|
FETHULLAH GÜLEN-SİYONİZM İLİŞKİSİ ve İŞBİRLİGİ |
|
HANS AİBERG'E; SIYONİZMİN TEPELERİNDEN GELEN EMİRLE KOMPLO UYGULANMASININ EN ÖNEMLİ NEDENİ: HANS AİBERG "COK GİZLİ TUTULAN" FETHULLAH GÜLEN-SİYONİZM İLİŞKİSİ ve İŞBİRLİGİNİ ORTAYA ÇIKARMIŞTIR!!! "FETHULLAH GÜLEN TALMUD ÜZERİNE YEMİN ETMİŞ BİR BİLDERBERG ÜYESİDİR"
***
***
|
|
FETHULLAH GÜLEN'İN İLİŞKİ ve İŞBİRLİGİNDE BULUNDUGU SİYONİSTLER: Richard Perle Morton Abramowitz ADL(Anti-Defamation League) HAKKINDA ***
Harun Yahya Richard Perle'nin Gerçek Yüzü
"Karanlıklar Prensi bir beyefendidir." - Shakespeare, Kral Lear, III, IV, 140 Türkiye'nin ABD'deki "imajı"nın değiştirilmesi ve ABD karar mekanizmalarında, özellikle de Kongre'de Türkiye lehinde "lobi" yapılması gerektiği, yıllardır söylenir. Türk hükümetleri de bu konuda girişimde bulunmuş ve Türkiye lehinde lobi yapmaları için yıllardır Washington'da bu iş için özel görevli "lobi kuruluşları"na para akıtmışlardır. Ancak bu kuruluşların işe yaradığına henüz rastlanmamıştır (Tansu Çiller bile bu gerçeği kabul etmiş, lobi kuruluşlarına verilen paraların sokağa atıldığını söylemişti). Ve bu "işe yaramaz" lobi kuruluşlarının bazı ünlü isimleri vardır ki, ülkemizdeki bir kısım medya tarafından ısrarla "Türk dostu" olarak tanıtılmaktadırlar. İlginçtir, bu kişilerin çoğu yahudidir ve ABD'deki yahudi lobisinin de etkin üyeleri arasındadırlar. Bu kişilerin en ünlülerinden biri, kuşkusuz, Richard Perle'dir. Washington kulislerinde "Karanlıklar Prensi" olarak bilinen Richard Perle... "Irk bilinci" yüksek bir yahudi olan Perle, Washington'daki geçmişi boyunca İsrail'e hizmet etmiş bir kişi olarak tanınıyor. Eski Kongre üyesi Paul Findley, ABD'deki İsrail lobisinin inanılmaz gücünü ortaya koyan They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel's Lobby adlı kitabında, Perle'nin İsrail bağlantılarını ayrıntılı olarak anlatıyor. Buna göre Perle, İsrail hükümetine bilgi sağlamasıyla ünlü. Perle, kariyerine önce Washington'da Demokrat Senatör Henry Jackson'ın yanında çalışarak başlıyor. Senatör Jackson da İsrail'in en ateşli destekçilerinden. 1970 yılında FBI'ın düzenlediği bir operasyon sonucunda Perle, İsrail elçiliğine gizli Amerikan bilgilerini aktarırken yakalanıyor. Perle Reagan döneminde ise Savunma Bakanlığı'nda göreve geliyor. İsrail'i yakından ilgilendiren yüksek teknolojiler ile ilgili kararlar genelde Perle'nin ofisinde alınıyor. Perle Pentagon'da göreve getirildiği zaman da bir İsrail savunma şirketi adına lobicilik yapıyor. Ve İsrail'in ABD'deki uzantılarından biri olan Perle, bir kısım "büyük medya"ya bakarsanız, Türkiye'nin büyük bir dostudur. Aynı medya sık sık "Ermeni Soykırımı" iddiaları hakkında gösterdiği tavıra dayanarak (*) yahudi lobisinin de "Türk dostu" olduğunu telkin etmektedir. Sözkonusu medyanın İsrail'in Türkiye için ne denli büyük bir dost olduğu masalını "yutturabilmek" için de uğraştığını hatırlarsak, Perle'nin (ve onun benzeri olan Washington'daki diğer yahudi "Türk dostları"nın) gerçek konumunu yakından incelemek gerekmektedir. Öncelikle Perle'nin Amerika'nın dış ülkelere karşı nasıl bir yaklaşım izlemesi gerektiği yönündeki düşüncelerine bakmakta yarar var. Ufuk Güldemir, Türk-Amerikan ilişkilerini konu alan kitaplarında bu konuda ilginç bilgiler vermektedir. Örneğin Güldemir'in Çevik Kuvvetin Gölgesinde adlı kitabında, Perle'nin savunduğu "strateji" şöyle yorumlanır: Reagan yönetiminin şahinler kanadından olan Perle'nin 'anti-Amerikan çizgideki müttefik ülke devlet adamlarının cezalandırılması' şeklinde özetlenecek stratejisi, ABD'nin koruyucu şemsiyesinden faydalanmak isteyen her ülkenin anti-Amerikan siyaset ve sloganları terk etmesi gerektiğine olan inancından doğuyordu.23 Kısacası Perle, müttefik ülkelerdeki buna kuşkusuz Türkiye de dahildir "anti-Amerikan" devlet adamlarının cezalandırılması, yani o ülkenin zorla da olsa "yola getirilmesi", Amerikan hegemonyası altına alınması stratejisinin savunucusudur. (Bu aslında "yahudi önde gelenlerinin politik kurumu" olan CFR'nin geleneksel stratejisidir. İsrail'in Amerikalı uzantıları arasında yer alan Perle'nin CFR çizgisini savunması ise yadırganacak bir durum değildir elbette. CFR için bkz. 6. bölüm) Perle, müttefik ülkelerin "yola getirildikten" sonra da, Amerika tarafından istenen şekilde kullanılabilir halde olmasını savunmaktadır. Perle'nin 19 Mayıs 1986'da Brüksel'de toplanan "Ulusal Güvenlik İçin Savunma" konulu panelde yaptığı konuşma, bu açıdan çok anlamlıdır: Avrupalıları korumak için Avrupa'da konuşlandırdığımız Amerikan Kuvvetlerinin, dünyanın başka bölgelerinde Amerika'nın çıkarlarını korumak için kullanılmasına Avrupalıların karşı çıkacağına ilişkin Amerika'da bir kuşku vardır. Bu kuşku biraz yersiz geliyor bana. Amerikan askeri gücünü, bulundukları yerden kriz bölgesine yollamak hakkına sahibiz ve bunu yapmak için üslenmiş bulundukları ülkenin onayını almak zorunda da değiliz.24 Perle'nin "müttefik" ülkelere bakışı işte budur: Onları, gerekirse devlet adamlarını "cezalandırarak", Amerikan egemenliği altına sokmak ve sonra da istediği gibi kullanmak. Perle'nin özellikle sözkonusu ülkelere Amerikan birlikleri konuşlandırmak ve bu birlikleri de o ülkelere sorma gereği duymadan harekete geçirmek konusunda çok hevesli olduğu da açıktır. Ve ilginçtir Perle daha doğrusu Perle'nin temsil ettiği güç bu stratejiyi Türkiye üzerinde ustalıkla kullanmıştır: 1985'teki Türkiye-ABD Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nın (SEİA) görüşmelerini yürüten, bazı "şantaj"ları da kullanarak anlaşmayı Türk tarafına kabul ettiren ve en önemlisi, Körfez Savaşı'nda ABD uçaklarının Türkiye'deki üsleri kullanmasının ve Çekiç Güç'ün Türkiye'ye yerleşmesinin, yasal zeminini hazırlayan kişi Perle'dir. "Karanlıklar Prensi", böylece "müttefik ülkelere konuşlandırılan Amerikan güçlerinin istendiği gibi kullanılabilmesi" tezini Türkiye'ye karşı uygulamıştır. Türkiye daha sonra Perle ile bir lobi firması kurulmasına ilişkin bir anlaşma da yapmıştır. Yahudi lobisinden başka isimlerin de biraraya gelmesiyle International Advisers Inc. diye bir şirket kurulmuş, Perle bunun danışmanı olmuş, bu şirketin önde gelen ortaklığına ise ABD ve İsrail'de şubeleri bulunan Feith and Zell avukatlık şirketinin Douglas Feith adlı ortağı getirilmiştir. Feith, ABD Savunma Bakan Yardımcısı olarak da görev yapmıştır. Ve gerek Perle, gerekse onun diğer International Advisers Inc.'deki yahudi "ırkdaş"ları, Türkiye'ye karşı ikiyüzlü bir politika izlemiştir. Ferruh Sezgin bu durumu şöyle anlatıyor:
ABD'deki 'Türk lobi hareketleri'ni denetim altına almada, Yahudiler Amerikalılar'ın gerisinde kalmadılar. Onlar üstelik, Amerikalılar kadar insaflı da olmadılar. Yahudiler, kendilerine ait bazı kamuoyu oluşturma şirketlerini Türkiye'ye kiralayıp, Türkiye'den bol bol para aldılar. Tabii, bunun karşılığı olan hizmeti Türkiye'ye değil, 'bir başka yere' sundular. 1988 yılı sonbaharında, Richard Perle birden Türkiye'ye geliverdi. Richard Perle de kim?... Siyasetle ilgilenenler hatırlayacaklardır... Milletlerarası çevrelerde ' Karanlıklar Prensi' olarak anılan Perle, ABD'nin eski Savunma Bakanı yardımcılarından idi. 1987 yılı başlarında, Türkiye-ABD Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nın (SEİA) geleceği konusunda başlatılan müzakerelerde Türk tarafı şöyle bir direnmeye başladığında, o direncin 'Perle'nin şantajları' sayesinde kırılabildiği söylenirdi. İşte, bu Perle, 1988 sonbaharında, kimseden davet almamış olduğu halde, Türkiye'ye geliverdi. Perle Türkiye'de Özal'la görüştü ve onu 'ikna etti.' Türkiye Başbakanı ikna olunca da, Perle'nin başında bulunduğu International Advisers Inc. ile yıllığı 875 bin dolara sözleşme imzalandı. O zamanlar Hürriyet'te yazmakta olan Cengiz Çandar'a göre, birkaç yıl öncesinde Türkiye'yi SEİA'yı uzatmak için zorlamış ve bunda başarılı da olmuş olan Perle, 'tamamlanmamış bazı görevlerini' bu danışmanlık şirketi sayesinde tamamlayacaktı. Neydi bunlar?... Cengiz Çandar, Perle'nin tamamlanmamış görevlerini şöyle sıralıyordu: 1- Türkiye'nin, Körfez'e yönelik siyasi-askeri planlarda rol alması. 2- Türkiye'nin, nükleer modernizasyona (topraklarındaki Amerikan nükleer silahlarının yenilenmesine) razı edilmesi. 3- O dönemin Sovyetler Birliğindeki Türkler'in yaşadıkları bölgelere yayın yapmak üzere Amerika'nın Sesi Radyosu (VOA) antenlerini Doğu Anadolu'ya yerleştirilmesinin sağlanması. 4- Türkiye'nin İsrail ile olan ilişkilerinin geliştirilmesine yardımcı olunması, Kimdi o 'birileri?...' O birilerini kim olduğunu anlamak için, International Advisers Inc.'in üst yönetimine bakmak gerekecek: * Richard Perle, ABD eski Savunma Bakanı Yardımcısı, Yahudi. * Douglas Feith, Perle'nin yardımcılarından, Yahudi. * Michael Mobbs, Perle'nin Pentagon ekibinden, Yahudi. * Mark Feldman, ABD Dışişleri Bakanlığı Hukuk Bürosu eski görevlilerinden, Yahudi. * Bloomfied, ABD'deki İsrail lobisinin en etkili yan kuruluşu olan AIPAC'ın (American-Israel Public Affairs Committee) eski sekreteri, Yahudi.
Bunları yazan Sezgin, bir de önceki sayfalarda "Nevruz neşesi"nden söz ettiğimiz AIPAC eski direktörü Morris Amitay'a ve Türkiye hakkındaki bölücü yorumlarına değiniyor: Mart 1989'da, Morris Amitay isimli bir yahudi daha şirkete (International Advisers Inc.'ye) katıldı. Amitay, AIPAC'ın 1974-1980 dönemi direktörüydü ve görevi sırasında da İsrail'e yakınlık duymayan ABD Kongresi üyelerinin 'korkulu rüyası' olmuştu. Amitay, Washington Jewish Weekly adlı dergide yayımlanan 'Self-determinasyon: Kürtler hala bekliyor' başlıklı yazısında şunları ileri sürüyordu: '... Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Sovyetler Birliği'ne dağılmış olarak yaşayan 20 milyon kadar Kürt, bağımsız devletlerini kurma imkanını bulamamıştır... Kürtler'e kendi siyasi kaderlerini tayin edebilme hakkı tanınmadıkça, Orta Doğu'da huzursuzluğun ve isyanların devamı kaçınılmazdır.' Bunları yazan Morris Amitay, International Advisers Inc.'den 5.000 dolar aylık ücret alıyordu. Yani, Türkiye adına çalışması için kendisine Türkiye hazinesinden para verilen Amitay, parayı aldığı yere değil, 'kendi anavatanına' hizmet ediyordu. Çünkü, Amitay'ın fikirleri ile Kürt sorununu kaşımakta fayda gören İsrail'in bakış açısı arasında en küçük bir fark yoktu. Richard Perle hala Türkiye ile yakından ilgileniyor. Yahudi lobisinin parlak ismi, son olarak 1995 Ocak'ta İzmir'e gitmiş ve burada yahudi cemaatinin önde gelen isimleriyle İzmir'deki Bet Israel sinagoğunda görüşmüştü.
Yine Kürtler ve Yahudiler Richard Perle örneğinden yola çıkarak varılabilecek sonuç, Türkiye'nin "dost" zannettiği yahudi lobisinin, gerçekte Kürt sorununun asıl mimarı olduğudur. Buna örnek olarak Richard Perle, Morris Amitay, Douglas Feith gibi isimlerin yanısıra başka kişileri de sayabiliriz. (WINNEP'e ise önceki sayfalarda değinmiştik). Örneğin, uzun süre Kongre üyeliği yapan ve "Dış İlişkiler Komitesi üyesi olmak istiyorum, çünkü o zaman İsrail'e daha iyi destek verebilirim" sözünün sahibi, "ırk bilinci" yüksek yahudi Stephen Solarz da piyon Kürt devleti projesinin önemli mimarlarından. Morton Abramowitz
Bunun yanısıra eski ABD Ankara Büyükelçisi, Carnegie Endowment Başkanı ve "Mossad ajanı" Morton Abramowitz; 1987-1989 arası B'nai B'rith başkanlığı yapmış yahudi lobisinin etkili isimlerinden Morris Abram; CIA Ortadoğu analizcisi Ellen Laipson; Al Gore'un Senato'daki dış politika danışmanı Leon Fuerth; Pentagon Türk masasından B'nai B'rith üyesi Harold Rhode ve Paul Goble; Ted Kennedy'nin dış politika danışmanı Nancy Soderberg; Uluslararası Güvenlikten sorumlu Savunma Bakanlığı sekreteri Fred Ikle gibi "ırk bilinci" yüksek Amerikalı yahudiler de hep piyon Kürt devleti projesinin önemli destekçileri. Bu üstte sayılan isimler arasında Abramowitz'in üzerinde bir parça durmakta yarar var. İsrail ve Mossad'la özel bir yakınlığı olan Abramowitz, Türkiye'ye Büyükelçi olarak atanmadan önce yollanmak istediği ülkelerden Mısır, Malezya ve Pakistan bu şahsın ülkelerine büyükelçi olarak gönderilmesine karşı çıkmışlardı. Her üç ülkenin Washington'a bildirdikleri gerekçe şuydu: "Sözkonusu kişi CIA ajanıdır. Görev yaptığı ülkelerin içişlerine müdahale etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. İstemiyoruz!" Morton Abramowitz kriz ülkelerinin büyükelçisi olarak tanınıyordu. Tayland örneğinde olduğu gibi Abramowitz'in kriz çözme yöntemi darbe planlamaya kadar da gidebiliyor. Ankara'daki görevinden sonra Ortadoğu ile ilgili Carnegie Endowment'ın başına geçen Abramowitz, Ankara'ya da ABD Dışişleri Bakanlığı istihbarat ve Araştırma Müsteşar yardımcılığı görevini bırakarak gelmişti. Abramowitz burada CIA, FBI, SIA, DIA gibi ABD'nin haberalma örgütleri arasında koordinasyonu sağlıyordu. Şu sıralar bölgeden Talabani ve Barzani gibi siyasileri konuk eden Abramowitz, aynı zamanda ABD'de 208 numaralı komitenin üyesi. Komite ABD'nin üçüncü dünya ülkelerindeki operasyonlarıyla yakından ilgileniyor. Bu ülkelerde gizli ve açık ilişkiler kurup çalışmalar yürütüyor. Taktik ateşkes sırasında Kuzey Irak'ta bulunan Abramowitz Kürt hareketinin önemli stratejistlerinden. Foreign Policy'nin 1993 yaz sayısında Abramowitz Türkiye'nin parçalanacağı gibi cüretkar bir iddia ortaya savurarak ve Kürt sorununun da kendi haline bırakılamayacağını belirterek ilginç mesajlar vermişti. Abramowitz'in ilginç bir girişimi, ABD'deki yahudi "Türk dostları"nın gerçek niyetleri konusunda önemli ipuçları verdi. 1994 yılının Haziran ayında Washington'da Türkiye'yi de yakından ilgilendiren bir toplantı düzenlenmişti. Toplantıyı Abramowitz yönetecekti. İlginç olan toplantıya Türkiye'den bazı milletvekillerinin yanısıra, bölücü terör örgütünün de temsilcilerinin çağrılmış olmasıydı. Türk basınında "PKK ile aynı masada" gibi manşetlerle verilen haberlere göre, bu "tesadüfi" karşılaşmanın iki taraf arasındaki "müzakereler"in başlangıcı olması hedeflenmişti. Yani Abramowitz gibi "Türk dostu" (!) Mossad ajanlarının arabuluculuğu ile Türk hükümeti ve ayrılıkçı akım uzlaştırılacak ve belki de Türkiye, Güneydoğu'yu (ya da daha yerinde bir deyimle "Fırat'ın doğusu"nu) "sen sağ, ben selamet" mantığıyla terketmeye zorlanacaktı. Toplantı son anda iptal edildi ama bazı gerçekleri de gün ışığına çıkardı. ABD'nin niyeti, Mümtaz Soysal'ın da zaman zaman belirttiği gibi, "büyük ağabey" ve "uzlaştırıcı" rolü oynayarak Türkiye'nin bölünmesine çanak tutmaktı. Abramowitz gibi İsrailli beyinlerin yardımıyla gerçekleşecek "bölünme" ise İsrail'in Vaadedilmiş Toprakları'nın Kuzey sınırını, yani Fırat'ın doğusunu İsrail hegemonyasına açık hale getirecekti... Abramowitz sık sık Türkiye'ye gelerek önemli temaslarda bulunuyor ve etkinliğini koruyor. Ankara'ya yeni atanan (Eylül 1994'te) ABD Büyükelçisi Marc Grossman ise Abramowitz'in eski "çırak"larından biri. Kendisi de yahudi olan Grossman, yahudi lobisinin "has adamı" olarak tanınıyor. Hatta bu nedenle Şalom gazetesi, 28 Eylül 1994 tarihli sayısında, Grossman'ın atanmasıyla ilgili haberinde "Ankara'ya eski dost" başlığını kullanmıştı. Grossman daha önce Abramowitz'in yanısıra Lord Carrington gibi önemli yahudilerle de beraber çalışmıştı. (Carrington, Rothschildlar'ın akrabası ve Kissinger'ın iş ortağıdır). Amerika'daki yahudi sermayesinin güdümündeki Carnegie Endowment adlı think-tank'in başkanlığını yürüten Abramowitz, Bosna-Hersek'te Sırplara stratejik avantaj sağlamaktan başka bir işe yaramayan "güvenli bölgeler" uygulamasının da mimarıydı. Şu aralar Abramowitz, yanına Stephen Solarz gibi yahudi dostlarını da alarak "International Crisis Group" (Uluslararası Kriz Grubu) adlı BM'ye alternatif bir örgüt kurma çabası içinde... Kürt sorununu kışkırtma heveslisi yahudiler yalnızca bu ünlü isimlerle sınırlı da değildi. Helsinki İzleme Komitesi'nin Türkiye'deki 1992 yılı Nevruz olaylarını izlemesi için gönderdiği komitenin raportörü olan Amerikalı yahudi David E. Nachman'ın "Kürt'ten çok Kürtçü" raporu, Andrei Saharov'un eşi yahudi Yelena Bonner'in "Kürtlere yaptıklarından dolayı Ankara'nın bombalanması" talebi ve bir başka yahudi Daniela Mitterand'ın Uluslararası yahudi lobisini de arkasına alarak, Kürt ayaklanmasına verdiği açık destek hafızalardan silinmiyor. Yelena Bonner'in Mazzini'den aktardığı "her ulusa bir devlet" ilkesi ise İsrail'in böl-yönet stratejisinin farklı bir anlatımı olsa gerek. Fransa'nın eski Ankara Büyükelçisi yahudi Eric Rouleau'nun, CFR'nin yayın organı olan Foreign Affairs dergisinin yaz 1993 sayısında Kürt ayrılıkçılığına desteğini sunarken yaptığı kehanet de ilginç doğrusu: "Bu gidişle Türkiye'nin eski Yugoslavya'nın bugün bulunduğu duruma düşmesi uzak bir olasılık değil..." Kürt-Yahudi ilişkileriyle ilgili ilginç bir gelişme de, 1994 Nisanı'nda İsrail'de yaşandı. Kudüs'te bir "İsrail-Kürdistan Dostluk Derneği" kuruldu. ABD'de yayınlanan The Kurdistan Review adlı derginin verdiği habere göre, derneğin amacı, "İsrail kamuoyunda Kürt halkına ve onun verdiği kendi kaderini tayin etme (self-determinasyon) mücadelesine destek sağlamak"tı. Ama nedense İsrail'in ve yahudilerin Kürt sorununu kışkırtmasını bu denli istekli olduğu gerçeği nedense bir türlü gündeme getirilmiyor. "Masonik medya" nedense bu konuya değinmekten özenle kaçınıyor. Oysa arada sırada öyle skandallar patlak veriyor ki, gözardı etmek mümkün olmuyor. Bu skandallardan birisi, 24-25-26 Ocak 1994 tarihlerinde Başbakanlığa bağlı "Politik Psikolojik Merkez" tarafından organize edilen "Türkiye'de Terörizm Olgusunun Psikolojik Açıdan Değerlendirilmesi" konulu toplantıda yaşandı. Toplantıya ABD heyetinden Prof Dr. Norman Itzkewitz ve Prof Dr. Joseph Montvile adlı iki yahudi akademisyen katılmıştı. Skandal, bu iki kişinin toplantı sırasında Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelendirmeleriyle patlak verdi. Ancak bir tek RP TBMM Grup Başkanvekili Şevket Kazan gerekli sağduyu göstererek konuyu gündeme getirdi. Kazan toplantıya katılan Amerikalıların CIA ajanı olmakla birlikte iki tanesininde yahudi asıllı olduğunu hatırlattı. Kazan toplantının İsrail Cumhurbaşkanının Türkiye'yi ziyareti ile aynı tarihte yapılmış olmasının bir rastlantı olmadığını bildirdi ve "bu planlı bir düzenlemenin sonucudur. Amerikalı uzmanların dinleyiciler arasında yer alması gerekirken başkanlık divanında oturmaları Türk milleti ve Türk hükümeti açısından onur kırıcıdır" diye konuştu. Gerçekten de iki yahudi "uzman"ın Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelediği anda İsrail Cumhurbaşkanı Weizmann'ın Güneydoğu'yu geziyor olması ilginçti. Ayrıca bu iki "eşanlı" olayın yanına bir üçüncü garip olay daha katıldı. Weizman'ın Ankara'da kaldığı Sheraton otelinde dört yahudi ilginç bir biçimde biraraya geldi. İsimleri tanıdıktı: Morton Abramowitz, Karanlıklar Prensi Richard Perle, İslami fundamentalizm masallarından tanıdığımız Bernard Lewis ve B'nai B'rith'in önemli ismi, Pentagon'un eski Türk masası şefi Harold Rhode. Türkiye'de bir stratejik araştırmalar kurumunun think-tank oluşturulmasına yardımcı olan bu dört isim daha sonra da Kuzey Irak'a geçti. "Önemli temaslar" yapmak için...
http://www.harunyahya.org/kitap/YMD/YMD3_9.html *** ADL; Lobinin Toplumsal Denetim Mekanizması
Amerikalıların çoğu ADL'nin (Anti-Defamation League of B'nai B'rith) adını duymamıştır, ancak duyanlar, örgütün ne denli güçlü ve "belalı" olduğunu bilirler. Bu nedenle de ellerinden geldiğince ADL'ye "bulaşmamaya" özen gösterirler. Çünkü örgüt uzun yıllardır bir tür düşünce polisi olarak çalışmakta, İsrail aleyhine konuşan Amerikalıları çeşitli baskı ve yıldırma yöntemleriyle susturmaktadır. ADL, sözde Yahudileri aşağılanmaktan kurtarmak, yani Yahudi düşmanlığı ile savaşmak için kuruldu. Ama örgüt, İsrail ya da Amerikalı Yahudiler hakkında söylenen en ufak bir sözü bile "Yahudi düşmanlığı" olarak algılıyor ya da gösteriyordu. Geçmiş yıllarda yüzlerce Amerikalı ADL tarafından; antisemit, ırkçı, neo-Nazi ve de psikopat olmakla suçlanmış ve Yahudi kontrollü medya tarafından da damgalanmıştır. Amerika'daki Yahudi lobisinin etkisine karşı koymak için kurulduğunu ilan eden "Liberty Lobby" (Bağımsızlık Lobisi) adlı kuruluş, yayınladığı White Paper on the ADL adlı kitapçıkta, ADL'nin İsrail Devleti ve Mossad'la olan ilişkilerinden söz eder. Bu konuda ortaya çıkan bilgiler, ADL'nin Mossad'ın bir uzantısı olduğunu göstermektedir. Kitapçıkta, bu noktadan hareketle bir önemli bağlantı daha kurulur; ADL ve Jewish Defence League adlı örgüt arasındaki ilişki!... Jewish Defence League (Yahudi Savunma Birliği), son derece radikal, hatta terörist bir örgüttür. Haham Meir Kahane tarafından kurulan ve İsrail'de de "Kach" adı altında örgütlenen JDL, başta Araplar olmak üzere tüm "İsrail düşmanları"na hem Amerika'da hem de İsrail'de pek çok kanlı saldırı düzenlemiştir. (Kahane'nin ölümünün ardından bir de "Kahane Chai" adlı ikinci bir fraksiyon doğdu). Örgütün sloganı "en iyi Arap, ölü Arap'tır" şeklinde özetlenir. 1994 yılında El-Halil kentindeki İbrahim Camii'nde namaz kılan Müslümanları topluca tarayan Baruch Goldstein de bir Kahane müridiydi. Bazıları, faşist yöntem ve ideolojisi nedeniyle JDL'yi ve onun türevi olan diğer bazı Yahudi örgütlerini, "judeo-Nazi" olarak tanımlamaktadır. Bu noktada önem kazanan soru, JDL'nin bu terörist faaliyetlerinin İsrail devleti ile bir ilgisi olup olmadığıdır. JDL'nin terörist faaliyetleri, yıllar boyu hem İsrail otoriteleri, hem de Yahudi lobisinin önde gelenleri tarafından kınanmakta ve bu terörist örgütün İsrail ve lobiye rağmen eylem yaptığı vurgulanmaktaydı. Oysa bu açıklamalar, yalnızca göz boyamak içindi; JDL İsrail yönetiminden ve Mossad'dan aldığı emirleri uyguluyordu. Bu gerçek, Amerikalı Yahudi gazeteci Robert I. Friedman'ın Kahane'yi konu edinen The False Prophet adlı kitapta delillendirildi. Kahane ve örgütünü yıllarca incelemiş olan Friedman, JDL'nin ilk kurulduğu günden bu yana üçlü bir komite tarafından yönetildiğini ortaya çıkardı. Bu üçlü komite, örgütün görünüşteki lideri olan Kahane'ye direktif vermekteydiler. Üçlü komitedeki isimler ise oldukça ilginçti: Örgüt kurulduğunda Mossad operasyon şefi olan ve sonradan Başbakanlığa kadar yükselen Yitzhak Şamir, sağ kanat İsrail politikacısı ve Gush Emunim'in önemli ismi Geula Cohen ve ADL'nin üst düzey yöneticilerinden Bernard Deutch!... Bu üçlü komitenin JDL'yi yönlendirmelerinin bir örneği, 1969 yılında İsrail'den örgüte yollanan hedef değişikliği emriydi. O tarihe kadar Amerika'daki zenci örgütlerine karşı eylem düzenleyen Kahane, Ocak ayında Tel-Aviv'den gizlice gelen bir kurye ile görüşmüştü. Kurye, Kahane'ye artık bir numaralı hedef olarak Sovyetler Birliği temsilciliklerini belirlemeleri gerektiğini söylemişti. Sebep, Sovyet yönetiminin ülkedeki Yahudilerin İsrail'e göç etmesine izin vermemesiydi. Kahane'ye bu mesajı gönderenler, Friedman'ın deyimiyle "İsrailli ve Amerikalı Yahudi iş adamları, emekli İsrail subayları ve üst düzey Mossad görevlilerinden oluşan bir grup"tu. Kurye, JDL militanlarına Mossad tarafından İsrail'de askeri eğitim verileceğini de haber vermişti. Sözkonusu eğitimin idaresini üstlenen kişi ise o zaman Mossad subayı olan Yitzhak Şamir'di. Tüm bunlar, bize, JDL'nin gerçekte Mossad tarafından perde arkasından yönetildiğini göstermektedir. Diğer bir Mossad uzantısı olan ADL ise doğal olarak JDL'yle gizli bir işbirliği içindedir. ADL yöneticisi Bernard Deutch'un JDL'yi koordine eden üçlü komitede yer alıyor oluşu, bunun bir diğer göstergesidir. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky de, Mossad'ın; Kahane takipçileri, ADL ve hatta AIPAC ve UJA (United Jewish Appeal) ile "direk bağlantılar" içinde olduğunu yazar. ADL ve JDL arasındaki işbirliği ise hedef gösterme ve vurma yönünde bir işbölümü niteliğindedir. White Paper on the ADL'de, ADL'nin Amerikan toplumu içinde "Yahudi aleyhtarı" olduğuna karar verdiği kişi ve kurumları tespit edip "kara liste"ye aldığını, bu listedeki isimlerinde JDL militanlarının saldırılarına hedef olduğuna dikkat çekiliyor. JDL'nin fiili saldırıları ile karşı karşıya kalanlar arasında, en başta Müslüman ve Arap kuruluşları ya da "Yahudi Soykırımı"nı yalanlayan Institute for Historical Review gibi (bkz. 5. bölüm) akademik merkezler yer almaktadır. Bu hedefler, ADL tarafından belirlenmekte, JDL tarafından vurulmaktadır. Bir başka deyişle, Jewish Defence League, bir anlamda ADL'nin "cephe" fraksiyonu, bir tür "ADL- C"dir.
ADL'nin hedef göstermek için seçtiği Amerikalılar ise oldukça ilginç bir yöntemle tespit edilir: Örgüt, "İsrail düşmanları"na karşı daha etkin mücadele etmek için, yasadışı bir "fişleme" yöntemi uygulamış ve bunun için de FBI ve CIA'dan bazı görevlileri rüşvetle satın almıştır. Bu konu, 1993 baharında patlak veren bir skandalla ortaya çıktı. 8 Nisan'da California eyaleti polisleri, ADL'nin Los Angeles ve San Francisco şubelerine baskın düzenlemiş ve tüm evraklara el koymuştu. Aynı gün savcılık 800 sayfalık bir soruşturma raporunu basına dağıttı. Ancak hiçbir etkili medya kuruluşu konu hakkında haber yapmadı. Oysa soruşturma sonucunda ortaya çıkan bilgiler çok ilginçti: ADL, yaklaşık 100 politik organizasyon ve 10 bin Amerikan yurttaşı hakkındaki son derece özel bilgileri, kanunları ihlal ederek, hem de FBI ve CIA'nın cesaret edemediği yöntemleri kullanarak dosyalamıştı. Bunun için de FBI'da görevli olan pek çok istihbaratçıya rüşvet vermişti. Bu FBI mensupları, zaman zaman ADL tarafından İsrail'e düzenlenen bedava turlara da katılıyorlardı. Aslında ADL'nin FBI'yla ilgisi, 1960'lı yıllardan beri sürüyordu. II. Dünya Savaşı'nın ardından ADL yöneticileri ile FBI şefi Edgar J. Hoover arasındaki çok yakın bir ilişki kurulmuştu. 1960'lı yıllarda ise ADL, siyah lider Martin Luther King hakkında elde ettiği bilgileri Hoover'a ileterek FBI için ajanlık yaptı. (O sıralar "insan hakları savunucusu" gözüken ADL, Martin Luther'le çok içli-dışlıydı). Edgar Hoover'ın yüksek dereceli bir mason, hatta "Tapınakçı" ve de homoseksüel olduğuna ise bir önceki bölümde değinmiştik. ADL'nin bir başka kirli yöntemi daha vardır: Yapay antisemitizm üretmek... Bu örgütün Amerika'da antisemitizmle savaşmak iddiasıyla kurulduğunu belirtmiştik. Yaptığı düşünce kontrolünün, İsrail'i eleştirenler üzerinde kurduğu baskının tek dayanağı, "antisemitizm tehdidi" iddiasıdır. Dolayısıyla ADL, antisemitizmin varlığına muhtaçtır. Bu yüzden de, antisemitizm olmadığı yerde, onu üretme yoluna gitmektedir. (Bu geleneksel yöntemin İsrail devleti tarafından da yoğun olarak kullanıldığını bir sonraki bölümde göreceğiz.) ADL'nin ürettiği yapay antisemitizmin ilginç bir örneği, ADL üyesi Arnold Forster'in yıllar önce bir sinangogun duvarlarına gamalı haçlar çizerken yakalanmasıydı. Benzer taktikler ADL'nin "cephe" örgütü JDL tarafından da kullanılmaktadır: Associated Press'te yer alan bir habere göre, JDL'nin Batı Yakası liderlerinden Irving Rubin, kuzey Hollywood'da Beth Sar Shalom adlı Yahudi dini merkezinin bombalanması olayında rol oynadığına dair ipuçları üzerine tutuklanmış, delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştır. ADL'nin yapay antisemitizm üretmek için kullandığı kanallardan birisi de, az önce değindiğimiz gibi bir B'nai B'rith-masonluk ürünü olan Ku Klux Klan'dır. The Ugly Truth about the ADL'de, ADL'nin Ku Klux Klan gösterileri düzenlettiği ve buralarda özellikle Yahudi aleyhtarı sloganlar attırdığına dair bilgiler yer almaktadır. Bir JDL lideri olan Mordechai Levy, Philadelphia'da Ku Klux Klan ve Amerikan Nazi Partisi'nin ortak bir miting düzenlemesini organize etmiştir!... ADL; Sekülerizmin Amerika'daki Bekçisi Tüm bunların yanısıra, ADL'nin belki de en büyük icraatı, Amerika'da sekülerizmi güçlendirmek ve genişletmek oldu. Bu yolda ADL'nin en büyük destekçisi ise her zaman olduğu gibi masonlardı. The Ugly Truth about the ADL'de, ADL'nin, İskoç Riti masonluğu ile birlikte, "Amerika'yı paganlaştırma" yönünde uzun bir mücadele verdiği anlatılıyor (pagan: putperest). Buna göre, bu ikili, Amerika'da Hıristiyanlığı toplum hayatının tümünden çıkarmak ve din-aleyhtarı bir laiklik yerleştirmek hedefindedir. Bu yönde şimdiye dek atılmış olan adımlar, hep bu ikilinin çabalarının sonucudur. Masonluk ve ADL işbirliği, Amerika'yı Hıristiyanlıktan koparmak ve yerine "seküler hümanizm", yeni dinler ya da "Yeni Çağ" (New Age) gibi öğretiler yerleştirmek amacına yöneliktir. ADL'nin masonlarla olan işbirliği, en çok Yüksek Mahkeme kararlarında ortaya çıkmıştır. Amerikan hukuk sisteminin en üstünde yer alan Yüksek Mahkeme (Supreme Court), bizdeki Anayasa Mahkemesi'nin işlevini görür; çıkarılan kanunların Anayasa'ya uygun olup olmadığına karar verir. Mahkemenin en önemli özelliklerinden biri ise üyelerinin çok büyük bölümünün mason oluşudur. Loca görünümündeki bu "anayasa mahkemesi"nin en büyük misyonlarından biri ise laikliğin güç ve etkisini genişletmektir. Mahkemenin tarihi, dinin toplum hayatından tamamen çıkarılmasına yönelik kararlarla doludur. Yüksek Mahkeme'nin bu konuda aldığı kararlar arasında; devlet okullarında her sabah yapılması önerilen duayla ilgili kanunun iptali, dini sembollerin kamu alanlarında kullanılmasının yasaklanması, dini bayramların kutlanmasının yasaklanması, devlet okullarında sınıflarda Kutsal Kitap bulundurulmasının yasaklanması, normal mahkemelerin dua ile açılmasının yasaklanması gibi örnekler yer alır. Mahkeme'nin bu konudaki bakış açısı, İskoç Ritine bağlı 33. dereceden mason olan Hugo Black'ın 10 Şubat 1947 yılındaki bir açıklamasında özetlenmiştir. Black şöyle demiştir: "Anayasada bir dinin devlet eliyle tesis edilmesini yasaklayan madde, gerçekte din ile devlet arasında kalın bir duvar örülmesini gerektirmektedir." Yüksek Mahkeme'nin bu sekülerizm misyonunun en büyük destekçisi ise yıllardır ADL'dir. İki ADL üyesi, Jill Donnie Snyder ve Eric K. Goodman'ın kaleme aldıkları Friend of the Court, 1947-1982 adlı kitapçıkta da açıkça belirtildiği gibi ADL "din ve devlet arasındaki kalın duvar"ın başta gelen savunucusudur ve Mahkeme'nin dini toplum hayatından çıkarmaya yönelik uygulamalarının hepsini büyük bir heyecanla desteklemektedir. Hatta kitapçıkta yazıldığına göre, ADL sözkonusu "duvarın daha da kalınlaşmasından" yanadır. Okullardaki din derslerinin kaldırılması ve benzeri uygulamaların başta gelen savunucusu olan örgüt, çok defalar "ispiyonculuk" görevini de üstlenmiş ve laikliğe aykırı bulduğu yerel bazı uygulamaları Yüksek Mahkeme'ye şikayet etmiştir. ADL, Hıristiyanlığı toplum yaşamından çıkarmak için bu denli uğraşırken, bir yandan yeni türeyen bir takım sapkın dini akımlara da var gücüyle destek olmaktadır. Dindarların, bu örgütü "Amerika'yı paganlaştırmak"la suçlamalarının nedeni budur. Masonluk ve başta ADL olmak üzere Yahudi lobisi, Amerika'nın "zinde güçleri" konumundadırlar... Yahudi önde gelenleri ve masonluk arasındaki İttifak'ın Amerika'yı daha da sekülerleştirmek istemelerindeki amaç açıktır. Amerika'nın bir "hıristiyan" toprağı olmasını değil, adı konmamış da olsa bir "Yahudi toprağı" olmasını hedeflemektedirler. Aslında, sekülerizmin, ya da daha yerinde bir ifadeyle Yeni Seküler Düzen'in (Novus Ordo Seclorum) üretilmesindeki gerçek amacın bu olduğunu söyleyebiliriz. 2. bölümde İttifak'ın hıristiyan dini otoritesine karşı giriştiği uzun savaşı ve bu savaşın bir parçası olarak ürettiği sekülerizmi incelemiştik. Amerika'da ya da başka bir yerde yapılan "daha da sekülerleşme" hareketleri, bu büyük planın, tüm dünyayı kapsayan bir Yahudi egemenliğini öngören Mesih Planı'nın birer parçasıdır. Yahudi egemenliği, bu egemenliğe temel prensipleri nedeniyle karşı çıkacak olan diğer dinleri tasviye etmeye çalışmaktadır. Ancak burada ilginç bir istisnanın varlığından söz etmek gerekiyor: Yahudi egemenliği, genel olarak diğer dinlerin zayıflatılmasını gerektirirken, bazı Hıristiyan mezhepleri bu kuralın dışında kalmaktadır. Çünkü bu Hıristiyan, daha doğrusu Protestan mezhepleri, Yahudilik'ten etkilenmiş, Yahudi dini kaynaklarını benimsemiş ve Yahudi dünya egemenliği hedefini de onaylamış durumdadırlar. Kitabın önceki bölümlerinde, en başta Püritenlik ve onun türevleri olan bazı Hıristiyan mezheplerinin Yahudilere olan ilginç bağlılığına ve Mesih Planı'na verdikleri desteğe değinmiş, bu mezheplere bağlı kişilerin "Hıristiyan Siyonistler" sıfatını kazandıklarını görmüştük. İşte Yahudi egemenliğine engel çıkarmayan, aksine onu destekleyenler, sözkonusu "Hıristiyan Siyonistler"dir. Ve bu "judaizer" mezheplere bağlı olanlar, geçmişte Mesih Planı'nı destekledikleri gibi bugün de desteklemektedirler. Amerika'nın üzerindeki Yahudi egemenliğinin önemli bir boyutu da budur.
http://www.harunyahya.org/KITAP/YMD/YMD7b.html |
|
Fethullah'ın Gerçek Yüzü
Ergun Poyraz ... -"Fethullah Gülen ile Papa II.Jean Paul 1998 Şubat'ında Vatikan'da buluştular. Bu buluşmayı CIA organize etti. Gülen'in basın önündeki itirafından da anlaşılacağı üzere ABD Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz buluşmada başrolü oynadı. Fethullah Gülen 8 Şubat 1998 günü Vatikan'a hareketinden önce yaptığı açıklamada "Birkaç ay önce Abramowitz cenaplarının yardımıyla bu buluşma gerçekleşti" dedi. ABD eski Savunma Bakan yardımcısı Richard Perle, FBI ve MOSSAD'ın paravan Yahudi örgütü Ayrımcılıkla mücadele Birliği (Anti-Defamation League/ ADL) ve Moon Tarikatı buluşmayı organize edenler arasındaydı. Vatikan buluşmasının temelleri, Gülen'in sağlık (!) kontrolü gerekçesiyle bulunduğu New York'ta atıldı. Bu günlerde görüştüğü Amerikalılardan biri de , 1996 yılında CIA BAşkanlığına aday gösterilen Carnaige Vakfı başkanı Morton Abramowitz idi. Morton Abramowitz ile görüşmesinin ortak dostları Kasım Gülek vasıtasıyla tanışmasından sonra gerçekleştiğini açıklayan Gülen, "Abramowitz ile toplum hadiselerinin sebepleri ve sonuçları hakkında konuştuk. Daha sonra teşekkür mektubu yazdı." diyordu. Gülen, Abramowitz'e Ortadoğu ve Türkiye konusunda yazdığı kitap için yardım etme sözü verirken, Amerika'daki Siyonist lobisinin en güçlü kolu ADL, Gülen'in bir kitabını Amerika'da İngilizce olarak yayınlama garantisi veriyordu. Zamanın İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'ya yakınlığı ile tanınan ADL başkanı Abraham H. Foxman, Zaman Gazetesindeki açıklamasında kitap olayını şöyle anlatıyor: "Kendisinden İslam'da hoşgörüyü anlatan bir kitap yazmasını rica ettik." Gülen'in ABD yönetiminde ve BM'de etkiye sahip Papa'nın sağ kolu kardinal John O'Connor ile Eylül 1997'de New York'ta gerçekleşen görüşmesinde, Roma ziyaretinin tarihi kararlaştırıldı. ADL'nin Türkiye'de MOSSAD'a yakın Yahudi çevrelerle yakın bağlantıları bulunuyor. ADL'nin kuruluş yılı 1913... Kurulduğu günden itibaren, yine aynı dönemde kurulan Amerikan iç istihbarat örgütü FBI ile işbirliği içinde oldu. FBI, Edgar Hoover'in başkanlığı döneminde ADL'yi kanatları altına aldı ve geliştirdi. Klu Kux Klan örgütü ADL kanalıyla finanse edildi. Dernek gibi örgütlenen ve otuza yakın şubesi bulunan ADL, görünüşte konferanslar düzenliyor, ödüller dağıtıyordu. Ancak ADL'nin gerçek kimliği 1992 yılında iki ajanının yakalanmasıyla belgelendi.Ajanlar Tom Gerard ve Roy Bullock'un evlerinde çıkan bilgiler ve ifadeler ADL'nin kirli ilişkilerini su yüzüne çıkardı. New York'lu gazeteci John Ross'un haberine göre; "ADL'nin MOSSAD, CIA, Güney Afrika ırkçı rejimi ve İngiliz istihbaratıyla bağlantıları ortaya serildi." Yakalanan kimi üyelerin istihbarat faaliyetleri yaptıkları ortaya çıktı. ADL ajanları, muhalif örgütler ve kişileri fişlediklerini itiraf ettiler. ADL ajanları bu faaliyetlerinde ilginç bir olayı da gerçekleştiriyorlar, FBI'ın istihbarat kayıtlarından yararlanıyorlardı. Abramowitz'in yakın arkadaşı Perle, bir Yahudi ve ADL yönetimiyle ilişki içinde. Uzun seneler Pentagon'un Türkiye sorumluluğunu yürüten Perle bir süre önce Irak'ı bölme planlarını Washington Post'a açıkça yazdı. Bosna'yla ilgili olarak ABD'de kurulan kriz merkezi ekibi içinde de yer alan Perle, Türkiye İran arasında savaş kışkırtıcılığında da başroldeydi. Fethullah Gülen'in hamiliğine soyunan ADL, Moon Tarikatı ile de çok yakın ilişki içinde. Wahington'daki iki büyük gazeteden biri olan Wahington Times'ın sahibi Moon Tarikatı...ADL ve Moon Tarikatı bu gazete içinde birlikte çalışıyor. Gazete CIA'ın yayın organı olarak tanınıyor. 1981'de kurulan gazete, Reagan ve Bush'a olan yakınlığı ile tanınıyor. Moon Tarikatı, Kore'nin bölünmesinden hemen sonra kuruldu. Kurucusu CIA'nın yan kuruluşu gibi çalışan , Kore İstihbarat Teşkilatı. Kore nüfusunun yüzde onunun Budizm'den Hıristiyanlığa geçişini organize edenlerden. Bu çalışmalar sonucu bugün Güney Kore nüfusunda Hıristiyanların oranı yüzde 35'i buldu. Moon Tarikatı, CIA'ın dünya çapında kullandığı etkili bir kamuflaj aracı. 1980'li yıllarda tarikatın adı İrangate skandalına karıştı. Moon Tarikatı'nın bir süre önce ölen Türkiye temsilcisi Kasım Gülek, Fethullah Gülen'in sağ koluydu." ... Ergun Poyraz- Fethullah'ın Gerçek Yüzü, Otopsi Yayınevi (http://www.otopsiyayinevi.cjb.net)-1. Basım Nisan 2000, sf 345-348
|
|
YAHUDİ MAFYASI
ADL ve GÜLEN İLİŞKİSİ 3 gündür Türkiyede bulunan Yahudi
Liderler Heyeti, Başbakan Yılmaz, Orgeneral Çevik Bir, TBMM
Başkanı Çetin ve Dışişleri Bakanı
Cemden sonra Fethullah Gülen ile görüştü
55 Yahudi örgütünü
temsilen Türkiyede bulunan 59 kişilik (AYÖBK) Amerikan Yahudi
Örgütleri Başkanları Konferansı Heyeti, Fethullah Gülenin
Türkiyedeki ve yurtdışındaki çabalarını önümüzdeki
yüzyılın barış asrı olması açısından
önemsediklerini ve sözkonusu projeye büyük ilgi duyduklarını
belirttiler
'' 10 Mart 1998 - Zaman http://www.otuken.org/html/modules.php?name=News&file=article&sid=4138 |
|
Nedir bu ADL Rıza Zelyut GÜNEŞ 27 Ağustos 2007
<%Tarih%>
Geçen hafta, Ameirka'da Türkiye aleyhine çok olumsuz bir gelişme ortaya çıktı. ABD'nin en etkili Yahudi kuruluşu olan Anti Defamation League (ADL: Ayrımcılıkla ve İnkarla Mücadele Birliği) , 1915 yılındaki Ermeni olaylarını, 'Soykırım!' olarak kabul edeceklerini açıkladı. Bu ADL, herhangi bir örgüt
değil. ADL; bugün Amerika'yı yöneten yeni muhafazakar
kadroları hemen hemen elinde tutan bir örgüt. Örneğin,
ABD'nin eski Savunma Bakanı Yardımcısı, Karanlıklar
Prensi unvanlı Richard Perle; bu örgütün üyesi... Morton
Abramowitz, Graham Fuller gibi adları CIA ile bağlantılı
olan isimler de ADL'nin teorisyenleri arasında bulunuyor. ABD'nin en etkili
gazetelerinden olan Washington Times'in sahibi olan Mooncular, bu
gazetede ADL ile birlikte çalışmaktadırlar. Bugün ABD'de Türkiye'ye karşı yeni bir cephe açan ADL; Fethullah Gülen'in koruyuculuğunu yapan ve onu yükseklere taşıyan örgüttür. Gülen'in 1998'de Vatikan'da Papa ile görüşmesini ADL ayarlamıştır. Fethullah Gülen, bunu 8 Şubat'ta itiraf etmiş ve randevunun, Abramowitz'in aracılığıyla gerçekleştiğini söylemiştir. Fethullah Gülen, bu örgütün başkanlarından Leon Levy ile buluşmuş ve fotoğrafları da basına yansımıştır. ADL'nin bugünkü başkanı Abraham H. Foxman, Zaman Gazetesi'nde yayımlanan açıklamasında, 'Fethullah Gülen'in İslam üzerine bir kitap yazmasını istediklerini; bunu İngilizce yayımlayacaklarını' söylüyor. ADL yöneticileri ve
Mooncular Fethullahçılar ile sıkı ilişki içine
giriyorlar. Bunlar, Yenilikçi adını verdikleri Tayyip Erdoğan
ve arkadaşlarını da şiddetle destekliyorlar. ADL Başkanı
Foxman, Tayyip Erdoğan ile görüşüyor. Erdoğan da 2000
yılında ABD'ye gidip Gülen'i ziyaret ediyor. Yahudi örgütü
Jewish Comitte'in davetlisi olarak 16 Temmuz 2000'de Erdoğan,
Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JINSA) gibi çok etkili bir Yahudi
kuruluşu ile yine görüşmeler yapıyor. (Bilgiler için
Ergün Poyraz'ın Patlak Ampül adlı kitabının 211.
sayfasından itibaren...) Amerikan Yahudi örgütleri;
'Yenilikçi hareket' adını verip 'Türkiye'deki İslamcıların
önderleri' ilan ettiği AKP'nin iktidara gelmesi için uluslararası
desteğini bütün gücüyle ortaya koydu. Türkiye'deki yargı
kararları, yapılmış seçimler değiştirilerek
Tayyip Erdoğan, başbakan yapıldı. Nedenler ortada: *Türkiye hala ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir yardımcı aktörü yapılabilmiş değil. Ordunun ve kamuoyunun tepkisi, Başbakan Erdoğan'ın hareket alanını çok daralttı; bu yöndeki hevesini kırdı. *Türkiye; İsrail'in Kuzey Irak'ta etkili ve yönlendirici güç haline gelmesine izin vermiyor. Böylece Arz-ı Mevud peşindeki yayılmacı Yahudiler öfkeleniyorlar. Kürt bölgesinin İsrail bölgesi yapılması; ADL, JINSA, Jews Comitte gibi kuruluşların büyük idealleri... *İsrail'in Ortadoğu'daki varlığına karşı çıkan İran'ın bastırılması için Türkiye kullanılmak isteniyor. Hükümet, İran'a karşı yaptırıma yanaşmayınca da böyle tehditler geliyor. *Cuma günü, Yeni Şafak'ta İbrahim Karagül daha özel bir sebep de gösteriyor: İsrail, Arap sermayesinin Türkiye'de etkin olmasını, ihale almasını istemiyor. Ayrıca bir medya grubunun ihalesi (Sabah olayını işaret ediyor) işini de Yahudi örgütleri ve İsrail, bu yoldan münüple etme çabalıyor. Hemen belirtelim ki bu işaret İsrail'de üretildi; ABD'de parlatıldı. Türkiye; bu Siyonist
dayatmaya karşı asla ödün vermemelidir.
http://www.gunes.com/2007/08/27/yazarlar/y4.html *** Fethullahçı Müslümanlar uyanın
Rıza Zelyut 01 Ekim 2007
O zaman; hem Müslüman görünüp hem de Amerika için çalışan kişilerden uzak durun. Burada açıkça, Amerika'nın emrine girmiş bir propaganda uzmanı olduğu anlaşılan Fethullah Gülen'den söz ediyorum. Bu kişi, İslam'a değil, ABD'ye hizmet ediyor. 'Allah, dünya gemisinin kaptanlığına Amerika'yı oturttu.' diyerek beyaz batılı Hıristiyan emperyalizmini meşrulaştıran o değil midir? Milliyet'ten Can Dündar'ın naklettiği bilgiler Fethullah Gülen'in ABD tarafından yetiştirildiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Çünkü; Amerika'da hazırlanan siyasi-stratejik raporlarda hep onun adı geçiyor. ABD çıkarına hizmet edecek İslam anlayışının lideri olarak o örnek veriliyor. Ve Amerika; bu çizgidekilere yıllardır muazzam para ve siyasi destek veriyor. Can Dündar'ın pazartesi günü aktardıklarına bakar mısınız: 'Bahsedeceğim raporlar 'Rand Coorparation' imzasını taşıyor. Amerikan dış politikasına yön veren bu etkili 'fikir fabrikası', Donald Rumsfeld, Condoleezza Rice, Francis Fukuyama gibi uzmanlarıyla tanınıyor. (...) Rand Coorparation, Amerikan yönetimi için bir rapor hazırlayıp 2 şey tavsiye etti: '1) Türkiye'deki İslami hareketi daha yakından tanımalı, onların ideolojileri hakkında daha yakından bilgilenmeli ve diplomatlarını eğitmeliyiz. 2) ABD'nin İslamcı
akımın ılımlı üyeleriyle resmi olmayan ilişkiler
kurması yararlı olacaktır.' Sonra Cheryl Barnard'ın raporu geldi. (...) O da 2003'te 'Sivil Demokratik İslam Raporu' hazırladı. (...) Rapora göre, ABD'ye en iyi müttefik 'ılımlı İslamcılar'... Nasıl desteklenecekleri konusunda şunları öneriyor: 'Çalışmalarının,
görüşlerinin yayımlanması ve dağıtılmasına
maddi katkı yapılacak. Sivil toplum kuruluşları kurmalarına, eğitim için yer bulmalarına ve politik süreç içinde gelişmelerine destek olunacak. Görüşlerini yaymak için
web sitesi, okul, enstitüler kurmalarının önü açılacak. (...)Raporun sonundaki
'Derin strateji' bölümünde daha somut öneriler var. Şöyle
denmiş: Fethullah Gülen'in örnek olarak verildiği ılımlı İslamcıların ekonomik güç eksikliği dile getirilip maddi destek yapılması önerilmiş.' Can Dündar perşembe günü
de yazıya devam edip 26 Mart 2007 tarihinde yaylımlanan Rand
Corparation'ın yeni raporundan aktarmalar yapıyor. Burada
Fethullah Gülen, 'Hıristiyan ve Yahudilerle diyalog çalışması
başlattı. İki kez Patrik Bartholomeos ile görüştü.
1998'de Papa'yı ziyaret etti; İsrail'in hahambaşı
ile buluştu' denilerek örnek dinsel lider seçiliyor. Desteklenenlerin başında da Fethullah Gülen ve çevresi geliyor. Para ve siyasi destek bu kesime yağıyor. 'Gülen'cilerin okulları, yurtları, dershaneleri Amerikan dolarları ile böyle yaygınlaştırılıyor. Amerika onların bankacılıktan tutun da kargoculuğa kadar Türkiye'nin bütün sektörlerinde öne çıkarttırıyor. Hükümet, bu konuda ne gerekiyorsa yapıyor. Fakat, aynı Amerika; İslam dünyasına karşı Haçlı savaşını yürütüyor. Müslümanların kanını hunharca akıtıyor. Fethullah Gülen, bu saldırıda ABD'nin yanında yer alıyor. Şimdi; ona inanan samimi Müslümanlara sesleniyorum: Elinizi vicdanınıza koyup öyle karar verin. Haçlı emperyalizmin silahlı gücü Amerika'nın bu kadar desteklediği birisinin siz Müslümanlara bir faydası olabilir mi? Bu dünyada değil öbür dünyada...
http://www.gunes.com/2007/10/01/yazarlar/y4.html |
|
FETULLAH GÜLEN DOSYASI Yazar: Milli Çözüm Araştırma Ekibi ... 1970'lerin ortalarında, Milli Görüş istikametinde hizmet gören Ak-Evler hareketinden koparılarak "AKYAZILI" Vakfı kurdurulan Fetullah Gülen, giderek Bediüzzaman'ın çizgisinden uzaklaşarak masonik merkezlere yaklaştı. Dünya'ya hükmeden ve çok gizli ve de kirli işler çeviren siyonist mahfillerle; Pek karmaşık ve karanlık ilişkiler ağına takıldı. Hiçbir resmi sıfat ve statüsü bulunmayan, yüksek öğrenim bile yapmayan sade ve samimi bir hoca efendinin değil, bakanların ve başkanların bile erişemediği uluslar arası bir protokol pozisyonuyla; Papayla programlara... Politikacılarla pazarlıklara başlamıştı. İlk bakışta: Hiçbir resmi etiketi ve dini temsil yetkisi bulunmadan, şahsi gayret ve marifetiyle (hatta bazılarına göre özel velayet ve kerametiyle) bu denli yaygın bir organizeye ve saygın bir otoriteye eriştiği sanılsa... Daha doğrusu malum merkezlerce böyle sunulsa da; aslında O, "küresel çete"nin ve siyonist sömürücü sermayenin, artık sadece bir maşasıydı... Kahraman rolü oynatılan bir figürandı. Ve O'nun patron değil, piyon olduğu, sonunda zan ve tahminlerle değil, resmi belgeler ve şahitlerle ortaya çıkmıştı. İşte Amerika'daki siyonist yahudi stratejisti ve CIA Ortadoğu şefi Graham E. Fuller Fetullah Gülen'e bunun için sahip çıkmakta ve O'nu yere göğe sığdıramamaktaydı. ... Katıksız ve amansız şeriat düşmanı Bülent Ecevit'in bile Fetullah Gülen'e övgüler dizmesinin ve Fetullahçıları partisinden aday gösterip Milletvekili seçtirmesinin arkasında, acaba ne gibi hedefler yatmaktaydı. Milli Görüşten ve Erbakan gerçeğinden uykuları kaçan Bilderberg'ci Ecevit'lerin ve Graham Fuller'lerin Fetullah Gülen'i ve O'nun siyasi temsilcisi AKP'yi böylesine sahiplenmeleri acaba hangi hikmetlere dayanmaktaydı? "Türkiye demokratikleştikçe (Fetullah Gülen'in ve AKP'nin benimsediği ve Amerika'nın desteklediği) İslam'ın, Türklerin hayatında daha önemli bir konuma "geri dönmesi" kaçınılmazdı." Diyen Graham Fuller böylece ağzındaki baklayı da kafasındaki şeytanlığı da açığa vurmaktaydı. .... Rusya Fetullah Gülen okullarını kapatıyor: Rusya yönetimi, ülke içindeki Fethullah Gülen okullarını kapatmak için harekete geçti. Gülen'e bağlı çeşitli şirketleri yakın takip altına alan Rus yönetimi, okulları "Amerikan ve İngiliz casusu yetiştirme merkezi" olarak görüyor. Rusya yerel yöneticileri arasında bu okullarda okumuş bazı görevlilerin de işine son verilmesi için hazırlıklar yapılıyor. Rusya Federasyonu, Fethullah Gülen okullarını kapatmaya başladı. Ulaşan bilgiye göre, Rusya Federasyonu yönetimi Fethullah Gülen okullarını açan şirketleri yakın takibe aldı. Söz konusu operasyonun, Fethullah tarikatının okullarına ve şirketlerine karşı zaman zaman yapılan soruşturmaların en kapsamlısı olacağı açıklandı. Öte yandan, Rusya Federasyonu: yerel yöneticileri arasında bu okullarda okumuş bazı görevlilerin de işine son verilmesi için hazırlıklar yapıldığını hatırlattı. Rus yetkililer, Fethullah Gülen okullarını açıkça "Amerikan ve İngiliz casusu yetiştirme merkezi" olarak tanımladı. Öte yandan, Türkiye kamuoyuna "modern okullar" olarak sunulan bu okullardan bazılarında çok sinsi ve siyasi faaliyetler yapıldığı ve ABD'nin dünya hakimiyeti için beyinlerin yıkandığı özellikle vurgulandı. FSB: CASUSLUK YAPIYORLAR Rusya iç Güvenlik Örgütü FSB Başkanı Nikolay Patruşev, 17 Aralık 2002'de Türk basınında yer an açıklamasında, gerçekleştirdikleri en başarılı etkinlikler arasında Türk casusların deşifre edilmesini de saydı. FSB Başkanı 2002 yılı etkinlik raporunda Fethullah Gülen okullarında çalışan öğretenlerin casusluk faaliyetlerinin deşifre edildiğini belirtti. FSB Başını, açıklamasında, okulların sahibi konumundaki Tolerans, Serhat ve Ufuk vakıflarının isimlerini verdi. ..... Şu soru mutlaka sorulmalı doğru ve doyurucu cevabı herhalde bulunmalıdır: Bir zamanlar: "Amerika ve Rusya sistem olarak materyalist felsefeyi benimsemiştir. Aslında ne Rusya'nın ne de Amerika'nın bize bakış açıları farklı değildir. Hatta hiçbir fark yoktur, denilebilir. Israrla söylüyoruz ki, ikisi de bizim aman vermez düşmanımızdır."Diyen Fetullah Gülen'e ne oldu ki şimdi: "Amerika, hala bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır... Amerika şu anda: Bütün konum ve gücüyle, bütün dünyaya kumanda edebilir ve buna layıktır." Demeye ve Amerika'yı övmeye başlamıştır? Fetullah Gülen'in asıl amacı; İslam'ı yaymak mı, yoksa siyonist Gizli Dünya Devleti'nin kovboyu olan Amerika'ya uyumlu ve ılımlı vatandaş hazırlamak mıdır? Prof. Alpaslan Işıklı'nın tespitiyle, "yurt dışındaki okullarıyla, Türkiye deki vakıf, dershane, üniversite çalışmalarıyla siyonist emperyalizmin dünya hakimiyetine ve küresel bir totalitarizmin kurulma hedefine hizmet mi yapılmakta dır? Daha önceleri: "sebeplere riayet, bir sorumluluk olsa da; onlara tesiri hakiki vermek apaçık bir dalalet ve inhiraf (sapıklık)tır." "Köpek, kendisini besleyeni sahibi olduğunu sanır ve bu yüzden sahibine gösterdiği sadakat görünüşe, yani nedenselliği dayanır." Diyen Fetullah Gülen, şimdi nasıl oluyor da: "Amerika ile dostça geçinmeden ve Amerika istemeden, dünyanın hiçbir yerinde, hiç kimseye ve hiçbir şey yaptırmazlar... Şimdi (bana bağlı) bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına (yani siyonizmle uyuşarak) gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığımız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz..." diyerek, herkesi Amerika'ya kayıtsız şartsız teslimiyete çağırmaktadır? Fetullah Hoca'ya göre: Kuvvet ve Kudret sahibi, Allah mıdır, yoksa Amerika mıdır? "Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli, Amerika göz ardı edilerek, şurada veya burada kendi başına bir iş yapılmaya kalkışılmamalıdır... Rusya bile sizi desteklese, eğer Amerika istemezse, işinizi bozacaktır... Çünkü Amerika kendi işlerinin bozulmamasından yanadır. Bu da yadırganmamalıdır." Diyecek kadar Amerika'ya tapınan ve siyonizmin yenilmez gücüne(!) sığınan bir Fetullah Gülen, acaba Kur'an kahramanı mı, yoksa Amerika'nın kuklasımıdır? BEKLENEN MESİH Mİ, YOKSA PAPALIK MİSYONERİ Mİ? Vaazlarında ve kitaplarında: "Hazreti Mesih (İsa A.S) Ahir zamanda o önemli misyonu eda etmek üzere mutlaka nüzul edecektir. Nüzul edecektir ama içinizden şahs-ı manevinin muhtevi bulunduğu mana ve ruha nüzul edecektir. (Yani Hz. İsa şu anda içinizde bulunan; lideriniz ve temsilciniz olan şahsiyete inecektir.) diyerek, dolaylı biçimde Mesihliğini ve Mehdiliğini ilan eden ve nicelerini buna inandıran Fetullah Gülen; "Sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zatı âlilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız." Diye başladığı papa'ya mektubunda: "Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Papalık Konseyi Misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz." Diyor... Şimdi aklımıza ve vicdanımıza güvenerek soralım: Fetullah Gülen beklenen Mesih veya Mehdi Aleyhisselam mı dır? Yoksa kendi itiraf ve ifadesiyle Papalık Konseyi Misyonunun basit bir parçası mı dır? Takiyye yaptığı ve ikili oynadığı açıktır. Ancak, acaba asıl aldatmak ve kullanmak istediği Hristıyanlar ve Museviler midir, yoksa Müslümanlar mıdır? Doğru cevap: siyonist yahudiler ve Haçlı emperyalistler Fetullah Gülen'i... Fetullah Gülen ise Müslümanları kullanmaktadır. Çağ ve Nesil dizisinin 4. kitabının son yazısında ve lider başlığı altında: "Ve eskilerin "Kaht-ı rical" dedikleri seviyeli insan, idareci ve kadro ile lider kıtlığı (yaşanıyor) Yakın geçmişi ve hâlihazırdaki vaziyeti itibarıyla: Şu karmaşık dünyanın gerçek manada bir lider tanıyıp tanımadığını bilemeyeceğim; bildiğim tek şey varsa o da, bizim dünyamızda böyle bir liderin olmadığıdır... ... O Polat sinelerin ve çelikten sedaların yerinde, şimdi sinekler uçuşuyor... Evet, ateşböceklerinin yıldızlaştığı, sineklerin kartallaştığı bu talihsizler diyarında, şimdi aslan inleri, tilki çalımlarıyla inliyor... Bülbülyuvaları saksağanların elinde perişan ve her tarafta yarasalar şehrayinler tertip ediyor... Hakim güçler, insafsız ve temettü (sömürme) avında... Hasıla koskoca dünya başı boşların elinde ve bir baştan bir başa lidersizlikle kıvrım kıvrım (kıvranıyor)..." diyor ve ardından "nasıl bir lider?" diye kendisini anlatmaya başlıyor... Yakın geçmişteki ve günümüzdeki bütün dini ve siyasi liderleri böylesine küçümseyen ve kötüleyen Fetullah Gülen'in, şimdi Amerika'ya ve Papalığa karşı perestlik derecesindeki hürmet ve teslimiyet nasıl bağdaştırılacaktır? ... Şimdi soruyoruz:
Yoksa malum ve melun merkezler mi o'na böyle bir kılıf geçirdi?
Hâlbuki Efendimizin ki, izzet ve davet, bunu ki ise, zillet ve teslimiyettir.
Peki, bugüne kadar sahip çıktığını iddia ettiği Bediüzzaman ve Onun izlerini takip ettiği tüm ehlisünnet uleması; İslam'ın neresini yanlış anlamışlardı ve hangi yanlışları Müslümanlara öğütlemişlerdi?
Yoksa mason Demirel'le, özel bir ilişki içindemiydi? Hani bu Hoca ve ekibi siyasetten uzak kimselerdi?
Çünkü AKP'li belediye Başkanı döneminde bu proje, İsrail yardımıyla Urfa'da gerçekleştirilmişti.
Yoksa Papalık Konseyinin basit bir parçası, Papa hazretlerinin ve GAP'ta yatırım yapan İsrail'in bir hizmetçisi miydi? Chalmers Johnson (University of California'da emeritus Profesör): The sorrows of empire, New York, 2004. Bu kitapta C. Johnson, ABD'nin dış politikasının tümüyle Wolfowitz gibi neo-conların söz sahibi olduğu pentagon'un elinde olduğunu, Beyaz Saray'ın by-pass edildiğini belirtiyor. Johnson diyor ki; "ABD, ona buna demokrasi satmak istiyor, Ortadoğu'ya da "demokrasi yok" gerekçesiyle müdahale ediyor ama kendisi demokrasinin ilkelerinden uzaklaştı. ABD adeta bir imparatorluk oldu ve militarist bir düzen içinde. Ancak, ABD imparatorluğun diğer imparatorluklardan ayıran; önemli bir özellik var, ABD imparatorluğu bir "üs-ler imparatorluğu"dur. İngiliz ya da Fransızlar gibi gittiği yerlerde toprak İşgali amacı taşımıyor, dünyanın değişik bölgelerini "Üs" leri aracılığıyla kontrol altında tutup, ele geçirmeyi hedefleyen bir imparatorluktur Amerika..." Daha ne söylesin Johnson?! Bitmedi. Tam yerine denk geldi, son habere buyurun;
Bu en büyük Yahudi nişanının Nazarbayav'e verilmesinin diğer önemli sebebi ise; Fetullah Gülen'in okullarına yaptığı destek olduğu konuşulmaktadır. Fetullah Gülen'le MOON ve MASON İlişkileri: Moon tarikatı ile Fetullah teşkilatı arasındaki örgütlenme modellerindeki siyonist ilişkileri yanında en önemli benzerlikse birinin Mesihliğe, diğerinin ise İslam temsilciliğine ve Mehdiliğe soyunmalarıdır. Her ikisini de organize eden, Amerika'daki siyonist kuruluş; CSIS'tır. CSIS 1962'de Georgetown Üniversitesi'nde kurulmuş. Amerikan devletine ve özellikle petrol ve silah şirketlerine hizmet veriyor. Dış ülke yöneticileriyle, bürokratlarıyla, Amerikan çıkarlarına dolaylı ya da dolaysız hizmet verecek akademisyenlerle bağlar kuran CSIS, bir devlet kurumuyken, yenidünya düzenine uyum sağlamak üzere şirkete dönüştürülüyor. CSIS, Ortadoğu petropolitik araştırmalarıyla da ünlüdür. Ortadoğu bölümünün içinde Türkiye'ye de ayrı bir bölüm açılmış, CSIS birimlerinin yönetimlerinde istihbarat örgütlerinde ve yabancı ülkelerdeki diplomatik misyonlarda dünya deneyimi kazanmış eski devlet memurları bulunuyor. Üçüncü ülke adamları da bu şeflere raporlar hazırlıyorlar. CSIS yabancı devletlerin görevlilerini de gerektiğinde ABD'de konuk edip, ilgili konularda konferans vermelerini sağlar. Bunların arasında Türkiye başbakanları da bulunmaktadır. Hatta CSIS, Kafkasya petrol boru hatları ile ilgili toplantılarını Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığında gerçekleştirmiştir. Sonraları Başbakanlık danışmanlığına getirilen, DSP milletvekili ve Ecevit'in ABD gezilerinde en büyük yardımcısı, 2002 yılında Kıbrıs'dan sorumlu Devlet Bakanı, Harvard mezunu Tayyibe Gülek komitenin sekreterliğine getirilmiştir. CİA'nın bile bir üst kurumu gibi çalışan CSIS Fetullah Gülen'inde en büyük destekçisidir. Çok sayıda ülkenin yanı Sıra ABD'de de "lobby" oluşturmak gerekçesiyle okullar kurulması bir gazetede şu ilginç açıklamayla yer alıyordu: "Gülen'in şimdiki planı, ABD'de Türklere de, Amerikalılara da eğitim verecek bir üniversite açmak. Virginia eyaletine bağlı küçük bir yerleşim birimi olan Staunton'da, boşaltılmış bir hastane binasını devralan "Fethullahçı" grup, burada binden fazla öğrenci kapasiteli bir üniversitenin kurulması çalışmalarına başladı. Gülen Londra'da kolej açmış, matematik doktoru bir arkadaşlarının" Staunton Belediyesi ile anlaşması halinde, üniversitenin dünyanın her yanından gelecek öğrencilere "evet" diyeceğini söylüyor. "Fethullah Gülen'in" adamları tüm dünyada, Tanzanya'dan Çin'e çoğunluğu eski Sovyetler Birliği Türki cumhuriyetlerinde yer alan 200'den fazla okul kurdular. Bu okullar İslam'dan çok Türk milliyetçiliğini esas alan bir felsefeyi yaymaktadır. "Balkanlar'dan Çin'e, Türkiye'yi model alan bu seçkinlerin oluşumunu görmek istiyor. (...) Bu kuruluşlar Müslüman olmayan öğrencileri kabul ediyorlar ve yüksek nitelikleri ve belki de İngilizceyi temel eğitim dili olarak kullanmaları nedeniyle, seçkinlerin çocuklarını çekmektedir. Şimdi soralım İngilizce dilinde eğitim yapmayı esas alan bu kurumların "Türk milliyetçiliğini" nasıl esas aldığı ya da nasıl olup Tanzanya veya Çin yönetimleri seçkin aile çocuklarının "Türk Milliyetçiliğini esas alan" bir eğitimden geçirilmesine izin vermektedir. "The man and his movement" (Bir Adam ve Hareketi) 26-27 Nişan 2001 tarihlerinde, Georgetown Üniversitesi'nde CMCU'nun son konferansının konusu "F. Gülen: The man and his movement (Bir adam ve onun hareketi) idi. Bu konferansta F. Gülen'in son elli yılda gelişen İslam'i hareketler içinde kurumlaşan tek hareket olduğuna dikkat çekildiğine ve eski CIA şefi Graham Fuller'in RAND şirketi adına Türkiye Nurculuğunu araştırmaya başlamış olduğuna dikkat edilirse ABD ile "entegrasyon"un liberal olarak tamamlanmak üzere olduğu söylenebilir. CMCU konferansına katılanların kimlikleri ve deneyleri, Georgetovvn Devlet Üniversitesi'nin yanı sıra ABD yönetiminin ve Yahudi örgütleri ile Alman Stiftung'larının Türkiye'deki din ve ifade hürriyetine verdikleri değerin açık bir göstergesiydi (!): Toplantıya katılanların özellikleri işin ne denli ciddiye alındığını göstermekteydi: Alan Makowsky: ABD Dışişleri istihbarat Bürosu eski şefi, Körfez savaşında ordu danışmanı, İsrail destekçisi WINEP (Washington Institute for Near East Policy) görevlisi. George Harris: ABD eski dışişleri görevlisi, eski Ankara B.elçisi, istihbarat uzmanı, Asya, Ortadoğu, Güneydoğu Asya uzmanı. Roscoe Suddarth: Mali 1961, Lübnan 1963-65, Yemen 1967, Ürdün 1974-1990 istihbarat görevlisi, Middle East Institute başkanı. Graham Edmund Fuller: Yemen, Cidde, Uzakdoğu CIA görevlisi, ABD Hava Kuvvetleri ne bağlı RAND şirketi yöneticisi. Şimdilerde Türkiye'deki Nurcu hareketini ve "Irak, Bahreyn, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki çeşitli "Şii Müslüman Cemaatlerin gelecekteki politik rolleri'ni Rend Francke ile birlikte araştırıyor. Şii araştırması projesinin amacı, "Şiilerin özgürlüğü, siyasete ve yönetime katılımlarının geliştirilmesinin yollarını bulmak" olarak belirtilmektedir. .... Moon'un Mesihliğinin nedeni ise şöyle belirtilir. Moon'a göre Hz. İsa politik becerisi bulunmadığından, Hıristiyanlığı ve insanlığı kurtaramamıştır. Bu nedenle Moon kendini Mesih olarak ilan ediyor. Sorgusuz bağlanılacak her şeyh-dede-şef örgütünde olduğu gibi, eleman devşirilme işi, hem Moonculukta, hem Fetullaçılıkta beyin yıkama esasına dayanır. İnsanlığı kurtaracak bir 'Mesih' olarak, ortaya çıkan Moon'a kimse sahte peygamber diyememektedir. Bu örgütle Fetullah Gülen'nin yapılanma modeli oldukça benzeşmektedir. Ancak Türkiye merkezli Moon kilisesi kadar büyük değildir. Her ne kadar iki örgütün yükselmeye başlamaları Amerika'nın başlattığı, 1950'lerin komünizmle mücadele örgütlenmesine dayanıyorsa da, Moon Hazretleri, Amerika'ya uzaktan yaslanacağına, kendisini ABD'ye atmış ve kırk yıldan bu yana işin ana müteahhitliğine soyunmuş bulunuyor. Fetullah Gülen ise: kırk yılın ardından farkına varmış ki; "Güç neredeyse orada olunmak" der gibi, o da Amerika'ya taşınmış. ABD federal devlet yönetimiyle içli dışlı olmayı başaran Moon, her geçen yılın ardından kutsallığının en üst noktasına ulaşmıştır. Her yıl 10-15 Şubat arasında "Gerçek Ana-Baba" nın doğum günleri büyük gösterilerle ve ayinlerle kutlanmaktadır. Tıpkı peygamberlerin doğum günlerinin kutlandığı gibi. Bu arada, onun otellerinde intihar ölümleri de sıklaşıyor. İki yıl önce kendi oğlu da aynı otelde intihar etmişti. ....
http://www.millicozum.com/content/view/772/56/ |
|
GÜLEN, RTE VE AVANESİ ADL HİZMETÇİSİ
|
|
"ZAMAN"CILAR EHLİ KİTAP MI DIR? İsmet SEZGİN ... Şunu artık kesinlikle ve net olarak saptamalıyız: Fetullah Gülen, baştan sona bir Amerikan Planının Parçasıdır. Yeni Dünya Düzeni'nin Türkiye'ye dayattığı mafya-Gladyo-tarikat sisteminin bir ayağıdır. Gülen'in önemi, ABD'nin Yeşil Kuşak projesinde üstlendiği rolden kaynaklanmaktadır. Saidi Nursi çizgisinde Erzurum'dan yola çıkan Gezici Vaiz Fetullah Gülen'i, New York-Vatikan-Kudüs hattına taşıyan sihirli güç, "büyük müttefikimiz" Amerika'dır. Fetullah Gülen'i Ahlat'tan şimdi bulunduğu Pennsylvania'ya uçuran süreç ve araçlar, CIA tarafından ayarlanmıştır. Amerika'yı Karşıya Almadan Fetullah Sorunu Çözülemez! Dün hükümet koltuğunda oturan Ecevit'in, Mesut Yılmaz'ın ve Devlet Bahçeli'nin, bu gün ise AKP'nin, Gülen olayına yaklaşımlarını açıklayan gerçek burada gizlidir. Bunların Fetullah Gülen'le ilişkileri, aslında Amerika'yla ilişkidir. Bunu bilerek hareket etmektedirler. İlkokulu dışarıdan bitirmiş, Risale-i Nur'u istismar etmiş, vaaz verirken ağlayıp, bayılmakla şöhret edilmiş ve Amerika'nın oyuncağı, ılımlı İslam'ın sahte mehdisi haline getirilmiş, bu gezici vaizin el üstünde tutulmasının sebebi, Siyonist ABD'dir. Fetullah olayını çözmek isteyenler, Amerika'yı karşılarına almak cesaretini göstermelidir. Değirmenin Suyu Washington'dan: Fetullah Gülen'in bugün hükmettiği güç, Genelkurmay Başkanlığı tarafından 1998 başında hazırlanan bir raporda şöyle sıralanmaktadır: "Yurtiçinde, 85 vakıf, 18 dernek, 89 özel okul, 207 şirket, 373 dershane, yaklaşık 500 öğrenci yurdu ve biri İngilizce yayınlanan 14 dergi, 15 ülkede yayınlanan 300 bin tirajlı Zaman gazetesi, ulusal düzeyde yayın yapan 2 radyo ve uluslar arası yayın yapan Samanyolu televizyonu; Yurtdışında, 6 üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkokul, 8 dil ve bilgisayar merkezi, 6 üniversiteye hazırlık kursu ve 21 öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kurulusu" bulunmaktadır. Gülen'in avanesinin sahip olduğu 300'e yakın şirketle, 600 trilyon liraya hükmettiği saptanmıştır. Yurtdışındaki okullarının yıllık gideri ise, Fetullahçılar tarafından 1,5 milyar dolar olduğu açıklanmıştır. 1986 yılında, Özal tarafından gıyabi tutululuktan kurtarılan Gülen'in 12 yılda bu kadar büyük bir güce ulaşmasının izahı da uluslar arası bağlantısıdır. Daha doğrusu bu güç, zannedildiği gibi Müslümanların değil, aslında Siyonist masonlarındır. Amerika'yla Entegrasyona Katiyen Karşı Değil Fetullah Gülen, ne zaman başı sıkışmışsa ABD'ye kaçmıştır. 28 Şubat'ta da ABD'ye hicret yapmıştır!... Ankara DGM Başsavcılığı'nın hakkında soruşturma başlatacağını öğrenince de hastalık bahanesiyle Amerika'ya sığınmıştır... Şimdi hakkında kırmızı bülten çıkarılmıştır. Esasen Gülen, ABD'yle ilişkilerini gizlemeye gerek görmüyor. Aksine bu ilişkiyi güçlülüğünün bir kanıtı olarak kullanıyor. Kendi tarikatına ait Zaman gazetesinin 4 Eylül 1997 tarihli sayısında Batı ile ilişkiler hakkında şu değerlendirmeleri yapıyor: "Bu manada inanmış bir insanın Batı karşısında, Batı'yla entegrasyon karşısında, Amerika'yla entegrasyon karşısında olması katiyen düşünülemez." Moon Tarikatı Ve Fetullah Gülen Dinlerarası Diyalog, Fetullah Gülen'in CIA ile ilişkilerini sürdürmede kullandığı kılıf gibidir. Ama bu örtüyü bile kendisi icat etmiş değildir.1950'lerden itibaren dünyanın efendiliğine soyunan ABD, kıtalararası imparatorluğunu sürdürmek için, her kıtasal din içinde kendisine bağlı bir tarikat örgütledi. Bu tarikatların hepsinin söylemi de aynı: Dinlerarası diyalog. CIA denetiminde yürütülen bu faaliyetin ilk başarılı örneği Moon tarikatıdır. 1951'de Kore'yi işgal eden ABD, Güney Kore'yi sömürgeleştirirken, sömürgeleştirmenin aracı olarak bir de Hıristiyan tarikatı kurdu. CIA'nin misyonerleri, bu tarikatı kullanarak Güney Kore nüfusunun yüzde 40'ini, Budistlikten vazgeçirip Hıristiyan yaptılar. Moon, işte bu tarikatın adıdır. Resmi adıyla söylersek; Birleştirme Kilisesi. CIA, Moon tarikatını kullanarak Dünya Anti Komünist Lig'ini örgütledi. Türkiye'de Komünizmle Mücadele Dernekleri, Dünya Anti Komünist Lig'inin uzantıları olarak kuruldu. "İsrail İle İlişkinin Avantajları: Moon tarikatının, Latin Amerika'daki askeri diktatörlüklerle, İsrail üzerinden kurduğu uyuşturucu ve terör bağı dikkat çekicidir. Bir başka dikkat çekici nokta Fetullah Gülen'in İsrail ile yakın ilişkisidir. Körfez Savaşı'nda, Irak yönetiminin İsrail'e attığı Scud füzesi üzerine İstanbul'da verdiği vaaz ve döktüğü gözyaşları ve ettiği bedduaların kaseti, hala pek çoklarının elindedir. İsrail ile ilişki, ABD açısından kilit öneme sahiptir. Graham Fuller'in İslamcı hareketi konu alan Kuşatılanlar kitabında, İslamcı hareketlerin Batı ile entegrasyon için yapması gerekenlerin, en başta İsrail ile iyi ilişkiler geliştirmesi istenmektedir. Gülen'in İslamcı kitleleri kendisinden soğutma tehlikesine karşın, Kudüs Baş hahamı ile kurduğu yakın ilişki ve Fetullahçıların İşadamları derneği olan İSHAD'in İsrail'le bağları iste bu politikanın bir gereğidir. Abdullah Çatlı İle Birlikte! "Moon tarikatı ile Fetullah Örgütü arasındaki bağ, hedef benzerliğinden ibaret değildir. Aralarında organik ilişkiler ağı geliştirilmiştir. Moon tarikatının Türkiye halifesi eski CHP Genel Sekreterlerinden Kasım Gülek ile Fetullah Gülen'in dostluğu artık sır değildir. Gülen, 1992 yılında ABD'ye gittiğinde, Kasım Gülek'in Amerikan Ordusu'nda albay olarak görev yapan, daha sonra şüpheli bir şekilde ölen baldızı Aylin Rodomisli (Adı Aylin romanında anlatılan kişi) aracılığıyla Pentagon ve CIA ile ilişkiye geçtiğini de bizzat kendisi söylemiştir. Kasım Gülek'in kızı Tayyibe Gülek, daha sonra DSP'den Adana milletvekili seçilmiştir. Tayyibe Hanımı Fetullah Gülen'in Pentagon'la ilişkisini kuran teyzesi yetiştirmiştir. Moon tarikatı ile Fetullah Gülen'i birleştiren bir diğer isim; Abdullah Çatlıdır. Çatlı, 1981 yılında Dünya Anti Komünist Ligi'nin toplantısına katılmıştır. 1992'de Gülen'i ABD'de havaalanında karşılayan da, Abdullah Çatlıdır. Uluslararası Okullar Nasıl Kuruldu? Diğer cemaatler Kur'an kursu ve İmam Hatip Liseleri gibi doğrudan devlet kontrolündeki dini eğitim kurumlarına önem verirken, Fetullah Gülen cemaati, Turgut Özal döneminde, yurt içinde Anadolu liseleri ve kolejler açmaya yöneldi. Sovyetler Birliği'nin çözülmesi üzerine Gülen örgütü uluslararası okullar atağına geçti. Gülen'in öncelik verdiği ülkeler son derece dikkat çekici: Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar. Yani Amerika'nın ilgi alanındaki bölge ve ülkeler. Nitekim 1992'den itibaren, öncelikle Orta Asya Türk cumhuriyetleri olmak üzere Kafkas ve Balkan cumhuriyetlerinde, "Fetullahçı" diye bilinen vakıf ve şirketler, art arda kolejler açtılar. Ardından Asya ve Afrika ülkeleri geldi. ABD'nin Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği'ni çökertmek için örgütlediği ve büyük olanaklarla yürüttüğü "CIA muhalefeti"nin, Gülen Örgütü'nün önünü açtığı net olarak saptanabiliyor. Sovyet bloğuna karşı yürütülen psikolojik savaşın en önemli aygıtı Hür Avrupa Radyosu, Fetullah Gülen'i bültenlerinin baş konusu yapıyor. Amerika'nın Sesi radyosunun değişik lehçelerdeki Türkçe yayınlarında, Gülen ve misyonu döne döne övülüyor. CIA'nin İlgi Alanlarında Fetullah okullarının ülkelere dağılımı şöyle: Kazakistan (28), Rusya Federasyonu'na ait çeşitli bölgeler (24), Özbekistan (18), Türkmenistan (15), Azerbaycan (14), Kırgızistan (11). Bunları Arnavutluk ve Moğolistan (4'er); Afganistan, Irak, Gürcistan, Ukrayna ve Romanya (5'er); Moldova (2); Pakistan, Bangladeş, Makedonya, Macaristan, Fas, Güney Afrika, Sudan, Endonezya, Tayland, Çin ve Tayvan 1'er okul. Dünyadaki uyuşturucu merkezlerinden Tayland'ın Çin sınırındaki Çenday kentine okul ve yurt açmanın Türkiye açısından bir anlamı bulunmuyor. Fetullah Gülen'in bırakalım Çenday'ı, Tayland diye bir ülkenin varlığından haberdar olması bile mümkün değil. Ama CIA tarafından Fetullah Gülen örgütlenmesine dâhil ediliyor... Ve Kırgızistan'da ABD'ye karşı tavır alan ve Rusya'ya yanaşan Askar Akayev'i deviren Soros Vakıflarıyla Fetullah Gülen okulları işbirliği yapıyor!... "Arkamda Amerika var" mesajı veriliyor! Fetullah Gülen, Susurluk olayı üzerine ve 28 Şubat sürecinde önce telaşa kapıldı. Uzun süre ABD'de kaldı. Hükümet ve CIA yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Milli Güçleri: "Arkamda Amerika var" mesajı vererek tehdit etmeye çalıştı. İkinci Cumhuriyetçi köşe yazarlarını seferber ederek kendini Amerika'nın adamı olarak tanıttı. Nevval Sevindi'nin Sabah Kitaplarından çıkan, "Fetullah Gülen İle New York Sohbeti"nde ABD emperyalizmiyle Fetullahçıların bağı, açıkça dile getiriliyor. İşte kitaptan bazı seçmeler: "Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hala bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır." (s.6) "Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkışmamalıdır." (s.7) "Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinden hiçbir is yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz." (s.8) "Amerika ile iyi geçinmezseniz işinizi bozarlar. Amerika'nın bize yarım arpa kadar bile, sadece bizim menfaatimize olacak bir desteği yoktur. Buna rağmen şurada bulunmamıza izin veriyorsa, bu bizim için bir avantajsa, bu avantajı sağlıyor demektir." (s.9) Şimdi söyleyin, Fetullah Gülen, yegane kuvvet ve kudret sahibi olarak, Allah'a mı inanıyor yoksa Amerika'ya mı? Graham Fuller Aracılığıyla CIA İle Görüşmeler yapılıyor!... Gülen, 1997'de, ABD'de kaldığı süre içinde, Amerikan Merkezi İstihbarat Örgütü'nün (CIA) Ortadoğu Masası şefi ile gizlice görüştüğü, Aydınlık dergisinde yayımlandı ve şimdiye dek yalanlanmadı. Bu görüşme için, CIA Başkanı'na bağlı dört önemli birimden biri olan Ulusal İstihbarat Konseyi'nin eski Başkan Yardımcısı ve RAND Corporation analisti Graham Fuller'in, Gülen'e aracılık ettiği biliniyor. Söz konusu görüşme, Türkiye'nin Washington Askeri Ataşesi tarafından sağlanıyor. Gülen'in CIA yetkilileriyle gizlice görüştüğü bilgisi, Askeri Ataşe tarafından Türkiye'ye iletiliyor. Mark Parris'in Rolü Gülen, Türkiye Cumhurbaşkanı'nın himayesini de ABD ile bağı sayesinde elde etti. Sayın Süleyman Demirel'i Fetullah'ın elinden ödül almaya ABD Ankara Büyükelçisi Mark Parris'in ikna etti... Mark Parris'in Fetullah Gülen'e ilgisi, Ankara'ya geldikten sonra başlamıyor. Gülen'in, ABD'de devlet ricali tarafından kabul görmesini sağlayan da, Mark Parris'in başında olduğu, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Yakın Doğu ve Güney Asya Bölümü. Fetullah Gülen'in, Beyaz Saray'ın yol vermesiyle, ABD'de 14 önemli temasta bulunduğu biliniyor. Demirel ile Fetullah arasındaki ikinci köprü, yine bir Amerikan yetkilisiydi: ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz. Abramowitz, Fetullah Hoca'yla görüşmesinin yararlı geçtiğini açıklamıştı. ABD'nin önde gelen think-tank kuruluşu Carnegie Vakfı'nın eski Başkanı Abramowitz'in, Ilımlı İslam'ın destekçilerinden olduğu biliniyor. Abramowitz, ABD'nin en faal gruplarından Yahudi Lobisi'nin de önde gelen isimlerinden. Özal'la mutfak arkadaşlığıyla ünlenen Abramowitz, Washington'a döndükten sonra da elini Türkiye'den hiç çekmedi. Sık sık ülkemize gelen Abramowitz, Türkiye'den gidenlerin de uğramayı ihmal etmediği isimlerden. Fetullah'ın Okullarında CIA Ajanı Öğretmenler atanıyor! Fethullah'ın okullarının propagandası, "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar Türk dünyasının hizmetinde" sözleriyle yapılıyor. Oysa bu okullar, Türkiye Cumhuriyeti'nin ve İslamiyetin değil, ABD'nin hizmetindedir. Fethullah Gülen cemaati tarafından yurt dışında, özellikle de Türk Cumhuriyetlerinde açılan okullarda, diplomatik pasaportlu Amerikalı CIA ajanları, "İngilizce öğretmeni" diye barındırılıyor. Bu işbirliği, Türkiye'de yapılan üst düzey resmi bir toplantıda, bizzat Fetullahçı okul yöneticisi tarafından itiraf edilmiştir. Toplantıda, dönemin Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam ve MİT temsilcisi de bulunduğu halde, olay karşısında sessiz kalındı. Durum, devletin resmi olarak yayımladığı kitapla da belgelenmiştir. İşte Çarpıcı Açıklama geliyor!... Tarih, 3 Mart 1997. Yer, Ankara'daki Başkent Öğretmenevi. Önemli bir toplantı yapılmaktadır. Ev sahibi, Milli Eğitim Bakanlığı Yurt Dışı Eğitim Öğretim Genel Müdürlüğü. Konu, yurt dışında açılan Türk okullarının sorunları. Toplantıya, başta Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam olmak üzere Bakanlığın bütün üst düzey bürokratları katılıyor. Dahası; Başbakanlıktan, MİT'ten, Dışişleri Bakanlığı'ndan temsilciler de katılımcılar arasında. Ve elbet, yurt dışında okul açmış vakıf ve özel şirket yetkilileri de hazır. Sıra, Özbekistan'daki 18 okulun sahibi gözüken Silm A.Ş.'nin yetkilisi Mehmet Mesut Ata'ya gelir. Bu okullar da, "Fetullahçılara ait" diye bilinmektedir. Ata, birçok talebini dile getirir. Sözlerini Amerika'nın Özbekistan'daki bir uygulamasını örnekleyerek bağlar. MEB'in yayımladığı "Yurt Dışında Açılan Özel Öğretim Kurumları Temsilcileri- İkinci Toplantısı" adlı kitabın 63-64.sayfalarından okuyalım: "Amerika Birleşik Devletleri, dostluk köprüsü adı altında getirdikleri 70 öğretmene diplomatik statü kazandırmışlardır. Biz de, eğer devletimiz, büyükelçiliğimiz, bu konuda diplomatik statü konusunda bize yardımcı olursa Türk öğretmenlerinin, Türk eğitim elemanlarının itibarlarının biraz daha artacağını zannediyoruz." Özbekistan'da diplomatik pasaportla bulunan ABD'li "öğretmen"lerin çoğu, Fetullah Gülen cemaatinin okullarında çalışmaktadır. İngilizce dil "öğretmeni" olarak gözükmekte ama misyonerlik yapmaktadır. Hemen Her Okulda Mutlaka İngiliz ve ABD'li Bulunuyor! Kırgızistan'da da 50-60 kadar Amerikalı "öğretmen" var. Bunlar da diplomatik pasaportlu. Ve Kırgızistan'da "Fetullahçı" diye bilinen okullarda "öğretmenlik" yapıyorlar. Fetullah Gülen'in okulları, Adriyatik'ten sadece Çin'e kadar değil, Vietnam'a, Endonezya'ya kadar uzanmaktadır ve eğitim dili olarak da Türkçeyi değil, İngilizce' yi kullanmaktadır. Özellikle hazırlık sınıflarında haftalık ortalama 24 saati bulan İngilizce derslerine, çoğu okulda ABD'li ve İngiliz "öğretmenler" giriyor. CIA Fetullah'ın Öğretmenlerine Resmi Pasaport Veriyor! Olayın ABD cephesini ise, 1 Mart 1998'de açıklamıştık; Fetullah Gülen'in yurtdışındaki okullarında çalışan bine yakın ABD'li öğretmende, yalnızca devlet görevlilerine verilen ABD resmi pasaportu var. Çoğunluğu Türk Cumhuriyetleri'nde faaliyet yürüten okullardaki ABD'li öğretmenler, İngilizce adıyla "official passeport"a sahipler. Amerikan Eğitim Bakanlığı personeli olmayan ABD'li öğretmenlerin, normal olarak turist pasaportu sahibi olmaları gerekiyor. Ancak, Amerikan devleti, Gülen'in okullarında çalışanları resmi görevli sayıyor. Türkiye'deki karşılığı "yeşil pasaport" olan resmi görevli pasaportu, ABD'li öğretmenlere diplomatik dokunulmazlık sağlıyor. Amerikalı kaynaklar, bu pasaportların CIA'nin talimatıyla düzenlendiğine işaret ediyorlar. Emperyalizmin İstediği "Ilımlı İslam", Müslümanlığı Yozlaştırmayı Amaçlıyor! Gülen'in Türk Dünyası'na yaklaşımı, Amerika'nın Orta Asya'ya olan yaklaşımı ile tam bir uygunluk göstermektedir. Türkiye'nin, diğer Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerini geliştirmesi, son derece önemlidir. Bu ilişkilerin, koşulların elverdiği ölçüde sıkı olması, Elbette Türkiye'nin çıkarınadır. Ancak Amerika'nın güdümünde kurulacak ilişkiler, Türkiye'nin komşularıyla olan ilişkilerinin bozulmasına, bölgesel karışıklıklara ve savaşlara yol açmaktadır. Amerika'nın istediği de budur, yani Türkiye'nin Siyonist sömürüye taşeronluk yapmasıdır. Fetullah Gülen, ABD'nin bu planlarında rol almaktadır. Kırgızistan ve Özbekistan darbeleri, Fetullah Gülen'in, yani ABD'nin güdümündeki Nurculuğun, Türkiye'nin Türk Cumhuriyetleri'yle ilişkisinde oynadığı rolün son kanıtıdır. Halbuki Fetullahçıların ve Zaman'cıların bu Amerikan âşıklığı ve İsrail uşaklığı: ne İslam'ın ruhuna ve ne de Bediüzzaman'ın yoluna asla uymamaktadır. Rejisör, Siyonist mihraklardır. Fetullahçılar sadece figürandır.
http://www.millicozum.com/content/view/387/34/ |
|
ADL, İslama ve Türklüğe hizmet ediyormuş da haberimiz yokmuş...
Diyalogcu nurcuların, Ehli kitapla amentüde ittifakımız
var (Bkz. Zaman, A. Şahin, 17 Nisan
2000) diye yeni bir itikat ilan etmeleri kadar, Papalık
ve ADL ile olan ilişkilerinin de endişe verici olduğunu
kendi belgeleriyle anlattığımızda; kimilerinin Şu
kadar okulda İstiklal Marşı okutuluyor, Türkçe öğretiliyor
türünden hizmet propagandasına sığındıklarını
gördük. Kendi dökümanlarına ve belgelerine başvurduk. Bakınız
karşımıza neler ve hangi tür hizmetler çıktı?
http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=5021475&tarih=2005-12-26 |
|
28 Şubata yorumsuz bir yorum AÇIK İSTİHBARAT M.Emin Koç
Diyalogcu nurcular ve kimi aydın müsveddesi alt kimlikli demokratlarımız, güya 28 Şubat üstüne kalem oynatıyorlar. Kendi mevkutelerinde çıkan bilgileri hatırlatarak, bir de bu pencereden baksınlar bakalım, kimler çıkacak karşılarına... 28 Şubatın en önemli isimlerinden biri Org. Çevik Birdi hatırlarsanız. Bir eksen etrafında dönen 28 Şubat aynasına, bakınız kimlerin yorumsuz gölgesi düşmüş.
Aynı törende, Amerikan Temsilciler Meclisi üyeleri Curt Weldon ve Ike Skeltona da JİNSAnin üstün hizmet ödülleri verildi. (Hürriyet, Çevik Bire Uluslararası Liderlik Ödülü, 26 Ekim 1999)
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=4928 |
|
FETULLAH GÜLEN İHBARCI MI, İSTİHBARATÇI MI?
Kan Seylaplarını önlemek için: Fetullah Gülen, üst seviyede görev yapmış bir insanın: "Türkiye'de yeniden kan gövdeyi götürecek. Falan tür simalar bu dönemde Türkiye'de bulunmasa iyi olur" dediğini kaydetti. Devletin ülkeyi kargaşaya sürükleyebilecek hadiseler karşısında, kendi hassasiyetini göstermesi gerektiğini belirten Gülen, "istihbarat, emniyet teşkilatı, JİTEM iyi çalışırsa, bence bu kana susamış vampirlerin önümüzdeki günlerde yeniden Türkiye'yi kan gölüne çevirmeleri önlenebilir. Harici güçlerin emellerine hizmet eden bir kısım Cemiyet-ı sırrıye'nin (gizli cemiyet ve cephelerin) çok iyi takibe alınması gerekir" diye konuşmuş... Şimdi Soralım: 1- Türkiye'de çok üst seviyede görevlerde bulunmuş, anlaşılan MİT ve JİTEM'le içli dışlı olmuş bir adam, niye ülkemizle ilgili endişelerini Fetullah Gülen'e aktarıyor? Fetullah Gülen, siyaset adamı değil, yetkili bir bürokrat değil, gazeteci değil, üstelik Türkiye'de değil... 2- Fetullah Gülen "MİT, emniyet, JİTEM" gibi geçmişte ve günümüzde, CIA ve MOSSAD gibi Siyonist teşkilatlarla ilişkisi ve işbirliği zaten bilinen ve pek çok ihtilal ve iç savaş senaryolarında maalesef gayrı milli bir tavır sergileyen kurumları kendilerinden saydığına ve göreve çağırdığına göre... Ve yine gizli ve kirli mason locaları ve misyonerlik ocakları zaten kardeş kuruluşları ve diyalog dostları olduğuna göre; acaba Fetullah Gülen'in "çok tehlikeli ve etkili" dediği bu "gizli oluşumlar hangileridir? 3- Erbakan Hoca'nın başkanlığında, bir yılda harikalar başaran; ekonomiyi düze çıkaran, denk bütçe yapan, D-8'leri kuran Refah-Yol iktidarına karşı, Siyonist merkezlerin tahrikiyle post modern darbeler yapanları alkışlayan Fetullah Gülen'in, şimdiki telaş ve tedirginliğinin sebebi nedir? 4- Ve hele, AKP iktidarıyla ülkemizde, acaba hangi çarpıklıklar düzeltilmiştir ve hangi işler iyiye gitmektedir? Ekonomi IMF'ye, dış politika ABD'ye havale edilmiştir. Türkiye; Amerika ve İsrail'in işgaline ve vahşetlerine taşeron haline getirilmiştir. Başörtüsü, İmam-Hatip ve Kuran Kursu gibi zulümler hala sürmektedir. 5- Yoksa bütün bunlar; Arz-ı mev'ud hayaline, ortadoğuyu yutmak ve Türkiye'yi yıkmak isteyen güçlerin hükümete taşıdığı ve AB hevesiyle ülkemizin altının oyulmasında taşeron olarak çalıştırdığı AKP iktidarına, masonik mihraklara, sömürücü sermaye baronlarına, hıyanet odaklarına, diyalogcu münafıklara karşı yapılacak milli ve haysiyetli bir hareketin... Yeni bir Kuvayı Milliye devriminin telaşı ve tedirginliğimidir? 6- Fetullah Gülen hayranı Nazlı Ilıcak'ın 18 Kasım tarihli, baklayı ağzından kaçırdığı yazısında "Türkiye'de gerçek demokrasinin yerleşebilmesi büyük ölçüde askerin tavrına bağlı. Bu hususta Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök bize umut veriyor..." diyor. Böylece, Kuvayı Milliye ruhuna sahip etkili ve kesretli komutan ve kurmayların da umutlarını kararttığını ve işbirlikçi teslimiyetçileri korkuttuğunu, dolaylı biçimde dile getiriyor ve kendisini ele veriyordu... New York Times'in Türkiye şefliğini yapan Stefen Kinzer'in "Demokrasinin en büyük başarısı, askeri gücü sivil denetimin altına alınmasıdır. Ama dünyada bu düşünceye en ters düşen ülke Türkiye'dir" sözlerini de aktaran Nazlı Hanım, acaba demokrasi aşkına: Kıbrıs'ın Yunana, Güneydoğunun Kürdistana, egemenliğimizin Avrupa'ya, ordumuzun ise İslamı düşman seçen NATO'ya devrine ses çıkarmayacak, Süleymaniye'de subaylarımızın başına çuval geçirilirken, Kuzey Irak'ta bütün kırmızı çizgilerimiz çiğnenirken susacak, Ama başörtüsü ve laiklik konusunda sert uyarılarda bulunacak kafaların azlığından nı dert mi yanıyordu? Moonların maşası, masonların sırdaşı, diyalogcuların Hocası Fetullah Gülen'in AKP'nin akıbetiyle ilgili endişelerini dile getirmesi: · Siyonist merkezlerin Türkiye'ye müdahale ve milletimizi manipüle etme gücünü artık yitirdiğini · Dış güçlerin ve Siyonist merkezlerin kontrolü dışında oluşan, yerli ve güçlü bir Milli Cephe'nin ciddi bir eyleme ve değişime girişeceğini · Fetullah gibi figüranlar kullanılarak, bu milli ve haysiyetli girişim ve gelişmelerin kötülenmek, körletilmek ve kösteklenmek istendiğini, ortaya koyması bakımından da sevindirici ve ümit vericidir. ...
http://www.millicozum.com/content/view/471/32/ |
|
"İBRAHİM YOLU" MU, "ABRAHAM OYUNU" MU? Milli Çözüm Dergisi Orhan YILAN
Kur'ani ve tarihi gerçekler kesinlikle ortaya koymuştur ki: Hz. İbrahim (as) başka, Yahudi Abraham başkadır. Kabalist ve Siyonist hevesler ve şeytani hedefler doğrultusunda, Tevrat'ı tahrif edip bozan, Hz. Musa'nın Hak dinini yozlaştıran ve tamamen yoldan çıkan, sinsi Yahudilerin "Abraham"ı; İslam Milletinin timsali ve nice peygamberin atası Hz. İbrahim'le, ismen ve resmen aynı sanılsa da, hakikatte ve özde tamamen ayrıdır. Hz. İbrahim'in: Gerçek imanın, örnek İslam'ın, yüksek ahlakın, ilmi ve akli araştırmanın, insani ve vicdani yaklaşımın rehberi ve peygamberi olmasına karşılık;
Siyonist Yahudilerin Abraham'ı: Siyonist hizmetçiliğinin; emperyalist düşüncenin; hile, hıyanet ve bencilliğin, din istimrarcısı bir faşizmin simgesi konumundadır. Şimdi, Fetullahcıların, ılımlı İslamcıların, kısaca Amerikan amigosu istismarcı Müslümanların da, hararetle sahip çıktıkları "Üç Dinin Kucaklaşması ve medeniyetler İttifakı" safsatasının devamı ve yeni bir adımı olan, Urfa Harran'dan başlayıp Kudüs'te son bulacak "İbrahim Yolu" projesi de, yine çok gizli ve kirli amaçlar taşımaktadır. Önce Hz. İbrahim'in yolu Kudüs'te değil, Mekke'de ve Kabe'de son bulmaktadır. İkincisi, bu proje "İbrahim yolu" jelatinli bir "Abraham" oyunudur!.. Bu girişime; Hz. Peygamberimizin kafirlerinin, Kur'anın lanetlediklerinin ve işte Irak'ta, Afganistan'da, Lübnan'da, Bosna'da gece gündüz Müslüman katillerinin destek çıkması, şeytani bir şarlatanlık olduğunun en açık ispatıdır. Bu oyunun Türkiye piyonları şöyle diyor: "Üç büyük din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam; tarihte herkesin bildiği bir anın ertesinde doğdu; Tanrı Demir Çağı'nda adına İbrahim denilen bir şeyhe göründü ve onu sonsuza kadar sürecek bir yükümlülükle bağladı. İbrahim ki, bütün inananların babası, bu üç toplumda Tanrı'ya ibadet edenlerin inancının ve ilahiyatın özü oldu." Arka planını "üç dinin eşitliği" anlayışının oluşturduğu girişimin yeni bir adımı ile karşı karşıyayız. İtiraz ettiğinizde "barış düşmanı", "iyi niyet celladı", "şiddet ve terör yanlısı" olarak yaftalanmanız işten değil. Zira "birlik", "inanç" ve "misafirperverlik" sloganları eşliğinde amaçlarını "Ortadoğu'da bir yol açmak, Peygamberin ayak izlerini takip etmek (ve) saygıyı adım adım yaymak" olarak deklare ediyorlar. Güzergâh Harran'dan başlıyor, Suriye ve Ürdün üzerinden Filistin'deki el-Halil'de sona eriyor. Projenin getirilerini de şöyle izah ediyorlar: Dinî/kültürel bakımdan kutsal yerlerin onarılması, ekonomik bakımdan binlerce iş alanı oluşturulması, çevresel bakımdan yol boyunca doğanın korunması... Benzer girişimler daha önce Avrupa'da da olmuş ve hayli "olumlu" sonuçlar vermiş. "İbrahim Yolu Projesi"ne de onlar ilham kaynağı olmuş... Yazının başında verdiğim paragraf, "Neden Hz. İbrahim?" sorusuna, girişimi başlatanların verdiği cevabı yansıtıyor. Kur'an'ın ve Efendimiz (s.a.v)'in Hz. İbrahim (a.s)'a, diğer dinlere, o dinlerin kendilerini Hz. İbrahim (a.s)'a nisbet etmelerine ne dediğini sormaya gerek var mı? Esasında karşı karşıya bulunduğumuz durumun vehameti dolayısıyla ne kadar tekrar edilse yeridir, ancak bu noktaları bu yazıda tekrar etmeyeceğim. Bu paragrafın İslam'dan onay alıp alamayacağı yahut Projenin Harvard Üniversitesi Küresel Müzakere Birimi tarafından ortaya atılmış olması ve finansörleri arasında Rockefeller Vakfı'nın bulunması üzerinde de durmayacağım. Dikkat çekmek istediğim problem, İslam ile diğerleri arasında "ortak noktalar" tesbit etmeye dayanan yöntem. Yani bu ve benzeri girişimleri -ki üst başlık "Dinlerarası diyalog" veya "Medeniyetler buluşması"dır-mümkün kılan "bilinç kayması" durumu. Bir Müslüman, "Hz. İbrahim (a.s), Ümmet-i Muhammed'in, Yahudiler'in ve Hıristiyanlar'ın ortak atasıdır" diye düşünmeye başladığı anda o "arzu edilen" bilinç kayması durumunu yaşamaya başlamış demektir. Daha önemlisi ise, bunun bir adım sonrasında, "Ben Müslüman'ım" diyenlerin, İslam ile diğerleri arasındaki en temel teolojik/itikadî farklılıkların sıfırlanmasından hiçbir farkı olmayan "empati" sürecine girmesidir. İşte o zaman mesele gelip şu sorunun cevabına dayanıyor: Bir Müslüman itikadî zeminde kendisini bir Yahudi veya Hıristiyan'ın yerine koyabilir mi? Eğer eşyanın bir tabiatı varsa -ki Kelâm kitaplarımız "Eşyanın hakikati sabittir" der-bu soruya olumlu cevap vermek işte o tabiata aykırıdır. Belki suyu yukarıya akıtabilirsiniz, ama bu soruya "evet" demeniz kendinizi inkâr olacağından, mümkün değildir! Dinlerarası diyalog sürecinin böyle bir bilinç kayması durumu ile başladığını söylemek birilerince "çok abartılı" bir tesbit olarak ifade edilebilir. Ancak sürecin, kitleler nezdinde böyle bir bilinç kaymasına yol açmayacağını, hatta açmadığını kim iddia edebilir? Birileri bizi nasıl görmek istiyorsa kendimizi öyle tarif etmek üstümüze bir "ahir zaman bid'ati" olarak yapıştı sanki." ABD'nin yeni planları! Demokratlar ve Cumhuriyetçiler'in ortak planı gereğince; ABD yakında yeni bir Ortadoğu stratejisi açıklayacak. Önümüzdeki aylarda uygulanacak bu strateji gereğince Amerikan ordusu yoğun olarak Kuzey Irak'a yerleşecek. Şiiler ve Sünniler arasında ABD kara gücünün yer almayacağı çok keskin bir mezhep savaşı başlayacak. Kuzey Irak'ta yoğun olarak sınır bölgelerine yerleşecek iç savaşın seyrine göre yapılacak plana göre müdahaleye hazır bekleyecek. ABD sadece hava gücüyle çatışmalara müdahale edecek. Ancak yerine göre kara birlikleriyle de Sünni bölgeleri Şiilere karşı savunacak. İç savaş Bush yönetiminin Irak başarısızlığını büyük oranda örtecek. İran, Şii gruplar üzerinden Irak'ta olacak. Tahran savaşın içine çekilecek ve İran'a yönelik ABD stratejisi devreye girecek. ABD Sünnileri destekleyerek, İran-Irak savaşında olduğu gibi Tahran yönetimini ekonomik açıdan zayıflatacak ve rejimi yorgun düşürecek. İran, ABD ile işbirliğini reddederse olacaklar bu. Ancak bir başka aşama daha var. Irak'ın parçalanmasının resmileşmesi ve Kürdistan Devleti'nin bağımsızlığının kabul ettirilmesi. Kürdistan'ın bağımsızlığı karşısında Türkiye AB üyeliği ile yumuşatılacak. Ve ardından Domino Etkisi devreye girecek. İran etnik olarak parçalanacak. Huzistan ve Güney Azerbaycan kopacak. Tahran işte o zaman kutsal değerler üzerinden savaşı bütün bölgeye yayacak. Bazıları da böyle düşünüyor. Bakalım hangisi doğru çıkar. Ama kesin bir şey var: O da Ortadoğu'da haritaların böyle değiştirildiği gerçeği. Yahudi milletvekilleri kazandı!.. ABD'deki son seçimde daha fazla Musevi asıllı politikacı başarılı olmuş... Temsilciler Meclisi'nde 26 Musevi asıllı üye yer alıyormuş daha önce, bu sayı son seçimde 30'a yükselmiş; Senato'da 11 Musevi senatör varmış, Musevi senatör sayısı şimdi 13'e çıkmış... İsrail gazetesi Haaretz, "Buna rağmen, ABD, Musevi yasama üyesi sayısı bakımından İsrail ile İngiltere'yi geçemiyor" diyor... Haaretz'e göre, İngiltere'deki Museviler sayıca ABD'den 20 defa daha azmış; buna rağmen İngiliz Parlamentosu'nda tam 59 Musevi asıllı üye bulunuyormuş; bunların 18'i milletvekili, geri kalanı (41) da Lordlar Kamarası üyesiymiş... İngiltere'deki Musevi Cemaati'nin şemsiye örgütü, Lordlar Kamarası'nda üye olan Musevi asıllıların sayısının daha fazla -en az 46- olduğu iddiasındaymış... İsrail gazetesi, parlamento üyeleri arasında Musevi asıllıların bulunduğu ülkeleri sıralamış: Fransa ve Ukrayna'da 18'er, Rusya'da 13, Kanada ve Macaristan'da 10'ar... Meclis'inde Musevi milletvekili bulunan tek Arap ülkesi ise Tunus'muş... Bu konunun sahibi olan ve 1988'den buyana faaliyet gösteren ICJP örgütü, İsrail dışarıda bırakıldığı taktirde, bütün dünyada, bugün, 246 Musevi'nin değişik ülkelerin parlamentosunda yasama görevi yaptığını bildiriyor. 2005 yılında bu rakam 208 imiş; 2006'da yüzde 18 artış gerçekleşmiş... Peki de, böyle bir haber Haaretz'de neden yayımlanmış olabilir? Ne yapsalar, boş... Donald Rumsfeld'in altın tepsi içindeki kellesi, ABD'nin Irak stratejisinin çöktüğünü resmen ilan etmiş oldu... Pentagon'un Rummy'si, Irak Batağı'nın baş mimarıydı: 11 Eylül'den hemen sonra paşaya kelle yetiştirir gibi saldırının sorumlusunun Saddam Hüseyin olduğunu öne süren bilgi notunu Bush'un önüne koymuştu... Rumsfeld, Başkan ve Adamları Camp David'de 11 Eylül için ilk toplantıyı yaptıklarında -Wolfowitz'le birlikte Irak'a saldırmayı öneren iki kişiden biriydi... Neo-Con'ların senaryosunu 1992'de yazdıkları küresel planı hayata geçirmek için artık en elverişli zaman dilimine gelinmişti. Bu nedenle "Gerçeğin iyi bir öyküyü bozmasına izin verme!" kuralı Bush ve Şahinler'in lokomotifi olmuştu. Rummy, "Kaleminden Ebu Garib Damlayan" bir Kâbusyazar olarak tarihin en karanlık sayfalarından birinde mahpus yatacak... Değil bir istifa, altı yüz elli beş bin istifa ile bile sıyrılması mümkün değil, bu kâbustan: Ebu Garib'in Laneti, asla peşini bırakmayacak... İşte, "Savaş Suçu Davası" da geliverdi, gecikmeksizin: Çeşitli ülkelerden bir grup avukat Almanya'da ilk hukuk kurşununu attı. Rumsfeld, işkence emrini vermekle suçlandı!.. Kartlar, İran ve Suriye'nin eline geçmiş durumda: Irak'ta gardı düşen/nakavt edilme yolunda hızla ilerleyen taraf, ABD!
"İran'ın nükleer silahları tehdit unsuru" numarasını da özellikle bu saatten sonra hiç kimseye yediremez, Sam Amca... İran/Suriye ikilisi, ABD'nin kendilerine saldırmaması konusunda garanti alamadığı müddetçe Irak işgalcisine kapıyı gösterecektir... ABD, sadece Irak'ta değil, bütün Ortadoğu'da kaybetti... Giderek daha saman tadı vermeye başlayan Fetullahçı-Amerikancı Zaman Gazetesinin Washington'dan yazarı Ali H. Aslan, hala AKP'nin ve Türkiye'nin kurtuluşunun, ABD'ye uyumluluk ve uşaklıktan geçtiğini tavsiye ediyordu: "Demokratların iktidar partisi Cumhuriyetçileri yapılan ara seçimde devirerek Kongre'yi ele geçirmesiyle Washington'da siyasi tablo değişti. Amerika'da yeni bir dönem başlıyor. Başkan Bush'un neden yenilgiye uğradığı, farklı bir analiz konusu. Peki mevcut tablodan Türkiye nasıl etkilenecek? Ankara, Cumhuriyetçi Bush yönetimiyle Irak savaşı sürecinde ciddi oranda yıpranan ilişkilerini onarmaya çalışıyordu. Ancak iktidarla ilişkileri öncülleme kolaycılığı, Demokrat muhalefetle gerektiği gibi iletişim kurulmasına imkan vermedi. 12 yıldır Kongre'ye hakim olan Cumhuriyetçilerin eski liderlerinden Bob Livingston'un lobicilik firmasının yardımıyla şimdiye kadar işin büyük kısmı halledilebiliyordu. Ama artık Kongre Demokratların... Türkiye 'eski kral öldü, yaşasın yeni kral' havasına mı girmeli? Bence hayır. Çünkü Cumhuriyetçiler çoğunluğu kaybetmiş olabilir; ama Kongre'nin yarıya yakın kısmı ve Beyaz Saray hâlâ ellerinde. Dolayısıyla zayıflamış olsalar da Washington'da hâlâ azımsanmayacak güçleri var. Diğer yandan, Ankara'nın Demokratlara açılma esnekliğini göstermemesi için bir sebep yok. Biraz geç kalınmış olsa da tren hâlâ tamamen kaçırılmış değil... Kongre'de dış politikada kilit pozisyonları tutacak Demokrat liderlerin çoğunun farklı sebeplerle Ankara'yla sorunları var. Müstakbel Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, Senato Başkanı Harry Reid, Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör Joe Biden ve Uluslararası İlişkiler Komitesi Başkanı Tom Lantos bu cümleden sayılabilir. Kilit Demokrat liderlerle soğuklukları gidermek önemli. Başbakan Erdoğan, Washington ziyaretini, Kongre'nin tatile girdiği seçim kampanyası dönemi yerine, taşların yerine oturacağı Ocak 2007'den sonra gerçekleştirseydi ve Demokratlarla da görüşülebilseydi çok daha verimli olabilirdi... Türk-Amerikan ilişkilerinde yakın dönemde kriz potansiyeli taşıyan sözde Ermeni soykırım tasarıları ve Irak konularında Demokratların genel çizgisi Türkiye'den biraz uzak. Ermeni tasarısı bu nisanda Kongre'den geçerse, Irak'ta Türkiye'nin kaygılarını derinleştirici adımlar atılırsa ve PKK varlığına karşı gözle görülür tedbirler alınamamış olursa, baharda kendimizi pekala yeni bir Türk-Amerikan krizi içinde bulabiliriz. Sırf sözde Ermeni soykırımı meselesi bile Türk-Amerikan ilişkilerini zehirlemeye yeter. Böyle bir gelişmenin Washington'a karşı zaten bayağı tepkili olan Türk kamuoyu ve idari erkanınca nasıl karşılanacağını tasavvur edin. Ülkenin doğusunun Ermeni ve Kürtler arasında bölüştürüleceği korkuları iyice ayyuka çıkar. ABD'nin artık Türkiye'nin dostu olmadığı kanaati pekişir. Seçim havasına giren Ankara'da ilişkilere sahip çıkacak babayiğit de kolay kolay bulunamaz. Ve iki ülke arasında pekiştirilmeye çalışılan ortak stratejik vizyon ciddi zarar görebilir. Amerika'da siyasi tablonun değişmesi, dış politikasında taktiksel varyasyonlara yol açabilir; ama genel stratejik duruş pek değişmez. Türkiye gibi önemli bir bölgesel gücü küstürmemek, ABD için stratejik zorunluluk. Türkiye eskisi gibi çantada keklik değil. Türkiye küserse, ABD ve İsrail'in Ortadoğu'daki vahim konumunu düzeltmeye yeterince katkıda bulunamaz ve teröre karşı mücadelede radikallerin eli güçlenir. Türk-Amerikan stratejik ilişkileri, her iki ülkedeki iç siyasi kaygılara kurban edilmemeli. Muhtemel tren kazalarını önlemek, yoğun diyalogdan geçiyor." TÜSİAD'ın Tasası, AKP'nin yasası: Bu kökten ve körden Batıcı kalantorlar, esasında kendi işletmelerinin lehine olan bir eğitim düzenlemesini bile tamamen ilkel, ideolojik şartlanma ile hatta biraz da İslam korkusu ile reddetmektedirler. Milli Eğitim Şurası'nda üniversitelere girişte meslek okullarına sıfır katsayı uygulanması ve genel lise konumuna sokulmaları yolunda önerilerin yer alması Türkiye'nin önde gelen kalantorlarının örgütü TÜSİAD'ı öfkelendirmiş: - Heeyt, sakın Şura'yı siyasete alet etmeyin! Emriniz olur!.. Bir toplumda meslek okullarının cazip hale gelmesi her şeyden önce sanayici ve işadamlarının, yani en kalantorları TÜSİAD denen örgüt çatısı altında kümeleşen kesimin lehinedir. Zira bu okullar cazip hale geldikleri takdirde, ülkemizde ara kademeler için nitelikli eleman bulabilmek kolaylaşacaktır. Lakin gelin görün ki, imam hatip lafını duydukları zaman nevirleri dönen bütün yükseltilmiş değer zebanileri, laiklik bağnazları, İslam karşıtları, gizli Haçlı işbirlikçileri gibi, kalantor sermayedarlarımızın da asap -ayrıca belki de nesep- damarları çatlıyor. - Milli Eğitim Şurası'na siyaset karışmasın. Neymiş, imam hatipliler de öteki meslek liseleri gibi sıfır katsayı hakkına kavuşacak, genel liselere benzeyecekler... Aman ne felaket! Peki ama bir işin yapılması siyasettir de, yapılmaması neden siyaset değildir? İmam hatiplilere sıfır katsayı uygulaması siyaset oluyor da, eksi katsayı uygulamak neden siyaset olmuyor? Bu ülkenin kalantorları adına ahkam kesen bir kurumun, temel terimleri kullanabilmek ve fikir ifade edebilmek bakımından ilkokul düzeyinde seyretmesi gerçekten çok acı ve utanç vericidir." Diyen Sn. yazar, ya TÜSİAD'ın AKP'nin işini kolaylaştırmak ve tabanına ve topluma karşı bu iktidara mazeret kazandırmak için böyle davrandığını fark edemiyor... Veya, aynı danışıklı dövüşte üzerine düşen rolü oynuyor.. Çünkü aynı TÜSİAD'ın yan ve paravan kuruluşu TESEV'in, AKP'yi aklayan ama orduyu haklayan raporuna arka çıkmışlardı... Ama, o fırsat buldukça, demokrasi kılıcıyla saldırdıkları ordumuz, Fransa'nın Ermeni yanlısı tasarıyı kanunlaştırmasına karşılık, susan ve pusan AKP iktidarına rağmen, ilk ve ilkeli tepkiyi koyarak Milli ve haysiyetli bir tavır takınmıştı. M.S. bakanı da, artık utanma pazarına, bu onurlu çıkışın ardından bazı kararlar almak durumunda kalmıştı. TSK, Fransa'yla neleri askıya aldı? Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Fransa meclisinin Ermeni soykırımını tanıyan karar almasından sonra, bu ülkeyle askeri ilişkileri askıya aldıklarını açıkladı. TSK neleri askıya aldı? Türkiye'nin durdurduğu faaliyetler arasında iki ülkenin akademik nitelikli askeri çalışmaları bulunuyor. Karşılıklı askeri heyet ziyaretlerine ilişkin programlar da durduruldu. Karşılılık esasıyla 2007'de Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert'in Fransa'yı ziyareti planlanmıştı. Ermeni kararından sonra komutanın ziyareti 2007 programıyla birlikte iptal edildi. Ayrıca Fransa'nın onur nişanı verdiği generaller de kendi istekleriyle bu nişanları iade ettiler. TSK'nın ihtiyaçlarını karşılamak için Savunma Sanayii Müsteşarlığı'nca açılan ihalelere katılma konusunda da Fransa şansını yitirmiş görünüyor. Tank ve helikopter ihaleleri gibi önemli satın almalarda Fransız şirketlerinin ihalelere katılmaları artık olanaksız denilecek kadar zor. Türkiye ile Fransa arasındaki askeri ilişkiler tam anlamıyla donmuş durumda. Askerlerin aldığı bu karar ve gösterdikleri tepki, sivil alandaki ekonomik ilişkilere de yansıyacak boyutta görülüyor. Fransa, Ermeni soykırımı iddiasını kabul eden kararın yasalaşarak yürürlüğe girmesini engellemeden; bu konudaki tutumunu değiştirmeden, askeri ilişkilerin normale dönmesi de beklenmiyor. AKP'nin başörtüsünden sonra katsayı diye bir probleminin olmadığı ortaya çıktı Milli Eğitim Bakanlığı, akşamüstü yapılan son dakika operasyonuyla, büyük beklenti içinde olan meslek lisesi ve imam hatip lisesi öğrencilerini ve mezunlarını bir kez daha üzdü. 17. Milli Eğitim Şûrası'nda tüm lise mezunlarının eşit şartlarda ve eşit puanda sınava girebilme' imkânı getiren komisyon raporundaki açılım, Bakanlık bürokratlarının verdiği önerge ile sınırlandırıldı. Genel kurulda meslek lisesi ve imam hatip liselerinin katsayı mağduriyetini ortadan kaldıracak ağırlıklı temayüle rağmen alan dışında tercih yapmayı yine kısıtlayan' son dakika değişikliği, bakanlığın medya ve birkaç laikçi çevrenin baskısına boyun eğerek geri adım atması' olarak değerlendirildi. Şûra'da temayül de vardı Genel kurula sunulan komisyon raporunda, meslek liselerinin üniversiteye girişte karşılaştığı katsayı engelinin kaldırılması önerisi de yer alıyordu. Bazı çevreleri rahatsız eden bu öneri, raporda şu şekilde yer alıyordu: "Tüm ortaöğretim öğrencilerinin ayrım yapılmaksızın eşit şartlarda sınava girebilmeleri ve eşit şartlarda puanlamaya tabi tutularak tüm üniversitelere girebilmeleri benimsenmiştir". Ancak Şûranın dördüncü günü akşamüstü verilen bir önerge ile katsayı sorununu tamamen ortadan kaldıran bu öneriden geri adım atıldı. Sınava eşit şartlarda ve eşit puanlarda girilmesi yerine, liselerin sayısal, sözel ve eşit ağırlık alanlarına göre eşit olacağı' kararı alındı. Buna göre, ağırlık olarak sözel bölümde olan İmam Hatip Liseleri sadece sözel alandaki üniversitelere liselerle eşit şartlarda sınava girecek. Ancak sözel ve sayısal alanlarda bir tercih yaparsa, puanı yine düşük hesaplanacak. Bürokratlarının da katıldığı 3 maddelik önergeyle kendi alanlarında üniversiteye gidenlere ek puan verilmesi' uygulamasını birçok şura üyesi anlamakta zorlandı. Meslek lisesi ve İmam Hatiplerin mağduriyetini yakından tanık olan birçok üye, getirilen yeni öneriyi sorunu çözmekten çok uzak olarak değerlendirdi. Önergede, "tüm orta öğretim kurumlarında ders ağırlığına göre, alan belirlemesinin yapılması aynı alanlardan mezun olan her türlü ortaöğretim mezunlarının eşit olarak yarışması benimsenmiştir" şeklinde ifade edilen yeni öneri, İmam Hatip ve meslek liselerine yine birçok yükseköğretim programını sınırlandıracak. Sağlam: İlk karara göre geri adım Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK Başkanlığı yapan Prof. Dr. Mehmet Sağlam, genel kurula sunulan ilk kararın liseler arasındaki katsayı farkını tamamen ortadan kaldırdığına işaret ederek, son değişikliğin bir geri adım niteliği taşıdığını söyledi. Şûra kararlarının tavsiye niteliğinde olduğu belirten Sağlam, hükümetin bu kararı uygulayıp uygulayamayacağına ilişkin olarak ise, "YÖK orada bulunduğu müddetçe, yükseköğretime girişle ilgili kararların uygulama şansı olduğu kanaatinde değilim" dedi. Sağlam,"Son alınan kararla, şu ortaya çıkıyor: İmam hatip, öğretmen liseleri ve Mesleki teknik eğitimdeki çocuklardan eğer sözel bölümleri tercih edenler varsa, bunlar sözel bölümde lise mezunları ile eşit muamele görecekler. Anadolu İmam Hatip Lisesi mezunları ise, eşit ağırlıklı bölümde bu alandaki liselerle eşit muamele görecekler. Ve eşit ağırlıkla öğrenci alan üniversitelere girebilecekler. Sayısal olanlar da, sayısal alandaki liselerle eşit şekilde girecekler" dedi. İmam Hatip ve meslek liselerinin; ya sözel ya da eşit ağırlıkta değerlendirileceğinin altını çizen Sağlam, "Bu şekilde en azından liselerdeki başarı puanlarına göre alanlarında eşitlik getirilmiş oluyor. Ancak, ilk alınan karardan bir geri adım söz konusu" dedi. Bu kararın tüm lise mezunlarının istediği bölüme eşit şekilde girmesine imkân tanımadığını vurgulayan Sağlam, ilk önerinin bu açılımı sağladığını dile getirdi. Gündoğdu: Gönlümüzden geçen olmadı Eşit şartlarda ve eşit puanlarda sınava girilmesi öngören kararın çıktığı komisyonda yer alan Eğitim Bir Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu ise, gönlünden geçenin katsayının tamamen kaldırılması olduğunu söyledi. İlk katsayı düzenlemesinde öğrencilerin çözebildikleri soru oranında puan alabilecekken son değişiklikle kendi alanında, başka alanlardaki öğrencelere göre avantajlı bir şekilde puan alacaklarını söyleyen Gündoğdu, "Ortaöğretim komisyonunda, delegelerin iradesi, eşit şartlarda sınav girebilme ve 1999'a dönüş şeklindeydi. Genel kurulda ek önergelerle, alan belirleme ve alana göre yükseköğretime girme temayülüne dönüştü. Bizim beklentimiz, Milli Eğitim Bakanlığının bu kararları referans olarak yürürlüğü koymasıdır" dedi. Önder: Derinden ikaz gelince, AKP geri adım attı!. ÖNDER Genel Başkanı Yusuf Ziyaettin Sula ise, "Son dakika operasyonu, derinden bir yerlerin ikazıyla yapılmış gibi geldi bize" diye konuştu. TÜSİAD benzeri kuruluşların açıklamalarından sonra bu değişikliğin yapıldığını hatırlatan Sula, "Lafı dolandırmanın bir anlamı yok. Neticede eşit şartlarda girilebilecek ve puan hesaplaması yapılabilecek bir imtihan bu. Bir takım formüllere hiç gerek yok. Hala bir takım kısıtlamalarla bir şey yapılmaya çalışılıyor. Tek çözüm, meslek liselerinin önündeki engelin tamamen kaldırılmasıdır" diye konuştu.
Lafı dolandırmanın anlamı var mı? Şuurlu Öğretmenler Derneği Genel Başkanı İsmail Hakkı Akkiraz ise, geri adımı "Beklenen oldu" şeklinde değerlendirdi. Şûranın yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimlerin arifesine denk getirilmesi nedeniyle milletin beklentilerinin aksine radikal kararlar alınmaktan çekinildiğini vurgulayan Akkiraz, " Daha önce komisyonlarda kabul edilen kararlar, sırf bir takım çevreleri ürkütmemek için lightlaştırılmıştır. Bizim kuşkumuz millete verdiği sözlerine yerine getiremeyenlerin bu Şûra'yı, millete karşı takiyye aracı olarak kullanma temayülü idi. Ve bunun gerçekleştiğini görüyoruz. Çok değerli fikirlerin ortaya çıktığı bu şura, adeta yaklaşan seçimlere kurban edilmiştir" diye konuştu. Ahlâk Reformu ve Millî Eğitim Şûrası Eğitimde, Toplumsal gerginlikler ve çatışmalar değil, ilmi yaklaşımlar ve Milli uzlaşmalar aranması gerekir. "Gelenek ve değer tanımayan, her şeyi iktidar hırsının aracına dönüştüren AKP'nin, 17. Milli Eğitim Şurası'nı da politik amaçlarına alet eden ilk örnek olarak tarihe geçmiştir. 17. Milli Eğitim Şurası "sorunlara her zaman ikiyüzlü politikalarla yaklaşan iktidarın değişmez karakterine bir kez daha şahitlik etmiştir. Şuraların, milli eğitimin faaliyet ve yaklaşımlarını kapsamlı bir biçimde değerlendirme amacı taşıdığını, eğitim tüm toplumun geleceğini ilgilendiren bir kurum olduğundan eğitimde, toplumsal gerginlikler ve çatışmalar değil uzlaşmalar aranması gerekmektedir. "İkinci utanç verici tavrı, dört yıldır Anayasayı değiştirecek bir çoğunlukla iktidar olmasına rağmen, dördüncü yılın sonunda imam-hatiplere uygulanan haksız katsayı uygulamasını şuranın gölgesine saklanarak gündeme getirmesidir. İktidara sormalı: 2002'de iktidar oldunuz, ortada yıllardır süren bir mağduriyet var, bugüne kadar vicdanınız sızlamadı da seçimlere bir yıl kala mı adalet, hakkaniyet aklınıza geldi? Açıkça ifade ediyorum, yolunuz yönteminiz yanlış, aklınızdaki fikir yanlış, toplumsal sorunlara yaklaşımınız yanlış, sorunlarla iktidarınız arasında kurduğunuz bağ yanlış. Siz yanlış bir iktidarsınız, sizden milletin derdine bir derman olmaz. Refahyol farkı AKP Hükümeti döneminde bütçeden yatırıma ayrılan kaynak sürekli geriliyor. Faiz dışı fazla hedefi ve faiz ödemelerinden dolayı yatırımları sürekli ikinci plana atan hükümet, ayırdığı düşük kaynağı datam olarak kullanmıyor. Bütçeden yatırıma ayrılan kaynaklar bakımından Refahyol Hükümeti dönemi ile AKP Hükümeti dönemleri karşılaştırıldığında arada büyük bir farkın olduğu ortaya çıkıyor. 2007 bütçesinden yatırımlara ayrılan ödeneğin (12.1 milyar YTL) toplam giderlere oranı yüzde 5,9'da kalırken, bu rakam Refahyol Hükümeti dönemin de ise yüzde 8 seviyesindeydi. Son dört yıllık sürede yatırıma ayrılan kaynakların tamamı kullanılmadığı düşünülürse 2007'de bu rakam yüzde 5'lerin de altına da düşecek. Oysa Refahyol döneminde yüzde 8'in tamamı yatırımlarda kullanılmıştı. Öte yandan Refahyol döneminde KİT'ler tarafından yapılan yatırımlar, destekli bütçe yatırım ödenekleri içerisinde yer alınıyordu. KİT'ler tarafından gerçekleştirilen yatırımlar da dikkate alındığında Refahyol iktidarında gerçekleştirilen yatırımların bütçenin yüzde 20'sine kadar çıktığı görülüyor. AKP ise KİT'lerin önemli bir kısmını özelleştirme adı altında sattığı için ve geri kalanlara da yatırım yaptırmadığından dolayı, gerçekleşen yatırımlar bütçe ile sınırlı kaldı. Bütün bunlar incelendiğinde Refahyol Hükümeti'nin 1 yılda yaptığı yatırımların, AKP'nin 4 yılda yaptığı yatırımlardan daha fazla olduğu ortaya çıkıyor. AKP Hükümeti'nin yatırım karnesi' incelendiğinde ortaya acı bir tablo çıkıyor. 3 Kasım 2002 tarihinden Eylül 2006 tarihine kadar olan zaman zarfında, toplam 30.9 milyar YTL kamu yatırım harcaması gerçekleştirildi. Aynı dönemde faiz ödemelerine ise 200 milyar YTL ödendi. Yani söz konusu dönemde, gerçekleşen yatırımların faiz giderlerinin 7 de bir'i kadar olduğu izleniyor. Bu da hükümetin, 72 milyona harcadığının 7 katını bir avuç rantiyeciye harcadığı gösteriyor. 2007 yılında kamu yatırım harcamaları için 12.1 milyar YTL ödenek öngörülüyor. Yatırım harcamalarının bütçe içindeki payı öngörülen ödeneğin tamamı harcansa bile yüzde 5,9'a inmiş durumda. Bu rakamın GSMH'ya oranı ise yüzde 1,9 seviyesinde. 2007 için hedeflenen bu rakamın da gerçekleşmesi mümkün görünmüyor. Çünkü AKP iktidarı boyunca yatırım gerçekleşme rakamları daima bütçeye konulan yatırım ödeneklerinin altında kaldı. Nitekim 2006 yılı bütçesine yatırım harcamaları için 12,4 milyar YTL ödenek konulduğu halde Eylül ayı sonu itibariyle yatırım giderleri gerçekleşmesi 6 milyar YTL' de kalmış ve yıl sonuna kadar en fazla 10.8 milyar YTL harcama gerçekleştirilebileceği öngörülüyor. Aradaki bu 1,6 milyar YTL ise geçmiş yıllarda olduğu gibi yine faiz ödemelerinde kullanılacak. Böyle olunca, 2007'de de 12.1 milyar YTL hedeflenirken, gerçekleşen rakamın 10 milyar YTL seviyesinde kalacağı tahmin ediliyor.
http://www.millicozum.com/content/view/865/26/ |
|
FETHULLAH ŞEBEKESİNİN BAĞLANTILARI AÇIK İSTİHBARAT
Fethullah Gulen'in ABD ile
kurdugu kopru hep islektir. Gulen, yukselisindeki buyuk basamaklari
Amerikanci liderlere borcludur.
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=5420 |
|
Diyalog cabalari devam ediyor
http://arsiv.zaman.com.tr/1998/03/11/guncel/22.html |