıdır.
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/akp-asker-mudahalesini-engellemek-icin-sicak-para-politikasini-bilincli-uyguladi.html *** AKP kapatılabilir
Güler Kömürcü 08 Mayis 2007 Çok sayıda uzmanla konuştum, bu uzmanlar bugünü ve yarını değerlendirir iken, SAM AMCAMIN kendi üretimi olan light İslam projesini tasfiye sürecine soktuğunu (tasfiye edileceklerin başında da bir parti ile bir cemaatin yer aldığını) söylüyorlar. Çünkü BÜYÜK ABİLER, önümüzdeki dönemde, özellikle 30 milyon Türkün yaşadığı İran operasyonunda Türkiye üzerinden, Türk kartının stratejik önemini çok iyi biliyorlar. İran ve Azerbaycan başta, Kafkasyada TÜRK kimliği -TÜRK KARTI belirleyici olacak.
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=76708,10,5 *** Savcılar
ve Anayasa Mahkemesi göreve!
KAYA ATABERK
Ordu ve millet uyardı, AKP Cumhuriyetle hesaplaşmaktan vazgeçmedi Son iki haftadır Türkiye, Cumhurbaşkanlığı seçiminin yarattığı çalkantı içerisinde son derece önemli gelişmeleri yaşamış durumda. Bir taraftan Ankara Tandoğan Mitinginin ardından, Genelkurmay Başkanlığının 27 Nisan gecesi yaptığı açıklama ve hemen ardından 29 Nisan günü İstanbulda Çağlayan Meydanında kitlelerin AKPye karşı sokaklara dökülmesi, sürecin önemli kilometre taşları olarak belirlenebilir. Bu yazının kaleme alındığı dakikalarda artık AKPnin erken seçimi, 22 Temmuzda baskın tarzında gerçekleştirme projesi TBMMden geçmiş bulunuyor. Bu hareketli ve dalgalı sürece yakından baktığımızda aslında AKPnin Cumhuriyet rejimini yıkarak yerine Kürt-İslam faşizminin diktatörlük rejimini geçirme planının ne millet tarafından, ne Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından, ne de Türk Devletinin bağımsız kurumları tarafından kabul edilebileceği ortaya çıktı. Hem millet hem Ordu Ne mutlu Türküm diyene! mantığının savunucusu ve yılmaz bekçisi olduğunu bir kez daha vurgulayarak, Şeriata ve Kürtçülüğe Türkiyede yer olmadığını kanıtlamıştır. Türklük vurgusunun hem Genelkurmayın 27 Nisan açıklamasına, hem de mitinge damgasını vurması aslında AKPye verilecek en sert muhtıradır ve AKP de bu mesajı almamazlık edemez. Ancak AKP ve Tayyip Erdoğan, sözde bir dik durma çabası içerisinde kendi tarikat-aşiret temelli kitlesine direniş mesajları vermeye devam etmektedir. Bir türlü Cumhuriyetle hesaplaşamayacağını, buna sadece onun değil, ABD ve AB gibi emperyalist efendilerinin de gücünün yetemeyeceğini anlamak istememektedir. Bu Türklük düşmanı, Cumhuriyet düşmanı, demokrasiyi de tasfiye ederek faşizm kurmayı amaçlayan hareketlerini de gene sözde bir demokrasi söylemiyle perdelemek istemektedirler; ama bugün görünen tek bir gerçeklik vardır: Cumhuriyeti, Türklüğü ve demokrasiyi kurtarmak istiyorsak, tüm bu kurumların en büyük düşmanı olan AKP kapatılmalıdır. Demokrasiye kurşun sıkan AKPdir Anayasa Mahkemesinin Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turunu iptal eden kararının hemen ardından Tayyip Erdoğan açıklama yaparak bunun demokrasiye sıkılmış bir kurşun olduğunu iddia etti ve Anayasa Mahkemesini hedef gösteren bir tavır aldı. Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyetinin kendi kendisini korumayı amaçlayan mekanizmalarını bir türlü hazmedememektedir. Bir taraftan çok demokrat olduklarını iddia etmektedir; ama demokrasi kendisini korumak için kurumlarını devreye soktuğunda, AKPnin ve Erdoğanın planları engellendiğinde elindeki tüm imkânları kullanarak bu sefer de sistemi kendi planları ve çağdışı bölücü-gerici ideolojileri ekseninde, yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. Sadece yüzde 25lik bir seçmen desteğiyle Meclisin yüzde 70ine hükmetmenin adını demokrasi koyan Kürt-İslam faşizmi her şeyi kendi planlarına göre yorumlamaktadır ve bu yönde bir psikolojik savaş yürütmektedir. Bakın, Tayyip Erdoğan nasıl bir hırsla planlarını açıklıyor: TBMMde alınacak karar doğrultusunda sandıklar kurulacak ve milletimizin iradesi oradan tecelli edecektir. Mecliste Cumhurbaşkanını seçecek çoğunluk bulunamazsa, bizim arzumuz Cumhurbaşkanını halka seçtirmek ve iki sandığı aynı anda milletimin önüne koymaktır. Anayasa Mahkemesinin kararı ile Cumhurbaşkanının Mecliste seçilmesinin önü bloke edilmiştir. Yani bundan sonra gelecek parlamentoda Cumhurbaşkanı seçmek artık imkânsız hale gelmiştir. Bu aynı zamanda demokrasiye sıkılmış bir kurşundur. Millet iradesinin kurumlarla uyumlu olması ne demek ya? Kurumların kendi arasında mutabakatı olabilir; ama milletin iradesini temsil etiği devleti yönetme iradesi her şeyin üzerindedir. Hükümetler egemen milletlerin temsilcisi olarak oradadır. Bunlar Atatürk üzerinden geçinen takım. Tayyip Erdoğanın üslubu gene tamamen kendisine özgü kabadayı usulündedir; ama bir farkla: Artık sinirlerinin ne kadar bozulduğu, tarzına daha da fazla yansımaktadır. Tayyip Erdoğan, oyun oynamaktadır; ama oyunu artık hırsını ve Cumhuriyet, demokrasi düşmanlığını örtememektedir. AKPnin iktidar döneminin bir bilançosuna bakmak attıkları tüm adımların Cumhuriyeti ve demokrasiyi tasfiye planını hayata geçirmek amacıyla bilinçli bir şekilde atıldığını göstermektedir. Tüm bu geçen seneler içerisinde TSKnın Hilmi Özkök gibi bir ismin yönetiminde bulunmasının da etkisiyle Cumhuriyet kendini koruyacak bir mekanizmayı işletememiştir; ancak bugün bu mekanizma kendisini işletecek ellerde ve konumda bulunarak harekete geçince Tayyip feryadı basmaktadır. AKP istediği yerde, istediği gibi at oynatırken her şey demokratiktir; ama ilk kez bir şeyler AKP için ters giderken halk hesap sorarken, millet Ben Türküm! derken, Ordu AKPye karşı olduğunu açıklayarak Cumhuriyeti koruma görevini yerine getirirken demokrasi ortadan kalkmaktadır! Burada açık olmak gerekir. Demokrasiye sıkılan kurşun bizzat AKPnin namlusundan çıkmıştır. Bunu onlar da biliyor. Cumhurbaşkanını halk seçtiği zaman kazanamayacaklarını da biliyorlar; ama bugün tek yapabildikleri şey psikolojik savaşla kitlesini koruma çabasıdır. AKP, Cumhuriyet rejiminin dengesini bozarak onu yıkma çabasındadır ve bunun önüne geçilmesi en önemli görevdir. Cumhuriyet kendisini yıkmak isteyenlere izin vermemelidir. Cumhuriyetin denge sistemini bozma çabası AKP nasıl ki bir Cumhuriyet rejimini yönetmek amacıyla Cumhurbaşkanı seçtirmek istemiyorsa, demokrasi masallarını da demokrasi için anlatmıyor. AKPnin tek bir siyasi bakış açısı vardır ve bu da Türkün ve Türk Devletinin birebir düşmanı olan Kürt-İslam faşizminden başka bir şey değildir. Şeyh Sait ya da Said-i Kürdi ne kadar demokratsa AKP de o kadar demokrat olabilir ancak. AKP iyi bilmektedir ki, Türkiye Cumhuriyetinin temeli bir denge üzerine kurulmuştur. Başında Başbakanın bulunduğu hükümetle, başında Cumhurbaşkanın bulunduğu devlet arasında bir denge durumu vardır. Dolayısıyla hükümetler ve Başbakanlar ne kadar farklı politikalar izleseler de zaman içinde biri gidip diğeri gelse de Cumhuriyetin temel nitelikleri bu denge ile korunur ve değişmez. Sistemin omurgası buradadır. İki kurum birbirini dengeleyerek çalışır. AKPnin sözde demokratlığının da anlamı buradadır. Cumhurbaşkanını halka seçtirelim. diyen sözde demokratik söylemin anlamı da burada ortaya çıkar. Aslında AKPnin planı bu devlet dengesini ortadan kadırarak devleti de demokrasiyi de tasfiye etmektir. Bugünkü sistem içinde planını uygulayamayacağı ortadadır. AKPnin uzun vadeli stratejisi aslında bu dengeyi ve sistemi tamamen ortadan kaldırmak ve tüm yetkiyi başkanlık sistemiyle beraber kendi elinde toplayacak bir tek adama, Tayyip Erdoğana bırakmaktır. Bunun adı da artık demokrasi ya da Cumhuriyet değil Kürt-İslam halifeliği ya da faşizmi olacaktır. Son günlerde ortaya çıkan ve bu durumu açıklıkla gösteren ifadeler de AKPnin Cumhurbaşkanı adayı Gülden gelmiştir: Bu, Cumhuriyet döneminin sonudur. Laik sistem çökmüştür ve onu kesinlikle değiştirmek istiyoruz. Gül, bunları istediği kadar inkâr edebilir; ama bu AKPnin Cumhuriyete ve Türklüğe kast etmiş ve bunlara karşı suç işlemiş bir parti olduğu gerçeğini değiştiremez. Bu nedenle de demokrasi kendisini korumalıdır. AKP, Cumhuriyete ve Türklüğe karşı suç işlemiştir AKP, Cumhuriyet rejimiyle de, Türklükle de, demokrasiyle de kavgası olan bir hareketin son temsilcisidir. Bu hareket köklerini birebir Şeyh Saitlerden, Atatürke karşı savaşan Kürt-İslamcı hainlerden almaktadır. Erbakan döneminde bu çizgi sözde bir milli görüş kisvesi altında Kürtçü yönünü geri plana atarak, dinci yönünü vurgulamaktaydı. AKP ve Tayyip Erdoğanla beraber artık Kürtçü kimliği de açıkça ortadadır ve AKP ileri gelenlerinin büyük kısmı tarikat şeyhlerinin, aşiret reislerinin torunlarıdır. Bu nedenle AKP, Türküm diyememiştir ve birebir Türk düşmanı bir partidir. AKP, her cephede Türklüğe karşı suç işlemiş bir partidir. PKKnın siyasallaşmasının ve güç kazanarak güneydoğu illerimizde inisiyatifi ele geçirmesinin tek sorumlusu AKPdir. Bir taraftan Kürtlük ve PKK kollanılırken diğer taraftan Türklüğü savunmak ırkçılık olarak gösterilmiştir ve AKP millet bilincini ortadan kaldırmayı birebir hedefleyen Türkiyelilik oyununu sahneye koymuştur. AKP, hem milleti parçalamaya çalışarak hem de bunun sonucu olarak eyalet-federasyon düzenlemelerinin programını yaparak Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısına karşı suç işlemiştir. Bunlarla beraber, Kerkükte yaşanan, Türkmenlere karşı etnik temizlik ve Kürt istilası AKPnin tavırlarıyla cesaretlendirilmiştir. Türk devletini tehdit eden ve PKKya açık destek veren Talabaniyle görüşen AKP, Barzani ile de görüşebileceklerini açıklamış ve bu Türk düşmanlarının tüm yaptıklarını sineye çekerek Türk Milletinin ve devletinin onurunu zedelemiştir. Süleymaniyede, ABD askerlerinin Türk askerlerini pusuya düşürerek gözaltına almasının ve başlarına çuval geçirerek, Türk Ordusunun tarihinin en ağır durumuna düşürülmesinin de birebir sorumlusu AKPdir. Kıbrıs, AKP dönemine kadar Türk Devletinin devlet politikasında Milli Dava olarak varlığını korumuştur; ancak AKP ilk andan itibaren Kıbrısı Rumlara, ABye ve ABDye peşkeş çekecek politikaları büyük bir kararlılıkla izleyerek, bizim açımızdan büyük oranda kazanılmış bir dava olan Kıbrıs Milli Davasının kaybedilmesine neden olmuştur. Tüm bu suçlarının yanı sıra AKP iktidarı dönemi, Erbakanın Refah Partisi iktidarı dönemiyle bile karşılaştırılamayacak oranda şeriatçı örgütlenmenin ve kadrolaşmanın hızlandığı ve güçlendiği bir dönem olmuştur. Tarikatlar, özellikle de Fethullahçılar tüm alanlarda güç kazanarak sosyal hayata hakim olmuşlardır. Bunların okullarında ve yurtlarında Cumhuriyet düşmanı militanlar yetişmeye devam ederken devletteki kadrolaşmaları da had safhaya ulaşmıştır. Medyanın büyük kesiminin de kontrolünü ele geçiren Fethullahçılar bu yayın organlarını Cumhuriyet rejimine ve Orduya karşı girişilen Kürt-İslamcı, Amerikancı kontrgerilla operasyonlarının merkezi olarak kullanmışlardır. Fethullah Gülen grubunun özellikle istihbarat birimlerinde kadrolaşmasının ve etkisinin artmasıyla beraber Şemdinli, Danıştay, Atabeyler, Hrant Dink cinayeti gibi operasyonlar devreye sokularak Org. Yaşar Büyükanıtın Genelkurmay Başkanlığının engellenmesi ve Türk Ordusunun kuvvet komutanlarının savaş suçluları olarak yargılanmasının önü açılmak istenmiştir. Bir taraftan da Türk milliyetçiliğinin suçlu duruma düşürülmesi ve yıpratılmasına çalışılmıştır. Tüm bu kontrgerilla-Fethullahçı operasyonları AKPli yetkililerle ve AKPnin atadığı Ferhat Sarıkaya gibi isimlerle kol kola gerçekleştirilmiştir. Bu saydıklarımızın tüm sorumluluğu bugün AKPnin omuzlarındadır ve onlar da işledikleri suçların farkındadırlar. Bu yüzden korkmaktadırlar ve korktukça da saldırganlaşmaktadırlar. AKPnin tek kurtuluş senaryosu ise baskın erken seçimdir. Baskın seçim, AKP ve DTP AKP, bugün 22 Temmuzda gerçekleşecek bir erken seçimi dayatmış durumdadır. AKPnin erken seçime oynamasının tek nedeni bu seçimin diğer partiler için bir baskın seçim özelliği taşımasından kaynaklanmaktadır. Şu an CHP de dahil olmak üzere tüm siyasi partiler bir seçim atmosferinin oldukça uzağındadır. Bu psikolojik hazırlıksızlığın yanında örgütsel olarak da bir hazırlıkları yoktur. AKP ise elindeki tüm iktidar, bakanlık ve belediye olanaklarını bu süre içinde rahatlıkla seferber edebilecek durumdadır ve özellikle de bu duruma dayanarak erken seçime gitmek istemektedir. Yapılacak bu baskın erken seçimden AKP gücünü koruyarak çıkmayı ve kurulacak yeni mecliste tek başına iktidar olarak çıkmayı planlamaktadır. Erken seçimle ilgili olarak ortaya çıkan diğer bir tehlike ise çok daha önceden yüzde 10luk ülke barajını ekarte etmek amacıyla seçime bağımsız adaylarla katılma planını hazırlamış olan DTPdir. Yapılan hesaplara göre geçen seçimde DTPli adayların aldıkları oy oranlarıyla yeni Mecliste yaklaşık otuz civarında sandalyenin PKKnın eline geçmesi tehlikesi vardır. AKPnin gücünü koruyacağı ve PKKnın grup kuracak kadar sandalyeyi ele geçireceği Meclisin artık TBMM olması imkânsızdır. Bu ancak Kürt-İslam faşizminin Meclisi olarak işleyecek bir kurum olacaktır. Şimdi dönüp, AKPnin Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Güle bir daha kulak verelim: ...Ne mutlu Türküm diyene! lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür. Çukurcada dağa Ne mutlu Türküm diyene! diye yazılamaz. Maalesef, resmi ideoloji, Türk milliyetçiliği şeklinde kendini ırki taassup olarak tezahür ettirmiştir. Türkiyeyi AİHMne ihbar eden bir gerici-işbirlikçiden de ancak bunlar beklenebilirdi. Tüm bu tablo Genelkurmayın 27 Nisan açıklamasının son paragrafındaki Ne mutlu Türküm diyemeyenler vurgusunun ne kadar da doğru olduğunu anlatmıyor mu? Burada sormak gerekir: AKPnin bu yaptıklarıyla, Erbakanın RPsinin yaptıklarını karşılaştırdığımızda AKP daha mı az suçludur? AKPnin kapısına kilit asılması daha mı az gereklidir? AKP ve DTP kapatılsın! 28 Şubat döneminde RPnin kapatılması süreci etkileyen en önemli faktör olmuştu. RP, Cumhuriyete karşı suç işlemiş bir parti olarak kapatılmış, ardından kurulan Fazilet Partisi de kapatılmıştı ve Erbakanın siyasi hayatı sona ermişti. Bugün AKPnin Cumhuriyete, demokrasiye ve Türklüğe karşı işlediği suçlar RPyi bile kat kat geçmiş durumdadır. Cumhuriyet ve demokrasi kendisini koruyacak kurumlara ve mekanizmaya sahiptir. Kürt-İslam faşizminin baskın seçim oyununun tek çıkar yolu AKPye karşı sonuna kadar, tavizsiz mücadele etmekten geçmektedir. Cumhuriyet güçleri, 27 Nisan açıklamasının ve halkın kitlesel uyarısının arasında durmalıdır ve mücadeleyi mantıklı sonuçlarına ulaştırmalıdır. Bunun tek yolunun da Kürt-İslamcı faşizm ittifakının iki partisi olan AKP ve DTPnin acilen kapatılmasından geçmektedir. AKP ve DTPnin kapılarına kilit vurulmalı ve basit bir tabela değişikliğiyle yeniden faaliyete geçmelerini önüne geçecek düzenlemeler yapılmalıdır. Bu partilerin yöneticileri de yargılanmalıdır. Cumhuriyet ve Türk düşmanlarının yeri Çankayada ya da TBMMde değil, Yassıadadadır. Cumhuriyet sisteminin içinde Kürt-İslam faşizmine yer olamaz!
http://www.turksolu.org/137/ataberk137.htm *** |
|
AKP-DTP ittifakı
Nur Arslan
AKPli yıllar, Kürtçülüğün en fazla güçlendiği yıllar Genelkurmayın 12 ve 27 Nisan tarihlerinde ardarda yaptığı açıklamaların ve ardından gerçekleşen mitinglerin yarattığı tablodan en fazla kaygı duyan ve hayal kırıklığına uğrayan iki kesim oldu: Bölücüler ve gericiler... Genelkurmay Başkanlığının Ne mutlu Türküm diyemeyenler Türkiye Cumhuruyetinin düşmanıdır ve öyle kalacaklardır. şeklindeki açıklaması ve milletinin Türk Bayraklarıyla adeta meydanları kırmızıya boyayan eylemleri Türk düşmanı çevrelerde önemli ölçüde moral bozukluğu yarattı. 50 bin insanı Ben Ermeniyim diye sokaklara dökmeyi, türban eylemlerini, nevruz gösterilerindeki kalabalıkları büyük bir siyasi zafer zanneden bu siyasi çevreler, milyonlarca insanın Türk Bayraklarıyla sokağa dökülmesi karşısında, tüm sokakların pencere ve balkonlarını süsleyen ay yıldızlı bayrakların yarattığı çöküntü karşısında tüm hesaplarını gözden geçirmek zorundalar. Yıllardır yürüttükleri sinsi çalışmaların ardından Cumhurbaşkanlığı koltuğunu da rahatlıkla ele geçirerek Cumhuriyet rejiminin rövanşını alabileceğini zanneden AKP en büyük hezimeti yaşadı. Değil Tayyip Erdoğanı Cumhurbaşkanlığına aday gösterebilmek, seçim barajını bile düşüremeden mevzilerini teker teker kaybetti. Bu yeni süreçten en çok zararlı çıkan diğer bir oluşum da DTP oldu. % 10 barajınının AKP tarafından düşürüleceğini umarak Meclise girmeyi düşünen DTP de, ordunun ve milletin attığı şamardan payını almış oldu. Tüm bunların ardından DTP Eşbaşkanı Ahmet Türkün Eğer seçim barajı daha önceden düşürülseydi ve DTP Mecliste olsaydı şimdi Cumhurbaşkanıydınız. şeklindeki açıklaması gericilerin ve bölücülerin kader birliğini ortaya çıkaran bir kanıt oldu. Aynı şekilde DTP MYK üyesi Selim Sadak da, Şırnak Belediyesinin düzenlediği toplu nikâh töreninde yaptığı konuşmada, krizin Kürtlerin yeterince Mecliste temsil edilmediğinden kaynaklandığını belirtti. Yani, eğer DTP Mecliste olsaydı sonuna kadar AKPyi destekleyecekti. Neden desteklemesin ki? Gerçekten de AKP iktidarı boyunca Kürt-İslam birlikteliğinin nasıl bir kader birliği olduğunu yaptığı uygulamalarla göstermedi mi? AKPnin iktidar olduğu zaman zarfı içinde PKK siyasallaştırılmış, terörle mücadelede gerekli olan kurumların yeterliliği zayıflatılmıştır. Bu şekilde Kürtçülük Türkiyede tarihinin en palazlandığı günlerini yaşamıştır. Kürt realitesi tanınmış, Türkiyelilik kavramı ortaya atılarak Türklük yıpratılmış, bir sonraki adım olarak sınırımızdaki sözde devlet bir gerçeklik olarak kabul edilmiştir. Şeriat tehdidinin en üst noktada olduğu bugünler Kürt bölücülüğünün de en çok palazlandığı günler olmuştur. Bugün, Ne mutlu Türküm diyene! anlayışını ırkı ve dışlayıcı bulan DTPliler kadar, dün Meclisin önerdiği Cumhurbaşkanı adayı değil miydi, ...Ne mutlu Türküm diyene! lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür diye açıklamalarda bulunan? İşte bu ortak anlayıştır, onları birlik haline getiren. Said-i Kürdinin ikiz çocukları; Kürtçüler ve gericiler Türkiyedeki milliyetçi ve Cumhuriyetçi bir yükselişten rahatsızlık duyan ve zarar gören iki akımın AKP ve PKK olması tesadüf değil aslında. Türk Milleti Cumhuriyet kurulurken de, kurulduktan sonra da iki iç muhalefetle hep karşı karşıya gelmiştir. Bu akımların Kurtuluş Savaşındaki rolleri işgalci emperyalist orduları için ayaklanmaktır. Kurtuluş Savaşı boyunca Türk Milleti bir taraftan işgal ordularıyla mücadele ederken diğer yandan da şeriatçıların ve Kürtlerin ayaklanmalarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır. Cumhuriyet kurulduktan sonra da, Türk düşmanı bu iki akım 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından beri Cumhuriyetle hesaplaşmak için her türlü yolu denemektedir. İki ayrı akımmış gibi görünen bu yapıların ise aslında kökü aynıdır. Gericilik ve bölücülük aynı toplumsal yapıdan beslenen çağdışı ideolojinin farklı yansımalarıdır. Aşiretçiliğin ve ümmetçiliğin Türklüğe karşı, millet olmaya karşı, yani ilerlemeye karşı direnişidir. Bugün ise yaşadığımız bu geri toplumsal yapının emperyalist güçler tarafından değerlendirilerek ve beslenerek Cumhuriyetle hesaplaşmada cumhurbaşkanlığını ele geçirme noktasına gelip dayanmasıdır. Emperyalist dayatma şu aşamasında Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Kürler eli ile gerici bir baskı rejimini Türk Milletine dayatmak için kolları sıvamıştır. İşte Kürt-İslam faşistlerinin yaşadıkları sarsıntı Türk Milletinin bu dayatmalara karşı tepkisinin onca psikolojik savaşa ve onca propagandaya rağmen diri olmasıdır.
Bölücü gerici ittifaka karşı halkın tokadı: Milyonlarca ay yıldızlı bayrak Batı basınının ve işbirlikçi Türk medyasının tüm çarpıtmalarına rağmen sokaklara dökülen insanlar Hepimiz Türküz, hepimiz Mustafa Kemaliz!, Ne mutlu Türküm diyene! sloganlarını atmışlar, laiklikle birlikte Türklüğe de sahip çıktıklarını dosta düşmana göstermişlerdir. Tüm bunlar göstermiştir ki, millet ABD ve ABnin yaratığı AKP ve PKKnın uygulamaya çalıştığı Türklük karşıtı uygulamalardan rahatsızdır. Bu kadar Türk Bayrağının başka bir açıklaması olmasa gerek. Düşman bu tabloyu iyi okumaktadır ve bilinçli bir şekilde halkın Amerikan ve Kürt karşıtı tepkisini salt bir laiklik meselesine indirgeyerek görmezden gelmeye, bilinçleri bulandırmaya çalışmaktadır. Uluslararası basının bu mitingleri kadın hareketine indirgemesi, şeriata karşı halkın Batılılaşma istemi olarak göstermesi bilinçli ve çarpıtıcıdır. Diğer bir çarpıtma da bu halk hareketlerini darbeci ve demokrasi karşıtı göstermek türünden bir yanıltmacadır. Bunlara rağmen PKK, Türk halkının mesajını almış ve sözde demokrasi cephesinden antimilitarist ve ırkçılık karşıtı bir propagandayla sürecin karşısında durmaya çalışmıştır. Yapılan yürüyüş ve mitigleri ırkçı ve militarist eylemler olarak gösterip, karşısında konumlanmıştır. Cumhuriyeti korumak için sorumluluğununu yerine getiren kuvvetlerin karşısına dikilmiş, mitingleri faşizmin ve ırkçılığın kitleselleşmesi olarak nitelendirmiştir. Esat Canan, Kürtlüğünün gereğini yaptı; oylamada AKPye destek oldu Nitekim hem Genelkurmay Başkanlığının açıklamalarına hem de yapılan mitinglere karşı PKKnın aldığı tavır önemlidir ve dikkatle izlenmelidir. AKPnin süreçten zararlı çıktığı her noktada PKK, AKPnin yanında yer alarak Kürt-İslam cephesindeki rölünü gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu cephenin ilk Kürt aktörü AKPyi desteklemekte kendi partisinin kararlarını bile hiçe sayarak Meclisteki oturuma katılan Esat Canan olmuştur. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu olan 26 Nisandaki oylamaya CHP milletvekili Esat Canan da katılmıştır. CHP milletvekili olmasına rağmen Kürtlüğünün gereğini yapan Esat Canan, aslında her zaman bir DTP milletvekili gibi hareket etmiştir. Bilindiği gibi, Şemdinli tertibinin hemen ardından olay yerine giderek incelemeler yapmış, Türk Ordusunu suçlu ilan etmişti. Tayyip Erdoğanın Kürt sorunu vardır. açıklamasına ilk desteği vermişti. Esat Canan, hâlâ DTPli gibi davranmaktadır. Gerekirse parti genel merkezinin tavrına karşı Meclisteki mevcudiyetinin bağımsız milletvekili olarak sürdüreceğini belirterek CHPye meydan okumuştur. Burada esas sorgulanması gereken, bırakalım siyasi ayrılıkları, onlarca kez parti disiplinin çiğnemesine rağmen Onu bu partiden atamayan mekanizmadır. Parti disiplinine ve politikasına karşı tutum alan bir milletvekiline yaptırım uygulamayı önleyen mekanizma nedir? DTP de, AKP gibi meclis iradesi diyor DTP, 12 Nisandan beri gelişen sürecin her aşamasında AKPye destek oldu. DTPnin yan kuruluşu gibi çalışan İHD, Mazlum-Der ve DİSK gibi kurumları da yanına alarak Eren Keskinin öncülüğünde Galatasaray Postanesinin önünde yaptığı açıklamanın ardından Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıtın görevden alınması talebiyle Tayyip Erdoğana mektup gönderdi. Bilindiği gibi bu açıklamadan üç dört gün önce benzer bir açıklamayı hükümet sözcüsü Cemil Çiçek yapmış, Genelkurmayın hükümetin emrinde bir memur olduğunu belirtmişti. Yine aynı tarihlerde PKKnın etkin olduğu Diyarbakır, Batman, Van gibi illerin Baroları da benzer açıklamalarda bulunarak hükümete desteklerini belirttiler. Bu açıklamalardan en küstahça olanı Diyarbakır Baro Başkanı Av. Sezgin Tanrıkulunun hükümete çağrıda bulunarak Uluslararası Ceza Mahkemesinin yargı yetkisini kullanarak sürece müdahale etmesini önermek oldu. Genelkurmayın Ne mutlu Türküm diyene! sözlerini hatırlatmasının bölücülük olduğunu savunarak TSKyı uluslararası kurumlara dayanarak tehdit etti. Yine DTP, Genelkurmay Başkanlığının açıklamalarını ırkçı ve ayrımcı olarak değerlendirerek, Türkiyenin bir muhtırayla karşı karşıya olduğunu, bu yüzden anayasanın değiştirilerek ordunun siyasal yaşama müdahale araçlarının tamamen kaldırılmasını istedi. DTP, Cumhurbaşkanı seçiminin hiçbir baskı ve tehdit altında kalmadan parlamentonun özgür iradesiyle yapılması gerektiğini savundu. PKKya yakınlığı ile bilinen Gündem gazetesi, 25 Nisanda İHD Diyarbakır Şubesinde düzenlediği basın açıklamasıyla Genelkurmay Başkanlığı aleyhinde suç duyurusunda bulundu. Tüm bunların ardından o bildik aydın kadrosu da harekete geçmekte gecikmedi. 206 aydın, 27 Nisanda yapılan uyarıları kınamak için 9 Mayısta bir basın açıklaması yaptı. Türküm diyemeyen herkes düşmandır. türünden açıklamaların Kürtleri hedef aldığını belirten sözde aydınlar adına söz alan Haluk Gerger, Türk halkı, Kürt halkının dostudur ve halkların kardeşliğini savunacaktır. anlayışını savundu. Yine aynı tarihlerde İzmir, Ankara ve Adanada Hepimiz Kürdüz, hepimiz Ermeniyiz!, İslami kimlik onurumuz, çiğnetmeyiz koruruz! içerikli sloganların atıldığı DTP, SDP, EMEP,ÖDP, İHD, İLKAV, Mazlum-Der gibi gerici ve bölücü örgütler küçük çaplı gösteriler yaparak hükümete destek oldular. Mazlum-Der, toplumun bir kesiminin inançlarından dolayı tercih ettiği kıyafetleri çağdışı olarak tanımlamanın kamplaştırıcı bir yaklaşım olduğunu belirtirken, İHD Türklük vurgusunun kamplaştırıcı bir tutum olduğunu, SDP ise yapılanın bir darbe olarak özgürlükleri kısıtladığını vurguladı. Ayrı noktalardan yapılan üç ayrı eleştiri de aynı noktada yani, AKP destekçiliğiyle sonuçlanmış oldu. DTP seçimlere hazırlanıyor! Bölgesel Kürt ittifakı kuruluyor! Görüldüğü gibi bölücü hareket yaşanan sürecin her aşamasında AKPyle tam bir uyum içinde çalışmıştır. Ancak gelinen süreçte Türkiye 22 Temmuzda yapılması muhtemel olan bir seçimle karşı karşıyadır. DTPnin planı %10luk barajı ekarte ederek seçime bağımsız adaylarla girmek ve Mecliste bir grup oluşturmaktı. DTP bu ilk aşamayı yani barajın düşürülmesi şansını AKPnin son andaki çabalarına rağmen kaçırmış görünüyor. Ancak belediye olanaklarına sahip oldukları bölgelerden Meclise girme ve Meclise PKKlıları sokma olasılıkları hâlâ gündemdedir. Nitekim DTP 8 Mayısta Diyarbakırda yaptığı toplantıda, seçimlere EMEP, SDP, KADEP ve HAK-PARın bağımsız adaylarına da yer vermeyi tartışmıştır. Diğer yandan bu ayın başında Ahmet Türk ve Aysel Tuğlukun başkanlığındaki DTP heyeti, Talabaniyi ziyaret ederek destek talebinde bulunması ve bu ziyaretten bir hafta sonra Avrupa Parlemantosu Dış İlişkiler Komisyonunda konuşma yapan Barzaninin PKKya destek mesajları düşünüldüğünde ortada uluslararası bir oyunun piyonları olduğu daha net görülmektedir. PKKya karşı düzenlenecek askeri operasyonların başarısız olacağını, PKK için siyasi çözüm gerektiğini vurgulayarak PKKya destek mesajları veren Barzani diğer taraftan Türkiyenin Kerküke yönelik bir müdahale olasılığına karşı sert uyarılarda bulunmaya devam etti. Görüldüğü gibi Kürt ittifakı ülke içinde ve bölgesel çapta PKKsıyla, HAKPARıyla, EMEPiyle, Talabanisiyle ve Barzanisiyle kurulmuştur. Bırakalım PKKyı, Barzaninin bile adaylarını Meclise sokmayı düşündüğü bir TBMM düşünülemez. DTP kapatılsın! AKP iktidara gelmeden önce ABDden icazet almış ve Büyük Ortadoğu Planının Ortadoğudaki üssü olma göreviyle Türkiyede bir misyon üstlenmiştir; ancak Tayyip ve partisinden ziyade Amerikanın bölgedeki temel müttefiki Kürtlerdir. Tayyip gelip geçicidir, kullanım süresi dolunca yerini başka bir piyon alacaktır. Ancak bölücü hareket İranıyla, Irakıyla, Suriyesiyle ve Türkiyesiyle tüm bölgeyi Amerikan planlarına zemin oluşturacak yegâne ve vazgeçilmez bir kuvvettir. Amerikanın en sadık müttefikidir. Esas mesele tüm bu ülkeleri parçalayacak olan bu işbirlikçi hareketin bölgesel bağlarını kesmek, ülke içindeki yıkıcı ve bölücü faaliyetlerini askeri ve hukuki alanlarda yok etmektir. Bunun ilk adımı bu partiyi kapatmaktır. Eğer Ne mutlu Türküm diyemeyenler Türk Milletinin düşmanıysa, neden düşmana siyaset yapma hakkı tanınsın ki? Türk düşmanları mitinglerdeki mesajı almış ve ona göre konumlanmıştır. İstedikleri kadar halkın milliyetçi tepkisini görmezden gelebilirler ya da ırkçılık ve faşistliğin kitleselleşmesi olarak yansıtabilirler. Milyonlarca insan Türk Bayraklarıyla kendi benliğine sahip çıkmaktadır. Ne Ermeniliği, ne de Türkiyeliliği kabul etmemekte, Ben Türküm! diye haykırmaktadır. Kitleselleşen Atatürkçülüktür, milliyetçiliktir. Ulusal kuvvet ve kurumlarda bu talepleri doğru değerlendirmeli, halkın istekleri doğrultusunda gereğini yapmalıdır. Cumhuriyet düşmanlarına karşı kendisini koruyacak kurumlara sahiptir ve bu kurumları işletmelidir
http://www.turksolu.org/138/arslan138.htm |
|
.AKP, HAK ETMİŞTİR! Milli Çözüm Dergisi Ufuk EFE
Olayları doğru okuyan ve akılları yatan yazarlar, aylar öncesinden uyarmıştı... Milli Çözüm Dergimizde defalarca yazılmıştı. Ayrıca: "AKP ve Akıbeti, AKP İntihara Gidiyor, AKP Ülkeyi Uçuruma Sürüklüyor" kitaplarımızla, başlarına gelecekler hatırlatılmıştı... Ama kör, sağır ve duyarsız davrandılar... Çünkü hırs, akıllarını bağlamış, gözlerini kapatmıştı... Çünkü hidayetleri kararmıştı. Onun için uyarılar hesaba katılmamıştı. Ve son olarak 14 Nisan Tandoğan mitinginden de gerekli dersi çıkarmamışlardı. Bu Aziz Milletin ABD ve AB'ye eyalet, İsrail'e vilayet yapılamayacağını haykıranlara kulak tıkamışlardı. Rejimin dengeleri (Ve AKP'nin densizlikleri) "Bu, 2007'nin reform değil gerilim yılı olacağı anlamına geliyor. Özellikle ilk yarısının. Başbakan Erdoğan istediği kadar "Biz o işi Nisan'a bıraktık" desin, cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları Türkiye'yi rehin aldı bile. Biliyoruz, bu tartışmalarda asla sağlıklı ve sağduyulu bir sonuca ulaşılmayacak ama yine de biz can alıcı soruları sıralayalım: 1- Bu parlamentonun 11'inci cumhurbaşkanını seçmesi doğru mu? Hukuk ve Anayasa açısından evet. Ancak siyaseten hayır. Evet; çünkü Anayasa'nın 101'inci maddesi cumhurbaşkanı seçiminin tek adresi olarak, o tarihte yasama görevini yürütmekte olan parlamentoyu gösteriyor. Hayır; çünkü görev süresinin sonuna gelmiş ve seçmen iradesindeki değişikliğin yansımadığı mevcut parlamentonun seçeceği cumhurbaşkanı 7 yıl boyunca hem sorun yaratır, hem sorun yaşar. 2- Bu iktidar uzlaşma arayışına girmeden, sadece kendi çoğunluğuyla yeni cumhurbaşkanını seçebilir mi? Hukuk ve Anayasa açısından evet. Ancak siyaseten ve kamu vicdanı açısından hayır. Evet; çünkü Anayasa'nın 102'nci maddesi cumhurbaşkanının 4 turluk seçimin üçüncü turundan itibaren salt çoğunlukla seçilebilmesine imkân veriyor. Hayır; çünkü tek partinin oyuyla Çankaya'ya çıkan cumhurbaşkanı, Anayasa'nın 104'üncü maddesinde belirtilen "Türk milletinin birliğini temsil etme" niteliğini en azından tartışmalı duruma getirebilir. Olayları doğru okuyan ve akılları yatan yazarlar, aylar öncesinden uyarmıştı... Milli Çözüm Dergimizde defalarca yazılmıştı. Ayrıca: "AKP ve Akıbeti, AKP İntihara Gidiyor, AKP Ülkeyi Uçuruma Sürüklüyor" kitaplarımızla, başlarına gelecekler hatırlatılmıştı... Ama kör, sağır ve duyarsız davrandılar... Çünkü hırs, akıllarını bağlamış, gözlerini kapatmıştı... Çünkü hidayetleri kararmıştı. Onun için uyarılar hesaba katılmamıştı. Ve son olarak 14 Nisan Tandoğan mitinginden de gerekli dersi çıkarmamışlardı. Bu Aziz Milletin ABD ve AB'ye eyalet, İsrail'e vilayet yapılamayacağını haykıranlara kulak tıkamışlardı. Rejimin dengeleri (Ve AKP'nin densizlikleri) "Bu, 2007'nin reform değil gerilim yılı olacağı anlamına geliyor. Özellikle ilk yarısının. Başbakan Erdoğan istediği kadar "Biz o işi Nisan'a bıraktık" desin, cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları Türkiye'yi rehin aldı bile. Biliyoruz, bu tartışmalarda asla sağlıklı ve sağduyulu bir sonuca ulaşılmayacak ama yine de biz can alıcı soruları sıralayalım: 1- Bu parlamentonun 11'inci cumhurbaşkanını seçmesi doğru mu? Hukuk ve Anayasa açısından evet. Ancak siyaseten hayır. Evet; çünkü Anayasa'nın 101'inci maddesi cumhurbaşkanı seçiminin tek adresi olarak, o tarihte yasama görevini yürütmekte olan parlamentoyu gösteriyor. Hayır; çünkü görev süresinin sonuna gelmiş ve seçmen iradesindeki değişikliğin yansımadığı mevcut parlamentonun seçeceği cumhurbaşkanı 7 yıl boyunca hem sorun yaratır, hem sorun yaşar. 2- Bu iktidar uzlaşma arayışına girmeden, sadece kendi çoğunluğuyla yeni cumhurbaşkanını seçebilir mi? Hukuk ve Anayasa açısından evet. Ancak siyaseten ve kamu vicdanı açısından hayır. Evet; çünkü Anayasa'nın 102'nci maddesi cumhurbaşkanının 4 turluk seçimin üçüncü turundan itibaren salt çoğunlukla seçilebilmesine imkân veriyor. Hayır; çünkü tek partinin oyuyla Çankaya'ya çıkan cumhurbaşkanı, Anayasa'nın 104'üncü maddesinde belirtilen "Türk milletinin birliğini temsil etme" niteliğini en azından tartışmalı duruma getirebilir. Havlamasını bilmeyen köpek, sürüye kurt getirir!!! (Türk Atasözü) (Yönetmesini bilmeyen hükümet, ülkeyi kaosa sürükleyecektir!) "Ak Köpeğin Pamuk Pazarına Zararı Dokunur" (Türk Atasözü) (En tehlikeli yanlış, doğruya en yakın olan yanlıştır. Çünkü doğru diye yutturulma şansı çok yüksektir. Prof. Dr. Necmettin Erbakan) (Devlet adamı imiş gibi yapan ama devleti, milleti ve dünyayı algılayıp kendi yol haritalarını kendileri hazırlayamayan "yarım" yöneticiler hem kendilerinin, hem de ülkelerinin başına bela açar.) Sesar'ın parmak bastığı gibi: 1. Türkiye'yi karıştırma makinesi çalıştırılırken, 2. Mossad hükümetten sonra Ankara Büyükşehir belediyesi'ne çöreklendiği iddialarına sessiz kalınırken! 3. İngiliz büyükelçisi Wesmacott birçok genel başkana periyodik ayar verirken, 4. İngiliz laikçileri ve sahte Atatürkçüler halkı ve laik duyguları provoke ederken Dış güdümlü laikler tasfiye edilirken, dış güdümlü İslamcılar sisteme yerleştirilirken: Laik vatandaşları uyarmak gerekiyor. İngilizci, İsrailci, BOP'çu sahte laiklerin ve satılmış laikçilerin oyununa gelmeyin! Ama laikçilerin provokasyonlarına önce Atatürkçülerin "dur" demesi gerekmez mi? Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'ne kimlerin dezenformasyon ve manüplasyonu ile oturtulduğu bilinen Kemal Nehrozoğlu'yu bu olayda merkeze alınız. Sezer'in ajite olmasını (kışkırtılmasını) sağlayan Nehrozoğlu, birçok gerilimin üreticisi ve faili gibidir. Birileri Başbakan'ı, Cumhurbaşkanlığı'nı, Danıştay 2. Daire'yi ve medyayı espiyonaj sarmalına alarak dezenforme, manüple ve provoke ederek milleti, devleti ile; ve milletin değerleri ile karşı karşıya getirmiştir. Maalesef herkesle oynanmış ve oyuna getirilmiştir. Bunun dışında olayın sonuçları birçok pisliği, ilişkiyi, yolsuzluğu hem örtecek hem de ifşa edecek niteliğe sahiptir. Türkiye'nin varlığının devamı ise: pislikleri, işbirlikçi ilişkileri ve diplomatik, siyasal, hukuki ve ekonomik şaibeleri ifşa etmek ve temizlemekle mümkün görülmektedir. AKP'nin marifetleri Ekonomideki alarm çanları, İran'a yönelik ABD ve Batı baskısı, Irak'ta giderek artan kaos ortamı, AB ile belirginsizleşen ilişkiler yumağı, İngiltere'nin Türkiye Genel Valisi (!!!) Wesmacott'un gizli başbakanlığı, İşgal altındaki Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği makamı, Dünya'daki enerji/petrol/doğalgaz panik atağı, Cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşması, Erken seçim senaryoları, Laik-antilaik kutuplaşması, Sahte İslamcılar'ın iktidar hırsı ve provoke edilmeye çalışılan laiklerin saflığı, Sahte laikçilerin, İngiliz laikçilerin, sahte Atatürkçülerin provoke etmeye çalıştığı, yine; mütedeyyin laik ve askeri kesimin kışkırtılması. Yabancı devletlerin Türkiye'deki amaçlarının truva atı haline gelmiş/getirilmiş ve öyle kurgulanmış siyasi anlayış mekanizması. AKP iktidarı döneminde Türk tarihindeki yolsuzlukları milyona katlayan vurgun ve soygun iddiaları, AKP'yi ilk karmaşada satacak olan AKP severlerin (Bunlar İstanbul'a yuvalanmış paragöz adamlarından oluşuyor) AKP'yi ceplerini doldurmak için kullanmaları, Parsel parsel satılan Türkiye ve özellikle İstanbul manzarası, Talan edilen Ankara fotoğrafı (MOSSAD'ın desteği ile birilerinin belediye başkanlığı koltuğuna oturtuluş manevrası): Bunların mahiyetini ve tiyniyetini ortaya koymaktadır. Ve yine: Sahte İslamcıların yerine stepne olarak tutulan masonik laikçi dikta (Sahte Atatürkçüler, sahte ulusalcılar) İngilizci, BOP'çu, BİP'çi laik dikta yerine stepne olarak uzun süre bekletildikten sonra iktidara getirilen BOP'çu, BİP'çi İngilizci sahte İslamcılar. İngilizci, BOP'çu, BİP'çi laikçilerin hoşgörüsüzlüğü ve patavatsızlığı (dış ve iç kaynaklı provokasyonları), Rakı kadehine ve başörtüsü karşıtlığına indirgemiş içi boşaltılmış katı laiklik kavramı, Başörtüsü taraftarlığına indirgenmiş içi boşatılmış İslamcılık anlayışı, Batılı devletlerin ekonomik ve siyasal paniği ve D-8 oluşumunun bu paniğe katkıları ABD, İngiltere, İsrail, Almanya, Fransa, Rusya ve Çin arasındaki enerji rekabeti ve strateji savaşları, Ankara Büyükşehir Belediye'sine yuvalanmış şer odakları, Melih Gökçek, Avi Alkaş, Bensiyon Pinto, MOSSAD ortakları ve (Melih Gökçek'in Başbakan olmak için ABD'de yürüttüğü faaliyetleri, mercek altına alınmalı.) İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Bizanslaştırılması, Özelleştirme İdaresi Başkanlığının gizli dolapları, Etnik karmaşa yaratmak için yürütülen Balkanizasyonlaştırma süreci ve sonuçları, İşadamlarının özelleştirme yağmaları, Medya patronlarının AKP İktidarı ile ilişkiler ağı, Kapkaçlar, intiharlar, iflaslar ve sosyal patlama hazırlıkları bir müdahaleye davetiye çıkaran, hatta kaçınılmaz kılan yanlışlıklardır. Türkiye'nin hemen hemen kaba hatları çiziliveren bu tablosuna; Yargı, Yürütme ve Yasama rekabeti ve uyumsuzlukları AKP'nin yetersizliği, projesizliği, teslimiyetçiliği ve sadece günü kurtarma politikaları, Ekonomideki kırılganlık ve kriz çanları, Ve Türkiye'ye aktif dış müdahale sıkıntıları üst üste eklenince, hem Danıştay ve Hrant Dink cinayetinin arka planı, hem de AKP'nin sistemde nasıl bir kangrenleşmeye yol açtığı gün yüzüne çıkacaktır. Cinayetler basit; ama oturduğu zemin oldukça karmaşık ve de kafa karıştırıcıdır. Cinayetleri işletenlerin ya da cinayetlerin sonuçlarının; dikkatleri bu karmaşık tablodan uzaklaştırmak olduğu açıktır. Cumhurbaşkanı, "Laik Cumhuriyet'e karşı bir saldırı" nitelemesi yapıştırmıştı. Oysa Sezer, eğer Türkiye'yi rahatlamak istiyorsa önce Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu'nu görevinden almalıydı.. Yine Sezer, başta Özelleştirme İdaresi, TOKİ Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı, İstanbul Büyükşehir Başkanlığı'ndaki yolsuzluklar için gereğini yapmalıydı..Ve hele, Emniyet, Yargı ve Ordu gibi stratejik kurumlarda kadrolaşan Fetullahçı şebekeye, özellikle AKP döneminde göz yumulması ve bu ekibin Hrant Dink cinayetine bulaşması, başlı başına bir skandaldı! Türkiye'deki son dönem yağma ve talanın idare edildiği merkezlerden biri haline gelen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı, MOSSAD'ın Türkiye birimine dönüşmüş durumda. Türkiye'deki yolsuzluk sarmalının "imamesi" durumunda bulunan İ. Melih Gökçek'in Danıştay cinayeti ile ilişkisi ya da cinayetin sonuçlarından elde edeceği yargısal, siyasal ve bürokratik çıkarlar mutlaka mercek altına alınmalıydı.. "Melih Gökçek, belediyeden uzaklaştırılmadan bu türden cinayetler için yabancı servislere bazı kurumların yataklık yapmasının önü alınamaz." İddiaları üzerinde durulmalıydı... İngiliz Büyükelçisi Wesmacott: Türkiye'deki en önemli sorunlardan birisi de Wesmacott'ur. Büyükelçi'nin tezgahından gelen siyasi parti genel başkanlarını hatırlarsak, ne demek istediğimiz daha iyi sezilecektir. İngilizler, sahte İslamcı hareketlerin hamisi oldukları gibi, AKP İktidarı'nın da hamisidir. Finansbank'ı satın alan National Bank of Greece'den başlamak üzere Türkiye'nin varlığını hedef alan birçok operasyonun arkasında diğer Batılı ülkelerle birlikte, hep İngilizleri görmek bir tesadüf değildir. Danıştay ve Hrant Dink cinayetleri, laik ve antilaik kutuplaşmasını artırarak Türkiye'de bir iç savaş provokasının öncüllerindendir. Bu öncülü izleyecek diğer suikastlar önemli ölçüde önceden kullandıkları kişilere yönelik olacaktır. İngilizci laikçiler ve sahte Atatürkçüler, halkı, laikleri ve alevi vatandaşlarımızı tahrik ederek Türkiye'yi kontrol altına almayı, olmaz ise tasfiye etmeyi düşünmektedir. Yabancılar tarafından kullanılan sahte laikçilerin ve sahte Atatürkçülerin kendi hayatları da tehlikededir. Çünkü onların işi bitmiştir çöpe atılma zamanı gelmiştir.31 Ve maalesef AKP ve Recep Bey, bunları görememiştir. "KAOS" Ayarlı Sosyo-Politik Bomba; AKP'nin Elinde Patladı Patlayacak..! Uyarılarına kulak verilmemiştir. Ve söylenenlerin aksini iddia eden "AKP Severler" için kısa bir ufuk turu niteliğinde bazı önemli hatırlatma sorularını sıralayalım... 1) Demogojik bir "Demokrasi Tellallığı" üzerinden rant sağlamaya dönük siyasi söylemlerle öne çıkan AKP Eş Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan; dönemin ABD Büyükelçisi Siyonist Eric Edelman gibi bir "küresel aktör"ün Yüksek Seçim Kurulu gibi müstesna bir makamı ziyareti ve akabindeki "9 Mart Siirt Seçimleri gibi gayr-i meşru bir siyasi formül" ile "vekillik" ve "başbakanlık" statüsüne eriştirilmiş bir siyasi değil midir? 2) 58. Hükümet Dönemi'nde hiçbir resmi statüsü olmadığı halde Beyaz Saray'da "başbakan" edasıyla boy gösteren aynı RTE; acaba bu uluslararası ve özgüven sınırlarını aşan kişisel profilini sadece ve sadece Kasımpaşalılığı'yla mı hak etmiştir? 3) "Siirt'te okunan şiire açılan soruşturma üzerinden yürütülen siyasi mağdurizasyon çalışması" ve "9 Mart İllüzyonu" sayesinde tüm engelleri aşan RTE ve hükümetinin, "Üç yıl bizden bir şey beklemeyin!" söylemine paralel derhal uygulamaya koydukları "acil eylem paketi"nden "Türkiye adına somut bir netice" elde edilmiş midir; yoksa bu "jet eylemler dizisi", "AB-IMF" kıskacına katık mı edilmiştir? 4) "Küresel protein zehirlenmesi"ne uğradıkça "Milli Güvenlik Sorunu"na dönüşen; "küresel protein kaybına uğradıkça" da "millet iradesine sığınan hamaset nutukları"na güvenen AKP Hükümeti; bu "kısır döngü" açısından iktidara geldiği günden bu yana her hangi bir değişiklik sergilemiş midir, yoksa "diplomatik virajlar"a göre "aynı küresel ve popülist gelgitler" yaşanmaya devam mı etmiştir? 5) 2002 Genel Seçimleri öncesi nasırına basan vekilleri en geri sıralara ötelemeyi adet edinen ve geçen sene tam da bu zamanlar yaptığı "kabine revizyonu" ile Abdullah Gül'e göz kırpan küresel üstlerine "Başbakan benim!" mesajı veren (Gül'e yakın Sami Güçlü'yü bakan koltuğundan indirerek) RTE ile düşman kardeşi Abdullah Gül arasındaki "gizli ve gergin rekabet"te herhangi bir iyileşme olmuş mudur; yoksa birilerinin yarış atı olmaya son derece müsait olan bu meşhur ikili arasındaki çekişme her geçen gün daha da vahim bir noktaya ulaşarak, "eş genel başkanlar arasındaki gizil çekişme" Arınç ve Şener senaryoları ile daha da genişleyen bir çember haline mi gelmiştir? 6) BOP'a giden yolda Türkiye'den "gevşetilmiş bir konfederalizm" yaratabilmek ve "AB üyeliği"nin "BOP Tezgahı"na yem edildiği bir düzlemde "etnik kaos"u tırmandırabilmek adına çalışanların ekmeğine yağ sürecek söylemlerle gündeme gelen RTE; acaba "Bu başbakan hangi ülkenin başbakanı?" dedirten bu ilginç tavırları bilerek ve isteyerek mi, yoksa nereye varacağından son derece habersiz, masumane (!) bir anlayışla mı gerçekleştirmiştir? 7) "Türk Kimliği"ni önce alt kimliğe indirgeyip sonrasında da Tunceli Mitingi ile "Çevir kazı yanmasın!" yapan Sayın Başbakan; Roj TV'ye tepki verirken aslında kanalın müteşekkir kalacağı bir reklam çalışmasına da imza atmış olabileceğini acaba hiç aklına getirmemiş midir? Ayrıca "Terörle Mücadele Yasa Tasarısı'nın olay yaratan 6. Maddesi'nin kimin önerisi ile hazırlandığı" sorusuna "Kimse bizden ispiyonculuk beklemesin!" diyerek yanıt veren Başbakan Erdoğan; bu ifadesi ile "ortada suç teşkil eden bir durumun olduğunu" mu doğrulamıştır, yoksa bu durum rutin bir koruma girişimi, masum bir ifade olarak mı kabul edilmelidir? 8) "AB'ye Uyum Süreci" adı altında yürütülen "sözde reform çalışmaları" ile Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Yasası üzerinde yapılan oynamalarla abartısız bir "suç ülkesi"ne dönüştürülen Türkiye'de, "ekonomik kıskaç"a paralel izlenen tüm bu çarpık politikalarla tetiklenen "sosyal patlama"; acaba hangi "ekonomik büyüme"nin neticesidir? "Türkiye Ekonomisi'ndeki büyüme"nin mi, yoksa "Türkiye Ekonomisi üzerinden büyüme gayreti içinde olanlar"ın mı marifetidir? 9) İngiltere gibi AB içindeki bir "Küresel Truva Atı"nın yardımlarıyla AB Süreci'ni ite kaka ve taviz vere vere bir noktaya getiren RTE ve kurmayları; acaba bol keseden dağıtıp illegal yollardan "küresel tefeciler"e peşkeş çekecek kadar ayağa düşürdükleri özelleştirmeleri "AB ile müzakerelerin başlatılabilmesi" adına "rüşvet" olarak mı kullanmışlardır; yoksa hız verilen özelleştirme süreci gerçekten de "atıl durumda olan ve devlete yük olan işletmeleri değerlendirerek ekonomiyi canlandırmak" adına mı yapılmıştır? Eğer öyle ise dört tane canavar gibi rafinerisiyle hizmet veren toplam 27.6 milyon ton kapasiteli TÜPRAŞ'ın "Kar edeni de satarız, zarar edeni de!" diyerek elden çıkarılışını anlamlandırabilmek nasıl mümkün olabilecektir? 10) "24 Ocak Kararları" ile vizyona sokulan "statükocular-reformistler" masalının, 28 Şubat sürecindeki tekrarlaması olan "Gelenekçiler-Yenilikçiler" senaryosunda Siyonist sermayenin sahte kahramanı RTE ve hükümetinin bir "kapkaç cenneti"ne çevirdiği İstanbul, "küresel tefeciler" tarafından "finansal işgal yöntemleri ile yağmalanıp talan edilirken bu "küresel sızma faaliyeti"ni meşru gösterme gayreti içinde olanlar; tarih, devlet ve millet nezdinde nasıl hoşgörülebilecektir? Filistin'deki "küresel istimlak hareketi"nin izleri dünya sahnesinden henüz silinmemişken, "finansal çıkartmalar"la Türkiye'nin batısını, "sürekli tırmandırılan etnik kaos" ile de doğusunu ele geçirme gayreti içinde olanlara kapı aralayıp yardımcı olan bir siyasi erk; bu millet tarafından nasıl hazmedilebilecektir? 11) Cari açık, büyüme, işsizlik, iç ve dış borç sarmalı, ihracattaki tıkanma ve sürekli pompalanan ithalat çılgınlığı gibi makro sorunlar almış başını giderken "birileri bir cari açık türküsü tutturmuş gidiyor! Dalgalı kurda devalüasyondan söz edenler ise en hafif tabirle büyük bir cehalet örneği sergiliyorlar!" türünden zırcahil kelamlar ederek günü kurtarmaya çalışan bir başbakan profili; bankacılık ve medya sektörlerinin de dış güçlerce parsellenmeye çalışıldığı, yerli üretimin durdurularak "sosyal patlama"nın tetiklendiği bir dönemde nasıl bir işlev görebilecektir? 12) "Enflasyonu tek haneli rakamlara indirdik!" söylemine asılabilmek için "kur"u IMF'in avuçlarına teslim eden AKP Hükümeti, acaba Arjantin Krizi patladığında enflasyonun % - 2, reel faizlerin ise % 8-9 düzeyinde olduğunu bilmemekte midir; yoksa yıllarca "enflasyon canavarı" ile boğuşan halkın gözünü boyayarak "sanal bir kahraman"a dönüşüp kamufle olabileceğini mi düşünmektedir? 13) Arjantin Krizi öncesi ülkeye servis edilen "neo-liberal politikalar"ın en önemli araçlarından birinin "özelleştirme furyası" olduğu ve uygulanan politikaların Arjantin'i önce % 7.7'lik bir büyümeye taşıdığı ve akabinde de ülke ekonomisinin yerle yeksan edildiği de yine Sayın Başbakan tarafından bilinmemekte midir; yoksa bu gerçekler bilindiği halde "Dış destek-popülizm dengesi ile gittiği yere kadar götürürüz!" anlayışıyla mı hareket edilmektedir? 14) 2005 Yılı Mart Ayı'nda 2.8 Milyar Dolar'a çıkan ve ondan sonra ise katlanarak çığ gibi büyüyen cari açık bugün 2006'nın ilk üç ayı itibarıyla 8.6 Milyar Dolar'a gelip dayanmışsa ve toplamda 20 Milyar Dolar'ı aşan cari açığın 2006 Yılı sonunda 30 Milyar Dolar'ı geçmesi bekleniyorsa; geminin kaptanı olduğunu iddia eden başbakanın çıkıp da, bu tehlikeye işaret ederek endişe duyanları "cari açık türküsü tutturarak hükümeti zafiyete uğratmak"la suçlaması ne şekilde algılanabilecektir? 15) "AKP Hükümeti'ni zayıf göstermek adına rakamlardan hiç söz etmiyorlar!" diyen başbakanın, 1999-2002 yılları arasında % 6 civarında seyreden işsizliğin 2002 sonrası ilk etapta % 10, daha sonra da % 11.2 düzeyine (resmi, yani minimal rakamlar) yükselmiş olmasından haberi olmaması düşünülebilir mi; yoksa asıl amaçlanan: dikkatleri "duran üretim" ve "önlenemez bir tehdide dönüşen işsizlik olgusu"ndan, "uygulanan IMF güdümlü kur politikasına paralel bilinçli olarak düşürülen enflasyon oranları"na çekerek "siyasi pirim" yapmak niyeti midir? 16) "ENOSİS"in, "EOKA"nın, "Megola İdea"nın, "Akritas Planı"nın ve "Dört T" gibi tarihi planların "diplomatik dayatmalar" ve "finansal sızmalar"la Türkiye'nin üstüne üstüne geldiği günümüzde ekonomiyi "IMF" ve "tarihi İngiliz oyunları" arasında sürekli dalgalandırarak oyuncak etmeye kalkan ve sürekli "siyasi alternatifsizlik" perdesinin arkasına saklanarak kurtulabileceğini sanan bir iktidar; acaba önümüzdeki seçimlerde bu halkın karşısına nasıl çıkabilecek, hangi yüzle oy isteyebilecektir? Zekice olduğu sanılan kamuflaj hamleleri ile "başarılı bir profil" çizdiğini vurgulamaya gayret eden AKP İktidarı'nın gerçek arka planı işte bu temel sorularda gizlidir! Selanik'teki Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci (SEECP) Devlet ve Hükümet Bakanları Zirvesi'nde resim çektirmek için platforma koyulan Türk Bayrağı'nı yerden alarak manşetlere taşınan ya da köşeye sıkıştıkça İstiklal Marşı'na sarılarak "milli irade nutukları" atmaya başlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gerçek vatan sevgisi işte böyledir! "Yabancı istihbarat servisleri" ve "küresel lobiler"ce Türkiye'ye doz doz enjekte edilen "kaos yaratma stratejisi"nin manivelası olmak, Türkiye'yi istikrarlı bir şekilde istikrarsızlaştırarak "kişisel rant" peşinde koşmak, "Bizim lügatimizde popülizm yoktur!" diye diye "halk düşmanlığı", "sermaye uşaklığı" ve "Siyonizm hizmetkarlığı" yapmak, Kendi siyasal rezaletlerini örtmek adına devletin en seçkin kurumlarını kışkırtmaya çalışarak yakayı kurtarmaya uğraşmak, Parti 3 K'lardan (AKP içindeki Kürtler, Karadenizliler, Kayserililer örgütlenmesi), türlü yolsuzluk ve arsızlıklardan çatlamaya başladıkça açık kapatacak bin bir çeşit yama icat ederek gündem değiştirmeye çalışmak, Her gittiği yerde ülkesini şikayet eden ve seçim öncesi de köşeye sıkışınca da Karamanlis gibi kadim bir dostundan "Ek Protokol" için süre isteyecek kadar küçülen bir başbakan profili ortaya koymak! (Türkçesi, "İstediniz, Gümrük Birliği gibi bir yükü genişlettik. Zamanı gelince istediğiniz üzere Rumlar'a limanları da açarız! Ama bu Ek Protokol seçim öncesi başımıza iş çıkarır, ayağımız kayabilir! Siz de bizi az idare ediverin! Sözümüz söz, sonuçta açacağız!) ... Vs. vs. ... Sonuç: "KAOS Ayarlı Sosyo-Politik Bomba AKP'nin Elinde Patladı Patlayacak!" gibidir. Ve ne "devalüasyon savuşturma teknikleri", ne de "Valla biz rejimin üstüne basmadık!" ifadeleri AKP'nin gidiş sürecini durduramayacak..! (görünmektedir.) "Türkiye'nin gireceği yeni siyasi peron" tüm halkımıza hayırlı uğurlu olsun!32 diye dua etmekten başka seçenek bırakmayan AKP'lilerin, Milli Görüş'e, Millete ve memlekete yaptıkları kötülüklerin kefareti, herhalde ödenecektir!.
http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=940&Itemid=26 *** KIBRIS VE KERKÜK İSRAİL'E! TÜRKİYE KİME? Milli Çözüm Dergisi Selman YÜCEL
İsrail istihbaratının da Kürt liderlerle yakın çalışma içinde olduğu ve bölgede kök saldığı söyleniyor. Bu gelişme, sözüm ona Kürdistan'ın ülkenin kalanındaki İsrail operasyonları için kalkış noktası işlevi görmesine yönelik kaygıları da artırıyor. Kerkük'ü kuşatan söyleme baktığımızda, sanki İsrail'in sahnelediği bir oyunla karşı karşıya gibiyiz. Bugün Kerkük'e 'Kürtlerin Kudüsü' deniyor.... Bu politika sürerse Kürdistan bol bol petrole sahip, çok büyük azınlık nüfusunu ezmekle meşgul ve ABD'ye kendisini 'farklı' komşularından 'koruması' için yalvaran küçük bir faşist devlete dönüşür. Ve elbette ABD de bu isteğe bayıla bayıla icabet eder, aynı petrolden dolayı Körfez ülkelerinin isteklerini kırmadığı gibi.33 "Kanlı takvime göre: Büyükanıt ve akabinde Gül Şubat ayında Amerika'da... Kerkük'te nüfus sayımı Mart ayında. Yeni cumhurbaşkanımızla Nisan sonunda tanışacağız. PKK eylemlerine Mayıs'ta başlayacak. PKK koordinasyonu o sırada çöpe atılacak. Takvim nasılmış efendim? Şubat, Mart, Nisan, Mayıs... Sırasıyla: Nabız ölçme Şubat'ta yapılacak... Kerkük Mart'ta referandumla Türkmenlerden alınıp Kürdistan'a katılacak.. Köşk Nisan'da, cenazeler Mayıs'ta... Ama, Türkiye, Kerkük konusunda HİÇBİRŞEY yap-a-mayacak. Sadece izleyip bakacak"34 iddiaları umarız sadece zandır. Ve umarız bu şeytani senaryoların uygulamasına fırsat kalmadan, Türkiye'de Milli ve köklü değişimler yaşanacaktır. ABD'li Siyonist patronlar, AKP'li piyonları parlatmaya mı geliyor? İstanbul'da iki esrarengiz Yahudi ne arıyor? Geçen ay, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Nicholas Burns Ankara'daydı. Avrupa Yahudi Konseyi Başkanı Pierre Besnainou Ankara'daydı. Aynı günlerde İsrail Polis Şefi Moshe Karadi Ankara'daydı. Ankara bu konukları ağırlarken, İstanbul da o sırada yine Amerika'dan iki ilginç ve önemli ismi misafir ediyordu. Bunlar kimselere duyurmadan, sessiz sedasız İstanbul'a gelip önemli görüşmeler yaptılar. İstanbul'un en tepesindeki isimlerle bir araya geldiler. Peki kimdi bu iki ilginç Amerikalı ziyaretçi? Stephen Schneider ve Jeffrey Shulman... Jeffrey Shulman; kısa adı AIPAC olan Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi'nin Ulusal Faaliyetler Direktörü... AIPAC ilginç bir kuruluş. Amerika'nın İsrail yanlısı en etkili lobi kuruluşlarından biri. New York Times'a göre "Amerika-İsrail ilişkilerini AIPAC belirliyor." Ancak aynı AIPAC geçtiğimiz yıllarda çok ilginç bir suçlamayla karşı karşıya kaldı. Pentagon'da çalışan bir görevlinin İran'la ilgili çok gizli bazı askeri bilgileri AIPAC aracılığıyla İsrail'e verdiği ileri sürüldü. AIPAC basıldı bazı bilgisayarlarına el kondu. Stephen Schneider ise Küresel Liderlik Enstitüsü (GLIPA) İcra Direktörü. GLIPA 2005 yılında Washington'da kuruldu. O da İsrail yanlısı bir kuruluş. Zaten Schneider de Shulman gibi AIPAC üyesi ve Yahudi asıllı Amerikalılardan. AIPAC'ın eski Siyasi Bilgilendirme Bürosu Direktörü.. Peki bu iki ilginç ve bir o kadar önemli iki ismin İstanbul ziyaretinin sebebi neydi? Çok fazla detaya sahip değiliz. Dedik ya kimselere haber vermeden, sessiz sedasız gelip gittiler. Ama öğrenebildiğimiz kadarıyla, Nisan ayında bu ilginç kuruluşun yani AIPAC'ın üyeleri İstanbul'da toplanacakmış. Scheider ve Shulman da bu önemli toplantının güvenlik başta olmak üzere ön görüşmesini yapmışlar. Sözün özü şu ki; son dönemde Amerikalıların ve özellikle de Yahudi asıllı Amerikalıların Türkiye ilgisi gerçekten dikkat çekici. Türkiye'nin, Cumhurbaşkanlığı'ndan, Kerkük'e önemli kararlar arefesinde olduğu bir dönemde bu ilgi daha da dikkat çekici hale geliyor.35 Kürt sorununu Amerika çıkarıyor! Ankara'da Kürt sorunu tartışılıyor, ama büyük resimde Irak ve ABD'nin yeni siyaseti baskın çıkıyor. Bölge topyekûn daha koyu bir savaşın içine çekilme tehlikesindeyken, Türkiye kendi içinde Kürt sorununa silahsız çözüm bulabilirim diye oyalanıyor. ABD Kongresi'nde yapılan açıklamalar başka bir sonuç göstermiyor. Dışişleri Bakanı Condolezza Rice, Dış İlişkiler Komitesi'nde, Savunma Bakanı Robert Gates de Silahlı Hizmetler Komitesi'nde aynı şeyi söylediler: 'Şimdi çekilirsek Kürtler bağımsızlık ilan eder, Kerkük'e el koyarlar, Türkiye de müdahale eder'... Siyaset bir algılama işi ve Irak'ta (Kerkük dahil) bir Kürt devleti ilan edilirse, Türkiye'nin (ve muhtemelen İran'ın) buna müdahale edeceği bekleniyor. PKK bunun farkında. Irak Devlet Başkanı görevini de yürüten KYB'nin 'oportünist ama modernist' lideri Celal Talabani de farkına varmaya başladı. Ama Barzani farkında görünmüyor. ABD Başkanı George Bush nasıl kaybeden kumarbaz sendromu içinde sürekli bahsi artırıyorsa, barzani de sıkıştıkça taleplerini çoğaltıyor. Belki bisikletin pedalını çevirmezse düşeceğine inanan çocuk gibi, frenin varlığını unutmuş; durmaya korkuyor. Bölge böylece topyekûn daha koyu bir savaşın içine çekilme tehlikesindeyken, Türkiye kendi içinde Kürt sorununa silahsız çözüm bulabilir mi? Akılcı baktığınızda hâlâ mümkün." Ama bunu AKP iktidarıyla başarılamayacağını aklı yetenler biliyor. Enis Berberoğlu soruyor: ABD'nin petrol ortağı Kürtler mi? ABD'nin Kürt merakı yeni değil ve maalesef her seferinde kürtlere ihaneti de unutuluyor. Halepçe katliamı, Türk sınırına dayanan soykırım bile ABD'yi harekete geçirmedi. ABD'nin korumak istediği Kürtler mi, yoksa petrol mü? Tabii ki petrol! ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın adresini doğru anlamak önemli. "Başaramazsak, Kürtler devlet kurar, Türkiye ile problem yaşanır" diyor. Rice'ın bu sözlerini ABD kamuoyuna dönük gerekçe olarak mı okumalı? Yoksa Türkiye ve Kuzey Irak Kürtlerine son uyarı diye mi algılamalı? Gelin biraz geriye gidelim, resmin tamamına göz atalım. ABD'nin Kürt merakı yeni değil ve fakat ihaneti de sayısız. 1970'lerde Saddam'a karşı İran-İsrail ittifakının üçüncü ayağı Kürtlerdi. Şah ve Saddam anlaşınca Kürtler ortada kaldı, ABD kılını kıpırdatmadı. 1980'de Saddam, ABD'nin emriyle Humeyni İran'ına savaş açtı. Sekiz yıl sonra gelen ateşkeste fatura yine Kürtlere çıktı. Halepçe katliamı, Türk sınırına dayanan soykırım bile ABD'yi harekete geçirmedi. Ama Saddam petrol zengini Kuveyt'e saldırınca o saat ipi çekildi. Kabaca dünya petrolünün dörtte birini ABD kullanıyor. Önümüzdeki on yıllarda bu oranı üçte bire kadar yükseltmek zorunda. Ama küresel rekabette mukayeseli üstünlük de önemli: ABD petrol akışını kontrolle yetinmiyor. Enerji talebi tırmanan, ekonomik büyüme rekorları kıran Çin ve Hindistan'ın dünya gücü olarak ABD'nin karşısına çıkmasını önlemek gibi stratejik hedefi de var". Ama bunları başaramayacak ve çöküş süreci daha da hızlanacak. Çünkü öldürülen ABD başkanı Kennedy, "Eğer Güney Amerika, Hindistan ve Ortadoğu elimizden çıkarsa, silah sanayi gücümüz Amerika'yı ayakta tutamaz" demişti.. Ve şimdi Güney Amerika ve Hindistan ellerinden çıkıp, karşı cepheye geçti. Ortadoğu'da ise, batağa saplanmış, can çekişiyor!.. Çömez, "TBMM'nin acilen toplanmalı" demişti Ankara - AK Parti Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, "Türkiye'nin Kerkük konusunda derli toplu bir politik açılım ortaya koyması gerektiğini" belirterek, TBMM'nin Kerkük özel oturumuyla acilen toplanmasını istemişti. Çömez, yaptığı açıklamada, Kerkük'te endişe verici gelişmeler yaşandığına dikkati çekerek TBMM'nin Kerkük gündemiyle acilen bir toplantı yapması gerektiğini ifade etmiş ve bütün gelişmelerin yapılacak özel oturumda tartışılması gerektiğini önermişti. AKP'li Çömez, "Türkiye'nin hassasiyetleri ortaya konmalı. Türkiye, 2007 sonunda Kerkük'te yapılması planlanan referandumu tanımayacağını, iç savaş durumunda ise buraya müdahale edeceğini dünyaya ilan etmeli" demişti. Sık sık Kerkük'e giderek incelemelerde bulunduğunu anımsatarak: "Kerkük'te 800 bin civarında olan nüfusun şu anda 1 milyonu aştığını ve buraya göçmen statüsü şemsiyesi altında Kürtler'in yerleştirildiğini, şehrin yapısının değiştirildiğini" söylemişti. Osmanlı'nın, Kerkük'ten çekilmesiyle birlikte Türkmenler'in "hiç gün yüzü görmediğini" savunan Çömez, "Burada hep kan, hep gözyaşı var. 2006'da 20 bin insan Kerkük'te hayatını kaybetti. Buraya demokrasi getirmek isteyen ABD neden hala başka politikalar üretmeye çalışıyor? Bağdat ortadan ikiye ayrılmış durumda. Kerkük'te iç savaş an meselesi" diyerek "1967 yılından bu yana Kerkük'e giden bir Türk devlet başkanı olmadığını da hatırlatıp; "Kerkük'ün Türkiye'nin bir mutfağı ve arka bahçesi olduğunu" ama Süleymaniye'den getirilen Kürtler'in göz göre göre Kerkük'e yerleştirildiğini ve demografik yapının bozulduğunu, tapu dairelerinin yakılarak bütün kayıtların da yok edildiğini" belirtmiş ama kimseye söz dinletememişti. Türkmenleri bölme tezgahı! Kerkük'te Şaab, Şuruk, Ahat gibi beş altı kukla Türkmen partisi var. Bunlar Barzani ve Talabani tarafından kurdurulan Türkmen partileriymiş. Amerikan güdümlü guruplar bu partileri yapılacak referandumda Türkmenleri bölmek için kurmuşlar. Maalesef sahipsiz Türkmenler bu oyuna geliyor. Oysa Amerikan yanlısı Kürt guruplar Irak'ın parçalanmasını istiyor. Bu nedenle bölgeye Kürt nüfus yerleştirilip referandum sonucunu etkilemek ve Kerkük'ün Irak'tan ayrılacak bir Kürdistan içinde kalmasını sağlamaya çalışıyor. Malum olduğu üzere bağımsız bir Kürdistan'ı en çok İsrail ve ABD arzuluyor. Onlardan cesaret alan Barzani "Kerkük bir Kürt şehridir. Türkiye içimizden elini çekmeli ve haddini bilmelidir" diyebiliyor. Çünkü ona arka veren ABD ve İsrail'dir. Erbil-Dohuk bölgesinde Badinani olarak isimlendirilen Kırmanci Kürtleri yaşıyor. Bu Kürtler üzerinde Barzani etkinken, Süleymaniye bölgesinde yaşayan Sorani Kürtleri üzerinde Talabani etkin bulunuyor. Her iki bölgede de İslami oluşumların ağırlığı biliniyor. Ancak İslami partilerin adları fazla duyulmuyor. Çünkü bunlar Amerika ile işbirliğine girmiyorlar. İslami oluşumlara faaliyetlerinde sıkıntı çıkarılıyor. Barzani baskıcı bir politika güderken, Talabani biraz daha yumuşak duruyor. Barzani-Talabani çekişmesi Barzani-Talabani çekişmesi ve güç mücadelesi Körfez Savaşı sonrası silahlı çatışmaya dönüşmüştü. Bağdat yönetimine yasaklanan kuzey bölgelerde yaşanan bu duruma ABD, İngiltere ve Türkiye müdahale etmişti. İki gurubun ateşkesi bozmaması için de bir barış gücü oluşturulmuştu. 1995 yılında kurulan Peace Monitory Force (PMF)-Barışı İzleme Gücü, 2004 yılında feshedildi. Erbil ve Süleymaniye'de karargâhı olan PMF, büyük oranda Türkmenlerden oluşuyordu ve 700 civarı askeri sahip bulunuyordu. Feshedildikten sonra çok az sayıda asker yeni kurulan Irak ordusuna alındı. Böylece Türkmenlerin hiçbir silahlı gücü kalmadı. Kerkük Meclisi'nde yaşanan olaylar 140. madde gereği "kurulan Irak'ı istikrara kavuşturma komisyonun" üyelerinden Adalet Bakanı, Kerkük valisi ile görüşmüş. Komisyonda Türkmenleri temsilen bir bayan görevlendirilmiş ancak bu atamayı Türkmenler kabul etmemiş. Türkmen il meclis üyesi Ali Mehdi, bakanla görüşmek isteyince valinin korumalarınca engellenmiş. Elinde tuttuğu "Kerkük'e hoş geldiniz! Buradaki oldu bittilerin farkında olun." yazılı kâğıt da korumalar tarafından yırtılmış. Mecliste Türkmenlerin sekiz temsilcisi var. İTC Gençlik Örgütü Mitingi Olay 2006 10 Ekim'de yaşanmıştı. Ertesi gün İTC Gençlik Örgütü'nün tertip ettiği ve Fatihin Torunları Derneği gibi Türkmenlerin önde gelen gençlik kuruluşlarının katıldığı büyük bir miting gerçekleştirildi. Saat 12.00'de Kerkük Ticaret Odası önünde başlayan mitingde, Irak'ın bütünlüğüne bağlılık dile getirildi. Oysa işgalciler Irak'ı üçe bölmeye çalışıyorlar. Kuzeyde İsrail güdümlü bir Kürt devleti, ortada ABD'ye bağımlı bir Sünni Arap devleti ve güneyde de yine ABD kontrolünde bir Şii Arap devleti. Atılan yanlış adımlar, Kıbrıs davamızı içinden çıkılmaz hale getirdi. Kıbrıs 'Kurtlar Sofrası'nda Kerkük anahtar şehir Kerkük'te bir Türk konsolosluğu maalesef yok, ama ABD ve İngiltere konsolosluğu var! Erbil'de konsolosluğumuz varmış fakat yaklaşık dört aydır konsolos atanmamış. Yapılacak referandumla Kerkük Kürdistan'a katılıp Irak'tan koparsa bölgede yeni çatışmalar yaşanabilir. Şehre 600 bin Kürt yeni yerleşimci olarak getirilmiş ve şehrin sosyal yapısı değiştirilmiş. Şehrin etrafına yapılan 10 bini aşkın evin pencereleri bile yok. İnsanlar dışardan gelip bu evlerde oturuyor gibi görünerek seçimde oy kullanmışlar. Referandumda da böyle olma ihtimali yüksek. ABD Musul'da yaşayan 70 bin Kürt'ün Kerkük'e göç etmesini istiyor. Musul'da Kürtlerin silahları toplanmış. Buna karşın Arapların silahları duruyor. Kerkük'te ise Türklerle Arapların silahları toplanmışken, Kürtlerin silahlarına dokunulmamış. ABD, Türkmenler ve Araplarla Kürtlerin çatışmasını istiyor. Ardı ardına patlayan bombalar bunu sağlamak için. Kerkük referandumda Irak'tan ayrılma yönünde oy kullanırsa ABD'nin istediği olacak. Bu yüzden önümüzdeki dönemde Kerkük'te başka olayların yaşanma ihtimali yüksektir. El-Mukavame: Direniş Kerkük'e vardığımızda ilk ziyaret ettiğimiz kardeş kuruluşumuzun camları yerlerdeydi. Biz varmadan iki gün önce çok yakında patlayan bombanın etkisi ile çevredeki binalar hasar görmüştü. Döndükten hemen sonra, tam yedi patlama birden oldu. Sonra yine patlama haberleri gelmeye devam etti. Bu tür patlamalar ülkenin çeşitli bölgelerinde sık sık yaşanıyor. Kimin yaptığını sorduğumuzda "el-Mukavame " cevabını alıyoruz. Yani Direniş. Ülkede kaldığımız süre boyunca bu tür olayların tamamının müsebbibi olarak el-Mukavame gösterildi. Halk, üniformalı olmayan tüm silahlı guruplara "el-Mukavame" adını veriyor. Her tür eylem, patlama, çatışma el-Mukavame'den biliniyor. Peki, nedir bu el-Mukavame? Kaç guruptur? Neleri hedefliyor? Bunlar pek bilinmiyor. Kıbrıs'ın son dönemi, Türkiye açısından tavizlerin ve haklı olduğumuz halde "geri adımlar tarihi" haline gelmiştir. AKP'nin Rumları tanıma şartı olarak öne sürdüğü izolasyonları kaldırma önerisi de, KKTC'nin ve ada üzerindeki haklarımızın bitişi demektir. Türkiye'siz toplandılar Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin dışişleri bakanları 2006 14-15 Aralık'taki devlet ve hükümet başkanları zirvesi öncesinde Brüksel'de bir araya geldi. Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, müzakere sürecinin "raydan çıkmaması" için AB'ye seslendi. 17 Aralık'ta "müzakere tarihi" aldıklarını zannederek bayram havasında Türkiye'ye dönen AKP yöneticilere Brüksel'de Türkiye ve Kıbrıs gündemi ile toplanan AB'li liderlerin arasında yer bile verilmedi. Asıl hedef egemenlik devri Maraş'ın BM, Gazimağusa'nın AB eliyle Rumlara teslimini öngören Finlandiya önerisinin, Kıbrıs sorunu ve Türkiye-AB ilişkilerinde başlatılan 'ucu açık oyalama sürecinde' Türkiye ve KKTC yönetiminden tavizlerin elde edilmesine yönelik olduğuna dikkat çekiliyor. Kıbrıs sorununda nihai bir çözüme ulaşılmadan limanların açılmasının AB tarafından şart koşulmasının KKTC üzerindeki izolasyonların kaldırılması ile hiçbir ilgisinin bulunmadığı belirtilerek, asıl hedefin KKTC egemenliğinin devredilmesi olduğu ifade ediliyor. Daha önce Doğrudan Ticaret Tüzüğü'ne karşılık pazarlık konusu edilen Maraş'ın BM, Gazimağusa'nın da AB eliyle Rumlara teslimini öngören Finlandiya önerisinin Kıbrıs sorununda nihai bir çözüme ulaşılmadan limanların açılmasını da şart koşmasının KKTC üzerindeki izolasyonların kaldırılması ile hiçbir ilgisinin bulunmadığı bildirildi. KKTC ile hava ulaşımı gerçekleştirilmesini içermeyen hiçbir önerinin, izolasyonun kaldırıldığı anlamına gelmediğini belirten uzmanlar, GKRY ile sadece turizm gelirlerinin karşılaştırılması dahi, dünya ile Türkiye dışında uçuş bağlantısı olmayan KKTC'nin kaybının büyüklüğünü gösterdiğine işaret ediyor. KKTC, büyük çoğunluğu Türkiye'den gelen yaklaşık 500 bin turistten yılda 200 milyon dolar gelir elde ederken, GKRY 2,5 milyon turistten iki milyar dolar gelir sağlıyor. Bu tablo, "ambargolar kaldırıldı görüntüsü altında" Magosa Limanı'nın AB veya BM denetiminde kullanıma açılması halinde yılda elde edilebilecek ilave 10 milyon doların gülünçlüğünü ortaya koyuyor. Finlandiya önerisinin, Kıbrıs Türklerine uygulanan ambargoların kaldırılması görüntüsü altında Türkiye-AB müzakerelerinde Kıbrıs şartlarının ve Rum taleplerinin yerine getirilmesini amaçladığı ifade ediliyor. Fin önerisinin, siyasi, ekonomik ve hukuki açıdan çok ağır sonuçlar doğuracağının altını çizen uzmanlar, Türkiye'nin Rum gemilerine limanlarını açması durumunda, bunun Rum yönetimini 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin meşru temsilcisi' olarak önce fiili sonra da hukuki olarak tanınmasına gidecek yolu açma anlamına geldiğini kaydediyor. Uzmanlar, Türkiye-AB ilişkilerinde bir "tren kazası" yaşanabileceğinin AB yetkililerince sıklıkla dile getirildiği bir dönemde ve 8 Kasım 2006'da açıklanması beklenen İlerleme Raporu öncesinde başlatılan Finlandiya girişiminin zamanlama açısından da dikkat çektiğini vurguluyor. Talat yönetimi Maraş'ı vermeye hazır Fin önerileri aslında, ilk olarak, Rum Yönetimi'nin Temmuz 2004'te açıkladığı, Eylül 2004'te ise AB'ye sunduğu '"askerî alanda gerilimin azaltılmasına ve Kıbrıs Türklerine yönelik güven artırıcı öneriler" içinde yer almıştı. Bu öneriler; "Maraş'ın BM denetiminde açılması, Magosa Limanı'nın AB denetiminde iki tarafın ortak kullanımına sunulması, Larnaka ve Magosa Limanlarında Türk işçi istihdam edilmesi" şeklinde sıralanmıştı. Rumların o dönemdeki önerilerini Türkiye ve KKTC, "gündem saptırma" olarak değerlendirmiş, zamanın KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat, önlemleri "hedef şaşırtmaca" diye nitelendirmişti. Talat, Maraş'a karşılık Magosa Limanı'nın ortak işletilmesi önerisine ise "bu ne cüret" şeklinde tepki göstermişti. Ancak, son yıllarda Türkiye ve KKTC hükümet yetkililerinin açıklamalarında bu çizgiden bazı sapmalar yaşandığı ve "ambargolara karşılık Maraş" denkleminin sıklıkla kurulduğu görülüyor. KKTC Cumhurbaşkanı Talat, zaman zaman "Maraş'ın kapsamlı çözümün bir parçası olduğu" bazen de "ambargoların kaldırılması halinde Maraş'ın açılabileceği" yönünde açıklamalarda bulunuyor. KKTC Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev'in, Haziran 2005'te Brüksel'de Rumlarla tüzüklerle ilgili olarak yapılan görüşmelerde, "Türkiye'den habersiz olarak, izolasyonlar karşılığı Maraş'ı Rumlara vermeyi teklif ettiğinin" ortaya çıkması da bu konuda izlenen politikalara işaret ediyor. Taşınmazlarla ilgili yeni tazminat davaları gelebilir. Rum önerilerini bir paket halinde Türkiye'nin önüne koyan Fin önerisi, Maraş gibi ancak kapsamlı bir çözümün parçası olarak ele alınabilecek bir konunun ısrarla gündeme getirilmesi ile dikkat çekiyor. ASAM Kıbrıs Uzmanı Sema Sezer, Maraş konusunun, artık AİHM'deki gelişmeler nedeniyle "kapsamlı bir çözüm çerçevesinde varılacak uzlaşmayla egemenliğin devrinden" öte sonuçlar doğurmaya başladığını söylüyor. Sezer, Maraş'taki taşınmazların tamamının, KKTC Mahkemelerinde belgeleriyle tespit edildiği üzere Türk vakıflarına (Lala Mustafa Paşa ve Abdullah Ağa) ait olduğuna işaret ediyor. Sezer, "Ancak, Rumlar, İngiliz yönetimi döneminde Vakıf hukukuna aykırı bir şekilde ve sahte yöntemlerle bu Vakıf mallarını üzerlerine geçirmiş, üstelik AİHM'de Türkiye'den tazminat ve mallarının iadesi talebiyle dava konusu yapmıştır" tespitinde bulunuyor. AİHM'in sonbaharda açıklaması beklenen Arestis Davası'nın bu konuda emsal oluşturacak önemli bir pilot dava niteliğinde olduğunun altını çizen Sezer, AİHM'deki süreçle birlikte değerlendirildiğinde, Finlandiya önerisi doğrultusunda Maraş'ın BM denetiminde açılmasının; bir çözüme gerek kalmaksızın önce Rumların bu taşınmazlara yerleşmesini, sonra da mülkiyet davaları yoluyla Vakıf mallarına sahip çıkmalarını beraberinde getireceğine vurgu yapıyor. Türkiye'ye istihbarat darbesi vurulacak Sema Sezer, Magosa Limanı'nın AB ya da BM denetimine verilmesinin askerî ve istihbarat açısından ağır sonuçları olacağını ifade ederek, " Türk Barış Kuvvetleri'nin ikmal ve lojistik ihtiyaçları için Magosa Limanı'nı kullanmaktan mahrum bırakılması, Rumların Türkiye'nin Ada'daki askerî varlığı ve imkânlarının kısıtlanması amaçlarına hizmet edecektir" diye konuşuyor. Sezer, BM denetiminin gerçekleşmesi halinde, gelecekte BM Güvenlik Konseyi'nin alacağı kararlar çerçevesinde, Magosa Limanı'nın yabancı savaş gemileri ve uçakları tarafından kullanılması gibi gelişmelerin gündeme gelmesinin de sürpriz sayılmaması gerektiğini söylüyor. Sema Sezer, Ek Protokol'ün uygulanması ve limanların açılmasının, KKTC açısından ekonominin giderek Güney'e kaymasına da sebep olacağının altını çiziyor. Sezer, protokol'ün uygulanması halinde, Türkiye ile KKTC arasında gümrük birliği olmaması ve KKTC'nin doğrudan ticaret imkânına sahip olmaması nedeniyle KKTC ile ticaret ve yatırımın rasyonel olmaktan çıkacağını belirtiyor. Sezer, bu durumda Türkiye dışında diğer ülkelerle deniz ve hava ulaşımı olmayan KKTC'nin, giderek Rum ekonomisine daha bağımlı olacağını kaydederek, "En kötüsü de bir anlamda Türkiye tarafından ambargo uygulanır hale gelecektir" uyarısında bulunuyor. Rumlar Ceyhan'dan pay almak istiyor ASAM Uzmanı Sema Sezer, limanların açılması halinde Rum yönetiminin Ceyhan bölgesinden dünya pazarlarına dağıtılacak petrolün taşınmasında da en büyük payı alacağını vurguluyor. Sezer, Rumların tanker taşımacılığında dünya sıralamasında 6. durumda olduğuna dikkat çekerek, Türkiye'nin Rum gemilerine kısıtlamalarını sürdürmesi halinde ise Rum denizcilik sektörü için önemli bir darbe alacağını ve gümrük birliğinin sağlayacağı avantajları kaybedebileceğini belirtiyor.
http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=942&Itemid=26 |
|
"Tayyip ananı da al git" Gökçe Fırat
AKP iktidarı Şemdinliden sonra ikinci büyük tertibini de gerçekleştirdi: Danıştaya baskın!.. Ve yine Şemdinlide olduğu gibi suçu Ordunun ve ulusal güçlerin üzerine yıkmaya çalıştı. Şemdinliden sonra Danıştay tertibini anlayabilmek için Türkiyenin siyasal gündemini biraz daha ayrıntılı analiz etmeye çalışalım. Çünkü tertip ancak bu çerçeve içinde tüm çıplaklığıyla görülebilecektir. Önümüzdeki bir yıl Türkiyenin tüm kaderini ve belki de geleceğini belirleyecek bir dönem olacak. Şu üç önemli tarihi alt alta yazalım: 1- 30 Ağustos 2006: 2- Nisan/Mayıs 2007: 3- Kasım 2007: Görüldüğü gibi önümüzdeki bir yıl içinde yeni Ordu Komutanı, yeni Cumhurbaşkanı ve yeni hükümet belirlenecektir. Böylesi bir siyasal tabloya çok önemli bir etkeni daha ilave edelim; ABDnin İrana saldırı hazırlıkları ve bu saldırı hazırlıkları içinde Türkiyeye biçtiği rol. AKP köşeye sıkıştı Sıkışan AKP şu noktaları aşmak zorundadır. 1-) 30 Ağustostan önce Orduyu pasifize etmek zorundadır. Öylesine bir ortam yaratmalıdır ki Yaşar Büyükanıtın Genel Kurmay Başkanlığını engellesin. Çünkü Yaşar Büyükanıtın Genel Kurmay Başkanlığı ile birlikte PKKya karşı inisiyatif Orduya geçecek, PKKya yönelik büyük temizlik harekâtı ile birlikte AKP de zemin kaybedecektir. Özellikle AKPnin ABD desteği bitecektir. Böylesi bir siyasal tabloda Tayyip Erdoğanın Cumhurbaşkanlığını zorlaması düşünülemez. Bu nedenle AKP kurmayları 30 Ağustostan önce böylesi bir girişime engel olmanın yolunu araştırmaktadır. 2-) İkinci önemli tehdit Cumhurbaşkanı Sezerin tavrıdır. Sezerin tavırlarından ürken AKP kurmayları Sezerin çevresini boşaltmak ve onu köşesine çekilmeye zorlamak istemektedirler. Burada özellikle son dönem gelişen İlhan Selçuk-Sezer görüşmesi AKPlileri tedirgin etmektedir. Ancak onları tedirgin eden sadece Sezerin sürece el koyması değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet ekibinin de içinde bulunduğu bir darbe kokusu almıştır AKPliler. Böylesi bir oluşumu da bertaraf etmek istemektedirler. 3-) AKP kurmayları aynı zamanda CHPnin artan ve doğru bir mevziye doğru kayan muhalefetini kesmek istemektedirler. Çünkü böylesi bir muhalefeti sürdüren CHP önemli ölçüde etkin olabilecektir. Kaldı ki CHPnin sine-i milet tartışmalarında önemli bir nokta AKP içindeki muhalefettir. AKP liderleri kendi milletvekillerini toplamış ve onları CHPnin sızdırmaya çalışacağı virüse karşı uyarmıştır. Çünkü CHP sistemi kilitlerse ya da sine-i millete dönerse CHPyi takip edecek 82 AKPli vekil bulunmaktadır. 4-) Demirel siyasete hazırlanmaktadır. Demireli bu girişimden vazgeçirmek gerekmektedir. İlk defa AKP bu kadar köşeye sıkışmıştır. Bu süreçte AKPnin arkasında bir AB ya da ABD motivasyonu da yoktur. Bugüne kadar kendi tabanını ya da geniş kitleleri AB sürecini baltalamayalım ya da ABDyle ortaklığı bozmayalım argümanları ile ikna eden AKP artık bu şansı da bulamamaktadır. AKPnin önündeki üç seçenek İşte bu sıkışma noktalarını alt alta koyan AKP kurmayları bir karar vermek zorundadır. Verilecek karar üç şıklıdır. 1-) AKP, Cumhuriyet rejimi ile zıtlaşmayı bırakacaktır. Özellikle türban konusunda geri adım atacaktır. Ancak bu da yeterli değildir Tayyip Erdoğanın yerine başka birini Cumhurbaşkanlığına göndermeyi de kabullenecektir. AKPliler tarafından bu formül teslimiyet formülü olarak görülmektedir. Fehmi Koru gibi bazı akıl hocaları ve Ahmet Taşgetiren gibi bazı deneyimli isimler AKP liderliğini rejimi daha fazla zorlamaması konusunda uyurmaktadırlar. Ancak hakim olan anlayış AKP merkezindeki küçük bir grubundur. Bu grup teslimiyet seçeneğini düşünmemektedir. 2-) İkinci seçenek AKPnin teslim olmak yerine rest çekmesi ve erken bir seçimle halk desteğinin kendi arkasında olduğunu göstermesidir. AKP açısından bu seçenek oldukça öne çıkmıştır. Ancak olası bir seçimde istenilen oranda oyu alamamak da vardır. Bu nedenle erken seçim resti çekilecek olsa bile seçimdeki olası muhalifleri güçsüz düşürmek, tasfiye etmek gerekmektedir. 3-) Üçüncü seçenek ise AKPnin zorlamasıdır. Rejim karşısında geri adım atmamak ve benim arkamda halk oyu var demek. Ama böylesi bir stratejinin sonunun istikrarsızlık, kriz ve en sonunda darbeye kadar gidebileceği görülmektedir. Tertip ekibi İşte Danıştay tertibi böylesi bir analiz içinde yerine oturabilir. AKP açısından en muhtemel ve en az zararla atlatılacak seçenek ikinci şıktır. Danıştay tertibi de bu ikinci şıktaki muhalefeti engellemek için yapılmıştır. Tertibi düzenleyenler doğrudan Başbakanlıkta üstlenmiş Tayip Erdoğana tesir eden danışman kadrosudur. Bu kadronun başını Cüneyt Zapsu-Ömer Dinçer Kürt-İslamcı grubu çekmektedir. Destekçilerinden öne çıkan bir diğer isim Şeyh Saidin torunu Dengir Mir Fırattır. Tertibe alet olan ve bu şıkkı seçen önemli isimlerin başında İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu gelmektedir. Cemil Çiçek de destekçilerdendir. Danıştay tertibini düzenleyen bu ekibe dikkat çekmek isteriz. Bu ekip AKP içindeki radikal Kürt-İslamcı ekiptir. Normal bir işleyişte tasfiye edileceklerini bilmektedirler. Şemdinli tertibini de aynı ekip gerçekleştirmişti. Şemdinlide planları alt üst olduktan sonra Cumhuriyet rejiminin bu isimleri de görevden alacağını çok iyi bilmektedirler. Bu nedenle AKP açısından bile büyük bir kumar olan tertip stratejisini uygulamaktadırlar. Bu marjinal grup Başbakanı da tümüyle etkisi ve denetimi altına almıştır. Başbakanın Cumhurbaşkanlığı hırsı, kavgacı yapısı ve iktidardan düşme korkusu onu bu ekibin güdümüne iyice sokmaktadır. Tertipçilerin hedefleri Peki bu tertip etibinin Danıştay Saldırısı ile gerçekleştirmek istediği nedir? Saldırının hemen ardından Başbakan Yardımcılarından Mehmet Ali Şahinin sürprizlere hazır olun açıklaması ve Başbakanın Bu komplonun içinde Deniz Baykal da var açıklaması olayın planlı bir tertip olduğunu gözler önüne sermektedir. Burada tertipçiler bir taşla birkaç kuş vurma peşindedirler. Bu hedefleri şöylece sıralayabiliriz: 1-) 30 Ağustos öncesinde Ordunun prestijini sarsmak ve soruşturmayı tıpkı Şemdinlide olduğu gibi komuta kademesi ile ilişkilendirmek. 2-) AKP tertip heyeti Muzaffer Tekin üstünden ordu ve siyaset yapılanmasına şu şekilde uzanmayı hedeflemiştir. Burada sanıldığı gibi asıl hedef ulusalcılar değil, Cumhuriyet, Demirel, Baykal ve Sezerdir. Tertipçiler Muzaffer Tekin üzerinden Doğu Silahçıoğluna ulaşmayı hedeflemişlerdir. Böylelikle Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Cumhuriyetin önemli yönlendiricilerinden olan Doğu Silahçıoğluna saldırarak hem Cumhuriyet gazetesi vurulacak, hem Sezer pasifize edilecek, hem Demirel kenarda tutulacak, hem de Deniz Baykala sessiz dur uyarısı yapılacaktır. Burada kilit isim Muzaffer Tekin değil Doğu Silahçıoğludur. Doğu Silahçıoğlu üzerinden Demirel, CHP ve Cumhurbaşkanına uzanan büyük bir komplo kurulmuştur. 3-) Fakat tertip bununla sınırlı değildir. Emniyet İstihbaratı ve MİT soruşturmanın mevcut ordu komuta kademesine ulaştırılması için de hazırlık yapmıştır. Burada ise muhtemel bağlantılar Aytaç Yalman üzerinden Yaşar Büyükanıt olacaktır. 4-) Muzaffer Tekin ismi hedef alınarak aynı zamanda ulusalcılara bir komplo kurulmuştur. Ordunun doğal destekçisi olarak görülen ve AKPnin yıkılışında etkin rol almak isteyen ulusalcı kesimler hep birlikte tutuklanacak ve seçim sürecinde hapiste tutulacaktı. 5-) Burada TÜRKSOLUnun hedef olarak en baş köşeye oturtulması ise TÜRKSOLUnun artan etkisi nedeniyledir. Son dönem tüm önerileri ses getiren, ses getirmenin ötesinde uygulanmaya başlanan TÜRKSOLU da tecrit edilmek istenmiştir. Ancak tertipçiler bu hedeflerinde başarılı olamamışlardır. Tertipçiler Başbakanı ipe gönderecek! Başarısızlığın en önemli nedeni tertipçilerin çok geniş bir hedef belirlemesidir. Bu kadar çok ve birbirinden bağımsız hareket eden, hatta bir kısmı birbirini suçlayan kesimlerin aynı komploda harcanması tertipçilerin kör derecesinde telaşlı davrandığını göstermektedir. Bunun dışında tertipçiler Türkiyenin siyasal gelişme çizgisini de okuyamamaktadırlar. Nitekim cenazelerden sonra çıkan tablo Türkiyenin gerçek tablosudur. Bir yanda Cumhuriyeti savunan başta Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı kurumları, CHP ve ulusal güçler bulunmakta, diğer yanda ise cenazede yuhalanan bir AKP. Bu tabloyu AKP kendisi yaratmıştır. Bu tabloyu bir komplo kurarak, sorumluluğu ulusal güçlere yıkarak değiştiremezler. Nitekim tüm komplo teorilerine ve basının muazzam desteğine karşın Cumhuriyetçi güçler tereddüde dahi kapılmamıştır. Tertipçiler sormaz ama aklı başında olan AKPliler şu soruyu soracaktır: Bu tertiple AKP; Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı ve muhalefet karşısında daha güç bir duruma düşmüştür. Ve Başbakanın tavrı göstermektedir ki bu yolda devam edecektir. Cumhuriyetle ve kurumlarıyla kavga ederek bir yere varılamayacağını Menderesten öğrenmesi gereken Başbakan kendi idam fermanını yazmaktadır. Bu gidişle sonu ip olacaktır. AKPnin bu gidişi hayra alamet değildir. Uyarması bizden...
http://www.turksolu.net/108/basyazi108.htm |
|
İsrail Seninle Gurur Duyuyor!
Simon Peres niçin Tayyip Erdoğana hayran
Tüm dünya kamuoyu İsrailin Lübnanı işgalini ve katliamlarını nefretle kınayarak izliyor. Mazlumların emperyalizm ve Siyonizme kini ve savaşma azmi artıyor. Türkiyede bu hisler çok daha güçlü ortaya çıkıyor. Sağlı sollu tüm partiler taban dedikleri Türk Milletinden kopmamak için bu konuda genellikle hümanizmin ötesine geçmeyen kınama açıklamaları yapıyor. ABDnin asla izni dışına çıkamamış siyaset kurumunun halkı kandırmak için ortaya serdiği klasik bir oyundur bu. Türk Milleti İsraile düşmandır. Ama bunlar düşman olamaz. O yüzden görüntüyü kurtarmak zorundadırlar. Bu kukla oyununu bırakırsak ve İsrailin en azılı Siyonistlerinden bakan Simon Peresin açıklamalarına kulak verirsek, sadece Türkiye için değil, Büyük Ortadoğu dedikleri bölge için çok açık bir gerçeği hemen görebiliriz. AKPli milletvekili ve hükümet üyelerinin timsah gözyaşlarına kanmayın. Bakın Peres ne diyor: Türkiyede AKPnin iktidar olması hem İsrail için hem de dünya için çok büyük bir fırsattır. AKPye ve Tayyip Erdoğana İsrail olarak hayranız. Teşekkürlerimizi iletiyoruz. Bu kadar basit. Peres AKP hükümetinin ilk aylarında da AKP bizim için Türk lokumu demişti. Bu sözleri ise Lübnanın güneyinde Kana Kasabasını İsrail kasapları bombaladıktan ve 50ye yakın çocuğu katlettikten hemen sonra söylendi. Rastlantı değil...
İsraile en dost hükümet AKP iktidarına İsrail ne kadar hayran olsa yeridir. Çünkü AKP iktidarı, Türkiye Cumhuriyetinin İsraille en sıkı ilişkiler kuran, askeri, ekonomik ve siyasi her alanda işbirliğinin geliştirildiği ve en son İsrailin Lübnan işgalinde olduğu İsrail politikalarına Türkiye hükümetinin en çok angaje edildiği bir dönemin sorumlusudur. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde İsraile en çok resmi gezi AKP döneminde gerçekleşmiştir. En çok bakan, başbakan ve resmi heyet AKP iktidarı döneminde İsraile gitmiştir. Yine İsrailli bakan, başbakan ve cumhurbaşkanlarının Ankaraya en çok geldikleri dönem AKP iktidarı dönemidir. AKPnin TBMMde büyük bir çoğunluğunu ele geçirdiği son dönemde tarihimizde ilk defa Mecliste Türk-İsrail Dostluk Grubu kurulmuştur. 160ı aşkın İsrail Dostuyla en kalabalık dostluk grubunu AKPli milletvekilleri kurmuştur. Devam edelim. AKP iktidarı sayesinde İsrail sermayesi ilk defa Türkiyede stratejik kaynaklara el koymuştur. AKP iktidarı sayesinde İsrailin satın aldığı Türk toprakları ve gayrimenkulları kat kat artmıştır. Ve tüm bunlar ne zaman oldu? İsrailin Filistine en vahşice saldırdığı dönemde bu hayranlık duyulacak büyük dostluk inşa edildi. Filistin direniş liderlerinin suikastla katledildiği, Arafatın zehirlenerek şehit edildiği, Filistin mülteci kamplarında İsrailin büyük katliamlar gerçekleştirdiği ve İsrailin Filistin topraklarını duvarlarla bölüp, yeni işgallere giriştiği bir dönemde, Tayyip Erdoğan Pereste ve İsrail devletinde hayranlık uyandıracak bir bölgesel liderlik örneği ortaya koydu. Aslında sadece AKPye değil, Türkiyede gerici siyasi akımın tüm geleneğine ABD ve İsrail çok şey borçludur. Bugünden geçmişe tek tek örnekleri sıralayalım. AKP Yahudi sermayesinin bekçisi Gericiler gözlerini kısıp, tüm dünyadaki Siyonist komplodan bahsetmeyi, uluslararası Yahudi sermayesinin başımıza ördüğü çoraplardan bahsetmeyi çok severler. Meğersem bu arka sokak tüccarlarının tüm derdi Yahudi sermayesinin desteğiyle biraz da kendi ceplerini doldurmakmış. AKP iktidarı sayesinde adeta masal kahramanı gibi adından o çokça bahsedilen uluslararası Yahudi sermayesi Koçu, Sabancıyı veya herhangi bir yerli acentayı da aşarak tüm endamıyla Türkiyenin içine girdi. AKP iktidarının ekonomideki en kahramanca (!) ve şiddetli olarak verdiği mücadele, dünyaca meşhur Yahudi tefecisi Sami Oferi Türkiyeye usulsüz ihaleler, kamu teşekküllerinin kanunsuz hisse satışları kanalıyla sokmak oldu. Yasalara karşı amansız bir mücadele veren Tayyip Erdoğan ve Kemal Unakıtan, bu talancı Yahudi sermayesine karşı çıkanları, ırkçı ve antisemitist olmakla suçladı. Böylelikle on binlerce Müslümanı helal sermaye, faizsiz kazanç, İslami kalkınma palavralarıyla kandırıp dolandıranlar, Türkiyeye Yahudi sermayesini fiilen, aracısız ilk sokan kazanç ortakları olma şerefine ulaştı. Sadece İsrail devleti değil, Yahudi sermayesi de sizinle gurur duyuyor.
Sınırlar İsraile, Telekom CIA-MOSSADa Bu kadar yeter mi? Yetmez. Siyonistin hayranlığını kazanmak için daha çok hizmet gerekir. Devam edelim. Bugün İsrail Lübnanda bu kadar kolay katliamlar düzenliyorsa nedeni Suriye birliklerinin ABD ve tüm Batı dünyasının baskılarıyla Lübnandan çıkarılmış olmasıdır. Bu dönemde Abdullah Gül, Beşar Esadın kulağını çekip, akıllı olması için uyarmak gibi büyük bir misyon üstlenmişti. Washington, Tel Aviv ve Şam arasındaki mekik diplomasisi başarılı oldu diyebiliriz. Bugün Lübnan İsrailin saldırılarına karşı korunmasız. Suriye de saldırılacak ülkeler sırasına girdi. Ama AKP iktidarının İsraile hizmetleri bunlarla da sınırlı değil. Bilindiği gibi Lübnandan Suriyeyi çekilmek zorunda bırakan olaylar dizisi Hariri isimli Batı ve İsrail yanlısı bir sermaye babasının öldürülmesiyle başlamıştı. Lübnanda Soğuk Savaş döneminden kalma, Batı tarafından örgütlü işbirlikçi ve Ortadoğunun genel nüfusuna aykırı etnik gruplar Hariri lehine, Suriye aleyhine gösterilere başlamış, Müslüman Arap nüfus ise karşı gösteriler yapmıştı. Ama Hariri ailesine en ballı başsağlığı taziyesini yine AKP sundu. İsrail-ABD-İngiliz sermayesine paravanlık eden Haririnin Oger firması AKP sayesinde, Türkiyenin en büyük ve en kârlı kamu kuruluşuna, Telekoma el koydu. Bu özelleştirmenin ekonomik yağma olarak ihanet kısmını bir tarafa bırakıyoruz. Sadece istihbarat anlamında AKPnin, CIA ve MOSSADa ne büyük bir hizmet yaptığını daha geçtiğimiz haftalarda gazetelere yansıyan küçük bir haber ortaya çıkarıyor. Telekomda çalışan 10 İngiliz, ajanlık suçlamasıyla gözaltına alındı. Artık her gün ortaya çıkan Türk Ordusunun komutanlarına yönelik tele-kulak skandalları, suçsuz insanlara telefon kayıtları vesilesiyle komplolar düzenlenmesi olayları Türkiye için olağan olaylar haline gelmiştir. Sadece İsrail değil, CIA ve MOSSAD da sizinle gurur duyuyor. Bu arada AKPnin Türkiye-Suriye sınırlarını mayın toplama adı altında İsraillilere teslim etmek istemesini de hatırlatalım. İsrail daha ne ister?
İsrail ile AKP ortak Filistinli toplama kampı kuruyor Daha fazlasını da ister? İsrailin istekleri bitmez. Ve AKPnin tüccar kafalı olmakla övünen Başbakanı ve bakanları da bu isteklere hemen atlar. Tayyip Erdoğanın son İsrail gezisinde imzalanan ve büyük ticari proje, bölgesel barışın güvencesi, Türkiyenin liderlik misyonu olarak adlandırılan anlaşma bunlardan biri. İsrail Filistini parça parça işgal ederken, halkını da kendi topraklarında duvarlar örerek hapsediyor. Tayyip Erdoğan ise bu duvarların çevireceği bir serbest ticaret ve sanayi bölgesinde İsrail-Türk sermayesinin ortaklığıyla İsrail ile Filistin arasında ekonomik ve ticari ortaklık temelinde barış köprüsü kurmak hayalleri kuruyor. Açıklama bu yönde. Ama gerçek ne? İsrail Filistin halkından gasp ettiği topraklarda Filistinlileri karın tokluğuna işçi (ya da köle diyelim) olarak çalıştıracağı kârlı çalışma kampları kurma derdinde. Kendi güvenliğine çok düşkün olduğu için Filistinli işçileri Tel Avivde Kudüste görmek istemiyor. Ve bu toplama kampına bulduğu en iyi ortak Tayyip Erdoğan. Kendisinin Filistinlileri de ikna edeceğini umuyorlar. Filistinlilere AKP eliyle İsrailden gelecek barış ve özgürlük ancak böyle olur. Serbest ticaret ve sanayi bölgesinin duvarlarına da büyük harflerle şu sloganları yazsınlar: Arbeit macht frei, Kazancımız faizsiz ve helâldir. Arafatın ölümüne sevinen Müslümanlar Arafatın ölümüne dünyada en çok kimler sevindi? Hatırlayalım. Bush bunu terörizmi kapatacak yeni bir dönemin başlangıcı olarak adlandırdı. ABDye göre zaten dünyadaki tüm Ulusal Kurtuluş Hareketleri ve liderleri teröristtir. Zamanında Atatürk için de ABD gazeteleri ve devlet adamları eşkıya derdi. Arafat ölünce İsrail resmi bayram ilan etti. Sokaklarda Siyonistler dans etti. Türkiyede ve tüm Müslüman dünyada ise halk adeta Filistin direnişinin adı haline gelmiş Arafat için yas tutarken, bir büyük dış politika atılımı için daha heyecanlanan Abdullah Gül tıpkı Bush gibi sevincini saklayamadı. Bundan sonra barış için daha uygun bir ortamın ortaya çıktığını duyurdu. Barış dedikleri, teslimiyet ve esaret. Arafat yaşarken gerçekten de buna asla boyun eğilmeyeceği ortadaydı. HAMAS ve El Fetih gerginliğine bu yüzden İsrail gibi en çok AKP sevindi. HAMAS lideri Türkiyeye çağrıldığında Tayyip Erdoğan ABD ve İsraildeki efendilerini kızdırmamak için kendisinden köşe bucak kaçtı. Dünyaya da Biz Haması terörizmden vazgeçirmek için çağırdık dediler. Kendi tabanlarına ise yüzsüzce İslamcı bir Filistin iktidarını destekledikleri propagandasını yaptılar. Sonunda yine İsraili memnun etmeyi başardılar. K. Iraka girmek delilik, Lübnanda İsrail emrine girmek fırsat AKPnin İsrail için yapabileceği daha ne kalmış olabilir diyenler biraz beklesin. AKPnin kalan son bir hizmeti var: AKP İsrail için paralı askerlik yapmak için fırsat kolluyor. İsrail her gün tepeden Lübnana bomba ve füze yağdırıyor. Ancak karada Lübnan işgali tıkanmış durumda. ABDnin Irakta yaşadıkları İsraili oldukça korkutmuş gibi. Hizbullah direnişi kolay bir İsrail zaferinin bu sefer mümkün olmadığını açıkça gösteriyor.
Ateşkes olsun olmasın tartışması buradan kaynaklanıyor. İsrailin Lübnanı işgal edemeyeceği ortaya çıktı. ABD önderliğinde uluslararası bir gücün Lübnanı işgal etmesini istiyor. ABD buna dünden razı. Ama önce Güney Lübnandaki halkın tamamen katledilmesini veya göç ettirilmesini istiyor. Lübnanda ortaya çıkan yeni Arap direnişinden onlar da korkuyor. Bu yüzden Bush ve Rice İsraile ateşkese kadar biraz daha vakit vermek gerektiğini savunuyor. Tüm Batı dünyası Arap direnişine karşı İsrailin düzenleyeceği soykırım için verilen bu süreyi onayladı. BM zaten Irak işgalinden önce tarihin çöplüğüne atılmış bir sahtekarlık anıtı haline gelmişti. Şimdi ise İsrail katliamlarını resmi onaylayan mercii durumunda. Türk askerine ve milletine haince saldıran ABD ve İsrail uşağı PKK teröristlerine karşı K. Iraka girmeyi delilik ve duygusallık addeden AKP, ABD ve İsrailin Lübnana Türkler uluslararası güç olarak girsin teklifine büyük bir sevinçle evet dedi. Zaten İsraili tüm laf ebeliklerine rağmen bir kez bile Lübnan saldırılarından dolayı kınamayan AKP, kendisine biçilen yeni görevi memnuniyetle kabul etti. Bush-Olmertin güvendiği savaş gücü AKP İşte AKP için bölgesel liderlik fırsatı doğdu. İsrailin paralı askeri olarak Arap direnişine karşı Türk çocukları Güney Lübnana sokulacak. Hem Tayyip Erdoğan hem de Abdullah Gül buna ilkesel olarak onay verdiler. Hatta Tayyip Erdoğan heyecanla Blair ve Bushla konuyla ilgili görüşmelere başladı. İşte Cüneyt Zapsunun ABDde bahsettiği kullanılma fırsatı. Hem ecdadımızın, Osmanlının topraklarına gidiyoruz palavralarıyla iki yüzlü propaganda da yapabilirler. Oysa Hizbullah ve Filistin sözde barış gücüne tamamen karşı. Gelenlerin bedel ödeyeceklerini açıkça duyurdular. Bu gücün amacı Güney Lübnanı İsrailin güvenliği için işgal etmek olacak. İsrail Lübnandaki Arap direnişinden böyle kurtulmayı hayal ediyor. ABD ise Lübnandan Suriyeye sıçramayı planlıyor. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan BM kararı olsun gidelim diyor. Hiç merak etmesin. Irakın işgalini gecikmeli olarak onaylayan BM bu sefer erkenden Lübnanın işgali için karar verir. ABD ve İsrailin uluslararası gücü bu kadar çok istediği bir dönemde, Tayyip Erdoğan bu işgal gücüne barış gücü adı vererek hemen gönüllü yazıldı. İsrailin yeni katliam sorumlusu Başbakan Olmert en çok güvendiği kişilerden birinin Tayyip Erdoğan olduğunu açıkça söyledi. Barış gücü dediklerinin ne olduğunu da gizlemeden ortaya koydu: Türk hükümetine çok güveniyoruz. Güney Lübnana BM kararıyla yerleşecek güç, savaşçı birliklerden oluşmalıdır. İçinde Fransa, İngiltere, İtalya, Türkiye ve Avustralya yer alabilir. Onlar gelir gelmez ateşi kesebiliriz. İşte Tayyip Erdoğanın çokça bahsettiği ateşkes ve barış gücü çözümü budur. İsrail için savaşçı birlikler Lübnanı işgal edecek. İsrailin 60 yıldır ezemediği Arap direnişi böylelikle bölgenin 1. Dünya Savaşından kalma eski sömürgeci güçleriyle ezilecek. Türk askeri ise kendi ülkesini de bölecek olan Ricein bahsettiği Yeni Ortadoğu Düzeni için gurkalık yapacak. Zaten Tayyip Erdoğan dememiş miydi: Büyük Ortadoğu Projesinin eşbaşkanı biziz. Şimdi yaptıkları da tüm Ortadoğuyu parçalamak olan bu projeye taşeronluk. Olmert Lübnana NATOnun gelmesini isterken, Tayyip Erdoğan PKKya karşı Türkiyenin güvenliğini NATO sağlasın dedi. Aynı günlere rastlayan bu demeçlerdeki paralellik rastlantı değil. Türkiye değil tüm Ortadoğuyu NATO kanalıyla ABD-İsrail işgali altına almak istiyorlar. Bölücülüğü azdırıp, Türk askerini PKKnın önüne canlı hedef gibi atan AKP iktidarı, bu sefer Mehmetçiki ABD- İsrail ordusunun emrine verip kurban etmek istiyor. Eğer bunu gerçekleştirebilirlerse sadece ABD ve İsrail AKPyle gurur duymaz, İsraildeki işgalci Yahudiler ve ABDnin emperyalizmin tehlikeli yönlerinden korunan tüm vatandaşları da sonsuz vefa borcu hisseder. Yahudi Cesaret Ödüllü tek başbakan Tayyip Erdoğan ise İsraile bu kadar hizmetten sonra emeklilik hayatını belki de İsrailde devam ettirmek istiyordur. Vahdettin İngiliz gemisiyle Maltaya kaçmıştı. Amerikan Yahudi Konseyinden Yahudi Cesaret Ödülü olan Davut Boynuzunu alan sadece Türkiyeden değil, tüm Müslüman dünyadan tek devlet adamı Tayyip Erdoğandır. Bir gün İsraile gidip, orada yaşamak zorunda kalırsa İsrailliler kendisini omuzlarına alıp: İsrail seninle gurur duyuyor diye karşılayabilirler. Tabii hâlâ sığınabilecekleri bir İsrail kalır mı bilemeyiz. Onu da Ortadoğu halklarının mücadelesi tayin edecek. Yahudi cesaretine karşı bizlerin cesaretinin mutlak ağır basacağını düşünüyoruz. ABDnin ikiz çocukları: İsrail ve Yeşil Kuşak AKP şahsında iktidar olan Kürt-İslamcılar, tarikatlar ve aşiretler koalisyonuna dayanmaktadır. Bu güçler hem Türkiyeyi onursuzca ABD ve İsrailin kuklası yapmakta hem de çeşitli mitingler düzenleyerek Filistin halkı için timsah gözyaşları dökmektedirler. Gerçek Müslümanlar artık bu oyuna gelmesin. Gericilerin tüm tarihinin emperyalizme ve Siyonizme uşaklık tarihi olduğunu görmek, zulme gerçekten karşı çıkmak için şarttır. AKPyi yoldan çıkmakla suçlayan SP, BBP gibi Kürt-İslamcı güçlerin küçük kalmış partileri, Türk halkında ABD ve İsraile karşı yükselen kini sömürmek istiyorlar. Oysa bunların tümünün mayası aynıdır. Geldikleri yer de, geçmişte yaptıkları da, gelecek de gidecekleri yer de ortaktır. Türkiyede gericiliğin Batı emperyalizmine hizmeti ve Türk Milleti şahsında tüm mazlumlara ve Müslümanlara ihaneti İstiklal Savaşından günümüze sabittir. Osmanlının İngiliz ve Hıristiyan uşağı son halifesi ve şeyhülislamı abdestli mi öldüler bilemeyiz. Ama gavurların hizmetleri için önlerine attıkları son kemikleri kemirerek Türkiye dışında öldükleri bilinen bir gerçek. Yine de Vahdettin hepsinin kahramanıdır. İngiltere yerini ABDye bıraktı. ABD ve İsraile uşaklık söz konusu olunca gericilerin bambaşka hizmetleri ve ABDye vefa borçları vardır. Türkiyede Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı gerici hareket Menderes döneminde ABD sayesinde yeniden dirilmiş, yok olmak üzere olan tarikatlar serpilmiş ve sonunda iktidar olmuşlardır. Aynı Menderes İsrailin kanlı lideri Gurion ile gizlice görüşen ve Türkiyeyi İsrail politiklarına ilk bağlayan sağcı-gerici siyasetçidir. ABDye çıraklık yılları boyunca sürekli Atatürkçülere, devrimcilere ve milliyetçilere saldıran gerici hareketin beslendiği odaklar hep aynıdır. Sağ iktidarlar döneminde kanları bitlenir. Komünizme Mücadele Dernekleri, Milli Görüş hareketi, komando ve mücahit kampları hepsinin mezun olduğu Amerikan okuludur. Rastlantı değildir. Türkiyenin bağımsızlığı için İkinci Kurtuluş Savaşı başlatan devrimci gençler, aynı zamanda Filistinin Ulusal Kurtuluş Savaşının da Türkiyedeki tek dostlarıydı. Devrimci gençlere CIA ve MOSSAD emrinde saldıran mücahitler ise İslam adına ABD ve İsraile hizmet etmeyi o yıllarda öğrenmişti. Tayyip Erdoğanın hocası ve kimilerine göre anti-siyonist olduğu için devrilen Erbakan AKPden çok önce İsrail ile Ticaret ve Askeri İşbirliği Antlaşması imzalamıştı. Milli Görüş geleneği devam ediyor. Hocası, Tayyip Erdoğan ile gurur duyabilir. Filistini susuzluğa mahkum eden İsraile ta Manavgattan su taşımak fikri Erbakanındı. Ama uygulama fırsatını Erdoğan ele geçirdi. Bakın Abdullah Gül, ABD gazetesi Washington Posta gençlikte Milli Görüşten aldığı terbiyeyi nasıl özetliyor: Benim neslimin kalbinde ABD hep insan hakları ve demokrasinin koruyucusu olarak yer almıştır. Ortadoğuya çözüm getirebilecek tek süper güç olarak lütfen harekete geçin. Senin neslin keşke Deniz Gezmişin nesli gibi cesur olup Filistine gidebilseydi. Deniz Filistinli gerillalara Türk Milletinin desteğini sunarken, sen de bugünleri beklemeden İsrail ordusuna yazılırdın. Böylelikle gericilerin yıllardır devam ettirdiği bu iki yüzlü politika rezilliğini midemiz bulanarak izlemek zorunda kalmazdık. Aslında sadece Türkiyede değil tüm mazlum Müslüman dünyasında geçerli olan bir Siyonist-gerici kardeşlik ilişkisinden bahsediyoruz. Soğuk Savaş yıllarında ABDnin Müslüman dünyasında milliyetçi ve devrimci Ulusal Kurtuluş Hareketlerine saldırmak için kullandığı değişmeyen iki beslemesi vardır. Bunlardan biri Ortadoğunun hançer gibi kalbine saplanan ve tüm halklara saldıran kukla İsraildir. Diğeri ise devrimci, antiemperyalist milliyetçilik hareketlerine karşı örgütlenen gerici hareketlere dayanan Yeşil Kuşak projesidir. Arap birliğinin ve milliyetçiliğinin lideri Nasırın birleştirdiği Mısıra ve Suriyeye İsrail, ABD ve Batı silahlarıyla saldırırken, içte Batının yarattığı Müslüman Kardeşler örgütü terör eylemleri düzenliyordu. İngiltereden ABDnin devraldığı Müslüman dünyadaki gerici işbirlikçi gelenek, İsrailin aslında kardeşidir. Arap dünyasında milliyetçi ve ilerici gelenek çok güçlenemediği için, Soğuk Savaş bitince milliyetçi direnişin içinde Batıya cephe alan tek tük İslamcı örgütler de yer aldı. Ancak Türkiyede böyle tek bir istisna göremezsiniz. Türkiyedeki gericiler çok kan dökmüştür. Ama katlettikleri istisnasız Atatürkçü, ilerici, devrimci, antiemperyalist, ABD ve İsrail karşıtı aydınlar olmuştur. ABDnin ve İsrailin önünde hep hazır ola geçerler. Yine de dini açıdan mutlu olabilirler. Suudi Arabistanın en yüksek Vahhabi şeyhi Abdullah Bin Cebren fetva vermiş. Hizbullah İslam karşıtıymış. Sünnilerin Hizbullahı kınaması gerekiyormuş. İsraile karşı Hizbullahın eylemlerine Müslümanlar asla destek vermemeliymiş. İranın provokasyonlarına gelinmemeliymiş. Söz konusu olan emperyalizme hizmet olunca en katı gericiler bile uşaklık fetvası verecek bir ilmi kaynak bulur. Bazen mezhep farkı bahane olur, bazen halifeye biat etmek gerekçedir. Türkiyedeki Nakşi şeyhleri ve Nurcu baronlardan da fetva bekliyoruz. İsrail uşaklığını ve paralı askerliğini caiz kılın.
http://www.turksolu.org/113/ozsoy113.htm |
|
AKP SORUNU VE TAYYİP BEYİN SONU! Yazar Mehmet DENİZ (Mili Cozum Dergisi) Bu Hükümet Düşecek mi?
Mahir Kaynak bir açıkoturumda şunları iddia etmişti: iskele Sancak'ta konuşan eski istihbaratçı Prof. Mahir Kaynak, bundan sonra süreçle ilgili şok iddialarda bulunmuş ve bu hükümetin zorla düşürüleceğini söylemişti. Mahir Kaynak: Türkiye'de Başbakan Erdoğan, ülkeye başbakan olarak getirilirken eşi yeni başörtülüydü. Türkiye'de bu iktidar gidecektir. Sorun iktidar değildir. Bundan sonra iktidara gelecek ilk iktidar da başörtüsünü sorununu çözecektir. Türkiye'de başörtü sorunu sunidir." Demişti. Bugün hiç kimse bu hükümetin siyasetini tartışmıyor. İktidarın geldiği dönemde dünyada iktidarda olanlar bugün tamamen iktidarı kaybetti. Almanya, İtalya'da ve İslam ülkelerinden bazılarında iktidarlar değişti. "Türkiye'de iktidarı halk seçer, halk getirir halk götürür" derseniz sorun yoktur. Ama ABD dahil hiçbir ülke kendi iç dinamikleri ile iktidara gelmez. Burada hükümeti istifaya zorlayacaklar ya da başka şeyler olacak demişti." 28 Şubat Sırları ve Recep Tayyib'in "Sırçalanması"
Bu dediklerimin aksi yapıldı, bu olaylar onların sonu oldu; Türkiye için de en büyük felaketin yolu açıldı." Deneyimli ve emekli subayımızın bu tespit ve tavsiyeleri, zahiren ve milli bir hükümeti kurtarma penceresinden çok doğru ve değerli görüşleridir. Ama evrensel siyaset ve yüksek strateji açısından yanlış ve tehlikelidir. Ve Erbakan Hoca, geçici ve küçük parti hesaplarını değil, kalıcı ve büyük ülke çıkarlarını tercih etmiştir. Çünkü malum ve mel'un merkezlerin Erbakan'ın bir şekilde İktidardan uzaklaştırılmaması durumunda, "Bünyesindeki Milli ekiple, kirli cepheyi çatıştırmak suretiyle ordumuzu yıpratma ve Türkiye'nin yıkılışını kolaylaştırma hıyanetlerini" sezmiş hükümetini ve partisini feda ederek, ülkeyi ve geleceğimizi koruma feraset ve fazileti göstermiştir. Diğer olay da, RTE ile ilgiliydi. "RTE hakkında Devlet Güvenlik Mahkemesi devreye girmişti, yine aynı arkadaşım beni bürosuna davet etti. Beni, şu an AKP'nin milletvekili olan RTE'nin avukatı ile tanıştırdı. Avukat bana, "RTE'yi nasıl kurtarabiliriz?" diye sordu. Ben de araştırmam gerektiğini söyledim. Kısa bir araştırmadan sonra RTE'nin mahkûm olması için Kürt Baron'un 1 trilyon 250 milyar TL, yardımcısı ve Ermeni dönmesi bir Büyükşehir Belediye Başkan'ın da 750 milyar TL'lik bütçe oluşturduklarını öğrendim. İki gün sonra, malum avukatla aynı büroda buluştuk ve kendilerine şunu ilettim: 2 trilyon 100 milyara bu iş biter. Parayı bulun, dediğim kişilerle temasa geçin, RTE'ye hiçbir şey olmayacak.' Bu sözlerim üzerine malum avukat boynuma sarıldı ve akla gelmeyecek dualarla bana dualar etti. Aradan 10 gün geçmişti ki, arkadaşım beni yine bürosuna çağırdı ve; "Komutanım hiç ses çıkmadı, neler oluyor sizce?" dedi. Avukat arkadaşını aramasını söyledim, o da dediğimi yaptı. Telefon konuşmasını bana dinlettirecek şekilde telefonu ayarladı. Karşısına çıkan avukat arkadaşıma şunları söyledi: "Vazgeçtik, Allah'ın takdirine sığınıyoruz. Böylesi daha iyi". Arkadaşım bana şaşkın ifadelerle bakarken ben gülümsüyordum. Şaşıran arkadaşıma şunu söyledim. 'Demek ki dış güçler, RTE'yi tek başına iktidara getirmeye karar verdi. Milletvekili olmak istiyorsan tam zamanıdır. Sıralamaya bakmadan aday ol!' Arkadaşım, bana: "çok zalimsin. Bu nasıl bir değerlendirme" deyince, 'Milletvekili Genel Seçimleri'nden sonra görüşürüz', deyip oradan ayrıldım. Görüşemedik, çünkü dediğimi yapmış ve milletvekili olarak TBMM'ye girmişti..."
AKP, RTE ve Onun arkasındaki "Artık Bilinen" Güçler 1-Şemdinli'de TSK'yı karalamak ve halkla karşı karşıya getirmek istemişler, bu sebeple ordu mensuplarını orduyu sabotajcı, suikastçı.,. Zalim görüntüsü ile özleştirip terörü meşrulaştırmaya çalışmışlardır. 2-Danıştay 2. Daire'ye başörtüsü konusundaki kararından ötürü sindirme ve korkutma yöntemi kullanarak saldırı düzenlenmiştir. Böylece başörtüsü kararı cezalandırılmıştır. 3-RTE, AKP'nin ve AKP'li bir Anakent Belediye Başkanı'nın desteklediği emekli bir Albay Mit müsteşarı yapılmak istenmiş bu sebeple bir grup oluşturulmuş bizzat RTE'nin yerine oynanan Anakent Belediye Başkanının mali destekçisi izlenimini veren bir grup yakalanmış oluşum maalesef kasıtlı bir şekilde TSK'ya mal edilmeye çalışılarak AKP'nin iç hesaplaşması örtülmek istenmiştir. 4-Atabeyler Gerilla Grubu Baskını, işe AKP'nin yıpranmış inandırıcılığını yitirmiş ve artık siyasi ömrünün bittiğini anlaşılmış başbakanı ve onun kara kutusu Zapsu'yu M. Ali Erbil üzerinden kurtarmayı amaçlamıştır. Ayrıca Şemdinli ve Danıştay'da meydana gelen olaylarda tek devlet ve tek millet yapısını muhafaza kararlılığını, Laik ve Demokratik Cumhuriyeti İngiliz güdümlü hilafet devletine dönüştürmeme azmini ortaya koyan Türk Silahlı Kuvvetlerini sindirme ve yıpratma da asıl hedef olarak belirlenmiştir. Emniyet Genel Müdürlüğü, İktidar Partisinin Kolluk Gücü Haline mi Getiriliyor? Koltuk hırsına kendilerini adayan iktidarın hırsına yetişmek istercesine yenik düşen birkaç yetkilisinin talimatı ile hareket eden Emniyet Genel Müdürlüğü ve Türk Polis teşkilatına böyle giderse Türk Milletini değil "AKP'nin polisi" diyebiliriz. AKP'nin muhalifi isimlere karşı yürütülen araştırmalar. Emniyet istihbarat ve Polis Teşkilatını yıpratacak hale gelmiştir. Başbakan'ın İsparta İl Kongresi'nde EGM'nin AKP'nin muhallilerine karşı yürüttüğü araştırmaları kastederek "Zamanı geldiğinde biz de konuşacağız, şimdi sabrediyorsak bir sebebi var" şeklindeki tehdidi iktidarın ve Başbakan'ın EGM'yi adeta bireysel güvenlik örgütü gibi kullanma güdüsünü yansıtıyordu. Anka Kuşu Hareketi olarak öncelikli olarak Başbakan RTE, elinizdeki kartlarımız açmanızı sabırla bekliyoruz. İçinde çamaşırlarımız olan bir küçük çantamız hazır, umarız söyledikleriniz altında kalmazsınız. Türk polis teşkilatının şerefli mensupları sinesinde çıktığınız Türk Milletine olan yükümlülük ve sorumluluklarınızı birkaç makam sevdalısı için unutarak, EGM'ni AKP'nin Başbakan'ın danışmanlarını belediye başkanlarının, Milletvekillerini özel örgütüne dönüştürülmesine önce siz karşı çıkmalısınız. EGM'nin bazı birimlerini ve üst düzey yöneticilerinin TSK'ya AKP'nin muhaliflerine karşı faaliyet içinde olması kabul edilemez. Atasözlerimizi hatırlayınız. EGM, AKP'nin Talimatları ve Başbakanın İsteği Üzerine TSK'ya Savaş Açamaz! Şemdinlideki provakasyon ihanet Danıştay katliamı, son olarak Atabey Provakasyonu ile EGM ve TSK'nın gücünü ve itibarını AKP adına AKP'nin dış destekçileri adına sıfırlama kullanılmaya çalışılıyor. EGM TSK'nın düşmanı, TSK'da EGM'nin düşmanı haline sokulamaz! TSK'nın artık dış güdümlü bir iktidar olduğu belgelenen AKP iktidarının karşısında yıpratılmasına alet olmak İngiliz, ABD, Fransız ve İsrail gibi devletler adına Türk Vatanı'na saldırmakla eş anlamlıdır. TSK'ya açılan savaş Türkiye'ye ve Türk Milletine açılmış bir savaştır. Küresel oyunun karşısında durabilecek milletinin sinesinden çıkmış Türk Ordusunu oyunun parçası haline getirmek isteyen koltuk sevdalılarının hırsına, Türk Polis Teşkilatı alet edilemez. EGM'nin dış milliyetçi tarikatçılığı ve bölgesel milliyetçiliği tetikleyen, geliştiren, besleyen bir mihrak haline gelen AKP ile ilgili elinde biriken dosyaları yargıya teslim etme zaman gelmiştir. Başbakan R.T. Erdoğan Yunan Gizli Servisi'nin Elemanı Gibi Davranamaz!.. AKP iktidarının ve arkasındaki dış güçlerin içeride TSK'yi yıpratma ve sindirme, provoke etme gözden düşürme etkinliklerine denk düşen bir dış gelişmede Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan ve bir süredir devam eden gerginliktir. Türkiye-Yunanistan gerginliği de TSK'yı dışarıdan yıpratma ve saldırgan gösterme, içeride ise gözden düşürmeyi amaçlamaktadır. TSK'ya karşı hem içeride hem de Yunanistan aracılığı ile dışarıda yürütülen faaliyetlerin odak noktasında AKP iktidarı, yaşananlara, seyirci kalan her fırsatta Türk Ordusu'nu hedef gösteren, Başbakan, Dış işleri Bakanı, İç İşleri Bakanı ve maalesef Meclis Başkanı Arınç bulunmaktadır. Görüldüğü üzere soru ve sorun çok. Burada en kötü ihtimallerden birisi EGM'nin başka ülkenin gizli servis elemanı ya da gizli servisince kullanılma ihtimali olduğu iddia edilen siyasi seçkinlerin bireysel örgütü haline gelerek Türk Devleti'nin kontrolünden çıkması durumudur. Adı konulmamış bir asimetrik savaş yaşıyoruz. Bu savaşta bizi yönetenlerin bir kısmının düşmanın adamı olma ya da onlar tarafından kullanılma iddiası var. Tüm yaşananları akıl süzgecinden geçirdiğinizde duygularının ve hırsının kölesi olmayanlar "bu ihtimalde yüksekliği" görüyor. Hepimiz, hepimizin varlığını hedef alan son gelişmeler ve gerginlikler için Başbakan'dan açıklama bekliyoruz!. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanlık koltuğuna oturarak ulaşılabilecek en şerefli makama gelmiş Başbakan'a Türk Devleti'nin ve Türk Milleti'nin her şeye vakıf olduğunu, elindekilerin onlarca kere sağlamasını yaptığını hatırlatarak son kez soruyoruz.
Türk Milleti'ni gerilime taşıyan demeçlerinizi sonuçlarının Türkiye'den ziyade başka devletlerin işine yaraması nedeniyle soruyoruz. Bir başka ülkenin gizli servisi veya çalışanları ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden itibaren birlikte misiniz? Türk Ordusu'nu yıpratma çalışmalarına çanak tutan bazı EGM mensuplarının yetkilerini aşmalarına ses çıkarmayarak "Türk Polis Teşkilatını AKP'nin bir kolu haline getirmekle ısrarlı mısınız?" Size bağlı çalışan bir özel örgüt var mıdır? Soruyoruz ve uyarıyoruz.! Son gelişmeden gerginliklerin ve hükümet icraatlarının bilgi altyapısı oluştuğunda, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere; bazı bakanlar, bazı milletvekilleri ve bazı üst düzey bürokratlar, yabancı bir ülkenin gizli servisine çalıştıkları iddiasıyla ya da cürmü meşhut ile gözaltına alınıp tutuklanabilir. Bizden hatırlatması"
http://www.millicozum.com/content/view/696/32/ |
|
AKP Kürt-İslam devleti istiyor
Türksolu Dergisi
Hüseyin Çelik Türklükten neden rahatsız
Güneş Ayas http://www.turksolu.org/44/ayas44.htm |
|
AKP'nin PERDE ARKASI Yazar Milli Çözüm Araştırma Ekibi
Karasinekler, iltihaplı yaraları arayıp kondukları gibi, Siyonizmin süvarileri de makam ve menfaat düşkünlüğü dışa vurmuş tipleri bulup, onları kendi milletine ve ülkesine karşı kullanmakta ustalaşmıştır. ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz de (aslen Yahudi olup Siyonizmin Türkiye ve Ortadoğu stratejisti) Refah Partisi İstanbul Beyoğlu İlçe Başkanı Tayyip Erdoğan'ı keşfetmesinden sonra Erdoğan malum medya marifetiyle toplum gündemine taşınmış, İlçe Başkanlığından İl Başkanlığına, oradan belediye başkanlığına ve derken Parti kurulup başbakanlık adaylığına varan hızlı yükseliş tirendi başlatılmıştır. Erdoğan'ın Abramowitz'le Kasımpaşa'daki özel bir vakıfta başlayan tanışıklıkları, belediye başkanı seçilme öncesi ve sonrası Belediyenin Florya tesislerindeki görüşmelerle devam etmiş, ardından Tayyip Erdoğan'ın Amerika ziyaretleri yoğunlaşmıştır. İlk defa 17-21 Nisan 1995'te başlayan, daha sonra 17-22 Kasım 1996, 20-23 Aralık 1996, Cezaevine girmeden hemen önceye rastlayan 1 Mart 1998 ve yine 16 Temmuz 2000 tarihlerinde tekrarlanan ABD gezileri bunların bazılarıdır. Tayyip Erdoğan'ı Belediye makamında 15 Ekim 1996 günü ziyaret eden Abramowitz'in "Siz İstanbul'u yönetip yıldızınızı parlatabildiğinize göre, Türkiye için de çok şey yapabilirsiniz!..." sözleri basında yer almış ve "Tayyib'in bazı şartları kabul etmesi halinde, ABD'nin kendisini başbakanlığa hazırlayabileceği mesajı" şeklinde yorumlanmıştır. Hatta o günlerde bazı gazeteler "Abramowitz Erbakan'ın yerine Tayyib'i hazırlıyor" manşetlerini atmıştır. Abramowitz ise zaten bu gerçeği çok önceden ve Ertuğrul Özkök'ün köşesinden şöyle açıklamıştır: "Evet, kravatlı ve daha şehirli kılıklı görünen Erdoğan'ı Erbakan'a tercih ederiz"[ Bilindiği gibi her olayın bir görüneni var, bir de derinliği!... Temel fizik kuralıdır, "derinlik kolay oluşmaz, zaman gerektirir!" Şimdi AKP'ye derinlemesine bir bakalım. İlk göze çarpan ilişki, Korkut Özal-Tayyip Erdoğan ilişkisi. Gözü keskin insanlar, AKP üzerindeki Korkut Özal hakimiyetini açıkça görebilir. İşte ilginç ve esrarengiz danışman ve gizli kabine bakanı (!) Cüneyt Zapsu'ya bakın. Beynelminel ve önemli bir adam. Tayyip Beyin danışmanı, Korkut Özal'ın da bir numaralı adamı. Korkut Özal'la Cüneyt Zapsu'nun birlikteliklerini anlamak için, Demokrat Parti'yi hatırlamak yeterli. Zapsu, Korkut Özal'ın Demokrat Parti Başkanlığı döneminde, O'nun Genel Başkan Vekilliğini yapmıştı. Peki Mücahit Arslan ismini hiç duydunuz mu? AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan'ın oğlu. Eğer hükümetle bir işiniz varsa ve işinizin görülmesini istiyorsanız, tek adres olarak Mücahit Arslan gösteriliyor. Bu zat "olsun" dedi mi, hükümette olmayacak işiniz yokmuş! Bu kadar etkili olan Mücahit Arslan Tayyip Bey'in "kare aslarından" biri. Yine ilginçtir, Tayyip Bey'le Mücahit Arslan'ı tanıştıran isim de Korkut Özal'mış. Dikkat ederseniz bu kişiler Hükümet üzerinde en etkili isimler olmasına rağmen, hiçbiri ön planda değil. Daha etkili olmak için, etiketsiz olmak, yani perde arkasında durmak gereğinin farkındalar. Bu yüzden Milletvekili bile olmadılar. Çünkü: "göz önünde olmak, gözlerin üzerinizde olması demektir". Bu da, derinlik teorisine ters düşmektedir!?.. Şimdi derinliğin ilk oluşum dönemine gidelim. Yani MSP'li yıllara dönelim. Bilenler bilir, Milli Görüş içinde ilk ayrılış MSP döneminde yaşanmıştı. Ayrılık hareketinin başını çekense, tabii ki Korkut Özal'dı. 1977 MSP Kongresinde Hoca'ya karşı aday olmuştu... Şimdi, 10 puanlık uzman sorusu; peki Korkut Özal'ın o sırada en yakın destekçisi kimlerdi? Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç... Nerden baksanız, Tayyip Erdoğan-Korkut Özal-Bülent Arınç işbirliğinde, çeyrek asrı aşan bir derinlik var. Yani siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Ve Korkut Özal, bu derinliğin ilk perdesidir. Daha derin kökleri ise, K.Özal'ın, yıllar önce katıldığı bir Star TV Kırmızı Koltuk programında sarf ettiği; "Türkiye İsrail'in liderliğinde oluşacak bir Orta Doğu ortak pazarına girmelidir!" sözlerinde gizlidir. Tayyip Erdoğan'ın Abramowitz'in ziyaretinden sonra Erbakan Hoca'dan uzak durmaya başladığı ve Hoca'nın İstanbul'daki açılış törenlerine bile katılmadığı da dikkat çekici bir ayrıntıdır. Erbakan Hoca, elbette bütün bunların farkındadır. Ama O, hem İstanbul'da büyük başarılar kazanılması yolunda bu rüzgardan yararlanmayı, hem de T.Erdoğan'ın bu tuzaktan kurtulacağını ummaktadır. Ve tabi içimizden bazıları şimdilerde her ne kadar "biz bu hıyanetleri yeni anlamaya başladık" deseler de, aslında Erbakan Hoca'ya bir rakip hazırlanmasından ve Milli Görüşün altının oyulmasından gizli bir memnuniyet duymaktadır. O sırada Abramowitz-Erdoğan görüşmelerini ayarlayan kişilerden birisi ise gazeteci Ruşen Çakır'dır. Ruşen Çakır 1992'de Türkiye'ye gelen CIA Ortadoğu şefi ve Yahudi asıllı Graham Fullerle görüşüp, ılımlı Amerikancı İslamcılar hakkında bilgiler verip onların ele başlarıyla buluşmalarını da sağlamıştı. Bunun arkasından Çakır, Graham Fullerin de yetkili olduğu Rand Corporotion'dan burs alarak Amerika'ya yollanmıştır. Daha sonra Milliyet Gazetesine "özel Muhabir" atanan Ruşen Çakır İsrail'e gidip birkaç ay kalmıştır. Ruşen Çakır şimdi de, Dönme İsmail Cem'in YTP'sine katılmıştır. 312-2'den aldığı cezanın onanmasından bir gün sonra 28 Eylül 1998'de, ABD'nin İstanbul başkonsolosu bayan Caroline Hagins, Tayyip Erdoğan'ı Belediye makamında ziyaret edip, Washington'un talimatıyla, "bu tür gelişmeler, Türkiye demokrasisine olan güveni azaltır" açıklamasını yapmıştı. Oysa aynı ABD yetkililerinin Erbakan'a karşı girişilen, haksız yere partilerini kapatma, hükümetini yıkma ve cezaevlerine tıkma olayları karşısında sessiz ve tepkisiz kalmaları dikkatlerden kaçmamıştı. Tayyip Erdoğan'ın AKP'yi kurmadan önce 18 Temmuz 2001'de İsrail büyükelçisi David Sultan'la bir görüşme yaptığı ve Ona "Yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği" yolunda garanti verdiği konuşulup yazıldı. Bu David Sultan, uzun yıllar İsrail ordusunda görev yaptıktan sonra dışişleri kadrosuna alınan azılı bir İslam düşmanıydı... Hatırlanacağı gibi, daha önceleri Erbakan Hoca'ya "İsrail ve Amerikan karşıtı politikaları terk edelim" teklifini getiren kişi olan Korkut Özal da Tayyip Erdoğan'ın fikir babalarındandı. Tayyip Erdoğan ve ekibinin, AKP'yi kurma aşamasında ABD Büyükelçiliğinde görevli üst düzey mason, müsteşar Lawrence ile sık sık görüştükleri ve yine Abdullah Gül'ün İngiltere Büyükelçisi Sir David Logan'ı makamında ziyaret edip parti çalışmaları hakkında bilgilendirdiği basına sızdı. Ve zaten Londra Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Türkiye Uzmanı Dr. Andrew Mango, Abdullah Gül'ün sık sık ABD ve İngiltere'ye giderek görüşmeler yaptığını açıklamıştı. Dış güçlerin, T.Erdoğan'ın seçimlere sokulmayarak mağdur edilmesini ve bu durumun merhamet istismarıyla AKP'ye birkaç puan daha getirmesini ve böylece kendilerine daha yakın gördükleri ve güvendikleri Abdullah Gül'ün genel başkanlığa seçilmesini kurguladıkları da sezilmeye başlanmıştı. Ve zaten SP'li Mehmet Bekaroğlu'nun T.Erdoğan'a da yarayacak olan kanun değişiklikleri teklifine AKP yönetiminin özellikle ilgisiz kalmaları da bu görüşümüzü haklı çıkarmaktaydı... Ve AKP'ye hangi zihniyetin hakim olduğunu ortaya koymaktaydı... Başsavcı Sabih Kanadoğlu'nun itirafıyla, affa uğrayan katillerin, çetecilerin ve ırza tecavüzcülerin bile milletvekili olabildiği, ama 312. mağdurlarının engellendiği bir uygulamaya AKP'lilerin razı olmaları, insanların kafalarını karıştırmaktaydı. Ülkemize hıyanet ve hakaretleriyle meşhur AB'nin eski Türkiye temsilcisi bayan Karen Fogg da "Erdoğan'ın Hıristiyan Demokratlara benzediğini, sol ve sağın boşalttığı alana yöneleceğini, siyasal ve ekonomik bakımdan batılı değerlere yanaşacağını ama bunlara ahlaki ve kültürel bakımdan yerli öğeler katacağını ve başarılı olacağını" ortaya atmıştı. Böylece, AKP'nin IMF zehirine, yerli çikolata sürerek millete yutturacağı anlaşılmıştı. Daha da düşündürücü olanı, Tayyip Erdoğan'ın Yenilikçi Hareketine meşhur Siyonist ve CIA ajanı Graham Fuller'in tam destek vermesiydi... Fuller, Türkiye'de artık Kemalizm'in modasının geçtiğini ve "ılımlı İslam"a öncülük etmesi gerektiğini ileri sürmekteydi. Bir röportajında "Fazilet Partisindeki gençlerin baskın çıkacağı ve Yenilikçi Hareketin ılımlı İslama liderlik yapacağı" kehanetini dile getirmekteydi!?.. Batılı güçlerin ve masonik merkezlerin sık sık seslendirdiği "ılımlı İslam", Siyonizmin sömürü saltanatına taşeronluk yapacak... Kuran'ın adalet ve asaleti öngören kurum ve kavramlarını teferruat sayıp yozlaştıracak... Müslümanları köle ruhlu, uysal ve uygar(!) vatandaşlar haline sokacak bir anlayışı ifade etmektedir. Türkiye için tasarlanan "ılımlı İslamın" siyasi aktörlüğüne: "Biz din eksenli parti değiliz..." "Dinsel milliyetçiliği reddederiz..." "Adil Düzen, faizsiz sistem, İslam Birliği gibi içi doldurulmamış kavramları terk etmişiz, değişmişiz..." "Milli Görüş markasıyla alakamızı kesmişiz..." itirafında bulunan Tayyip Erdoğan... Dini önderliğine ise Fethullah Gülen seçilmiştir. Bunlara sorarsanız, hakkında açılan mahkemelerden kaçarak Amerika'ya sığınan Fethullah Gülen'in bu davranışı "Hicret", Mason zenginlerin yüz binlerce dolar karşılıksız burs vererek Tayyib'in kızlarını, oğlunu ve gelinini Amerika ve İngiltere'de okutması, başörtüsü yasağından kaynaklanan bir "mağduriyet"tir. Açıkça görüldüğü gibi dini kavramları ve manevi duyguları istismar etmek, bunların mesleğidir. Evet, Peygamber Efendimiz, Mekke'den Hicret etti ama, önce Medine'de müsait bir ortam meydana getirdi. Halbuki şu andaki Amerika hala zulmün ve Siyonizmin kalesidir. İkincisi, Peygamberimiz önce sahabesinin en fakir ve çaresiz olanlarını... Bir müddet geçince orta halli bulunanları ve nihayet kısmen iyi durumda sayılanları Medine'ye göndermiş... Böylece hepsini emniyete aldıktan sonra en tehlikeli döneme Hz.Ali ve Ebubekirle birlikte kendi hicretini ertelemişti... Halbuki hoşgörü edebiyatıyla, dünyadaki bütün dinlerin karışımıyla ortaya çıkarılan Siyonist Moon tarikatının temsilcisi gibi davranan kişi, en küçük bir baskı karşısında Amerika'ya önce kendisi kaçıyor, ardından ekibinden bir iki zengin ve saygın kimseyi çağırıyor... Binlerce talebesini ise kendi haline terk ediyor... Bunun adı da "hicret" oluyor!.. Ve yine on binlerce kız evladımızın, okullarının önünde en temel haklarından mahrum edildiği bir ortamda, Tayyip Erdoğan'ın kızlarının bu mağdur ve mazlum yavrularımızın yanında ve arkasında mücadele etmesi gerekirken, tutup, hem de kaynağı karanlık ve kıskandırıcı imkanlarla Avrupa ve Amerika'ya kaçırması "mecburiyet" sayılıyor!.. Üstelik artık başörtüsü AKP için öncelikli sorun olmaktan da çıkmış bulunuyor. Hem, Türkiye'de Müslümanların eğitim özgürlüğünün kısıtlandığından ve bu yüzden çocuklarını yurt dışına kaçırmak zorunda kaldığından bahsediyor, hem de başörtüsünün öncelikli sorunları olmadığını beyan ediyor!... Her konuda olduğu gibi bunda da çelişkiye düşüyor. Ve zaten Fethullah Gülen tarafından, başörtüsü sadece teferruat kabul ediliyor!.. Mayıs-2000 de gerçekleşen ABD ziyaretinde Tayyip Erdoğan, orada yaşayan Fethullah Gülen'le görüşmüş ve kuracakları partinin genel politika ve projelerini konuşmuşlardı. Bu arada Erdoğan-Gülen arasındaki köprü görevini eski radikal İslamcı yazar bilinen ve "Mekke Resullerin Yolu" gibi kitaplarını şimdi inkar eden Ali Ünal yürütüyor, İstanbul Washington arasında mekik dokuyor. Fethullah Gülen-Tayyip Erdoğan partisinin teorik temellerinin hazırlanmasına Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru katkıda bulunuyor... Ve yine Fethullah Gülen'in onursal başkanlığını yaptığı ve İshak Alaton, Üzeyr Garih gibi Musevi iş adamlarına ödül dağıttığı Gazeteciler Ve Yazarlar Vakfının düzenlediği meşhur Abant Toplantılarında bu yeni oluşumun siyasi zihniyet ve şahsiyetleri eğitilip yetiştiriliyordu. Bugün AKP'de siyaset yapan Bülent Arınç, Ali Coşkun, Cemil Çiçek ve Prof. Burhan Kuzu gibi isimler Abant Toplantılarını kaçırmıyordu... Bülent Arınç, Saadet Partisi Genel Başkanlığı kendisine verilecek hevesiyle günlerce bekleyen, olmayınca AKP'ye geçen ilkeli bir isim!... Eğer Genel Başkanlık verilseydi şu anda Milli Görüşü savunurdu... Ve geçenlerde, sayesinde Amerika'nın Türkiye'yi telefonla yönetmeye başladığı, döneminde hırsızlık ve soysuzluğun meşrulaştığı ve ABD hatırına bulaştığımız Körfez Savaşıyla ülkemizin 50 Milyar dolar zarara uğratıldığı Turgut Özal için "Eğer yaşasaydı gidip şortunu öperdim... Çünkü Özal şortla asker teftiş ediyordu" diyecek kadar da, ordumuza karşı içlerinde bir hınç besledikleri ortaya çıkıyordu... Halbuki zaman zaman bazı yamuk ve yanlış kafalar çıksa da, ordumuz vatanımızın ve bağımsızlığımızın sigortasıdır ve komuta kademesinde, Milli Şuur giderek ağırlık kazanmaktadır. Ve zaten Tayyip Erdoğan'ın 90 yıllarında Trabzon'daki bir miting konuşmasında ordumuzu hedef alan sorumsuz ve seviyesiz sözleri de, aslında davamızı ve Erbakan Hocamızı sıkıntıya sokmaya yönelik kasıtlı bir ucuz kahramanlıktı... Çünkü ilk yıllarında belki yeterli eğitimi almamış askerlerimizle PKK mücadelesi başlatılmış olabilir-bu da tabiidir. Çünkü hiçbir devlet teröristlere, siz katliama devam edin, benim eğitilmiş askerim yok diyemez- Ama 1983'lerden sonra terörle mücadele için özel eğitimli birlikler oluşturulmaya başlanmıştı. 1990'larda ise tamamen hazırlıklı ve her bakımdan donanımlı olan güvenlik güçlerimiz, bütün Siyonist ve emperyalist dünyanın desteklediği PKK terörüne karşı üstün başarılar kazanmaktaydı. Mayası ve marifeti belli olan Çevik Bir ekibiyle sıkı fıkı ilişkiler kuran bu AKP'lilerin Milli ordumuza karşı olumsuz tavırları acaba nereden kaynaklanmaktaydı? Herhalde bazıları, Erbakan karşıtlığı yanında ordu düşmanlığının da, Siyonist odaklarda pirim yaptığının ve puan kazandırdığının farkındaydı... Milli Görüş bünyesine uyum sağlayamadıkları için bu davadan kopan radikal ve marjinal unsurların, bütünüyle AKP'de buluşmaları... Ve daha önce bunları bahane ederek Milli Görüş'e saldıran masonik merkezlerin şimdi aynı kesimlere sahip çıkmaları da, beyinleri zorlamakta ve kuşkuları arttırmaktadır. Fethullah Gülen-Tayyip Erdoğan ortaklığındaki önemli bir aracı da "Müthiş Türk" diye isim yapan Ali Rıza Bozkurt'tur. Sivas'ın Kangal İlçesine bağlı, alevi Mamaş Köyünden, çiftçilik yapan Ali Rıza Bozkurt, şimdi Dünya Mason locasının en gözde simalarından... ABD'li Siyonist şirketlerin Orta Asya ve Orta Doğudaki en önemli simsarlarından... Körfez Savaşında bir ara Irak askerlerine esir düşen Ali Rıza Bozkurt, 24 saat içinde serbest bırakılmıştı. Bir ara Amerika'dan dönen Mason Ali Rıza Bozkurt ayağının tozuyla AKP'ye katılmıştı. Orta Asya petrollerinin Akdenize taşınması konusunda BOTAŞ'ın karşısında ABD şirketlerini savunan Meşhur Türk(!) Tayyip tarafından ayakta karşılanmıştı... Gülen-Erdoğan arasındaki önemli ayaklardan birisi de Azizler Holding A.Ş.'nin başkanı ve BİM Marketler zincirinin ortağı mason Cüneyt Zapsu'dur. Aynı zamanda TÜSİAD üyesi olan ve F.Gülen'e yakınlığıyla tanınan Zapsu, Tayyip Erdoğan'ı TÜSİAD'çılara pazarlayan kişidir. Bülent Eczacıbaşı, Tuncay Özilhan, Can Peker, Kaya Turgut gibi Mason TÜSİAD'çılarla Tayyib'in buluşmasını sağlayan, Fethullah Gülen'in gözdeleri Cüneyt Zapsu ile Münci İnci'dir. AKP'nin AB ile ilgili yaklaşımları da tutarlı ve yararlı değildir. Çünkü "Sevr"i uygulamaya koymak, yani Türkiye'mizi parçalamak isteyenler, şimdi bu emellerini Avrupa Birliği dayatmalarıyla gerçekleştirmek istiyorlar. PKK'ya siyasallaşma ve Kürtçe eğitime kapı açma girişimleri, Kürt kardeşlerimizin hak ve hürriyetlerini sağlamaktan ziyade, Sevr'in "Elbistan'dan Musul'a kadar olan bölgede Kürdistan kurulmasını öngören" maddesine hazırlık niyeti taşımaktadır. Ve yine AB uyum yasalarıyla "azınlık vakıflarına tanınan haklar ve imkanlar", Bizansı, Ermenistan'ı, Pontus Rum planını diriltmeye yarayacak sinsi fırsatlar tanımaktadır. Şu anda ülkemizde sadece 100 bin kadar azınlık bulunmasına karşılık tam 160 tane vakfın ortaya çıkması ve hak aramaya başlaması... Yahudilerin Almanya'dan aldığı gibi, Ermeniler'in de Türkiye'den sözde soykırıma karşı tazminat talebinde bulunması, öyle zannedildiği gibi insan hakları ve demokratikleşme ile pek ilgisi olmadığının kanıtıdır. Böylece misyonerlik faaliyetleri (Hıristiyanlaştırma hıyanetleri) de resmiyet ve cesaret kazanacaktır. Ve yine AB'ye alınmak için ille de çözüm diye, Kıbrıs'ın bütünüyle Rumlara devredilmesi şart koşulmaktadır. Ve hele İngiliz Başbakanı Blair dışında, başta Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve İslam ülkeleri olmak üzere bütün dünyanın, Bush'un kovboy mantığıyla Irak müdahalesine karşı çıkmasına rağmen, AKP'lilerin masum ve müslüman Irak halkını değil zalim ABD'nin bu saldırganlığını destekler mahiyetteki tavırları, bunların hangi güçlerin güdümüne girdiğini açığa vurmaktadır. Tayyip Erdoğan'ın uluslar arası Yahudi Lobileriyle ilişkili bazı generallerle bağlantılarını kuran kişi ise, Çevik Bir'dir. Çevik Bir Siyonist kuruluş JİNSA'dan ödül alan birisidir. JİNSA (Yahudi Milli Güvenlik Enstitüsü) JEWİS COMMİTE (Amerikan Yahudi Komitesi) USIP (Birleşik Devletler Barış Ve Strateji Enstitüsü) gibi Siyonistlerin kontrolündeki örgütlerin Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ve Çevik Bir'le ortak ilişkileri dikkat çekmektedir. USIP, CIA ve Pentagonla bağlantılı, başka ülkelerde ve özellikle Türkiye'de iktidara gelecek kişilerin İsrail ve ABD'ye sadık kalıp kalmayacaklarını araştıran ve garantiye alan bir üst kuruluş olarak bilinmektedir. 1998 yılında bu USIP'ın düzenlediği Lonra'daki bir özel toplantıya Abdullah Gül ile, MÜSİAD'ın eski başkanı Erol Yarar katıldı...Ve ne tesadüf aynı tarihler Tayyip Erdoğan da Londra'daydı. ABD'nin Yahudi kökenli iki Türkiye stratejisti Marc Grosman ile Morton Abramowitz ise bu toplantının mimarlarıydı... Çevik Bir, talihsiz 28 Şubat hareketinde ABD'nin truva atı görevini üstlenmişti. Şükür ki bu ekip kısa bir zaman sonra tasfiye edilmişti. Tayyip Erdoğan'la münasebetleri, belediye başkanlığı döneminde başladı. Ocak 1999 da cezaevinden çıktıktan sonra Çevik Bir'le İstanbul'da yine bir araya gelindi. Bundan bir müddet önce de Çevik Bir ekibinden emekli Koramiral Atilla Kıyat'la Hidiv Kasrında yemek yenildi. Çevik Bir'le Atilla Kıyat'ın Danışma Kurulu üyesi olduğu Cumhuriyet Gazetesinin yayın yönetmeni İlhan Selçuk, Tayyib'i "gerçekçi" ilan etti ve "değiştiğine inandığını" yazıverdi. Daha da enteresanı İlhan Selçuk "Yeni oluşumcuların miladının (AKP'nin doğum başlangıcının) 28 Şubat olduğunu" dile getirdi!.? İlhan Selçuk doğru söylemekteydi. Çünkü 28 Şubatın gizli ve kirli olan asıl hedefi, Siyonist sömürü sermayesinin korkulu rüyası Erbakan'ı etkisiz hale getirmek, Milli Görüşü bölmek ve Tayyip Erdoğan'ı sivrilterek yeni oluşumu "kurtuluş ümidi ve can simidi" diye millete takdim etmekti... Yoksa, görünürde farklı kutupların adamları olan Tayyip Erdoğan'la, Çevik Bir'in irtibat ve ittifakı nasıl izah edilebilir? Çevik Bir ekibinden olan ve 2 Temmuz Pazartesi NTV de İshak Alaton'la yaptığı bir programda "Eylül ayında halkı sokağa dökülmeye" çağıran yani ordumuza ve Milli oluşumlara karşı halkımızı isyana kışkırtan bu Atilla Kıyat... Ve yine Çevik Bir ekibinden olup, ordudan ayrıldıktan sonra Albayraklar Holding'e girip Tayyib'e danışmanlık yapan emekli Albay Adem Darama gibi kişilerle Tayyip Erdoğan'ın buluşmasını "Askerle iki temas" manşetiyle duyuran ve güya Genel Kurmayın Tayyib'i desteklediği imajını yayan Hürriyet gazetesinin bu balonu Genel Kurmayın net ve sert açıklamasıyla söndürüldü. 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi Deutsche Bank, Chase Manhattan, Moore Kapital, American Expres gibi siyonist sermayenin güdümündeki finans kurumlarına:"AKP'nin tek başına iktidara taşınacağını, ve bunun endişe duyulacak bir sonuç doğurmayacağını" söylemek üzere bilgilendirme çıkan ve bu ziyeretlerini araştırma şirketi verso'nun başkanı Erhan göksel ve mesut Yılmaz'ın kuzeni meşhur borsacı Mehmet Kutman'la birlikte yapan kişi'de yine çevik Bir'dir. Bu Atilla Kıyat ki, Fethullahçıların Aksiyon Dergisi "Terfisine kesin gözüyle bakılırken, teamüllere aykırı olarak emekli edildi" diye sahip çıkılmıştı ve uzun uzadıya övülmüştü... Tayyip hareketinin önemli finansörlerinden Asya Finansın yönetim kurulu başkanı ve Fethullah Gülen'in yakın adamı İhsan Kalkavan da Tayyip Erdoğan, Çevik Bir, Atilla Kıyat buluşmalarına önemli katkılar ve kolaylıklar sağlamaktaydı. Bu arada "Genel kurmaya kulak yerleştirmek ve elde ettiği bilgileri ABD'ye iletmekle" suçlanan eski emniyetçi Bülent Orakoğlu, Hanefi Avcı ve Meral Akşener ekibinin de önce Tayyip Erdoğan'la birlikte hareket ettiklerini açıklayıp, sonra her ne hikmetse bundan vazgeçmeleri de oldukça ilginçti. Ve yine Amerikan güdümünden çıkan Milli ve güçlü orduya karşı, alternatif bir polis teşkilatını kurmayı ve bunu ılımlı ve Amerikancı İslamcılarla doldurmayı ve ordu-polis çatışması gibi bir kaos ve kavgayı başlatmayı amaçlayan, Emniyetteki "Süper NATO" örgütlenmesinin ele başlarından sayılan Abdulkadir Aksu ve ekibi de Tayyip Erdoğan'ın çekirdek kadrosunu teşkil etmekteydi. Turgut Özal 1983'ten itibaren, ABD'nin talimatları doğrultusunda "Polis vazife ve Selahiyetleri yasasını" değiştirdi. 1987 de polis, iç güvenlik harekatında TSK'nin önüne geçirildi. Polise olağanüstü yetkiler hatta TSK içinde bile istihbarat toplama imkanları verildi. Bu "Özel Harekat Timleri" ABD'li subaylar ve MOSSAD tarafından eğitildi. Emniyetteki ele başları ise, Korkut Özal'ın hazırlayıp, ANAP'a devrettiği bir ekipti. 21 Şubat 1998 tarihli "2000'e Doğru" Dergisinde "Gizli Kırıkkale Toplantısı" başlığıyla TÜPRAŞ Tesislerinde, dönemin Gaziantep Valisi Abdulkadir Aksu, İzmir Valisi Vecdi Gönül, Ankara Valisi Cahit Bayar, Emniyet Genel Müdürü Saffet Arıkan Bedük, içişleri Müsteşarı Galip Demirel gibi isimlerin 21 Ocak 1987 de toplanarak, TSK ya karşı emniyette oluşturulan bu tehlikeli yapılanmayı planladıkları bildirildi. Polisimizin her bakımdan güçlendirilmesi elbette milletimizin takdir edeceği ve sevineceği bir şeydir. Ama hıyanet kokan ve kuşku uyandıran gelişmeler, polisimizi ordumuza karşı kullanma girişimleriydi... Yine sevinerek söyleyelim ki, bu yöndeki girişim ve oluşumlar, sonunda fark edilip etkisiz hale getirildi. Son yıllarında genel merkezi kısmen bazı masonların kontrolüne giren MTTB'nin bir nevi devamı mahiyetinde görünen ve 29 Mayıs 1985 de MTTB eski başkanlarından İsmail Kahraman, Ali Coşkun, Cemil Çiçek, Abdulkadir Aksu, Zeki Ergezen, Hasan Kalyoncu ve Tayyip Erdoğan tarafından kurulan BİRLİK VAKFI'da Yenilikçilerin karargahı gibi faaliyet gösterdi. Açılışına, Star Tv'nin bir "Kırmızı Koltuk" programında "Türkiye İsrail'in önderliğinde oluşacak bir Orta Doğu ortak pazarına girmelidir!?." diyen Korkut Özal ve Necati Çetinkaya da iştirak etti. 1 Temmuz 1995'teki 10.Genel Kuruluna ise Mesut Yılmaz, Hasan Celal Güzel, Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ve Abdulkadir Aksu'nun yanında Fethullah Gülen ve yakın adamı Manisa milletvekili Rıza Akçalı'nın da katılımı dikkatleri çekti. O dönemde Prof. Esat Coşan'ın da desteklediği bilinen bu hareket, Milli Görüş bünyesinde anti Erbakan bir oluşuma hız verdi ve partide yenilikçi-gelenekçi tartışmasını tetikledi. Tayyip Erdoğan'ın, ABD ile ilişkili İslam ülkelerindeki bazı masonik mahfillerle münasebetlerini ayarlama konusunda Riyad Büyükelçisi Yaşar Yakış ta önemli görevler üstlendi. Ve yine eğitimini Amerika'da yapan, ABD'deki birçok lobiyle ve özellikle Amoco petrol şirketiyle irtibatları saptanan ve MİT eski Kontr-terör daire başkanı olup sonra Amerika'ya kaçan Mehmet Eymür'le de ilişkileri bulunan ve Kanal 7'nin Ankara temsilciliğinde görev alan bir kişinin de Tayyip Erdoğan'ın Amerikan Büyükelçiliğindeki görüşmelerinde rol aldığı iddia edildi. Şimdi bütün bunların ışığında, izanla ve insafla düşünelim; Siyonist lobilerden TÜSİAD üyelerine... Din istismarcılarından Atatürkçü geçinenlere... Mason Localarından, medya temsilcilerine bütün karanlık ve kiralık merkezlerin el birliği içinde Tayyib'i desteklemeleri ve sürekli şişirmeleri... Müslüman kesimi ürkütmemek için bir yandan vuruyor görüntüsüyle tozunu silkelemeleri... Ama diğer taraftan da suni ve sahte anketlerle AKP'yi yüzde 30'larda göstermeleri... Evet bütün bunlar sadece tesadüflerin ve ülkemiz hakkında iyi temennilerin bir sonucu olabilir mi? Ve hatta AKP'nin kendisini batıya beğendirmek için geçmişini bu denli inkar etmesinin ve kimliksizleştirmesinin toplum tabanında nefret uyandıracağını ve AKP'nin hazır dünya düzenine fark eden Cengim Çandar'ın İsrail'den yazdığı yazı ibret ve dikkatle okumaya değerdir. "Hele hele AKP'li Murat Mercan'ın Ariel Sharon'a yakın The Jerusalem Post gazetesine verdiği ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin asla zarar görmeyeceğini dile getirdiği demeci, bende "ama yeter artık!" gibisinden bir duyguya yer açtı. "Bu yatıştırma girişimlerinin AK Partiyi "Kimliksizleştirme" sonucunu vermeye dönüşmesi tehlikesini de fark etmek gerekir." "Ak partinin "İslami Kimlik" imajını top yekun ortadan kaldırmasının hiçbir gereği yoktur." "Böyle bir gelişme AK Partiyi anlamsızlaştıracağı gibi, Türkiye'yi uluslar arası sisteme yapabileceği en önemli katkıdan da mahrum bırakır." Yarım asır boyunca ülkemizi yapay sağ-sol çekişmeleri ve Ecevit-Demirel ikilisiyle oyalayan güçler, şimdi aynı oyunu Tayyip'li AKP ve Dervişli CHP tahterevallisiyle sürdürmek peşindedir. Evet AKP, köksüz, renksiz, fikirsiz ve hedefsiz bir derlemedir. Bu gerçeği anlamak için dahi olmak gerekmiyor, biraz samimiyet ve feraset yeterlidir. Ve zaten, medya patronları ve Amerikancı parti başkanlarının katılımıyla gerçekleşen Frankfurt mutabakatı da bunun açık bir göstergesidir. Ve yine Erbakan Hoca'nın defalarca uğradığı haksız mahkumiyet ve mağduriyet kararlarına ilgisiz kalan, hatta alkış tutan kesimlerin, şimdi Tayyip Erdoğan'a doğrudan veya dolaylı destek çıkmaları da düşündürücü değil midir? AKP'nin kaynak için düşündüğü 12 projeye dikkat edin:
Bu arada asla unutulmasın ki, mazlumların bedduasını alıp zalimlere yanaşanlar, en büyük hıyanet ve hakareti yine onlardan görecektir. Bu ilahi adaletin bir tecellisidir. Ve herkes cezasını işlediği suçun cinsinden çekecektir. Uğruna Hak'tan ve hayırdan ayrıldığı şeylerden de mahrum edilecektir. Derin devletin ve gizli güçlerin ortaya çıkardığı ve paravan olarak kullandığı Genç parti'nin MHP,DYP, ve ANAP gibi partilerden kopardığı birkaç puanla onların barajın altında bırakılması sayesinde tek başına iktidara taşınan ve hatta anayasayı değiştirebilecek şekilde önü açılan AKP'nin hiçbir mazerete sığınamayacağı bu şartlarda neleri yapıp yapamayacağına çok kısa bir sürede anlaşılacak ve bir tasfiye sonucu Milli güçler yönetime el koyacaktır. Artık bu oyunları bozmak ve şeytan şebekelerinin tuzağından kurtulmak zamanı gelmiştir. İşte bunun için Erbakan ve Milli Görüş her zamankinden daha çok anlamlı ve önemlidir. Ve göreceksiniz, AKP'de her şey tersine dönecek ve Milli Görüş, saflaşmış olarak saadet sabahına erişecektir. Ve tüm Mili güçlerin toparlanma zamanı gelmiştir. Evet; AKP hükümetinin karnesini doldurmak için yeterli zaman verilmiş, işte bir yıla yakın süre geçmiştir. Bugüne kadar AKP iktidarının başarılı ve yararlı sayılacak ve hayra yorumlanacak hiçbir icraatı görülmemiştir.Yapılan bütün anket ve kamuoyu araştırmaları da bu yöndedir.Ekonomi bütünüyle IMF'ye,dış politikamız siyonist CFR'ye teslim edilmiştir.Geleceğimizi karartma pahasına,"günü kurtarma" politikaları ve "suni bahar" havaları ile,halkımız boşuna ümitlendirilmiştir. Mirasyedi kafasıyla bütün KİT'leri,devlet arazilerini, SİT alanlarını,hatta okul binalarını satılığa çıkaran...Misyonerlik faaliyetleri,yani fakir ve fikirsiz bırakılan halkımızı Hıristiyanlaştırma hıyanetleri için; "Apartman Kiliseleri" oluşturmak üzere özel kanunlar hazırlayan,ama 365 milletvekiline rağmen İmam Hatip mezunlarına ve Başörtüsü mağdurlarına sahip çıkamayan...İşçiyi,emekliyi,memuru,köylüyü,esnafı,sanatkarı unutan, tarımı, sanayileşme ve kalkınmayı perişan bırakan...AB'ye alınmak hayaliyle Kıbrıs'ı ve Ege'deki hayati çıkarlarımızı feda etmeye hazırlanan...Batılı dostlarımızın dayatmasıyla Milli savunma harcamalarımızı kısıtlayarak ve yerli politika ve projeler üretiminde,Milli duruş sergileyen askerleri etkisiz bırakarak,ordumuzu zayıflatmayı, amaçlayan...Amerikanın isteği doğrultusunda 2.tezkereyi Meclisten çıkaramamış olmanın ayıbını ve kaybını(!)telafi etmek üzere,bu sefer "gizli kararnamelerle" bütün üs ve limanlarımızın ,İran,Suriye,Arabistan ve Pakistan saldırılarında kullanılmak üzere ABD ve yandaşlarının emrine verilmesini sağlayan ve hatta AKP İstanbul Milletvekili ve Milli Savunma Komisyonu üyesi Emin Şirin'i bile çileden çıkaran ve tayip taraftarı eşi Nazlı Ilıcakla boşanmaya kadar varan, ve sonunda partiden ayrılmasına sebep olan...Ve hatta, Irak işgaline ve Amerikan vahşetine direnen Müslümanları sindirmek ve Irak'ı rahat sömürmek için,oraya Türk askeri göndermeyi bile tasarlayan...ABD askerlerinin Süleymaniye'deki 11 gözlemci subay ve astsubayımızın ve karargah çalışanlarının küstahça bir girişimle ve Türk ordusunu küçük düşürmek niyetiyle göz altına alınması ve yine Türkmen parti merkezi ve TV vericisinin basılıp görevlilerin tutuklanması karşısında Abdullah Gül'ün ağzı ve aracılığıyla Amerika'dan bile Amerikancı davranarak ve ABD'nin avukatı gibi konuşarak "Bu baskın lokal bir davranıştır.ABD üst yönetiminin bu gelişmeden haberi olmamıştır" deyip köle ruhlu bir tavır takınan...Ve kendi ördüğü koza içerisinde boğulan ipekböceği misali,etrafımızdaki İslam ülkelerinin tek tek istila edilmesine göz yumarak,hatta taşeronluk yaparak,asıl hedef olarak Türkiye'mizin işgaline ve Arz-ı Mev'ud-Büyük İsrail hayaline zemin hazırlayan...Ve böylece,ülkemizi,şuursuz ve sorumsuzca korkunç kriz ortamlarına ve sosyal patlamalara doğru,hızla yuvarlayan bu AKP hükümetini, İsrail cumhurbaşkanı Siyonist Moshe Katsav : "Türk halkının, 3 Kasım seçimlerinde en doğru kararı verdiği her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.Çünkü AKP, İsrail'den önce TÜRKİYE'Yİ AB'ye sokacaktır!?" sözleriyle alkışlamakta ve böylece AKP'yi hangi güçlerin iktidara taşıdığı ve kendi şeytani amaçları için kullanmaya çalıştığı da,kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.Ama unuttukları-daha doğrusu şiddetle korktukları ve unutmaya çalıştıkları- bir şey daha var!..Amerika'nın da, Siyonist saltanatının da, işbirlikçileri olan iktidarların da sonları yaklaşmıştır.Erbakan Hoca'nın ve aklı selim erbabının tarihi uyarılarına kulak tıkayan ve bu son fırsatlarını da kaçıran zavallıların, zelil ve rezil olacakları günler kapıdadır...AKP iktidarının duyarsız ve ayarsız davetiyle hem de 90 kişilik bir ekiple Türkiye'ye gelen, İsrail'in Terör başkanı Moshe Katsav'ın, Cumhurbaşkanı Sezer tarafından kabul edildiği, aynı gün ve saatte, Erbakan Hoca'nın Filistin temsilcisini Parti merkezinde misafir etmesi ise, anlayanlar için, şeytanları şaşkına çeviren onurlu bir davranış ve çok anlamlı bir karşılıktır.İşte AKP iktidarının ilk bir yıllık karnesi: Devlet her gün 248 Trilyon kazanıyor... Ama buna karşılık 386 trilyon harcıyor... Yani her gün 138 trilyon açık... Günlük 248 trilyon gelirin, 207 trilyonu, işçi, memur, esnaf ve köylüden toplanan vergilerden, 3 trilyonu da çeşitli ceza ve gelirlerden oluşuyor. Günlük 248 trilyonluk gelirin 194 trilyonu faize gidiyor. Elde kalan 54 trilyon da memur işçi maaşına ve cari harcamalara veriliyor. Yani yatırıma bir kuruş kalmıyor. AKP İstanbul milletvekili Cengiz KAPLANOĞLU, Silivri de "Allah'ın gavuru İMF bile, AKP'den çok razı, ama bu millet hala bizden şikayetçi !?" diyerek kime hizmet ettiklerini itiraf ediyor. Ve Tayyip Erdoğan YAŞ kararlarına şerh koyma şovlarıyla halkı oyalamaya çalışıyor... YAŞ toplantısında Başbakan "İrticai faaliyetleri tespit edilenlere, bu tür ihraç kararları verilmesin demiyoruz. Ama ille gerekiyorsa bu platforma gelmeden, kendi bünyelerinde halledilsin istiyoruz!? Diyerek, bu tür uygulamaların kamuoyu gündemine taşınmadan ve tartışma konusu yapılmadan, gizlice yürütülmesini öneriyor... Ama topluma ve tabanına da, "Bakınız tepkimizi koyduk..." diyerek sahte kahramanlık gösteriyor. Pentagon'un yarı resmi sözcüsü sayılan Newyork Post gazetesinde eski general Ralph Peters'in "Türkiye 2. tezkereyi çıkarmamakla ABD'ye kalleşlik yapmıştır. Artık Türkiye'yi hesaba katmadan Irak'ı 3'e bölmenin ve Kürdistan'ı kurmanın zamanıdır." Şeklinde küstahça açıklamalar yaparken AKP yöneticileri hala Amerikan dostluğundan bahsediyor. Amerika ve Avrupa'nın dayatmasıyla ülkemizin geleceğini karartacak kanunları bir bir çıkarırken, başörtülüye imam hatipliye sahip çıkılmıyor. Annesi Sebataycı, babası sabataycı, eşinin annesi sabataycı, kendisi İsrail'de yetişmiş, iyi derece ibranice bilen Yahudi asıllı mason Türk diplomatını MİT'in başına geçirme görüşmeleri için Tayip Erdoğan kalkıp Avusturya'ya gidiyor. "Hortumcularla savaşan kahraman" edasıyla Uzan Grubuna müdahale eden AKP iktidarına sormak lazım: 1-Evet hırsızların, hortumcuların üzerine mutlaka gidilmesi gerekir. Ancak, niye sadece Uzanlar seçilmiştir? Yoksa, daha büyük vurgun ve soygunları gözlerden gizlemek için midir? 2-Uzan Grubu'nun üzerine, her haltına ve haksız kazancına rağmen, "Milli ve yerli" cephede gözükmesi, ABD, AB ve IMF karşıtı bir tavır sergilemesi yüzünden mi gidilmiştir? 3- Halkımızı Türkiye üzerindeki oyunlar konusunda uyaran yayınların susturulması da hedeflenmiş midir? Evet dürüst, değerli ve dengeli bir aydın olan Mehmet Şevket Eygi Beyefendi soruyor: Uzanlar Başbakana saldırmamış olsalardı başlarına bunlar gelecek miydi? Gelmeyecekti... Uzanlar Başbakanla, AKP ile iyi geçinselerdi, onlara şirin görünselerdi bunca dosya ortaya çıkacak, takibat yapılacak, mahvetme ve bitirme hareketlerine girişilecek miydi? Hayır... İşte Türkiye'nin hastalığı budur. Kanunlar, nizamlar var ama onlar bazen işletiliyor, bazen işletilmiyor. Şimdi soruyoruz: Niçin Aydın Doğan'a (ve perde arkası asıl patronlarına) dokunulmuyor? Ve dikkatli ve deneyimli yazar Vahap Munyar soruyor: "Onları devirmeyi ABD mi istedi." OKUYAN, yazan, çok bilen'' iki entelektüel, Uzan olayını tartışıyor... ENTELEKTÜEL 1: AKP'nin Uzan Grubu'nun üstüne gitmesini ABD istedi. Cem Uzan'ın Genç Parti'si (GP) öne çıkmaya başlayınca ABD bundan rahatsız oldu. Adamlar Petkim ihalesini de kazanınca, ABD iyice huysuzlandı. ENTELEKTÜEL 2: Uzanlar, Çukurova Elektrik ve Kepez'de halka açıklık'' kurallarını yıllarca çiğnedi. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) bu iki şirkete 50 dolayında dava ve soruşturma açtı. Tek başına iktidara gelen AKP, önce ÇEAŞ ve Kepez'e el attı, iki şirketi yeniden devlet yönetimine aldı. Bu, yıllar önce yapılmalıydı. Bunlar olurken, Petkim Uzanlar'a verilemezdi. ENTELEKTÜEL 1: Neden geçmiş hükümetler bu işe el atmadı? Bence çıkarları çakışıyordu. Şimdi siyasi çatışma var, ABD de bastırınca AKP düğmeye bastı. ENTELEKTÜEL 2: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) İmar Bankası'nı kapattıktan sonra içinden bin bir türlü oyun çıkmaya başladı. Bankanın içine girilince, 8-9 katrilyon liraya varan kayıt dışı hesap'', açığa bono satışı'' gibi oyunlar çıktı. Türkiye bunları yabana mı atacak? ENTELEKTÜEL 1: Bu durumu geçmişte Hazine, son birkaç yılda BDDK nasıl görmedi? Bence göz yumulmuş. ABD istedi, Uzan'a karşı kahraman kesildiler. Zaten ABD Motorola ve Nokia'nın başına gelenlerden sonra Uzan'ın ipinin çekilmesini istedi. Sonrasında hep ABD parmağı var. Ve usta yorumcu Necati Doğru soruyor: Bütün bunlar ABD uşaklığına, kahramanlık kılıfı geçirmek midir? Amerikan özel timine bağlı komandolar Washington'dan verilen emirle Kuzey Irak'ta görev yapan 11 Türk subayının karargahını basmışlar, tıpkı Saddam'ın askerlerine yaptıkları gibi, bizimkilerin de başlarına çuval geçirmişler, ellerini arkadan plastik kelepçelerle kelepçelemişler, dipçiklerle kollarına, kanatlarına vurarak kamyonetlere yükleyip götürmüşlerdi. Özür de dilememişlerdi. Sadece; "Bizi sizin askerinizin başına çuval geçirmek zorunda bıraktığınız için teessürlerimizi bildiririz" türünden aşağılayıcı, küstah tavırlarına devam da etmişlerdi. Şunu anlatmak istediler. Türk Ordusu bir hiçtir. Gücü yoktur. ABD arkasında olmazsa Türk ordusu hiçbir şey yapamaz. Karargahına gideriz, "parola söylemeden" içeri gireriz, çuvalı geçiririz, ateş bile edemezler. Lütfen hatırlayın. 11 çuvalın anlamı neydi? Bu değil miydi? Şimdi aynı ABD, Irak'ta girdiği "belalı-kanlı-yalanlı bunalımdan" çıkabilmek için Türkiye'den ordusunu istiyor. Gücü yoktur. Hiçtir. ABD olmazsa savaşamaz. Durumuna düşürmeye çalıştığı Türk Silahlı Kuvvetleri'nden 10 bin Mehmetçik Irak'a gidecek, her gün 2-3 Amerikan askerinin öldüğü bölgeyi "Iraklı direnişçilerden temizlemek" için çarpışacak. Her gün Amerikan askerleri yerine 2-3 Mehmetçiğin cesedi ülkeye gelmeye başlayacak. Ve böylece... Dünyaya yalan söylemiş Amerika... Irak'ı işgal etmiş Amerika... Irak üzerindeki yetkilerini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne devretmek istemeyen Amerika... Savaşta tahrip gücü çok yüksek, fakat girdiği ülkede kalabilme gücü çok düşük olduğu ortaya çıkan Amerika... Haftada üç gün askerlik yapmak, dört gün de bira içip kafa bulmak, yüksek maaşlar almak için orduya yazılmış paralı askerleriyle Irak'ta direnenleri durduramayacağını anlayan Amerika, Türk ordusuna "Irak'ta yarattığı kaosu temizletmede" hizmet erliği yaptıracak. Başına çuval geçirdi. Hizmet eri de yapacak. Ve bütün dünyaya "Ben hem çuval geçirir, hem de çuval geçirdiğime uşaklık yaptırırım" diye ilan edecek. Birleşmiş Milletler şemsiyesi ve bütün dünya ülkelerinin ortak katılımı olmadan Irak'a Türk askeri göndermek, "Amerikan uşaklığı" değilse nedir? Geçmişte, "dünyanın egemeni benim" diyen bütün imparatorlukların sonu hep aynı oldu. Roma'yı tarih doğurdu, tarih gömdü. Bizans'ı tarih doğurdu, tarih gömdü. Osmanlı'yı tarih doğurdu, tarih gömdü. Üzerinde "güneşin batmadığı İngiliz İmparatorluğu"nu da tarih doğurdu, tarih gömdü. ABD imparatorluğunu da.. Tarih doğurdu. Tarih gömecek. Belki 25 yılda gömecek... Belki 50 yılda... Ama mutlaka gömecek... Saldırma ve işgal etme gücü çok yüksek, fakat işgal ettiği ülkede kalma gücü çok düşük bir sürece girmiş olması, ABD imparatorluğunun da bitişe dümen kırdığının göstergesidir. Bitecek bir imparatorluğun bataklık temizleyicisi olarak biz tarihe niçin geçelim? Dört koldan çembere aldılar. AKP; ABD'ye söz vermiş. Başbakan çok istekli. Genelkurmay "olur" diyor. İş dünyası, "Amerika'yı zaten küstürdük, şimdi asker göndererek kendimizi affettirelim" plağını çalmakta. Bazı aydınlar; "Amerika'nın istediğini yapmaz, asker göndermezsek Kürtler'in arkasına geçer, isyan çıkarır, Güneydoğu'yu elimizden alır" özgüvensizliğine batmışlar. ABD'deki Bush yönetiminin Türkiye'deki yerli uzantıları ise Amerikan direktiflerinin şakçakçılığını yapmaktalar. İsrail Dışişleri Bakanlığı eski müsteşarlarından... 1977'de Ankara'ya büyükelçilik diplomatı olarak atanan... Ve 25 yıldır ülkemiz ve milletimizle ilgili araştırmalar yapan, İsrail'in Türkiye özel uzmanı Alon Liel adlı Siyonist, son yayınladığı: "Demo-İslam: Türkiye'nin Yeni yüzü" adlı, ibranice kitabında "Tayyip Erdoğan'ı 10 yıl öncesinden keşfettiklerini" itiraf etmesi... Ve yine "İsrail'de ders verirken Tayyip Erdoğan'ın ne olduğunu soran öğrencilere "Light (layt) İslam" (yani kullanılmaya ve korkutulmaya müsait adam) cevabını verdiğini söylemesi, AKP'nin perde arkasının, en net aynasıdır. Tayyip Erdoğan'ı "Kuranın Adil düzenini ve İslam Birliğini önleyen Adam" anlamında "Şeriatı o engelledi... Erdoğan, İslam'ın özel hayattaki yeriyle Kamudaki yeri arasına bir duvar çekti. Bu ise tam aradığımız şeydi.." diye öven İsrailli diplomat, bu ifadeleriyle önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Bu arada Turkısh Daily News'in haberine göre: "Bir iki ay içerisinde, ABD Kuzey Irakta bağımsız bir Kürdistanı ilan edecek ve bu devletin cumhurbaşkanlığına sıra ile Barzani ile Talabani getirilecek. Bunların ardından, Türkiye'de de, adım adım "federe sistemine" geçilecek ve yerel yönetimlere yetki verilmek suretiyle ve dış güçlerin de desteğiyle, yapılacak iç oylamalar sonucu, Güneydoğu da bağımsızlığa erişecek ve böylece 2. Sevr'in gerçekleşecek." İşte bu iki fotoğrafı birleştirdiğinizde, T.Erdoğan'ın ve AKP olayının gerçek yüzü daha iyi sırıtmaktadır. 25 Eylül 2003 TRT 2 11.00 haberlerinde verildiği gibi, 27 İsrail pilotu, Hava kuvvetlerine dilekçe verip, Filistin mevzilerine yapılacak vahşi ve çağdışı saldırılara katılmayacaklarını, bu zulme alet olmaktansa istifalarını sunacaklarını" söylemelerine karşılık, AKP'nin ABD ve İsrail'in Iraktaki katliamlarına jandarmalık yapmaya can atmaları, "Layt (ılımlı) İslam'ın" anlamını ve amacını yansıtmaktadır. AB'ye kabul edilme hevesiyle, Millete danışılmadan, mecliste bile tartışılmadan, CHP ile birlikte kabul edilen, 7. uyum paketiyle MGK sekreterliğinin işlevsiz hale getirilmesi gibi, Orduyu etkisizleştirme girişimlerini... Ve yine Orduya lojistik destek sağlayan ve Ulusal Kriptoloji Enstitüsü gibi, gizli ve milli strateji ve projeler üreten birimleri bünyesinde barındıran TÜBİTAK'ı siyasallaştırma ve dolaylı olarak orduyu sıkıntıya sokma denemelerini hayra yormak imkansızdır! Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in dediği gibi: Adnan Menderes'de bazı merkezlerin yönlendirmesiyle bu tür girişimler başlatmış, ama bütün bunlar hüsranla sonuçlanmıştır. Bu hükümetin geleceğimizi ve milli güvenliğimizi ipotek altına sokan Kıbrıs ve Irak politikaları da umarız hedefine ulaşmadan gafil başlarına bela olacaktır.
http://www.millicozum.com/content/view/595/47/ |
|
ABDNİN DERİN DEVLETİNİN KÖKÜ KAZINACAK
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek: Tayyip Erdoğanın Emniyet Genel Müdürü Necati Altuntaşın PKK itirafçılarıyla ilişkileri hala karanlıktadır.
http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=498 |
|
R. T. Erdoğan 16 Temmuz 2000 tarihinde,
ABDye gitti. Amerikan Jewish Commitenin davetlisi olarak orada
bulunuyordu. Ayrıca burada JINSA (Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü)
yetkilileriyle de görüşmeler yaptı. Bu gezide kendisine KİPTAŞ
eski Genel Müdürü Erdoğan Bayraktar ve Münci İnci de yer
alıyordu. (Nasuhi GüngörYenişafak eski Ankara
Temsilcisi, Yenilikçi Hareket, 92)
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=4928 |
|
Bu adamı
kullanın ne demek? Erdoğanı kim kullanacak? Adnan BULUT
Türkiye AKP iktidarı döneminde ilkleri yaşıyor... Türkiye'nin
başbakanının başka bir ülke tarafından kullanılmasını
teklif etmek bile her yurtsever vatandaşın tüylerini diken
diken eder. Ama Tayyip Erdoğan'ın başdanışmanı
Cüneyt Zapsu Efendi, gidip Amerika'da " bu adamı kullanın"
diyebiliyor. Hem de 2 kez çıkıyor ağzından bu
kelime...
http://www.tuncayozkan.com/yazar.php?yazarlar_id=37 |
|
AKP içinde Türk Milletinin hiç milletvekili yok mu?
Türksolu Dergisi
Son günlerde yeniden alevlenen ve Başbakan ile Ana Muhalefet Liderini karşı karşıya getiren kimlik tartışmaları, Tanzimattan bu yana en büyük baş ağrılarımızdan biri olmaya devam ediyor. Tanzimat Fermanını incelerseniz, bütün yenilik denilen nesnelerin, azınlıkların kimliklerinin korunmasına yönelik olduğunu kolaylıkla görebilirsiniz. Yaygın olarak kullanılan anlamı ile kimlik, bir millete mensup olma şeklinde ifade edilebilir. Dini mensubiyet taşıyanlar için de kimlik terimi kullanılabilir. Yani bir insanın mensup olduğu etnik köken ile, dini köken için iki ayrı kimlik terimi kullanılmaktadır. Bir insan Türk ve Müslüman olduğu gibi, Türk ve Hıristiyan da olabilir. Yahut tam tersi etnik köken olarak bir Frank, hem Hıristiyan hem de Müslüman olabilir. Etnik kökene göre kişinin kimliğini söylemek bilimsel olarak kimlik tanımlamasında geçerli olmasına rağmen, her nedense bilhassa Batılılar, ister bilim adamı, ister aydın, ister sıradan bir insan olsun, Türkler için ısrarla dini kimliği kullanıyorlar. Türk demekten kaçınıyor ve Müslüman diyerek işin içinden çıkıyorlar. Halbuki Kürtler, Araplar, İranlılar, Malezyalılar da Müslüman; ama onlara etnik kökenlerine göre Kürt, Arap, İranlı, Malezyalı diyorlar, Müslüman demiyorlar. Ancak dini kimlikleri bahis mevzu olunca Müslüman diyorlar. Batılıların yazdığı bütün bilimsel kitaplara, tarih kitaplarına, romanlara, hikayelere şöyle bir göz gezdirirseniz, zannedersiniz ki, bu yarım kürede Türk diye bir millet yaşamamış, varsa yoksa Müslüman. Doğal olarak bu bir saptırma Bilinçli ve planlı olarak yapılan bu saptırma, Batılıların Türk kimliğini unutturmaya çalışmasından ve Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için uygulamaya koydukları planın bir parçasından başka bir şey değildir. Kimlik tartışmaları, Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde, bugünkü kadar günceldi. İmparatorluğu kurtarmak isteyen bazı bilim ve siyaset adamlarının, Tanzimatı yapanların Batılılardan aldıkları öneriler doğrultusunda ortaya attıkları üst kimlik, Osmanlı vatandaşlığı idi. Onların tezlerine göre, imparatorluğun sakinleri olan Rumu, Yahudisi, Ermenisi, Kürtü, Çerkezi, Gürcüsü, Boşnakı, Bulgarı, Sırpı, Arapı Osmanlı vatandaşı yapıp Osmanlı kimliğinde birleştirince, bütün sorunlar bitecek, ayrılıkçılıklar önlenecek, herkes kardeş kardeş yaşacaktı. Bu anlayışın Osmanlı Mebusan Meclisine taşınması ve orada konuşulması sırasında, bir Bulgar ama Osmanlı milletvekilinin Benim Osmanlılığım, ancak Osmanlı Bankasının Osmanlılığı kadardır demesi bile dikkate alınmayacak, Osmanlı kimliğinde ısrar, koca imparatorluğun yerle yeksan olmasından başka bir işe yaramayacaktı. Ha, bir de Bulgaristan, Arabistan, Yunanistan, Ermenistan gibi devletlerin ortaya çıkmasına yarayacaktı. O günlerin gazetelerine baktığınız zaman Osmanlıcılık yanında Türkçülük, Batıcılık ve İslamcılık söylemlerinin de bolca kullanıldığını görüyoruz. Batıcılar Osmanlıcılığı desteklerken, İslamcılar ve Türkçüler reddediyorlar ve bunun imparatorluğu paramparça edeceğini iddia ediyorlardı. Ve maalesef haklı çıktılar ve etnik bir kökeni dayanmayan, karmaşık etnik kökenlere dayanarak yaşamayı düşünen devlet yıkılıp gitti. O devletin enkazı arasından, bir ulusal kurtuluş savaşı vererek yepyeni bir devlet yaratan Atatürk ve arkadaşları, Osmanlı üst kimliği altında, Hıristiyan ve Müslüman azınlıkların, Osmanlı Devletinin çöküşünde oynadıkları rolleri gözleri ile gördüklerinden, hainlik ve ihanetleri bizzat yaşadıklarından, yeni kurdukları devletin milli bir devlet olması ve etnik bir kökene dayanması esasını getirdiler. Bu yüzden Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir. Türkiye Cumhuriyeti bu halkın eseridir. demiş ve Türk üst kimliğini açık bir şekilde işaret etmişti. Yani, etnik kimliği ne olursa olsun, Türkiyede yaşayan herkesi devlet, Türk vatandaşı olarak görüyor ve hiçbir ayırım yapmıyordu. Etnik kökeni ne olursa olsun, herkes Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlarına sunduğu bütün haklardan en geniş şekilde yararlanma hakkına sahipti ve bu hakları istediği biçimde kullanabilirdi. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyetinin başbakanları, bakanları, üst bürokratları içinden etnik kökeni başka olan yüzlerce, binlerce insan çıktı. Bugün başbakanımız Gürcü asıllıyım demiyor mu? Ona kim, git Gürcistanda başbakanlık yap diyor? Kaç tane Kürt asıllı, Gürcü, Arnavut, Boşnak, Çerkez asıllı milletvekili ve bakan var. Eğer nüfus oranına vurursanız, Türklerin azınlıkta kaldığını görürsünüz. Öyle ise bugün, bu üst kimlik, alt kimlik tartışmalarının sebebi nedir? Neden bu tartışmalar inatla sürdürülmektedir? Bugünkü tartışmaların Osmanlının son günlerindeki tartışmalardan mahiyet olarak hiçbir farkı yoktur. Bugün, o gün olduğu gibi, Batılıların önerileri ile Osmanlı üst kimliği yerine Türkiyelilik üst kimliği gündeme getirilmiştir. Türk Milletine dayanan devletin, Türkiyelilere dayanması istenmektedir. Osmanlı üst kimliğinin neler getirdiği orta yerde dururken, dayatılmak istenen Türkiyeli kimliğinin neler getireceği Türkler tarafından çok iyi değerlendirilmeli ve düşünülmelidir. Bu sözle, bir millete mensup olmanın getirdiği mensubiyet şuurumuzun yok edilmek istendiği fark edilmelidir. Milleti için fedakarlık yapma isteği ve duygusunun yok edilmeye çalışıldığı anlaşılmalıdır. Bu duygularımız törpülendiği zaman, yani millet olma şuurunu kaybettiğimiz zaman, güdülecek bir sürüden farkımızın kalmayacağının iyi bilinmesi gerekir. Getirilmek istenen kimlik, sadece bir sözden ibaret değildir. Onun gelmesi ile birlikte götüreceği milli, manevi ve kültürel değerlerimizin, bizi biz yapan değerler manzumesi olduğunun şuuru içinde hareket edemezsek, millet olarak yaşama hakkımızı kaybedeceğimizi bilmek durumundayız. Yani, bu tartışma, Türk Milletinin tarih sahnesinden silinmesi için düzenlenen planın çok küçük bir parçasıdır. Ama unutmayalım ki, küçük şeyler, yıllar içinde büyür ve karşısı alınamaz bir durum olarak karşımıza çıkar. Sinekte küçüktür ama mide bulandırır. Bir kere, Türkiyeli sözü bir kimlik ifade etmez. Sadece yaşanılan yerin belirtilmesini sağlar. Mesela; kendisi Türk olduğu halde, Almanyada çalışan bir işçiye halkımız Almanyalı diyor. Bunu derken, asla ve kata, onun Alman olduğunu söylemiyor, sadece onun Almanyada oturduğunu ve orada yaşadığını anlatıyor. Acaba, şimdi merak ediyorum; Türkiyede yaşayan bir Kürte ya da bir Ermeniye, nerelisin diye sorsak ne cevap alacağız? Herhalde Türkiyeliyim diyecek. Şimdi, onun bu cevabı, onun etnik kökenini belirtecek mi? Hayır belirtmeyecek. Peki o zaman bu cevap, yani Türkiyeli sözü, nasıl üst kimlik olacak? Üst kimlik-alt kimlik tartışmaları ABnin ana gündem maddelerinden birini oluşturmaktadır. AB, resmi olarak bu tartışmayı 6 Ekim İlerleme Raporuna alarak gündemine aldı. Hemen arkasından, Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu adına yapılan bir açıklama ile Türkiyenin gündemine taşındı. Başbakanlık İnsan hakları kurulu yetmiş iki kişiden oluştuğu halde, yirmi dört kişi ile karar alarak raporu açıklamaya kalkışınca, rapora itirazını bildiren, fakat dinletemeyen Türk Kamu-Sen Genel Sekreteri, raporu okuyan kişinin elinden alarak yırttı. Sonuna kadar arkasında olduğumuz bu medeni cesaret ve hatta vatan ve millet sevgisi, bazı satılmış kalemler vasıtasıyla barbarlık olarak gösterilmeye çalışıldı. Şimdi o malum raporun bazı maddelerine göz atalım, neler istendiğini ve bu tartışmaların bugünlerde neden tekrar gündeme getirildiğini tespit etmeye çalışalım: Anayasamızdaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir ifadesi değiştirilmelidir. Çünkü, bu madde insan haklarını kısıtlayan kaynaktır. Kemalist model, Atatürkün muasır medeniyet tezi 1923lerde kalmıştır. Bu modelden vazgeçilmeli ve anayasa değişikliği yapılmalıdır. Türk üst kimliği yerine, Türkiyeli üst kimliği kullanılmalıdır. Türk kimliği, Kürt kimliği, Çerkez kimliği, Boşnak kimliği gibi alt kimlik haline getirilmelidir Bu satırları taşıyan rapor yayınlanınca kıyamet koptu. Oluşan büyük tepki ve öfke karşısında, Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül Bizim bu kuruldan böyle bir rapor hazırlamaları yönünde isteğimiz olmamıştır, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Bizim böyle bir talebimiz yoktu. Açıklanması etik açıdan yanlış olmuştur. Önce bize gelmeliydi dediler. CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ ise Türk Ulusunun üst kimliğini reddeden Türkiyelilik kavramını öne çıkarmak suretiyle, Türkiye üniter bir devletten federal bir yapıya sürüklenmek isteniyor dedi. Başbakanın ve Başbakan Yardımcısının sözlerine bakarsak raporun içeriği hakkında tek bir söz bile etmediklerini görürüz. Onlar sadece raporun açıklanış usulünden dolayı eleştiride bulunmuşlar. Şükrü Elekdağ ise, o hususa hiç dokunmamış, içeriğin önemi üzerinde, yani raporun getirmek istediği üzerinde durmuş. Bu eleştirilerden ikisi şekle, biri ise muhtevaya, yani ana temaya yöneliktir. Bu şu demektir: Başbakan ve Başbakan Yardımcısının, raporun muhtevasına bir itirazları yoktur, raporda geçen ifadeleri aynen kabul etmektedirler; Elekdağ ise raporun muhtevasına itiraz etmektedir ve sonuçta neler olabileceğinin uyarısını yapmaktadır. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül, raporu hazırlayanlar ile aynı görüştedirler. Fakat, birden ortaya çıkan toplumsal tepkiden çekindikleri için, raporu şeklen eleştirmeyi ihmal etmediler, zamanı gelince tekrar gündeme getirmek üzere, raporun içeriğini buzdolabına koydular. Şükrü Elekdağ ise, raporu hazırlayanlar ile aynı görüşte olmadığı için raporu içerik bakımından eleştirmekten çekinmedi. Başbakan, buzdolabına koyduğu raporu, zamanı geldiği için bu günlerde buzdolabından çıkardı ve yeniden gündeme taşıdı. O günlerde, raporu hazırlayanların söylediklerini, bugün meydanlara çıkarak söylemeye başladı. (Diyarbakır ve Şemdinli konuşmaları) Neden o gün bunları söylemedi de, bugün söylüyor? Yukarıda da söylediğimiz gibi, o günlerde toplumsal tepki oldukça yüksekti. Bu yüzden geri adım attı. Peki bugün neden bunları söylüyor? Başta da belirttiğimiz gibi bunlar, ABnin gündem maddeleri, AB ile müzakerelerin tam olarak başlayabilmesi için yapılması gereken ev ödevlerinden biri. Ortamı belki uygun görüyor ve gündeme taşıyarak milleti yeni kimliğine alıştırmaya çalışıyor. Başbakan bir etnik azınlık mensubu, bunu kendisi söylüyor. Bu yüzden, onun Türk üst kimliğinden rahatsız olması doğal. Benim anlamadığım, AKP içinde Türk Milletinin hiç milletvekili yok mu? Eğer varsa, Başbakan nasıl Gürcü olduğunu ve bu yüzden Türk üst kimliğinden rahatsızlık duyduğunu ve bunun yerine Türkiyeli kimliğini getirmek istediğini söylüyorsa, bu Türk milletvekilleri bu yapılmak istenenden bir Türk olarak hiç rahatsızlık duymuyorlar mı? Yoksa onlar da içimizdeki İrlandalılar mı? Dünya üzerinde, bu tartışmayı yapan başka bir millet olduğunu hiç zannetmiyorum. Fransaya bir bakın: Franklar, Keltler, Korsikalılar, Brötonlar vb. halklar var. Fakat üst kimlik Fransız, yani devleti kuran Franklar. Orada, böyle bir tartışmaya yasalar izin vermiyor. Herkes Fransız, hiç kimse, ben Fransalıyım demiyor, Fransızım diyor. Peki bu Fransada böyle de, Almanyada, İspanyada, İtalyada farklı mı? Hayır, aynen Fransadaki gibi... Peki o zaman, bunu bize neden dayatıyorlar? Bu sorunun cevabını da lütfen siz bulun artık. Ha, bir de bizdeki gibi bir başbakanın başka bir ülkede olup olmadığını da bir zahmet araştırıverin. Bakalım ne bulacaksınız?
http://www.turksolu.org/98/adiguzel98.htm |
|
Kürt sorunu yok, Kürt istilası var!
Gökçe Fırat
Terörle mücadeleyi yasalar değil ABD kısıtlıyor
Ordu ve Hükümet kanadından Kürt meselesi üzerine açıklamalar gelmeye devam ediyor. Genel Kurmay İkinci Başkanının sınır ötesi açıklamasından sonra bu defa da Genel Kurmay Başkanından Yetkilerimiz kısıtlı. Bu kısıtlı yetkilere karşın terörle mücadele ediyoruz açıklaması geldi. Ordu kanadının terörle mücadeleye vurgu yapan açıklamalarına karşın Hükümet sorunu bir terör ve terörle mücadele sorunu olarak değil, demokratikleşme sorunu olarak gördüğünü, hatta milli bir mesele olarak gördüğünü bizzat Başbakanın ağzından açıkladı. Öncelikle Ordu kanadının görüşleri üzerinde biraz durmakta fayda var. Genel Kurmay, mevcut yasaların kendilerinin terörle mücadelesini kısıtladığından bahsediyor. Hükümet ise askerin terörle mücadele etmesi için herhangi bir kısıtlama olmadığı cevabını veriyor. Terörle mücadele hukuki bir mesele değildir. Çünkü ortada terör varsa, hukuk dışı bir olguyla karşı karşıyayız demektir. Böyle bir durumda, yapılacak iki şey vardır, birincisi hukuk dışına çıkan terör güçlerini yakalamak ve hukuka teslim etmek. İkinci yol ise hukuk dışına çıkan terör güçlerini, silah yolu ile engellemek, yani askeri yol. Ordu, terörle mücadelede silahı kullanır. Onun görevi, devlete silah çeken teröristi etkisiz hale getirmek, silah bırakmaya zorlamak, yakalamak, en son seçenek olarak da yok etmektir. Ordunun şikayeti eğer mevcut yasalarla teröristlere, onların destekçi ve yandaşlarına caydırıcı bir veza verilemediği ise bunda elbette haklıdır. Bir terör örgütünün, örgüt üyelerinin ve yandaşlarının serbestçe hareket etme hakkına sahip oldukları bir ülke durumundadır Türkiye. Ama bunun böyle olması, Ordunun terörle mücadele etmesinin kısıtlanması değildir. Siz teröristi yakalarsanız ve onu hukuk bırakırsa yapmanız gereken teröristleri yakalamaya devam etmektir. Zaten serbest bırakılıyorlar diye bir bahane olamaz. Burada Ordunun, terörle mücadelede en büyük kısıtlayıcı gücü açıklamadığını belirtmeliyiz. Bugün Türk Ordusu terörle yeterli şekilde mücadele edememektedir çünkü Ordunun terörle mücadelesi ABD tarafından kısıtlanmaktadır. Türk Ordusu, arkasında ABDnin bulunduğunu bildiği teröristlerle mücadele edememektedir. Çünkü böyle bir mücadelenin sonunda ABD ile savaşma riski bulunmaktadır. Ancak gerçek bu olduğu halde Ordu, terörün arkasındaki esas güç olan ABDnin askeri gücünü ortaya koyacağına, tam tersi kaçamak bir yol tutmakta ve AB Uyum Yasalarını hedef almaktadır. Ordu burada açıkça hedef saptırmaktadır. Bunun siyasi izdüşümü ise, AB karşıtı ABDciliktir.
ABD uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele aldı PKKnın son dönem artan silahlı eylemliliğinin arkasındaki gücü Ordu doğru bir şekilde tespit edebilmiş midir? Ya da bunu açıklayacak cesarete sahip midir acaba? PKK eylemliliğini, Türkiyenin AB sürecini baltalamakla açıklayan teoriler, özellikle iktidar içindeki Kürtçüler tarafından ve bir kısım medya tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. PKKnın silahlı eylemleri, AB Uyum Yasalarını hedef konumuna getirecektir. Çünkü gerçeken de mevcut yasal düzenlemeler terörü cezasız bırakmakta, hatta devlete karşı terörü korumaktadır. Bu nedenle PKK eylemleri, nesnel bir şekilde, toplum içinde ABye ve AB Yasalarına tepkiyi yükseltecektir. Bu işin doğasıdır. Bu eylemlere girişen PKK da elbette bunun bilincindedir. Ancak PKKnın eylemleri, Türkiyenin AB sürecinde tam olarak nereye düşmektedir? PKKnın son silahlı kampanyası dikkat edilirse ABDnin tüm Orta Doğuda PKKya yüklediği yeni misyonla doğrudan alakalıdır. PKKyı uluslararası operasyonel güç olarak değerlendiren ABD, bu gücü Türkiye, İran ve Suriyenin üzerine salmıştır. Artan PKK terörünün nedeni, ABDnin uluslararası Kürt meselesinde dümeni ele almış olmasıdır. Kuzey Irak merkezinde denetimi ele alan ABD, bölge ülkelerine ve elbette Kürt meselesinde söz sahibi olmak isteyen rakibi ABye karşı önemli bir avantaj elde etmiştir. Bu avantajı değerlendirerek, uluslararası Kürt hareketinin ikinci ayağı olan PKKyı da tümüyle ele geçirmiştir. PKKnın ABD tarafından tümden ele geçirilmesi, uluslararası Kürtçülüğün hamiliğinin Avrupanan ABDye geçmesi demektir. Bu bakımdan ABD, çok önemli bir uluslararası mevzi kazanmış bulunmaktadır. PKK saldırıları neyi hedefliyor? Böyle bir mevzide başlayan PKK saldırıları, doğrudan ABDnin lehine bir süreci tetiklemektedir. Şöyle ki: 1- PKK saldırganlığı Türkiyede ABci çevreleri tecrit etmektedir. Böylece ABD, ABye karşı güçlenmektedir. Türkiyenin AB üyelik görüşmelerinde sıkışacağını gören ABD, PKKyı Türkiyeye saldırtarak Türkiyeyi ABdern kopartmakta ve kendine bağlamaktadır. Bu noktada Kıbrıstaki gelişmelerle Kürt meselesindeki gelişmeler birbirini doğrulamaktadır. ABDnin Kürt meselesinde inisayatifi ele almasına Fransa, Rumların hamiliğine soyunarak ve Türkiyeyi köşeye sıkıştırmaya çalışarak cevap vermektedir. Ancak bu silah da geri tepmekte, Türkiyede AB karşıtlığını arttırmakta, Türkiyeyi daha çok ABDye itmektedir. 2- PKK saldırıları Türk hükümetini bir çıkmaza sokmaktadır. Terör, bir hükümet için olabilecek en önemli sorundur. Terörle mücadelede yetersiz kalan hütkümet ayakta kalamaz. Bunu gören Hükümet, ister istemez ABD taleplerine boyun eğmek zorunda kalacaktır. Terörün bitmesi karşılığında teröre ve arkasındaki ABDye belli bazı tavizlerin verilmesi gerektiği düşüncesi güç kazanacaktır. Nitekim öyle de olmaktadır. 3- PKK saldırıları sadece Hükümeti değil aynı zamanda Orduyu da yıpratmaktadır. Teröre karşı eli kolu bağlı bir asker görüntüsü Ordunun prestijini düşürmektedir. Ancak Ordu üzerindeki asıl etkisi prestij kaybından ziyade askeri bir tehdittir. ABD, PKKyı saldırtarak Türk Ordusuna bir savaş durumunda ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Teröre karşı mücadelede bile yetirsiz kalan bir ordunun ABDye karşı savaşı göze alması elbette beklenemez. 4- Son olarak PKK saldırıları Amerikancı bir darbenin ön koşullarını sağlamaktadır. Artan terör, ister istemez sivil idareden askeri bir idareye geçişi zorlar. Dünyanın her yerinde yoğun şiddet olan ülkelerde askeri önlemler çoğalır. Türkiyede artan terörün askeri önlemleri arttıracağı beklenmelidir. Ama sadece önlemler değil aynı zamanda askerin siyasal varlığı da artacaktır. Bu ise, ABDnin tam da 12 Eylül stratejisidir. Terörü önce tetiklemek, sonra ise onu dizginleyecek bir komuta kademesine olur vermek! Artan terör kampanyasının böyle bir sonucu da beklenmelidir. Türkiyeyi Apo ve PKKya muhtaç etme operasyonu Türkiyeye böylesi bir stratejik saldırı başlatan ABD aynı zamanda kendi denetimindeki medyayı da manipülasyon için devreye sokmaktadır. 1- Amerikancı Akşam gazetesi, artan saldırıların Türkiyeyi sınır ötesine çekmeye çabaladığını, bu tuzağa düşülmemesi gerektiğini yaymaktadır. 2- Amerikancı Yeni Çağ gazetesi, artan ladırıların Türkiyeye Kerkükü unutturmak için başlatıldığını yaymaktadır. 3- Amerikancı Aydınlık dergisi ve Amerikancı Başyazarı Perinçek artan terörün Türkiyeyi Barzani ile ittifaka zorlamak için yapıldığını yaymaktadır. Enteresandır bu üç Amerikancı yayın organı da, terörün arkasında ABDnin olduğunu söylemekte ama ısrarla Türkiyenin Apo ile ve PKK ile mücadele etmesinin yanlış olacağını iddia etmektedir. Hatta hedef saptırma olduğunu söylemektedir. Oysa asıl hedef saptırma, PKKyı ve elebaşısı Apoyu aklayan, olumlayan, destekleyen bu teorilerdir. Böylece Türkiye tek bir şeye zorlanmakatadır. Sınır ötesinde, Kerkükte, Kuzey Irakta başını belaya sokmak istemeyen Türkiye, kendi Kürdü ile, yani PKK ve Apo ile barışmalıdır. Ne de olsa Apo, yine de olabilecek en iyi Kürttür! Bu teorileri, mevcut AB karşıtlığı, PKK içindeki ABci bölünme haberleri ile birlikte ele aldığımızda oyun daha net ortaya çıkar. Amerikancı medya, Türkiyeyi Apoya gül vermeye zorlamaktadır. Bu kampanyada kullanılan Amerikancılardan Perinçekin zaten Apoya gül vermişliği vardır. Yani ABD doğru insanı kullanmaktadır! Tayyip Erdoğanın Diyarbakırdan verdiği mesaj Bu noktada Tayyip Erdoğanın Diyarbakır gezisi devreye girmektedir. ABDnin tehdidini gören Tayyip, Kürt meselesinde isteneni yapmaktadır. Şimdilik PKK ve elebaşısı ile görüşemeyen Tayyip, PKK destekçisi aydıncıkları makamında toplayıp onlarla barış sözleşmesi yapmaktadır. Bu sözleşme gereğince Diyarbakıra gitmekte ve orada da aynı barış çağrısını yinelemektedir. Tayyip Erdoğanın böyle hareket etmesi bizleri hiç şaşırtmadı. Tam da yapması gereken hamleyi yaptı. 1- Kürt sorununu kabul etti. Bilindiği gibi PKK terör örgütünün temel çıkış noktası Türkiyede bir Kürt sorunu olduğu ve bu sorunun demokrasi içinde çözülmesi gerektiğidir. Başbakan tam da bunları ifade ederek PKK ile aynı çizgide olduğunu belirtti. Ancak bu işte Tayyipten önce, Perinçek ve Demirelin katkıları unutulmamalı. Bilindiği gibi Perinçek dergisi aracılığı ile Kürt sorununu kabul ettirmek için onca çabalamış ve Demirel de Kürt realitesini tanıdığını açıklamıştı. Bu üç Amerikancının, Tayyip, Perinçek ve Demirelin Lozanda buluşması gayet manalıdır. ABD, has adamlarını ABye karşı mevziye sürmektedir. 2- Tayyip Erdoğan Kürt sorununu tanımakla kalmamış bunu İrlanda meselesine benzetmiştir. Bilindiği gibi İrlanda yüzyıllardır İngilterenin sömürgesidir. Türk olmasa bile Türkiyenin Başbakanının kendi ülkesi için bula bula bu örneği bulması anlamlıdır. Aynı Başbakanın yarın bir Pontus meselesinden bahsetmesi ve bu sorunun demokratik yoldan çözümünü savunması herhalde hiç bir Rumu şaşırtmayacaktır! 3- Tayyip Erdoğanın Diyarbakırı seçmesi de gayet anlamlıdır. Geçtiğimiz ay gerekirse sınır ötesine geçeriz efelenmesinin arkasından gelen bu gezi, Başbakanın sınır ötesinden kastının Diyarbakır olduğunu ister istemez düşündürtmektedir!.. PKKya ve ABDye mesaj Görüldüğü gibi Türkiye her halükarda Kürt sorunu adı altında PKKyı tanımaya ve onunla barışmaya zorlanmaktadır. Böyle bir zorlanma karşısında neler yapılması gerektiğine gelince... Öncelikle silahlı eylemlerin en sert şekilde karşılanması gerekmektedir. Ordunun herhangi bir yasal yetkiye ihtiyacı yoktur. Bunu göstermesi için Ordunun ABDye savaşırım mesajını iletmesi gerekmektedir. PKK son dönemde özellikle mayın saldırıları düzenlemektedir. Mayın saldırısı, yüksek teknoloji kullanılan bir saldırı türüdür. Doğrudan ordu gücü göstermektir. ABD, PKKya NATO mayınlarını vermekte, Türkiyenin mayın tarama araçlarını etkisiz kılacak teknolojik desteği sağlamakta ve Türk devletini açıkça tehdit etmektedir. Türkiye bu saldırıya karşı öncelikle yurt içinde geniş çaplı bir operasyon başlatmalıdır. Bir kaç yüz PKK teröristinin leşini yere sermeden ABDye mesaj verilemez. PKK saldırılarının kesilmesi için İmralı umursanmalıdır. Terörün elebaşısı İmralıdadır. İmralıdaki elebaşını tam tecride almak, dışarıyla tüm bağını kesmek, ABDye ikinci mesaj olaccaktır. Kürt istilasının nüfus kayıtları Ancak bu tür askeri önlemlerle bu mesele çözümlenemez. Öncelkle Türk milletinin Kürt meselesi konusunda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye Başbakanının tersine biz Türkler Türkiyede bir Kürt meselesi değil bir Kürt istilası olduğunu düşünüyoruz. Yaşadığımız en önemli sorun budur. PKK terör eylemlerini 15 Ağustos 1984te başlatmıştı. Terör örgütünün arkasında emperyalist bir güç bulunmakla birlikte terörün sonuç alınacağı toplumsal dokunun yaratılması da önemli bir meseleydi. Yani bölücülüğün sosyal, siyasal ve herşeyden önce de demografik zemininin yaratılması gerekiyordu. Bu amaçla Özal iktidarı ile birlikte Türklere yönelik doğum kontrol kampanyası başlatılırken Kürtlerin nüfusunun arttırılması için özel çaba harcandı. 2005 yılı nüfus istatistikleri bugün karşı karşıya olduğumuz tehlikenin boyutlarını ortaya çok acı bir şekilde koymaktadır. 1- PKKnın aktifleştiği 1990dan 2005e geçen on beş yılda Türkiye nüfusu toplam %24 artmıştır. Ancak bu nüfus artışının üstünde kalan bir bölge bulunmaktadır: Güneydoğu. Güneydoğu nüfusu son onbeş yılda %40 artmıştır. Güneydoğudaki bu artışla birlikte Türk bölgelerdeki nüfus azalması da dikkat çekicidir. Karadeniz, İçanadolu ve Doğu Anadolunun Türk nüfusu artış göstermemiştir. 2- PKK, sadece Güneydoğuda Kürt nüfusu arttırmakla kalmamıştır. Aynı zamanda Güneydoğudan Batı illerine doğru istila halinde bir Kürt göçü yapılmıştır. Kürt istilası iki ana hattan ilerlemiştir. Birinci hat Antepten Muğlaya hatta Kuşadasına kadar giden sahil şerididir. Bu hatta kalan tüm iller Kürt akınına uğramıştır. Nüfus yapısı tümüyle değişmiş kentler Kürtleştirilmiştir. Bu hat, kıyı şeridi olarak, uluslarası ticaret, turizm ve tarım alanında Türkiyenin en önemli bölgesidir. Şu anda buraya yerleşen Kürt istilacıların eline geçen bölge PKKnın ekonomik gücünün önemli kaynağıdır. İkinci hat doğrudan büyük şehirlere, sanayi merkezlerinedir. İstanbul, Ankara, İzmir, hatta Bursa ve Kocaeli gibi şehirler büyük oranda Kürtleştirilmiştir. Bu iki hatta başarıya ulaşan Kürt istilacılığı şu anda iki yeni hat daha açmış bulunmaktadır. 1- Sivas-Tunceli hattından Doğu Anadolu, İçanodolu ve Karadenize çıkma. Nitekim Erzincan, Sivas, Tokat, Ordu, Samsun şu an bu yeni hattın hedefi durumundadır. Bu yoldan PKK Karadenize açılacaktır. 2- Çanakkale, Tekirdağ, Kırklareli hattından İstanbulu Trakyadan kuşatmak. PKKnın uzun yıllardır süren Trakyaya yerleşme çabası özellikle Trakyanın sanayi bölgesinde gerçekleşmiştir. Böyle bir istila hareketi kaçınılmaz bir şekilde Türkiye yöneticilerini olmasa bile Türkleri rahatsız etmekte ve uyandırmaktadır. Yıllardır topraklarını, mahallelerini, evlerini bu istilacılara açan Türkler yavaş yavaş bu komşuların hiç de iyiniyetli olmadığını görmekte ve gördüğü yerlerde de tepkisini oltaya koymaktadır. Son aylarda, Gönende, Çerkezköyde, Bursada, İstanbulda yaşanan gerginlikler bu durumun habercisidir. Böyle bir olasılık tüm Amerikancıları ürkütmektedir. Hükümet provokasyon önlemleri alırken, diğer taraftan Amerikancı medya devreye girmekte ve Türk-Kürt kardeşliği mavalı okumaktadır. Lozanda Tayyip Erdoğanın himayesinde konuşan Perinçek o nedenle biz Kurtuluş Savaşını Türklerle Kürtler birlikte verdik demektedir. Böylelerine hadi ordan diyoruz. Kurtuluş Savaşında 33 bir şehit verdik, bunun ancak 700 tanesi Kürttü: Yani %2!
http://www.turksolu.org/88/basyazi88.htm |
|
Hükümetin Soy Ağacı
Cagan TURKER
Aşağıda okuyacağınız her paragrafta geçen
isimler su an Türkiye ve Türk Milleti adına karar alan insanlardır.
Manisa doğumlu, Manisa milletvekili olduğu için ve Türkçe'yi
de güzel kullanmasından ötürü halk tarafından Manisalı
bir Türk olduğu sanılmaktadır. Halbuki Bülent Arınç'ın
kökeni Tunceli'ye dayanmaktadır.Yıllar önce Manisa'ya göç
etmiş bir Kürt ailesinin torunudur.
Kayseri doğumlu ve Kayseri milletvekili olan Abdullah Gül, baba
tarafından çok eskiden Kayseri'ye yerleşen Siirt kökenli bir
ailenin oğludur. Baba tarafından Arap ana tarafından
sonradan Müslüman olmuş Ermeni kökenlidir.
Diyarbakır doğumlu olan Abdülkadir Aksu Kürt'tür. Göreve
geldiğinden sonra Emniyet teşkilatındaki Fetullahçı
Kürt kadrolaşma inanılmaz artmıştır. Yurtsever
Türkler (Necip Hablemitoglu, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu) hep onun döneminde
katledildi. Emniyette Kürtçü ve Doğu'cu kadrolaşmayı
sağladı. İstanbul'daki Kürt kökenli PKK'ya yardim sağlayan
mafyayı temizleyen polisleri açığa aldı veya pasif
görevlere surdu. Van'lı olan Hüseyin Çelik Kürt-Arap melezidir. Kürtçe
şarkılarla eğitim -öğretim sezonu açılışı
yapılması ilk kez Hüseyin Çelik'in bakanlığı
döneminde görülmüştür. Türkiye sadece Türklere mi ait iddiasını
ortaya attı. Hükümette en kilit kişi olarak gösterilen Başbakan Yardımcısı
DengirFırat 1925 yılında idam edilen Kürt isyancı
Şeyh Sait'in torunudur.Mersin milletvekili olan Fırat,
Mersin'deki Kürt nüfus hareketini yönlendiren kişilerin başındadır.
Dengir Fırat, 2 Ağustos 2002 Cuma günü Meclis'te, sinir
oynatan ses tonuyla, Abdullah Öcalan'ı kast ederek "Asamadınız!
Asamazsınız! Asamayacaksınız!" diye bağırmıştır. Kürt kökenli olan Zeki Ergezen, bir de ayrıca Nakşibendi
tarikatının Tillo koluna mensuptur. 1. Danışman MÜCAHİT ASLAN 1994 yılında PKK'ya maddi yardim yaptığı için
öldürülen Kürt işadamının yeğeni bugün Tayyip
Erdoğan'ın danışmanı. 10 Aralık
2002tarihinde, Beyaz Saray'da ABD Başkanı Bush ile o dönem Başbakan
olmayıp AKP Genel Başkanı olan R.T Erdoğan'ın
yaptığı Bu danışman Güneydoğu'nun en büyük Kürt aşiretinin
üyesi. Dedesi ilk Kürtçe tiyatro eseri yazan bir edebiyatçı.Ehl-i
Sünnet dergisinin sahibi. Türkçe-Kürtçe yayınlanan
"Jin" dergisinin önde gelen isimlerinden. Danışmanın
halası, faili meçhul bir cinayete kurban giden Kürt hareketinin
önde gelen isimlerinden Musa Anter' in esi.Danışmanın
eniştesi Musa Anter öldürüldüğünde Abdullah Öcalan başsağlığı
mesajı yayınlamıştı. Öldürülen Musa Anter'
in bir yeğeni milletvekili deyine faili meçhul bir cinayete kurban
gitmişti. Babası Güneydoğu'da bir şehrin Belediye Başkanıydı. O ise Beyaz Saray'ın yeminli müşaviriydi. Arap kökenli. Nerden nereye... ABD vatandaşı olduğu biliniyor. Ama simdi o hem danışman hem milletvekili. Barzani 2 sene önce Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kendisine bağlı
75 milletvekili olduğunu açıklamıştı. Kimse bu
milletvekilleri kimlerdir,diye araştırmadı. Kaynadı
gitti bu açıklama. Arap Kökenli, Dışişleri bakanlığında Kıbrıs
masası başkanıydı simdi Türkiye'nin Birleşmiş
Milletler Temsilcisi, Denktaş'ın tasfiye edilmesi
operasyonunun bas aktörü, 12 Eylül Kenan Evren Diktatörlüğü döneminde
sağcı veya solcu idam edilen gençleri Güvenlik Konseyine
sunan kişi. Dışişleri bakanlığı eski müsteşarı, Dışişleri içinde AKP ye en yakın isim, Kürt kökenli, Dışişlerindeki Kürtçü kadrolaşmanın planlamacılarından, Talabani ve Barzani'nin aşiret lideri olduğu dönemlerde onlara Dışişleri bakanlığı makam aracı tahsis eden kişi. PKK'ya yakın olmasa da modern Kürt Milliyetçiliğini destekliyor. Cüneyt Zapsu ve Dengir Fırat'a en yakın isimlerden
http://www.kuvvaimilliye.net/news_detail.php?id=6714 |
|
Yeni petrol
yasası: Türksolu Dergisi
A. Mete Türkmen
Sonunda kapitalist düzenin petrol ayağı da Türkiyeye sağlam bir adım attı. Uluslararası sermaye ve petrol devlerinin Türkiyenin petrol kaynaklarına el koyma hareketi, hiçbir işgale gerek kalmadan ve kimsenin burnu kanamadan işbirlikçileri AKP Hükümetinin desteği ve milletvekillerinin oyları ile 17.Ocak.2007 de Meclisten onay gördü. Yeni yasa, 6326 sayılı ve 1954 tarihli Petrol Kanununda ne değişiklikler yaptığına sırası ile bakalım: 1- 1954 tarihinde çıkartılan kanunun 2. Maddesi 1973 yılında değiştirilerek Petrol kaynaklarının milli menfaatlere uygun olarak... aranması olarak değiştirilmişti. Yeni çıkan yasada ise bu bölümtamamen çıkartıldı. Böylece kamuyararı gözetilerek yapılan tümaramaların yerini yabancı petroldevleri ve taşeronlarının yapacağıözel şirketler yararına aramalarınönü açılmış oldu. Hatta burada biradım daha atılarak özel şirketlerinpetrol aramak için izinbaşvurusunda aranan arama talebinin milli menfaatlere uygun olması kıstası da yasadan çıkartıldı. Böylece petrol devleri istedikleri yerlerde kendi menfaatleri doğrultusunda petrol ve doğalgaz araması yapabilecekler. 2- Eski petrol kanununun 13.Maddesi petrol ve doğalgazın bir bölümünün ülke ihtiyacının karşılanmasında kullanılacaktır hükmünü getirmektedir. Ancak yeni yasa bu kuralı da kaldırmıştır. Böylece Türk topraklarından çıkan petrol ve doğalgazın Türkiyede değerlendirilmesi uluslararası petrol devlerinin inisiyatifine bırakılmıştır. Zira ülkemizde çıkarılacak petrol ve doğalgazm bir damlası elimize geçmeden ihraç edilebilecek Artık alınacak petrolün miktarından fiyatına tüm konularda kaderimiz uluslar arası güçlerin eline geçmiş olacak. 3- Eski Petrol Kanununun 53. maddesi, petrol arama sahasının 50,000 hektardan fazla olamayacağını, bu büyüklükte bir alan için de sekiz arama ruhsatının verilmesini hükme bağlamaktaydı. Bu hükmün tek istisnası ise Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO)na verilecek izinlerin daha az tutulmasıydı. Yeni yasa, petrol arama sahasını karada 100.000 hektara çıkarmıştır. Ayrıca bu büyüklükte bir alan için verilen izin sekizden bire indirilmiş ve TPAO, Türkiye için istisnai konumundan çıkarılmıştır. 4- TPAO sadece yukarıdaki madde ile pasifize edilmemiştir. Eski Petrol Kanununun 64.maddesi Petrol İşleri Genel Müdürlüğüne yeni petrol sahalarını açık arttırmaya çıkarmadan önce TPAOya bu sahaları işletmek isteyip istemediğini sorma ve talep etmesi halinde de o sahaları TPAOya tahsis etme zorunluluğu getirmişti. Ancak yeni yasa genel müdürlüğün bu yükümlülüğünü de kaldırmaktadır. Kısaca, TPAOnun Türkiye için hiçbir istisnai özelliği kalmamıştır. Bu yasadan sonra AKPnin TPAOyu özelleştirilecek kurumlar listesinde ön sıralara koyarsa hiç şaşırmamak gerek. Zira 4,5 yıldır şu taktik birçok kamu kuruluşuna uygulanmıştır: önce içini boşalt veya işlevsiz kıl, sonra da özelleştir. 5- Eski Petrol Kanununun 65. maddesi, petrol kuyularının işletme ruhsatlarını 20 yıl ile sınırlandırıp, ruhsatlara 10 yılı geçmemek üzere iki defa uzatma hakkı vermektedir. Yeni yasa ise ruhsatları 30 yıl, uzatma hakkını da iki kez 10 ar yıl olarak belirlemektedir. 2040 yılında dünyada petrol kalmayacak savlarının tartışıldığı bir dönemde hangi ülke 50 yıl işletme ruhsatı verir. Bu değişiklik petrolün Türkiyedeki ömrünü kısaltır, dünyadaki ömrünü uzatır. 6- Eski Petrol Kanununun 78. maddesi, üretilen petrol ve doğalgazın yüzde 12,5 kısmının Devlet Hissesi olarak alınacağını yasalaştırmıştır. Yeni yasa ise bu oranı yüzde 12ye indirmekle birlikte, çeşitli kriterlere bağlı olarak bu oranın yüzde 2ye kadar indirilmesine olanak tanımaktadır. Yeni yasa ayrıca bu maddeye ek olarak Devlet Hissesinin yüzde 50si, petrol ve doğalgaz işletme ruhsatının bulunduğu ilin il özel idaresinin açtıracağı hesaba aktarılacaktır hükmünü getirmiştir. Bu hüküm, ciddi bir bölgesel ayrımcılık getirmekle birlikte, bu tip uygulamalar sadece federatif devletlerde görülmektedir. Herhalde petrol gelirlerimizden pay isteyen Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir bu yasadan sonra bayram ilan etmiştir. Bundan sonra atılacak adım, Güneydoğu Anadolu petrolünün Kürtleştirilmesi olsa gerek. 7- Eski Petrol Kanununun 95. maddesi petrol ve doğalgaz işletenlerin ödeyecekleri gelir vergisi kesintileri toplamını maksimum yüzde 55 olarak belirlerken, yeni yasa bu oranı yüzde 40a indirmiştir. Böylece ödenecek vergi oranları da OPEC ülkelerinde uygulanan vergi oranlarının altına çekilmiştir. Yani petrolümüze el konulmasına ek olarak çıkarılacak petrol ve doğalgazın vergi getirişinden de tek taraflı feragat ediyoruz. Venezueladan İrana, Norveçten Brezilyaya kadar birçok petrol ve doğalgaz zengini ülke millileştirme politikası izlerken, A.B.D. gibi bir süper güç (!) Iraktaki petrol ve doğalgaz zenginliğine el koymak için yalan ve hile ile savaşı göze alıp bir milyondan fazla insanın kanını akıtırken, AKP Hükümeti ve milletvekilleri, çıkardıkları yasa ile hem ülkemizi milli servetlerinden yoksun bırakacak, hem de ülkemizin bölünmesine yol açacak politikaların önünü açacaktır. A.B.D.nin iki aydır Irakta çıkartmaya çalıştığı ama hâlâ kabul ettiremediği Petrol Yasasından daha ağırını Recep Tayip Erdoğan ve yandaşları sessiz sedasız ve bir gün içinde Meclisten geçirmiştir. Şimdi sorarım size: Hangi ülke işgal altındadır; Irak mı, Türkiye mi
http://www.turksolu.net/125/turkmen125.htm |
|
BİR ÇETE ARANIYOR Milli Çözüm Dergisi Yazar Erdoğan PİŞKİN
"Küresel çete"ye (Siyonist sermaye hakimiyetine) teslim olmuş AKP iktidarı, Danıştay saldırısının arkasından aradığı çeteyi bir türlü bulamıyor!... Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor. AKP'nin bu alık tavırları Hz. Mevlana'nın nefsi emareye işaret ederek: "Düşman kendi odasında ve hanımının koynunda bulunuyor. Zavallı ahmak, silahını almış, dışarıda ve bahçe kapısında düşman arıyor!" benzetmesini hatırlatıyor. Başbakanın bilgiçlik edasıyla açıkladığı gibi, Danıştay'a yapılan saldırının arkasından bir ihanet çetesi çıktı. Ama bir gün bile geçmeden bu çetenin çatısı yıkıldı. Başbakanın kehaneti çıkmıştı ama ortada küçük bir soru işareti kalmıştı! Çete neredeydi? Lideri kimdi? Gözler tabii hemen Emniyet'te sorgulanan eski subay Muzaffer Tekin'e çevrilmişti. Basın kullanılmış, Muzaffer Tekin bir kuşku yumağı ve çete lideri kisvesine sokulmuştu. Birtakım fotoğraflarla işin ucu emekli subaylara ve orduya uzatılmıştı... Lider bulunmuştu! Ama bu liderin Danıştay baskınıyla ilgisi kurulamıyordu. Tekin 4 gün Emniyet'te tutuldu. Gazetelere birtakım fotoğraflar dağıtılarak kafalar karıştırıldı. Sonunda beklenen oldu. Tekin serbest bırakıldı. Danıştay baskınını saptırmak ve azmettirici koltuğuna bir "ulusalcı çete" oturtmak girişimi şimdilik başarılı olmadı. Oysa bu yolda nasıl da yoğun çaba harcanmıştı. Örneğin Hürriyet'te Saygı Öztürk şu haberi yapmıştı: "Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ndeki sorguda Alparslan Arslan'a örgüt şeması' gösterildi. İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, bazı emekli subayların da isimlerinin, fotoğraflarının yer aldığı şema hakkında Arslan'a, Bunlardan hangisiyle berabersin?' sorusunu yöneltti. Fotoğrafları inceleyen Arslan, Hiçbiriyle beraber değilim. Eyleme kendim karar verdim' karşılığını verdi... "Eylemi Müslüman Türk gencinin refleksiyle yaptım" şeklinde yanıtladı. Vuran da fethullahçı, sorgulayan da! Nasıl oluyor? Danıştay saldırısını sorgulayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in Fethullahcılık sicili bulunduğu biliniyor. Saldırının tetikçisi Alparslan Aslan'ın ailesinin Fethullahçı olduğu söyleniyor. Ayrıca, mezun olduğu Marmara Hukuk Fakültesi'nden Arslan'ı tanıyanlar da onun Fethullahçı olduğunu anlatıyor. Bu durum Danıştay saldırısının ilginç bir yönünü ortaya koyuyor. Saldırıyı gerçekleştiren tetikçi Fethullahçı. Saldırıyı sorgulayan ve aslında tertibin merkezinde olduğu anlaşılan Emniyet İstihbaratı'nın başı da Fethullahçı.
Saldırganın Fethullahçı Olduğu Söyleniyor Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi Derneği Genel Başkanı Taner Ünal, Danıştay'a yapılan saldırı ile ilgili olarak "ilginç" açıklamalarda bulundu.. "Danıştay'da yapılan menfur saldırıyı yapan şahıs ailecek Fetullahcıdır" diyen Ünal şöyle dedi: Bu olay Fetullahçı ekip - Pentagon - CIA - Nato Güçleri tarafından ortaklaşa yürütülen bir provakasyondur. Pentagon'da hazırlanan bir takım planlar sanki emniyetten alınan bilgilermiş gibi kamuoyuna aktarmakta diğer basın kuruluşları ise bu aldıkları bilgilerin doğruluğuna inanarak yayın ve yorum yapmaktadırlar. Ortada bir yılan vardır ve bu yılanın kuyruğu nerede bir Vatansever - Milli - Milliyetçi - Ulusalcı kişi veya kurum varsa ona değmektedir. Menfur saldırıyı yapan katilin ilişkileri Ülkücü Hareketten Ulusal solculara oradan Vatansever kuvvetlere kadar oldukça geniş bir yelpaze içerisinde nerede vatan millet sevgisiyle bir şeyler yapmaya çalışan kurum veya kuruluş varsa onunla irtibatlandırılmaya çalışılmıştır. Bu saldırının sebebi: PENTAGON CIA VE NATO GÜÇLERİ TARAFINDAN MALUM HOCAEFENDİ EKİBİNE SİYASETEN YOL AÇILMASIDIR" diyordu. Alparslan Arslan'ı MOSSAD Bulgaristan'da eğitiyor! Genelkurmay'a yakın bir kaynağın Ankara Terörle Mücadele elemanlarının belirttiğine göre, MOSSAD'a bağlı çalışan ve Gonca Bahar adına bir kimliği de bulunan kadının, Alparslan Aslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulgaristan'da eğittiği biliniyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpira adlı şirketin Bulgaristan'daki tesislerinde veriliyor. Genelkurmay'a yakın bir kaynaktan Aydınlık'a ulaşan bilgiye göre, Alparslan Arslan'ın Süper NATO'yla olan bağlantısı MOSSAD üzerinden kuruldu. Bu gerçek Ankara Terörle Mücadele Şubesi tarafından da tesbit edildi. MOSSAD'a bağlı çalışan "Gonca Bahar" adına bir kimliği de bulunan kadının, Alparslan Arslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulgaristan'da eğittiği belirtiliyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpra adlı şirketin Bulgaristan'daki tesislerinde verildi. Bu durum, Alparslan Arslan'ın başından beri üzerinde durulan Bulgaristan bağlantısını da açıklıyor.
Fethullahçı Yapılanma Organize Suç Örgütü Gibi Çalışıyor Şu anda Danıştay'a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu ekip, suça azmettiren merkezlerin üzerini örtmeye, böylece suçun aslî faillerini gizlemeye çalıştığı için, suça ortak olmuştur. Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip ekibine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan'ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Suçu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yıkmak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. Soruşturma ekibi, kamuoyunu, suçun merkezinde bulunan ABD'nin ve Cumhuriyet yıkıcısı iktidar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek aynı zamanda Cumhuriyete, vatana ve millete karşı ağır suçların içine batmaktadır. Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmektedirler. Yani polis açıklamalarındaki ifadesiyle "Organize suç örgütü." ABD'nin Derin Devleti faaliyettedir ve Türkiye'nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur. Soruşturmanın başında fethullah sicilli daire başkanı bulunuyor! İşte bir sicil raporu: "Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullahcılara) yakın. Dikkat edilmelidir" Rapor, 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından el yazısıyla yazılmış ve imzalanmıştır. Bu sicil rapor, 59983 sicil numaralı Emniyet istihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek hakkındadır. Sicil raporu öyle kasalarda falan değil, Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyalarında..! Sicil Amiri öyle sıradan bir şef veya müdür değil, İstanbul Valisi Ramazan Akyürek'in "Emniyetteki hizipleşmenin içinde" bulunduğu, yani örgütlü olduğu, görev sorumluluğu taşıyan Cumhuriyet valisince sicile yazılmış ve imzalanmış. Sicilinde Ramazan Akyürek'in örgütü de saptanmış: "irticai akımdan" ve parantez içinde (Fethullah) diye adı belirtilmiş. Ve "dikkat edilmelidir" notu düşülmüş. Anlaşılan sicildeki bu "dikkat edilmeli" notu, Ramazan Akyürek'i, Emniyet istihbarat Daire Başkanlığı'na yükseltmiş. Dikkat edilmesi gereken adam, şimdi herkese dikkat eden makamda. Ve "dikkat edilmesi" gereken Fethullah sicilli daire başkanı, Danıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiriyor. "Dikkat edilmesi" gereken Fethullah sicilliye, Türk Emniyeti'nin istihbarat dairesi, yani beyni teslim ediliyor." Soruyoruz: "Fethullahçı" emniyet yetkilileri Danıştay cinayetini ne kadar ciddi araştırıyor? Emniyet istihbaratının Muzaffer Tekin fotoğrafları üzerinden kamuoyuna yapılan servis sürerken; Danıştay saldırısının arkasında iki ana odağa doğru gidiliyor: Bir tarafta Fethullahçı olarak adlandırılan odakların, Öbür tarafta Masonik yapıların ve MOSSAD bağlantılarının pis kokuları yayılıyor! Danıştaydaki saldırı öncesinde bozulacağı tutan kameralar ve kayıt sistemi ile ilgili Oyak Güvenlik'in apaçık teknik bir yalan söylemesi de ayrı bir anlam taşıyor. Bu anlamı güçlendiren somut done ise; Soruşturmayı yürüten Emniyet ekibinin bizzat merkezinde yer alıyor.
Sonra da emniyet orada da durmayıp; Danıştay'ın iptal ettiği liman ihalelerinden, enerji ve özelleştirme ihalelerine kadar birçok davanın dökümünü yapıp; bu iptallerle önleri kesilen küresel ve yerli baronların kesişme noktasında: Fethullah'a yakın sermaye odaklarıyla, masonik sermaye odaklarının olduğunu tespit edebilir! Zaman Gazetesinde yer alan; "Muzaffer Tekin'in Rus sevgilisi olduğu" yolundaki çarpıtmalar bile aleyhinize dönebilir! Böylece Danıştay cinayeti sadece Türkiye'deki değil, diğer ülkelerdeki melun çeteleri temizlemek için de bir vesile olabilir. AKP'nin iktidar olduğu gün, derhal görevden aldığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, Emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütlenmeyi 1978 yılında Polis Kolejinden itibaren takip ettiğini söylüyor. Geçen ay "Birharf Yayıncılık" tarafından yayımlanan "Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye" isimli kitabında, "polis teşkilatındaki F tipi" olarak adlandırdığı Fethullahçı örgütlenmeyi, somut olaylarla anlatıyor. Faaliyetleri Yasal Zemine Dayanmıyor 4422 sayılı yasada yapılan değişikliklerden sonra, günümüzde polis teşkilatınca "teknik takip" yapılmasının yasal zemininin belli olmadığına dikkat çeken "eski" polis müdürü Saçan, bu tespitinden hareketle; "her türlü teknik takip ve izleme" işlerinin bütünüyle "F tipi örgüt" tarafından yürütüldüğünü söylüyor. Saçan'a göre; "F tipi örgüt, bu ayrıcalığı elinde bulundurduğu için, teşkilat içerisinde dokunulmaz hale geldi, iktidar, bir kişiyi ya da kurumu hedef aldığında, F tipi örgüt de iktidarın amacına uygun malzeme üretimine başlıyor. Uzağa gitmeye gerek yok. Bu yılın olaylarını hatırlayın: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörünün tutuklanması, Şemdinli iddianamesinde Kara Kuvvetleri Komutanına çamur atılması ve son olarak Danıştay'a saldırı olayında soruşturmanın saptırılması söylediklerimin kanıtıdır" diyor. Takvime bakmak yeterli Dr. Adil Serdar Saçan'ın saptamalarını doğrulayan çok sayıda olay var. Dergimizin kapak dosyasının "kahraman"ı ve Fethullahçılığı mahkemeden tescilli Ramazan Akyürek'e, AKP'nin iktidara gelmesinden sonra, Emniyet'in İstihbarat Daire Başkanlığı'na atanma sözü verilmiş. Bunun belgesi de Trabzon'da yerel bir gazetede (Taka Gazetesi'nin 6 Haziran 2005 tarihli nüshasında) yayımlanmış. Fethullahçı Akyürek konusunda dikkat çeken ikinci nokta, Cumhuriyet Gazetesi'ne ilk bomba atıldığı sırada, 5 Mayıs 2006 günü; Akyürek'in "tayin kararnamesi"nin hazırlanmış olması. Üçüncü nokta ise tayin kararnamesinin çıkması ile; Alparslan Aslan'ın Danıştay'a silahlı saldırısını yaptığı tarih arasında 9 gün gibi kısa bir süre olması. SüperNATO'nun Taşeronları! Aydınlık'a başka bir kaynaktan ulaşan bilgi ise, Alpaslan Aslan'ın, 5-6 yıldır; AKP'ye çok yakın bir kişinin himayesinde olduğuna ilişkin. Bu ilişki polis tarafından bilindiği halde, Akyürek'in ve SüperNATO'nun taşeronluğunu da üstlenen emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütün, asker kesim ile bağlantı iddialarını sürekli gündemde tutması, medya sayesinde sağlanıyor. Medyanın, saptırma çabalarını yoğun biçimde desteklemesinin arkasında, emniyet içerisindeki bu örgütün, "teknik takip ve dinleme" faaliyetlerini elinde tutmasının büyük rolü olduğu da akla geliyor. Milli Güvenlik Kurulunu da Basarlar mı? Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 12 Nisan 2006 günü, Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada, "irticai kadrolaşma"ya önemle vurgu yapmış ve AKP'yi uyarmıştı. Bu uyarıya karşı Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, adeta "alaycı" bir üslupla "Cumhurbaşkanı, buna ilişkin belgeleri bize gönderirse, gereğini yaparız" demişti. Acaba, Dr. Adil Serdar Saçan'ın (gerek görüşmemizde, gerekse "Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye" isimli kitabında somut olaylara dayanarak) işaret ettiği, SüperNATO'nun taşeronluğunu yapan "F tipi" örgüt, yasal mı görülüyor? Bu "irticai-haçlı" örgütlenmelerin dağıtılması için, A. Serdar Saçan'ın değindiği gibi, Milli Güvenlik Kurulu'nun baskına uğratılması "falan" mı bekleniyor?
http://www.millicozum.com/content/view/77/ |
|
.Türk oğlu, Türk kızı Türklüğünü koru!
Türksolu Dergisi
|